LİSANS SONRASI: ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -1-

11:40


Blogu Psikoloji bloguna çevirmemek için ne kadar diretirsem direteyim, bölümü okuyanlardan o kadar çok mesaj ve yorum geliyor ki dönüp dolaşıp kendimi yine bir "Lisans Sonrası" yazısında buluyorum. Bu yazıda psikoloji öğrencilerinin pek düşünmediği bir alandan bahsedeceğim: Endüstri ve Örgüt Psikolojisi.

İnsan Kaynaklarında işe girdikten sonra Psikoloji okuyan öğrencilerden sürekli sorular alıyorum: Stajlar, iş imkanları, maaşlar... Öncelikle şunu söyleyeyim. İK'da olmak her gün elinizden (en iyi ihtimalle) yüzlerce CV geçmesi demek. Daha geçtiğimiz günlerde Ankara'da iki tane büyük okuldan mezun olmuş iki tane psikologla görüşme yaptım ve yine malum problemlerle karşılaştım: 

1. Psikoloji mezunu ne yapmak istediğinin farkında değil.
2. Psikoloji mezunu ne bildiğinin farkında değil.

Gördüğüm kadarıyla eğitim hayatımız bizde şöyle bir güdülenmeye sebep oluyor: "En mutlu olduğum yerde olmalıyım". Tatminimiz ortalamanın üstünde bile olsa, en iyi olmadığı sürece aklımızda şüpheler ve kafamızda soru işaretleri oluşuyor (çünkü bize okulda insanın en iyi olduğu ana ulaşması gerekliliği öğretiliyor: Kendini Gerçekleştirme). Bu tabii ki güzel bir şey, ama şöyle bir sorun var: Mezun olduğumuz gibi "en iyi" olabileceğimiz bir sistemde yetişmiyoruz. Kendini Gerçekleştirme ideali bizim için gecikmeli olarak gerçekleşebilecek bir ideal. Bana sorarsanız, dünyanın her yerinde bu şekilde. Ama bir hülyalar balonu içerisinde mezun olduğumuz zaman çok büyük bir hayalkırıklığı da yaşayabiliriz (ki genelde yaşıyoruz). Şu gerçeklerin farkına varmamız gerekiyor:

1.a. Gerçek: Kariyerinizin ilk yıllarını, sonrası için feda etmeniz gerekiyor.
1.b. Gerçek: Öylece durarak hiçbir yere varamazsınız.

Türkiye'de Psikoloji "kariyer"i yapmak kolay bir şey değil. Psikoloji mezunları için kariyer yolu çok da yok. Devlete atandığınız zaman, psikolog olarak devam ediyorsunuz. Çok çok nadiren bakanlıklarda uzman yardımcısı olarak başlayıp belki yavaş yavaş kıdem alarak uzmanlaşabiliyorsunuz ama bu kısım çok küçük. %90 ihtimalle, düz bir psikolog olarak başlayıp aynen o şekilde emekli oluyorsunuz. Yüksek lisans yapsanız dahi bu size çalışma alanında bir getiri vermiyor; "title", hep aynı. Bundan şikayetçi olmayanlar olabilir ama ben, yerinde durabilen insanlardan değilim pek.

Özel eğitimde çalışan büyük kısım için de aynısı geçerli. Tüm hayatınızı aynı isim altında sadece maaşınız biraz değişerek geçirmeyi istiyorsanız bu yazı zaten pek de size göre değil. 

Konuyu çok fazla dağıtmadan devam edeyim.

Devlette çalışmak isteyebilirsiniz ama artık o da eskisi gibi kolay değil. 85 üstü puanlar alan arkadaşlarım, Şubat ayı gelmesine rağmen hala atanamadı. Devlet açmıyor: Açınca da zaten üç dört kişi alıyor. Ceza ve Tevkifevlerinde (Maaşı iyi/İş tatmini kötü) çalışmak istemiyorsanız (bu sene 270 kişi alacaklar sanırım) geri kalan her yer için en az 85 puan almanız gerekiyor. 

Peki yeni mezunlar ne yapıyor? Bekliyor. Çoğunlukla devlet kadro açsın diye. Onun dışında? Özel eğitimlerde çalışılıyor. Ama istisnasız herkeste belirgin bir ne yapacağını bilememezlik durumu var. 

Buna önerim nedir: Farklı bir şeyler yapın. Sizi farklı kılacak bir yanınız olsun ki dikkat çekin. İçinde bulunduğunuz ortamda sizi farklılaştırabilecek her şeyi deneyin (Benim işe alım sürecimde "patronum" benim blogumu görünce şöyle düşünmüş: "Bu kız elindeki imkanları kullanıp farklı bir şeyler yapmak istiyor"). İş hayatı şimdi size uzak olabilir ama işin içine girince göreceksiniz: Hayatınız iş oluyor. İnsanların hayatı hep işte geçiyor. İş için bir şeyler yapın, sadece patolojik rahatsızlıkları olan hastaların size ihtiyacı yok, büyük bir çalışan kesim var ve onların da tahmin edemeyeceğiniz kadar sıkıntıları oluyor. Bu ülkede insanlar çok çalışıp az kazanıyor ve canları bir şeye sıkıldığı zaman paylaşma ihtimalleri yok, buna vakit bile bulamıyorlar. İçinizdeki "yardım" güdüsü sadece ağır psikopatolojiler için geçerli olmamalı. İnsanlar muhakkak kliniğinizde karşınızda oturup size sıkıntılarını anlatmamalı, yer yer siz de onların yanına gidip bir sıkıntıları olup olmadığını sorabilmelisiniz. Bizim hayalimizdeki Psikoloji, 1940'ların başında Viyana'daki Psikoloji. Ama Türkiye'de Psikolojinin durumu o zamanın Viyanası gibi değil. Maaşlar düşük, mezun sayısı her geçen gün artıyor ve istihdam düşüyor.

Biz, özellikle okullarda hocalarımızdan gördüğümüzü istiyoruz: Psikoloji üzerine rahat bir akademik hayat. Ama hocalarımız bizim şartlarımız altında hoca olmadılar, muhtemelen onların zamanında Psikoloji sıradan, mezun olunca karşılığı olmadığı için fazla tercih edilmeyen düşük puanlı bir bölümdü. Her üniversite mezununun yaşadığı mezuniyet krizini bence biz biraz daha ağır atlatıyoruz: Mezun olunca karşılaştığımız hayat bize gösterilenden çok farklı. Herkes yüksek lisans yapmak istiyor ve binlerce mezun var. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, yüksek lisansa girecek olanlar mezuniyet esnasında zaten çoktan belli oluyor. Ortalama/ALES/YDS'si yüksek olanlar ve mezun olduğu okula master için başvuru yapanlar yüzünden o yol kapanıyor. Sonrası nedir? Sonrası şu: "Ortalamam çok düşük ama yüksek lisans yapmak istiyorum, sence okulu uzatmaya değer mi?" soruları.

Ortalamanız yüksekse ama "en iyi" değilse bile okulu uzatmaya değmiyor çünkü yüksek lisans yapamayacaksanız, devlet istemiyorsanız ya da devlete giremiyorsanız, geriye sadece özel sektörde bir yer bulmak kalıyor. Peki özel sektörde akademik hayatın yeri nedir? Elbette var ama sizden daha tecrübeli biri geldiği zaman mezuniyetinizin çok anlamlı bir tarafı kalmıyor. Çünkü gerçekten, tecrübeli lisans mezunu ne yapacağını biliyorken tecrübesiz bir yüksek lisans mezunu bile ne yapacağını tam olarak bilemiyor. Hem yüksek lisans yapmış hem tecrübeli olan adaylar işin içine girince zaten bütün şansınız kayboluyor. Bu durumda hangi yolu tercih edeceğiniz size kalmış. Ama hangi yolu seçerseniz seçin, mezuniyetinizin ilk yıllarını çok çalışarak feda etmeniz gerekiyor. Kimse gökyüzünden size bir kariyer vermeyecek. Mantıken.

O halde çalışın. (Ben artık şakayla karışık şöyle diyorum: En azından sigortanız yatmaya başlar ve biraz daha erken emekli olursunuz. Hayat şartları...)

İkinci konu, psikoloji mezunlarının ne bildiğinin ya da bilgisinin kullanım alanlarının farkında olmaması.

İK için görüşülen yeni mezun psikologlar, "İK'da neler yapabilir, bize neler katabilirsiniz?" sorusuna cevap veremiyor. Gelenlerin tamamı, "klinik olmadığı için" gelenler. Uygulama alanı hakkında okullarda bize verilen eğitim çok kötü. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi derslerimiz hiç işlenmiyor bile. 

Yeni mezunları sarsıp şöyle bir kendilerine getirmek istiyorum: İnsanın olduğu her yerde çalışabilirsiniz. Bir işe alım sürecinin her aşamasında bir şeyler yapabilirsiniz: Kişilik testleri yapıp aldığınız niyet mektuplarında kişilerin el yazısından grafolojik analizler yapabilirsiniz, onu geçtim kendi kişilik envanterinizi oluşturabilirsiniz ve bunun geçerlilik güvenilirlik çalışmasını da yapabilirsiniz, bütün çalışanlara çeşitli psikolojik testler uygulayabilir çalışan memnuniyetini arttırabilirsiniz, iş yerinde psikolojik eğitimler verebilir, bireysel terapiler ve grup terapileri yapabilirsiniz; mülakatlara girip psikolojik analizler de yapabilirsiniz. "Psikolojik sermaye ile örgütsel vatandaşlık davranışı"nı arttırmak için çabalayabilirsiniz (bu benim şu sıralar üzerine çalıştığım bir şey ama buyrun, fikri çalabilirsiniz). Elinizde tecrübe kazanmanız için hazır bekleyen bir örneklem var, daha ne olsun.

Sosyal bilimler derya deniz, her sosyal bilimin içinde psikolojiyle çalışabilecek bir ortak alan bulabilirsiniz. Çalışma ekonomisi, İşletme, İktisat, Hukuk... Bu alanlarda psikolog olarak çalışıp yine yüksek lisans yapılabilecek bir sürü altalan söz konusu (Örgütsel Davranış'ta yüksek lisans yapıyor olmak gibi. Başvuru koşullarından ilki, Psikoloji bölümü mezunu olmaktı). Amerika'da klinik psikologlar tüm psikologların sadece %10'unu oluşturuyor. Yine Amerika'da "işyeri psikoloğu" denilen bir kavram var. Bunları bilmiyoruz. Yüksek lisansa gerek kalmadan da psikolog olarak yapabileceğiniz pek çok meslek mevcut. Gerekli eğitimleri aldıktan sonra hiçbir şey sizin psikologluğunuza gölge düşürmüyor, bu konudan emin olabilirsiniz. Etiketlere ve isimlere takılmayın, kendinize en kısa yoldan bir Harvard Business Review alın ve içindeki psikoloji yazılarına şaşırın. 

Hiçbir şey, üzerinde sadece "X üniversitesinden şu sene mezun olmuş psikolog" CV'si kadar kötü görünmüyor, bundan emin olabilirsiniz. Dümdüz bir mezuniyet, hiçbirimize yakışmıyor. 

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

Hoşçakalın!

*

Fotoğraf dipnotu: Üstteki fotoğraftaki "güneş sızıntısı"nı çok seviyorum, hatta o fotoğrafı koymaktaki tek amacım o olabilir. Bana annelerimizin analog fotoğraflarına bakınca yaşadığımız belli belirsiz hüzünlü mutluluğu hissettiriyor: Bir yaz akşamında günün son güneşi, evimizin mutfak masasına vuruyor. Umarım size de böyle bir şey hissettirmiştir. Sonuçta Jackie Higgins'in kitabının adında olduğu gibi: "Fotoğraf kusursuz olmak zorunda değildir".

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder