sony a7 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sony a7 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİR MUTFAK HİKÂYESİ: "PEKİ BEN NASIL BİRİYİM?"

13:22


Yazının başlığı çok dramatik oldu ama uzun zamandır üzerine düşündüğüm, ardından biraz daha-biraz daha düşündüğüm ve sonunda, bir blog yazısı sayfası açıp yazmaya başlamadan sonunu da getiremeyeceğimi fark ettiğim bir soru bu. Ben nasıl biriyim ya da kendimi nasıl tanımlarım; başkaları beni nasıl tanımlar ve kendiliğe ait pek çok soru da beraber...

Ama benim bu blog yazısını yazmaya karar vermem, benim elimde olan bir şey değildi ilk başta. Psikodrama işlediğimiz bir dersteydik ve bir anda bir oyun oynamaya karar vermiştik: İsteyenler adını bir kağıda yazıp masaya koyuyor ve hoca içlerinden bir tanesini kura ile çekiyor. Çekilen kağıttaki isim bütün sınıfa arkasını dönüyor ve ardından bütün sınıf o kişi hakkında iyi/kötü, olumlu/olumsuz akıllarına ne gelirse, söylüyor.

İşte 5 yıllık lisans hayatımın son dersinde, hocanın çektiği kağıttan evrenin tatlı bir göz kırpması olarak benim ismim çıktı ve yaklaşık 2 hafta sonra tamamı "psikolog" olacak yaklaşık 40-50 kişiye sırtımı verip dinlemeye ve hakkımda söylediklerini yazmaya başladım. Unutmadan, son derece yağmurlu bir gündü (ve bu küçük ayrıntıyı eklememi de bizzat Şennur hoca istemişti).


İşte bu Psikodramanın ses kaydı burada, dinlemek ister misiniz bilmem ama ben arada dönüp bakmak isterim (ve bu blog da benim kötücül amaçlarıma hizmet ediyor neticede). (Dinlemek isteyenler için gökgürültülü olması ve soğuk algınlığı olmuş tiz sesimle rahatsızlık verici olabileceği konusunda da uyarmak isterim.)

Bu kadar zamandır beni tanıyanlar benim için genelde ne demiş: Her zaman enerjikmişim ve beni hiç mutsuz görmemişler, benimle girilen tartışma kazanılamazmış ve bazen çok savunucu olabiliyormuşum, adımı bilmiyorken bana Harry Potter deniliyormuş, biraz mesafeliymişim de ama biraz konuştuktan sonra hemen samimi olurmuşum. Soğuk birisi değilmişim ama "hepinizle beraberim" hissi de vermiyormuşum. Ve böyle uzun uzun gidiyor.


Burada bir mola.

Tezim için insanlara yaptığım testin en sonunda, herkesten kendisini 15 cümle ile başkasına anlatırmış gibi yazmalarını istiyorum. Buna psikolojide "I am Statement Task" deniyor. Ben şöyle birisiyim görevi, gibi. Ben kendi testimi kendi blogumda yapmak istemiştim ve işte, olabildiğince dürüst olmaya çalışacağım kendime karşı. Bir yerlerden başlıyorum:

1. Ben kaygıları olan biriyim. En büyük kaygılarımdan biri yaşlandığım zaman dünyaya bakıp "Ben de buradaydım, ben de buradan geçtim" diyemeyecek olmak. Nasıl desem, bir ses bırakamamış olmak, yaşadığımın başkaları tarafından fark edilmemiş olması. Ortaya "güzel" denilebilecek şeyler çıkartmış olarak yaşlanmak istiyorum ve işte, 23 yaşımda kendimi, aynı anda pek çok şeyi yapmak ister halde şaşkın şaşkın etrafta gezinirken buluyorum. Üretmek, durmamak istiyorum. Yİne de geleceğimi tasarlayamıyor, sadece o an yapabileceğim şeyleri en iyi şekilde yapayım, sonrası zaten gelir diye düşünüyorum.

Saçma ve komik ama, bazen kendimi bilinçli şekilde değiştirmem gereken bir pasta hamuru olarak görüyorum. O yüzden bu yazı bir mutfak hikayesi ve ben de deneysel psikolojide tez yazmaya çalışan son derece deneysel bir pastayım. Sanki attığım her adımda pastaya faydalı ve onu güzelleştirecek bir şeyler eklemeliymişim gibi. Hani çocuğunun hayatlarını tasarlayan anne babalar olur ya, aynı öyle. Sanki her şey her zaman zaten istediğim gibi gidecekmiş gibi.

İşte şimdi şu kitapları okuyarak kendime bir tutam bilgi serpiyormuşum gibi.

2. Ben korkuları olan biriyim aynı zamanda. Evet bu aralar en çok korkuları olan biriyim. Büyük, anlamsız korkular. Otobüste giderken her an karşı yönden gelen bir aracın otobüsüme çarpacağı. Ya da yolda yürürken bir arabanın yoldan çıkıp üzerime uçacağı. Üst geçitten geçen metronun devrilip içinde bulunduğum arabaya çarpacağı. Korkular, sürekli, güçlü irkilmeler. Bir bıçak görünce kaçınmalar. İnsanlardan irkilmeler...


3. Bu, sevdiğim bir madde. Ben çoğu zaman mutlu biriyim aynı zamanda. Mutlu ama epey mutlu. Bir zamanlar A. şöyle bir şey demişti: "Normal insanların duygudurumu 20 üzerinden 10 olsun, ben her zaman 2-3'ken sen her zaman 15-16'sın." Rakamlardan tam olarak emin değilim ama kabaca böyle bir şeydi (ve açıkçası o zamandan beri A.'yı 3'ün yukarısında görmek maalesef bana pek nasip olmadı). Mutlu olmak bana "bir şeymiş" gibi gelmiyor, genelde yaptığım çoğu şeyden mutlu olabiliyorum. Bu günün her saati "Sugar"ı söyleyebilmek ve her akşam eve geldiğim zaman yemek yerken Casey Neistat videosu seyretmek gibi basit bir şey. Yeni konuşmaya başlayan Francine'in babasına "da-daaaay" demesi beni mutlu edebiliyor, babasını takip etmeye başladığım zaman küçük zilli daha yeni doğmuştu çünkü.

4. İnsanın kendisi hakkında "ben şöyle biriyim" demesinin zor olmasından şikayet eden deneklerimi bu maddede anladım ve ilerleyebilir miyim bilmiyorum ama deneyeceğim biraz daha.

Ben pek sinirli biri değilim. Çok komik oldu böyle pat diye söylemek ama cidden, sinirlenince hızlı hızlı konuşan gıcık tiplerden biri olduğum için herhalde, sinirlenmekten ziyade kırıklık hissediyorum daha çok. Kırgınlık ya da. Kalp kırıklığı filan değil, bir yorgunluk, bir bitkinlik, bir "rahat bırakın beni, bütün dünyanın ağırlığı zaten üzerimde" hisleri. "Zaten dertler derya olmuş..."


5. Beşinci madde sonunda ve ben, insanları tanımayı da çok seven biriyim. Bu konuda biraz mesleki hastalık etkisi yaşıyor bile olabilirim. İnsan davranışlarını izlemek ve hakkında konuşmaktan zevk alıyorum ve bunlar üzerine uzun uzun düşünüyorum da. Kendi davranışlarım hakkında düşünmek de dahil buna, kendimi tanımaya çalışmak da. Durun, bir sonraki maddeye yazabileceğim ilginç bir şey buldum:

6. Sık sık, şimdiki beni geçmişteki benle tanıştıran biriyim.

"İşte bu senin X yıl sonraki halin, nasıl, mutlu musun?" Hahaha, yazınca cidden kötü duruyormuş.

Garip ama, nedensizce bir geçmişteki ben'e saygı duyma durumu yaşıyorum. Sanki büyük zorluklara göğüs geren o ben başka bir ben'miş ve onu getirdiğim noktadan mutlu olmasını istiyormuşum gibi. Çabalarını boşa çıkarmamışım gibi? Hoş, örneğin bir 10 sene önceki ben şu halimi görse önce gözlerine inanamaz, sonra büyük bir merakla başımdan geçenleri dinlemek isterdi (sonuçta ben hep benim) ama o konuyu hiç açmasak daha iyi. Yine de, 10 sene önceki beni mutlu edecek birkaç şey yapmış olduğum söylenebilir, zaman eğilip bükülse de o zamanki arkadaşlarına anlatabilse...


7. Bazen nereden olduğunu anlamadığım bir şekilde ortaya çıkan önyargılarım olsa da yeni şeyler öğrenmeye de meraklı biriyim. Bu merakım bu sene araba markalarına, premium model arabalarda konsolda değişen şeylerin neler olduğuna, ya daaaa, işte makyajlı arabanın ne demek olduğuna, araba perdesinin aslında kornişli bir şey olmamasına, BİM'den 5 liralık araba camı sileceği almanın kısa vadede kurtarıcı ama uzun vadede iyi bir yatırım olmayacağına kaymış olsa da yeni bilgi, yeni bilgidir diyor ve severek kabul ediyorum hepsini.

8. Sekizinci madde, yaşım ilerledikçe kendisini şekillendirilmesi gereken pasta olarak görmeye başlayan kendimi sinirlendirecek bir şey: Bazen çok savunucu biriyim. Hem de neden, ne için yaptığımı anlayamayacağım kadar. Kendime uzaktan baktığım zaman hemen azaltılması gereken bir şey olarak gördüğüm, bu giderse daha da rahat bir insan olacağımı bildiğim bir şey. Bu maddeyi çabuk geçebilir miyiz, çabuk çabuk...

9. Sanırım 10 maddede bırakacağım bu olayı ve ceketimi alıp çıkacağım bu blogdan. Zaman ilerledikçe bütün yazdıklarımı sorgulamaya başlama ve büyük bir silme dürtüsü oluştuğu için, şöyle demek istiyorum: Kendimi iyi tanıyorsam, bir şeyleri pek çok şekilde yapmaya devam edecek olan biriyim. Bir insan ne yaparsa yapsın, ne kadar kötü durumda olursa olsun, yapmaya devam ettikçe o konuda iyileşeceğine ve başarılı olacağına inanan biriyim.

Ve bir mola...


Bu devasa yazının sonuna gelmenin gerektiğini fark ettim ve işte, onuncu ve sonuncu maddem,

10. Ben kendisiyle barışık biriyim. Bazen içimden kendimi yerden yere vurarak eleştirsem de, asansörde yalnız kaldığı zaman aynada kendisine göz kırpıp bununla epeyce eğlenen biriyim sonuçta.

Eh, en sonunda yine kendisiyle kalıverir insan.

*

En başa dönecek olursam, lisans hayatımın artık sonuna gelmiş ve pek çok gitgeller içerisindeyken kendim hakkında düşünmenin iyi olabileceğini hissetmiştim bir süre önce. Nasıl bir insan olduğunu unutur bazen insan; nelerden hoşlandığını, zaaflarını, güçlü yönlerini, sinirliliklerini, huysuzluklarını, zevklerini, başarılarını hatırlaması gerekir yeni bir şeylere başlarken. Kendisinin farkında olup öyle koşması gerekir istediklerinin peşinden.

İşte bu yazı, benim kendime kim olduğumu düşündüğüme dair yazımdı.

Umarım yaşlandığım zaman tüm bu aşamalardan geçtikten sonra oluşan ben, gerçekten tam anlamıyla tamamlanmış ve güzel olur...


Küçük bir dipnot. Bu yazıdaki fotoğraflar Minon Cakes'te bir süre önce Sony A7 ve Zeiss/55mm lens kullanılarak çekildi. Zeynep'e ve Minon Cakes'e sonsuz teşekkürler.

MAKİNE DOSYASI: ŞU AN NE DURUMDAYIZ?

14:56

Genelde merak edilip soruluyor, blogdaki yazılar için son 1 aydır Sony A6000 kullanıyorum. Burada elimdeki Canon 550D, fotoğraf da A6000 ile çekildi. Son 1 aydan önce genelde Fujifilm XE-1, Canon ve bazen de Sony A7 kullandığım gönderiler var. Analog makinem de Zenit TTL. Pezometresinin olmaması yüzünden biraz sıkıntı yaşıyorum bazen, o yüzden telefona lightmeter yükledim, doğrusu epey işe yarıyor. Instagram için en çok telefonun kamerasını kullanıyorum (LG G2), yine de aynasız makineler canımdır.
A6000 ise dediğim gibi bir süredir kullandığım makine. Ufak tefek, oyuncak gibi bir şey. Olur da, almayı düşünenler varsa diye kısa bir inceleme yazmak istedim. Bu yüzden yukarıda bahsettiğim makineler ile hem gövdeler hem markalar arası kıyas yapacağım.

Fujifilm XE-1, mükemmel bir aynasız makineydi, 35mm lens ile analog tadını birebir alabiliyordunuz. Fuji'nin Leica varisi olarak görülmesi boşuna değildi yani bir zamanlar. Çoğu zaman çok memnun kalsam da özellikle düşük ISO'da kötü sonuçlar veriyor ve netlemesi çok yavaş. A6000'in yirmide biri desem abartmış olmam. A6000'in netleme hızına alıştıktan sonra geri kalan her şey aşırı yavaş ve hantal geliyor. Şarj bakımından değerlendirirsem, Fuji 10 üzerinden 7 alabilir. Fuji'nin Türkiye piyasasından çekilmiş olması ve lenslerinin aşırı pahalılığı olumsuz bir yönü. Onun dışında makine her yere taşınabilir, güzel. Sırf zevkine bile alınır gerçekten, o analog havasına sonsuza dek sevgi duyacağım eheh.

Canon 550D bu kıyasta yerini almayabilir ama aynasız gövdenin giriş seviyesi bir dslr'a tercih edilebileceğine bizzat şahit olmuş durumdayım. A6000'in renk derinliği 550D'den daha iyi bir durumda. 550D'nin iyi tarafları şu olabilir: A6000'in ekranı güneş ışığında epey kararıyorken 550D en parlak ışıkta bile net bir vizör görüşü sağlıyor, hatta bu epey etkileyici bir fark. Aynı zamanda şarjı da çok daha iyi. 550D'nin şarjı 10 üzerinden 8 alabilir ama bu durum teknolojisinin geliştiği gerçeğini değiştirmez. 550D ile manuelde gerçekten çok iyi performanslar yakalayabilmek mümkün, ama gövde düğmelerinin karışıklığı ve yerlerindeki zorluğu da olumsuz bana göre. A6000'de de gövde düğmeleri sorunu var, ondan da mutlu olduğum söylenemez.
Gelelim asıl kıyaslamaya. Sony Alpha 7 mi A6000 mi?

Alpha 7'nin netlemesi yavaş. (Ama sanırım sonradan firmware'ler ile biraz toparlamış.) Ve internet üzerinde bütün forumlarda bu makinenin Shutter'ında bir sorun olduğu konuşuluyor. Üzerinde çok fazla oynamış olmama rağmen A7'de stabilizasyon sağlayamıyorum, her zaman aynı sonucu vermiyor. A7'nin renk derinliği A6000'e göre daha iyi ama bu aradaki o kadar fiyat farkını vermek için yeterli bir sebep mi bilmiyorum. İkisinin şarjı da kötü. Bildiğiniz kötü ama ciddi çekimlerde sizi yarı yolda bırakmayacağı bir gerçek. A6000'in kendisiyle beraber gelen kit lensi çok iyi bir lens değil, ben 50mm 1.8 sabit ile kullanıyorum daha çok. Ama A7 özellikle Carl Zeiss'in 35mm lensi ile efsane ötesi sonuçlar verebiliyor. A6000 daha küçük, elin içerisinde kayboluyor. Bu kimisine göre makinenin profesyonel görünüşünü engelliyor, kimi takıntılı olmayanlara göre ise sadece taşıma kolaylığı demek. A7'nin makine ergonomisi kesinlikle daha iyi, düğmelerin yeri de çok daha kolay ulaşılabilir. A6000'nin gövde küçüklüğü bu duruma biraz engel oluyor. A6000, maalesef şarj kitiyle gelmiyor. Makine direkt gövdeden şarj oluyor, ama isterseniz ayrıca batarya kitini alıp harici olarak şarj edebiliyorsunuz. Ki ciddi kullanıcılar için bu zorunlu olan bir şey, yoksa makine üzerinden yapılmak kaydıyla tam şarj tam 5,5 saatte oluyor. A7'nin video autofocusu daha iyi olmasına rağmen A6000 daha iyi bir video kaydedici. Yine A6000'in İSO aralığı kesinlikle çok daha iyi, hatta şu video güzel bir açıklama verir. Geri kalan farklılıklar çok daha minimal şeyler. Sony A6000'in A7'ye göre en büyük olumsuz taraflarından biri uyumlu lens sayısının daha az olması (91'e 62'ydi sanırım). Bu kişilerin lens tercihine göre değişir elbette. Ben iç mekân çektiğim için çok fazla eksikliğini hissetmiyorum sonuç olarak. Burada en ayırıcı özellik fiyat. Body değil, lens fiyatları çok farklı. A6000'den A7'ye geçince fiyat bakımından farklı bir kulvarda olduğunuz yüzünüze çarpıyor. Arada büyük bir fark var, bu farkı göze alabilir misiniz, sizin kararınız tamamen.

Bu arada sonuç...
Not: Bu gönderideki saat Cluse Watches'dan, bileklikler ise sırasıyla The Peach Box ve Ztyle.co.

LOOKBOOK: İlkbahar 2015/ Spring

15:20


image
image
image
image
image
image
image
image
image
image
image
image

Model: harvard18
Top: Mango
Pants: Mango
Shoes: Adidas Superstar
Taken with Fujifilm XE-1/35mm and Sony A7/50mm
Note: All contents by radyodepartmani, used without permission.

Gittim ve Gördüm: Grano Coffee & Sandwiches

15:08

Sizi bilmiyorum ama ben bu haftaya yepyeni kararlarla başladım, yani en azından başlamayı ummuştum ve hatta suç ortaklarım bile hazırdı. Pazartesi okula gidip arkadaşlarıma yeni mali-ekonomik planımızı açıklayacaktım…
Ama bu başka bir hikaye. Hadi başlayalım. Bu seferki yerimizin adı Grano Coffee and Sandwiches.

image

Ama tabii önce… Özel aracını kullananlar için adres bu yazının en sonunda yazıyor olacak, ama toplu taşıma ile gidecek olanlar, Kızılay’dan Ankaray’a bindikten sonra Aşti’de inecekler. Metrodan çıktıktan sonra hemen yandaki 3. Sokakta bulunuyor burası. Yeri gayet güzel, bu duruma bir tik koyabiliriz. Evet işte:✓ (Bunu yapmayı epey sevdim eheh. Google’dan kopyaladım.✓)

image

Girişi tam olarak böyle. Ufak, butik bir yer aslında. Ama ben böyle yerleri çok severim, çünkü “zincir” yerlerden ne kadar uzak olursam bir o kadar mutlu oluyorum. Böyle yerlerde mekan sahibi yerini öyle ayrıntılarla özelleştiriyor ki oranın bir parçası olduğunuzu da hissedebiliyorsunuz.
Derin bir nefes alıp içeri girelim:

image

Bu upuzun, son derece parlak fotoğrafın iki amacı var: Öncelikle hem kahve çeşitlerini hem de fiyatlarını gösterebiliyor. Aslında ne kadar ucuz olduklarını göstermek istiyorum. Espresso 2.5 lira? Evet! Latte 5.25? Evet! Ucuzluk konusuna benden bir tane daha: ✓ (Bu işe sarmış olabilirim eheh.) İkinci amaç da şu: Gittiğim mekanlarda sanırım en titizlikle baktığım şeylerden biri ışıklandırma biçimidir. Bu fotoğraf mekanın ışıklandırmasını birebir yansıtıyor diye düşünüyorum ama ben etraftan yansıyan sarı ışığı bir türlü sevemiyorum.
Şimdi şu yukarıdaki mutfağa biraz daha yakından bakalım:

image

Sık sık sorulduğu için söyleyeyim unutmadan, Grano alkollü değil. Yani:✓✓ (eheh)
Buranın hemen yan tarafı ise oturma alanı. Mekan küçük ama yüksek olduğu için bugünkü fotoğraflarımız böyle uzun olmak zorunda. Neyse ki en güzel kısımlarını sonraya sakladım, henüz daha sürprizli bölüme gelmedik.

image

Şu alttaki köşeyi İstanbul’daki TWINS’in köşesine benzetiyorum biraz, hatta neredeyse aynısı gibi. Etrafın sakin olması da benim için ayrı bir güzeldi, ama bir saniye, etraf sanki “fazla” sakindi. Belki siz ders çalışmak için kullanabilirsiniz ama ben buraya daha çok sohbet etmeye ve kafa dinlemeye giderim diye düşündüm. Yeri yüzünden de tam “Ankara’ya adım atıldığı gibi gitmelik” mekan olmuş, malum, Aşti’yle komşu.
Unutmadan söyleyeyim: Buranın sandviçleri çok meşhurmuş ama biz tok gittiğimiz için henüz yiyemedik, yine de aklınızda bulunsun derim.

image

Sizi bilemiyorum ama benim “Ankara’da yeterince ararsanız her şeyi bulabilirsiniz” savım gittikçe daha da gerçek oluyor. Ben bugüne bugün Ankara’da Chemex bulabilmiş insanım arkadaşlar, bana bu şehirden şikayet etmeyin. Şimdi geldik sonsuz gibi olan kısma, bu yer için olan bütün fotoğraf hakkımı aynı şey için kullanmak istiyorum. (Unutmadan not: Chemex demlemesi için filtre kahve fiyatı alıyorlar, o da 4.5 lira sanırım. Fazla tercih edilmiyor dediler. Şu konuyu tatlıya bağlayalım: Chemex bulunca içeceksiniz arkadaşlar.)

image

Burası bir üst fotoğrafta gördüğünüz köşe. Ben yine dayanamayıp buraya ait olması gereken fotoğraflardan birini taa yazının başına koydum ama onu tekrar anabiliriz değil mi? Bu masanın biraz orasına biraz burasına dokunduk, her zaman olduğu gibi dekorla oynadık, elleriyle model olan Z.’yi de yine el mankeni yaptık ve…

image

Daha güzelini ise sonraya sakladım:

image

Her şeyin ışıkla birlikte ne kadar değiştiğine dikkat ettiniz mi, bence bu büyüleyici bir şey. Bir anda bütün karakteri değişiyor mekanın ve farklı bakmaya da başlıyorsunuz.
Bir tane daha, bu gerçekten son, söz!

image

Yazının sonuna yaklaşmışken söylemek istediğim bir şey var: Bu blogu tutmak benim için biraz da deneysel oluyor, sürekli yeni bir şeyler deniyorum. “Gittim ve Gördüm” yazmaya başladıktan sonra envai çeşit fotoğraf makinesi ve lens kullanma şansı elde ettim (meraklısına! şimdiye kadar sevgili arkadaşlarım sayesinde blogda kullandığım makineler, eksik yoksa: Canon 550D, Nikon D1100, Iphone 5s ve 6, Samsung S4, Fujifilm X-E1, Zenit TTL, LG G2 ve şimdi de…), bu yazı için fotoğraf çekerken de Z. sayesinde yepyeni bir makine kullandım, güzeller güzeli bir Sony A7, 55mm Zeiss. 

image

Sony A7, şimdiye kadar kullandığım en güzel makinelerden biri, hatta en güzeli. Genelde elime aldığım her fotoğraf çekebilen cihazda söyleyecek bir şeyler bulurken A7′de öylece kalakaldım arkadaşlar. Bence bu makineyle alakalı tek problem lensi, benim kullandığım 55mm. Zeiss’ın Sony’ye özel lenslerinin kalitesi muazzam, o diyafram yapraklarının açılıp kapanmasını görmek için selfie çekmiş bir insanım ben sonuçta eheh. Ama ne yazık ki 55mm benim gibi interior, iç dizayn çeken insanlar için uygun değil. Gördüğünüz gibi bütün fotoğraflar biraz “yakın”, çünkü zaten lensin kendisi bizzat “göz” gibi.
bknz. Mekan incelemesini bırakıp makine incelemesine geçmek? Kimse de dur ne yapıyorsun demiyor.
Daha da dağıtmadan hemen bir “ayrıntının ayrıntısı”na bakalım, hoop:

image

#ihavethisthingwithfloors Evet!
Yine onlarca fotoğraf içerisinden bu kadarını seçebildim, umarım sıkılmadan buralara kadar sağ salim gelebilmişsinizdir.
Kapatmadan önce benimle her yere, yani gerçekten “her” yere gelen iki özel insana teşekkür etmek istiyorum. Çoğu zaman kaotik düşünce akışıma tahammül edebilen, kültür karmaşalarıma gülüp geçebilen, sonsuz desteklerini her an hissettiğim iki dost. Birisi size yazdığı kitaplardan ve senaryolardan bahsederken, diğeri çok sevdiği şiirlerden ve fotoğraflarımda bulduğu kusurlardan:) bahsedebilir. İkisini de çok seviyorum.
İşte bitti.
Eğer sizin de fotoğraflar ve yazılar için olumlu-olumsuz eleştirileriniz varsa; şuraya da git, buraya da bak diyorsanız mesaj kutum her zaman açık, yorum bırakmayı unutmayın!
Sevgiler!
Adres:3. Sokak (Bişkek Caddesi (eski 8. Cadde)), 06490 Ankara 
Not: Bu yazıdaki fotoğraflar Sony A7/55mm ve LG G2 ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ile düzenlenmiştir.