ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -3-

06:29


Bir süredir görmezden gelmeye çalıştığım ancak her gün aldığım maillere daha fazla aynı cevapları vermek istemediğim için, eskiden beri burada olanlara ve aramıza yeni katılanlara, katılmak isteyenlere kısa bir hoşgeldiniz deyip anlatmaya başlasam iyi olacak. Daha önce Endüstri ve Örgüt’ün dünü, bugünü, yarını hakkında konuşmuştum. Şimdi, birazcık daha konuşacağım. Adım adım, hiçbir şeyi es geçmeden sıklıkla bana sorduğunuz ve bu cevapları okurken de aklınızda oluşabilecek soruları yanıtlamaya çalışacağım. 

- Öncelikle nasılsın, iyi misin? Hayat nasıl gidiyor?

Kendime hal hatır sormakla başladığım bu yazının hangi noktaya gideceğini merakla beklemekle beraber; çok şükür, iyi gidiyor. Uzun bir süre, aklı yarı havada yazılar yazdıktan sonra nihayet biraz ayakları yere basan ve birilerine faydası olabilecek bir şeyler yazmanın heyecanı içerisindeyim. Şu anda hızlı trendeyim, çay içiyorum ve tam 4 saat boyunca buradayım. Hadi başlayalım.

- Ne kadar zamandır çalışıyorsun; iş değiştirdiğini biliyoruz, şimdi neler yapıyorsun? Keyfin yerinde mi, iş tatmini nasıl? Zorlukları neler?

3 senedir çalışıyorum, yaklaşık 8 ay kadar önce iş değiştirdim. Neler yaptığımdan daha önceki iş yerimde bahsetmiştim, burada biraz daha farklı bir iş tanımım var. En basit şekilde özetlemek gerekirse, çalıştığım kurumda bazı departmanlardan oluşan büyük bir portföyüm var, bu portföydeki tüm insanların işe alım sürecinden başlayarak, kariyer yönetimlerine, psikolojik desteğinden, kurumdan çıkmaya karar verirlerse kurumdaki son günlerine kadar her şeylerinden sorumluyum. Ben yeni insanlar tanıyıp, onlarla ilgilenmeyi oldum olası çok sevdiğimden ve onları, kendilerini gerçekleştirmeleri için elimden geldiğince desteklemeye çok önem verdiğimden (şimdilik) işimden memnunum. Normalde bu işi İK yapıyorken biz İK çatısı altında daha farklı bir birimiz. Ama bundan sonra genel kullanıma uygun olarak bu yapıyı İK olarak anacağım. İK’da Psikolog olmanın en büyük zorluklarından birisi, kişinin bireysel çıkarları ile kurumun çıkarları zıtlaştığında ortada kalmanız. Bunun için iyi bir strateji oluşturmanız gerekiyor. Eski çalıştığım yerde direktörüm, İK’da olmanın bir bıçağın üzerinde olduğunu söylerdi: Bir tarafı kurum, diğer tarafı çalışan olan. Ne tarafa kayarsanız diğer tarafı kesiyorsunuz. İnternette, Örgüt’te çalışan Psikologların işverenlerin çalışanları kandırma yöntemlerinden olduğunu söyleyen sert eleştiriler bu sebeple var (bu arada bu eleştirilerin sadece yabancı kaynaklarda yapılıyor olması ayrı bir dram). İşveren, çalışanı mutsuz edecek bir uygulamada bulunuyor bile olsa, sizin çalışanın iş tatmini seviyesini arttırmanız beklenebilir. Burada Türkiye’deki işverenler gördüğüm kadarıyla daha çok İK uygulamalarıyla bunu sağlamaya çalışıyor. Bu uygulamalara her şey dahil: Beraber piknik yapmaktan tutun, askere gönderme töreni ve happy hour’lara kadar. Kurumun kültürü hangisine müsaade ediyorsa, o yapılıyor. Bu uygulamaların pratikte çalışan bağlılığına etkisi de tartışmalı bir şey. Ama bizim konumuz çalışan bağlılığından ziyade, çalışanın psikolojik sıhhati, en azından benim daha çok önem verdiğim ve burada konuşmak istediğim şey bu.

- Çalışanın psikolojik sıhhati derken neyi kastediyorsun?

Türkiye’de çalışan olmanın bazı genel zorlukları var ve bunlara karşı kişilerin geliştirmiş olduğu savunma mekanizmaları onları “savunmak”tan ziyade geri çekebiliyor. Şu an mevcut portföyümde ülkenin en iyi okullarından yeni mezun arkadaşlarla çalışıyorum. Çok büyük bir genelleme yapmak istememekle beraber, çoğunun her zaman bir yurtdışı planı var ve yaptığı her şeye “bu bana ne katıyor” gözüyle bakıyor. Ben bu bakış açısını destekliyorum (sürekli öğrenmeyi pekiştiren bir şey bu), ama bu kadar “lider”in olduğu yerde en küçük “operasyon”lar bile yılgınlıkla karşılanıyor. Kişiler kendi yetkinliklerini değerlendirme konusunda her zaman pozitif yanlılıkta. İlginç bir şekilde, kırılganlar. Çok aceleciler. Kariyerleri çok önemli olmasına rağmen çoğunun tek bir kariyer planlaması var ve ona çok sadıklar. O kariyer planını mevcut yerde gerçekleştiremiyorlarsa hemen aynı uzmanlıkta farklı bir sektör ya da kuruma atlamaya çalışıyorlar. Bunların hepsini anlamakla beraber, psikolojik açıdan çok sıhhatli olduğunu düşünmüyorum. Çok odaklanılmış bir kariyer ve tek bir hayat imgesi, kişilerin o alanla ilgili olumsuz bir durum olduğunda olması gerektiğinden çok daha fazla yıkılmasına sebep oluyor. Varoluşçuların “otantik” kavramını çoğu kariyer görüşmesinde muhakkak söylemişimdir. Daha otantik, daha b-c-d planları olan, mevcut işinden çok daha farklı yetenekler geliştirmeye hevesli ve geliştirmiş olan bir nesil hayal ediyorum. Sorunların çoğu zaman dışsal kaynaklı olduğu ve hiyerarşik sebeplerle müdahalede bulunamadığınız noktalarda yapmanız gereken şey, ona vereceğiniz enerjiyi başka bir noktaya güzel yansıtmaktır. Psikolojiye Giriş 101’de olduğu gibi, çok sinirleyseniz, boksa başlarsınız. Ve bu sizi iyi bir yere taşır.

- Bir psikolog olarak neden İK’da çalışmalıyım?

Bu soruyu bir yol ayrımında olup kendini ikna etmeye çalışan son sınıf öğrencisi ya da yeni mezun bir arkadaşımız olarak soruyorsan şöyle söyleyebilirim: İşin zor. Daha doğrusu, işimiz zor. Önümüzdeki seçeneklere beraber bakalım.

Devlette işe girmeyi tamamen geçiyorum. KPSS’den 85 alıp hala atanamayan, değil psikolog olarak memur olarak bile atanamayan arkadaşlarımın olduğu ülkede benim için devlette psikologluk bitmiş vaziyette. Psikolog, devlette çalışmamalı da bir yandan. Devlette çalışıp iş tatminlerinin var olma zahmetine bile girmediği o kadar çok psikolog arkadaşım oldu ki. Sağlık bakanlığının bazı bölgelerinde ve Adli Tıp Kurumunda çalışanları çıktıktan sonra, gerisini olduğu gibi kenara koyabilirim kendi adıma. En azından benim hayattan beklentilerimle uyuşmuyor diyip, bu konuyu kapatayım.

Gelelim özel sektöre.

Daha önce defalarca anlattığım şeyleri tekrar anlatmamak için direkt İK’da çalışma konusuna geleceğim. 

Türkiye’de Endüstri ve Örgüt Psikolojisi yüksek lisansı da yapsanız, herhangi bir şirkette yine İK’cı olarak çalışacaksınız. İyi bir İK geçmişi, size kariyer ve ileride yönetici olabilme imkanı sağlar. Kariyer hedefleriniz arasında ileride beyaz yakalı bir müdür olmak varsa ve plaza ortamı size Anadolu’daki bir Asdep merkezinden daha çekici geliyorsa İK’ya yönelebilirsiniz. 

İK, prosedürel bir iş. Muhtemelen çalıştığınız şirketin şirkete en “uyumlu” çalışanı siz olmalısınız. Bu anlamda tüm tutum ve davranışlarınız karakterinizden çıkacak, İK’cı kimliğinizle yorumlanacak, buna hazır olmanız gerekiyor. Yani çok marjinal bir şirket olmadığı müddetçe rengarenk saçlarınızdan ya da piercinglerinizden vazgeçemiyorsanız İK’cı olmamalısınız. Spor ayakkabı giyemediğiniz bir iş yaşantısı sizi ürkütmüyorsa, doğru yerde olabilirsiniz.

İK, yer yer personeli üzecek söylemlerde bulunmanız gereken bir yer. Hayır diyemiyorsanız, size göre bir yer değil. Ama ikna becerilerinize güveniyorsanız, hoşgeldiniz diyebiliriz. Çoğu şeyi ikna ederek çözmeniz gerekecek. Öyle ki, bir noktadan sonra Pazarlamacı mı olsaydım diye düşünmeye başlayabiliyorsunuz. You know, we all do. 

İK, içerisinde bulunduğunuz şirkete göre kimliği çok değişebilecek bir departman. Şirketin en yenilikçi yeri de olabilirsiniz, en ketum yeri de. Kimisi kurum içerisinde değişim İK’da başlar/başlamalı derken kimi yerde tüm departmanlar değişmişken İK hala bildiği yolda devam da edebilir. Bu iki uçtan birine düşebilirsiniz. Sizin için de ikisi de yaşanılabilirse, yine hoşgeldiniz.

İK, maalesef kültüre bağlı bir birim. Ülkedeki şirketler her nasıl gidip yabancı uyruklu bir İK’cı işe almıyorsa (ki bu saçma olurdu gerçekten de), yurtdışında da tek bir ihtimal hariç (buna sonra geleceğim) bu kimliğinizin bir karşılığı olmayacak. Bir süre çalıştıktan sonra yurtdışı planları yapmaya başlamak istiyorsanız yanlış yerdesiniz. Ama zaten psikolog olarak bu seçeneği zaten uzun zaman önce elediğiniz için (akademisyenlik ve çocuk bakıcılığı hariç) bir sorun yoktur diye düşünüyorum. 

İK, teknik bir birim değil. Yani, çoğu zaman yaptığınız işte diğer iş birimlerine göre kendinizi geliştiremediğinizi hissedeceksiniz (yoğun bir program ya da uygulamama öğrenememe kaynaklı). Ama, insan kaynağını yönetmek ve genelinde insanları yönetme tecrübesini doya doya yaşayacağınız bir yer. Burada yine işe girdiğiniz yere göre yetkileriniz değişiyor. Ne kadar yetkiniz olursa işinizden o kadar tatmin alacaksınız. Psikologlar insanların ruhsal durumlarıyla uğraşmayı çok sevdiği için bu yönünüzün mutlu olacağını seziyorum. 

İK, maaşları (bilhassa işe girdikten birkaç sene sonra) diğer çoğu alan psikologlarına göre fazla maaş alacağınız bir birim. Devlette ve sözleşmeli olarak çalışan psikologların maaşlarından yükseğe çok rahat çıkabilirsiniz. Önceliğiniz maddi geleceğiniz ise, doğru yerdesiniz. 

- İK’da yurtdışı konusunda bir şey diyecek gibiydin?

İK’da yasal süreçler her ne kadar kültüre ve içinde bulunulan ülkenin mevzuatlarına göre şekillense de, tüm dillerin üzerinde olan güzel bir dil var: Yazılım. Dünya üzerinde şu anda IT alanında ne kadar büyük bir hareketlilik olduğu gerçek. Yazılım mühendislerini yerlerinde tutamadığımız gibi, IT Recruiter’ları (İşe Alımcıları) da yerlerinde tutamıyoruz. Nasıl IT recruiter olacağınıza gelince, psikolog olarak hafif hafif IT’ye kayıp, mümkünse yazılım dillerinden öğrenip, veri analisti ve veri bilimci arasındaki farkları iyice öğrenip, teknik sınav yaptıktan sonra en azından birazını anlayabilecek bir noktaya gelmeniz gerekiyor. Sonrası da bol bol tecrübe. Tam anlamıyla Head Hunter’lık yapıyorsunuz. Bu işi evden de, freelance de, kurumsal bir yerde de yapabilirsiniz. IT Recruiter’lar şu anda kendilerine ait İK danışmanlık şirketleri kuruyorlar. IT alanı çalışan bulma konusunda hayli zor bir alan olduğu için spesifikleşmek size sadece kurumsal hayatta değil, startup’larda da iyi bir alternatif sağlayabilir. Yurtdışı imkanı her ne kadar artı bir özellikse, IT’de psikolog olarak tatmin olamayacağınız da bir o kadar eksi bir özellik. Bire bir görüşmeleriniz sessiz, çok sessiz, epeeey sessiz geçecektir. Çok konuşkan, sessizliğe tahammül edemeyen, aşırı iletişimciyseniz, bir düşünmeniz gerekebilir. 

- Çok güzel, çok da hoşumuza gitti. İlgi duyduk. Nasıl gireceğiz bu alana?

Daha önce de söylemiştim, Türkiye’de İK psikologlar için zor bir alan. Gerçi 3 sene öncesine kadar çok daha zordu, şimdi büyük şirketlerin tamamı İK’da psikolog istihdamı yapıyor. Sözü uzatmayacağım: Staj, staj, staj. Yeri geldiğinde bordro ve özlük de öğrenmeniz gerekecek. Ama stajsız olmuyor, muhtemelen olmayacak. İK’da kariyer yapmaya hevesli bir psikolog olduğunuzu ekibe göstermeli ve mümkün olan her fırsatta mevcut durumlara uygun psikoloji yaklaşımı getirmelisiniz. Mümkünse misler gibi bir İşletme yüksek lisansı yapmalı ve pastanın çileğini de unutmamalısınız.

- Staj nereden bulabilirim, sen yardımcı olabilir misin, ayarlayamaz mıyız bir şeyler? :)

Her öğrenci gibi, iş arama sitelerinden ve şirketlerin kendi işe alım portallarından işe başvuru yaparak staj bulabilirsiniz. Günde birkaç tane bana staj konusunda yardımcı olabilir misiniz diye soran mail alıyorum ve bana olan bu inancınız gözlerimi dolduruyor. Yine de yardımcı olamıyorum. Bizim bir ihtiyacımız olduğunda da ilan veriyoruz, bu ilanları sürekli olarak takip etmelisiniz. Gözünüze bazı şirketlerin İK’larını kestirip, Linkedin’den bağlantı kurup, bire bir görüşme talep edip, o görüşmelerden sonra ihtiyaç olması durumunda sizi değerlendirebileceklerini söyleyebilirsiniz. İK’ları biraz markaja almanız gerekiyor. 

- İK hakkında okumalar yapmak, bu alanı biraz daha sevmek istiyorum. Hadi öner bir şeyler.

Ben İK’yı Harvard Business Review okuyarak sevdim, tek tavsiyem de bu. HBR’ı düzenli okuduktan sonra o sizi zaten kaynakçalar ve daha da fazlası bölümleriyle pek çok yere yönlendirecek. HBR’daki İK anlayışı, Amerika merkezli olduğu için daha da Psikolojik altyapılı ve yayınlanan çoğu yazının Psikoloji bölümü çıkışlı olduğunu görebiliyorsunuz. Aralıksız 3 senedir okuyorum diyebilirim.

- Bize bilmediğimiz bir şey söyle.

Türkiye’de henüz çok gelişmemiş olan ama geleceği çok parlak olan bir İK alanı var: Değerlendirme Merkezleri. Bu konuya önem verdiğim için biraz uzun bahsetmek istiyorum.

Değerlendirme Merkezi, bir adayın bir iş için uygun olup olmadığının değerlendirilmesi sürecini kapsar: Bu adayın yetkinliklerinden, davranış sistemlerine, yöneticilik becerilerinin tespit edilmesinden, liderlik şekline kadar pek çok davranışsal analizin yapıldığı süreçlere deniyor. Bu alan, psikolojinin terapötik değil analitik tarafı. Dışarıda yeni yeni açılmaya başlayan DM danışmanlık şirketleri var: Psikolojik ölçümler yapabilmek için vaka yazıyor, sunumlar tasarlıyor, hatta oyunlaştırma yapıyorlar. Tüm bu süreçlerin araştırılmasından başlayarak tasarlanması, test edilmesi, yazılması; uygulama rehberinin, sonuç raporlarının oluşturulması ve takibinin yapılmasına kadar her şeyle ilgileniyorlar. Alanda şu anda bu konuda ciddi bir eksiklik olduğu için yurtdışı kaynaklı bilginin tercümesi ve güvenilirlik analizinden sonra (o da yapılırsa tabii) uygulanması yoluna gidiliyor. Ancak psikologların bu alana el atmasının vaktinin geldiğini düşünüyorum. Değerlendirme Merkezi uygulamaları, kişilere DM’den çıktıktan sonra gerilbildirim verilmesini de içerdiği için hemen peşinden koçluğu da getiriyor. Türkiye’de tamamen yanlış anlaşılmış koçluk (esasında mentoring) sistemine psikologlar bir an önce el atmalı: Hem daha kötüye gidişin durması için, hem de ülke için yepyeni bir iş kolu olup geliştirilmesi gerektiği için. Yani her şeyi bir yana bırakıp akredite bir koçluk eğitimi alarak da işe başlayabilirsiniz. Bu alanın ileride çok değerleneceğine inanıyorum. 

- Her şey çok güzel ama menüde başka şeyler yok mu? 

Var, olmaz mı… Yakında psikologların Pazarlama, Marka Yönetimi, CRM ve Kurumsal İletişim alanlarında nasıl çalışabileceğine dair de yazmak istiyorum. Hepsi için İK için olduğu kadar geniş olmamakla beraber birkaç bir şey karalayacak kadar şey gördüğümü düşünüyorum. Şimdilik bu kadar.

Tüm bunların dışında başka sorularınız varsa, her zaman olduğu gibi bu yazıya yorum yaparak veya bana mail atarak sorabilirsiniz. Ee malum, “biz size 15 gün içerisinde dönüş yapacağız”. 

Kendinize iyi bakın ve sevgiyle kalın. Hepinizi seviyor, başarılı bir kariyer diliyorum.

TAM YİRMİ ALTI

12:01


Bir hayalimin içindeyim: Arkadaş’ta, çocuk bölümüne yeni gelmiş puzzle’ları inceliyorum.

Kinfolk’un tüm sayılarını Bey’deki indirimde yakalamış olmama rağmen hala Food and Baverage kısmında aynı dergileri aramak, Hobi’deki suluboya çiçek çizimleri...

Burayı neden bu kadar çok seviyorum, burayı neden bu kadar çok seviyorum, burayı neden bu kadar çok...

Oysa sen pis bir alışveriş merkezisin. 

Böyle bir yaşantım olabilirdi; şu an buradan çok uzaktayım. 

Şu an neredeyim biliyor musunuz, 20 Ocak Pazar sabahında gözlerimi açmışım ve mutfaktan gelen tıkırtıları dinliyorum. Hafif bir pancake kokusu evi sarmaya başlamış. Salonda televizyon açık, magazin programlarından birinde bir klinik psikolog hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor: "Panik atak geçirenler öncelikle nefeslerini düzenlemeye çalışmalı ve ölüm düşüncesinden uzaklaşm..." 

İşte benim doğumgünüm. 

Gece yarısından itibaren kutlamalar, en sevdiklerimin büyük bir kısmından uzakta da olsam, başlamış durumda.

Bu şekilde bir başlangıçtan sonra o hafta Hyslop'un Spark'ını dinlerken hem 25 yaşım, hem de hayatım üzerine düşünmek için epeyce vakit harcayacaktım. 

İlk başta 26 yaşıma, sağa çekip dörtlüleri yakıp öylece beklemek için girmiş gibi hissetmiştim. Bir Pazar sabahı; mutfaktan gelen tıkırtıları dinlerken ayağımı debriyajdan çekmiş, vitesi boşa almış, bekliyordum.

Yeni bir hayata atıldığınızı bilincinizin en derinliklerinde dahi bilirken hızlı giyinemezdiniz. Geriye kalan her şeyi arkada bırakabileceğiniz bir törenle yavaş yavaş giyinirken.. birazdan artık o eski siz olmayacağınızı bilecektiniz. Keyifli, biraz da ürkütücü bir nokta. Üzerinden bir süre geçtikten sonra çilekli Ronnefeldt çayınızı tatlı tatlı içerken aklınıza bile gelmeyecek, bir an. 

Varlığınıza dair her şeyi en baştan sorgulamaya ve hayatınızı yeniden tasarlamaya başladığınızda geçmişiniz kolunuza girip size eşlik edecekti. Otobiyografik bellek üzerine tez yazarken okuduklarınız zihninizde bir süre tekrarlanıp duracaktı: “belleğin rekonstrüksüyonu, belleğin rekonstrüksüyonu, belleğin...”. Şimdi'yi hiçbir şeyi inkar etmeden geçmişin üzerine inşa edecektim, anılarım zamanla kil hamuru gibi yeniden şekillenecek, kimisi silinecek, bazıları şu anda bilmediğim ayrıntılarla süslenecek, ama benimle birlikte değişeceklerdi. 

En sonunda Lale Müldür’ün,

"Gelecekteki güzelliğimi görmüyor 
Ve onu sevmiyorsun” dediği şey oluşacaktı. 

Belki güzelleşecektim. Belki hiç değişmeyecektim. 

Bazı şeyleri tekrar tekrar düşünecektim. 

*

Bir süre sonra bir akşam, Kadıköy'ün kalabalık sokaklarında dolaşırken kendimi yakalıyordum. İnatçı bir hızla, bir hedefi varmışçasına kararlı bir şekilde yürürken... 

Arkada kalmış A., bir yandan bana söylenip fotoğraf çekmeye çalışıyor, kadrajının önüne atlayıveriyorum. 

İstanbul varlığıyla içimi dolduruyordu: Vapur, trafik, Ocak ayında sahlep içmek, alışkanlıklar, alışkanlıklar, GECE, sağanak yağmurda Beşiktaş İskelesine koşmak, "neon tabelaların altında dans eder gibi yürüyorduk", B.'ye E5'te çılgınlar gibi araba kullanmak istiyorum diyordum, pancake'ler sebzeli krepler tüm o vegan seçenekler, tekrar vapur, GECE, geceyarısı gözlerimizi kapatarak yeni yaşımı kutsuyorduk, Bahariye'de sıra beklemek Bahariye'de sıra beklemek Bahariye'de sıra beklemek ve tekrar GECE, bir anda tam yirmi altı oluyordum, spor salonunun ışıkları sönüyordu, Pendik'ten yolcu alıyor yolcu ediyor yolcu oluyordum, tekrar vapur, tekrar GECE, Fujifilm, spor salonun ışıkları sönüyordu, tam yirmi altı, Moda'da kahvaltı, akşam Caddebostan trafiği, sağanak yağmur, bir antrenmanı daha tamamlamış ve artık anlamıştım,

Bu yaşımda da hiç durmayacaktım.

2018/2

06:16


2018, 2018, 2018. Sizinle biraz 2018 hakkında konuşmak istiyorum. 

Aslında bu yazıyı yazmaktan korkuyordum, daha doğrusu bitmeyeceğini hissettiğim bu yazıyı yazmaya başlamak benim için korkutucuydu. Asla sonu gelmeyeceğinden emindim. Sonrasında ani bir düşünceyle 2018’in tam da bu his olduğuna kanaat getirdim: Asla bitmeyecekmiş gibi yaşanılanlar bütünü. Ve 2018’in bitişi gibi, bu yazının da bitebileceğinden emin, buradayım işte. 

Tam 7 ay önce bloga 2018’in ilk yarısı hakkında bir yazı yazmıştım. Ama sanırım 2018’in benim için başlaması, tam olarak o yazı itibariyle oldu. Gerçekten. O günden, tam olarak o günden itibaren. Uzun uzun anlatsam dinler misiniz, bence şansımı biraz deneyebilirim.

Mayıs ayında istifamı verdikten sonra Haziran’ın başına kadar ihbar süremi çalışmış, tam 5 Haziran itibariyle eski çalıştığım yerden çıkmıştım. Ramazan’dı, iyi hissetmiyordum, İstanbul’a gelmek benim için hala bir soru işaretiydi ve o kadar ama o kadar zor hareket ediyordum ki… Sanırım Haziran ayını en çok bu şekilde tarif edebilirim: Her şey ağır çekimdeydi. Aklınıza gelebilecek her şeyi yavaşlatılmış şekilde yaşıyor ve yapıyordum, kaslarımla beynim birbirlerine sanki meydan okuyordu. Bilincim bu ikisinin savaş alanına dönmüştü: Propriosineptik sistemim ile ayağa kalkmam saniyeler sürüyor, ağır ağır yürüyor, en çok kollarımı kaldırmakta zorlanıyordum. Uyumak istemiyordum ama yataktan çıkmak biraz eziyetti ve bu şekildeyken bir şehirden diğerine taşınmam gerekmişti. Kendimi tam anlamıyla iteliyordum. Hadi diyordum, biraz daha. Adım, adım, adım. 

Haziran ayı, İstanbul’a ilk geldiğimde zihnimde istemdışı “burada başıma bir şey gelirse en yakın kime haber verebilirim” listesini yaptığım aydı. Kalan son enerjimle, dümeninde olduğum gemiyi karaya oturtmuştum ve bir süre bir yere gitme niyetim yoktu.

Temmuz ayı geldiğinde yeni masama çoktan kurulmuş, hem eşyalarımı tamamlamaya hem de İstanbul’u tanımaya çalışıyordum. Bir süre çok istikrarlı bir şekilde haftanın istisnasız her günü dışarıya çıkmıştım. Haziran’daki yavaşlığım kendisini manik bir döneme bırakmıştı, yerimde duramıyordum. Bu süreçte kendimi tanımayı o kadar çok istiyordum ki neredeyse her akşam eve geldiğimde (ya da sadece dışarıda) kendimi nasıl hissettiğimle ilgili videolar çekiyordum. Kendimle ve B. ile o kadar çok konuşuyordum ki, inanamazdınız. Her akşam birbirimize rapor veriyorduk, B. benim kan bağı olmayan kızkardeşlerimden biriydi.  

Ağustos’ta günbatımına karşı Caddebostan’da bisiklet sürüyor,
Güzel bir kahvaltı yapabilmek için bir günde tam 1000 kilometre yol gidiyordum.

Eylül’de artık misafir ağırlıyordum.
S.’nin düğününde tüm eski arkadaşlarımla beraber topukluların üzerinde deliler gibi oynuyor, 
Her nasılsa Kilyos’ta bir düğünün sahipleriyle aynı arabaya düşüyor,
Kurtköy’de bir akşam iş çıkışı keyifli bir sohbet eşliğinde Sinop mantısı yiyor, 
Amerika vize başvurumu tamamlayıp Oregon’da ev bakmaya başlıyordum.

Çok fazla arabanın ön koltuğunda seyahat ediyordum. 
En önce hep benim yerim hazırdı.

Ekim’den sonra o kadar çok şey oldu ki, burası, olanları anlatmayı bırakıp, biraz daha salaş takılmaya başladığım yer olmalı.

*

İşte şimdi, güzeller güzeli Bilecik’e yılın ilk karı yağıyor. 

Tina’nın I Don’t Wanna Lose You’sunu dinlerken Ankara’dan İstanbul’a giden bir trenin içinde olmak, vagonların tıkırtısı… 

1 Ocak, hatta 2019. 

26 yaşıma az kalmış: 19 gün sonra artık indirimli genç bileti alamıyorum. A. ile bunu kutlamak için deli planlar yapmışız. 

8 senedir kullandığım gözlüklerimi daha dün değiştirmişim, bu çok çok iyi hissettiriyor. Her şeye kırık bir gözle bakmaya biraz alışmışım, artık o da gitti. Mis.

Tunalı’da salınırken sokak isimlerini epey unuttuğumu fark ediyorum. Ankara kış akşamları hala çok güzel, en sonunda nereye gidersem gideyim bunu özleyeceğimi kendime yüksek sesle itiraf ediyorum. Büyük bir rahatlama. Maxfm’in Nur’uyla, Bonapple’ın Elvan’ıyla mutlu yıllar’laşıyoruz; sizler de iyi bilirsiniz, bizler eski yol arkadaşlarıyız. 

Balkabaklı Boston Cream Pie yiyor, pirinç ışıkların ritmik yanıp sönüşlerini keyifle out-of-focus videoya alıyorum. Servis yapan çocuk gülümseyerek beklerken videoma girmemeye çalışıyor. Assssla sıkılmayacağım şeyler. 

Hatta, tüm bunlar yaşanırken hafif hafif dans bile edebiliriz. 

Neden biliyor musunuz; 2017’de 2018 için yazdığım Futureme mektubunda kendime şöyle yazmışım: “(2018’de) tek başına dimdik dururken seni görmek, seni o haldeyken yaşamış olmak istiyorum.”

Bunu başarmak, gerçekten de hayatta hep sevinçle dans etmeyi gerektirir.

İşte benim 2018’den öğrendiğim, sadece bu.

TAM DA YERLİ YERİNDE

12:43

2 gün geceli gündüzlü Just Cause 3 oynadıktan sonra, elimde balkabağı ile tren garında...

Yol arkadaşım, balkabağı....


Balkabağı ve Sonsuz Arkadaşlık Günü kutlaması için özel olarak hazırlanmış...


Ankara'yı zihnimde o her zamanki soğuk Aralık görüntüsüyle bırakıyorum: Yün atkımdan gelen temizlik kokusu, Maxfm'de Led Zeppelin ve ardından AaRON, Emek'ten Tandoğan'a sokak sokak keyif turu atarken arabanın sobamsı sıcaklığı ile oluşan sessiz huzur anı...


Anılarımın anıları...

Hikayeler...


*


Uzun zamandır buralarda yoktum. Yine.

Son birkaç haftadır hayat o kadar yoğun geçiyor ki... Haftasonları atölyelerdi, arkadaşlarımın gelmesiydi, bir ara Ankara'ya gidip gelmeydi, fotoğraf çekimleriydi derken vakit hızlıca akıp geçmiş. Size neler yaptığımdan epey bahsetmek isterim ama canınızı da sıkmak istemem. Sadece aklıma gelen birkaç parça görüntü var.

Bunlardan birincisinde Beykoz'dayız, Insignia'nın uçağımsı yan koltuğunda oturmuşum, Ehrling'den Dance with Me çalıyor. Bu şarkı, muhtemelen Frisco sahillerinde dinleyerek dans edeceğim bir şarkıyken, ilginç bir şekilde Çavuşbaşı'nın virajlı yollarında da gayet keyifli gidiyordu. Böyle olduğunda içim içime sığmaz şekilde mutlu olurum. O an şunu düşünüyordum, İstanbul'a taşınma sürecimde yeni iş yerime evraklarımı teslim etmem gereken bir gün vardı. 15 Haziran. O gün, Kartal metrosunun girişinde bir ara ağlıyordum. Bunlar anlatması çok keyifli şeyler değil ama durun, bence önemli olan kısmı şu: Beykoz'un nefis manzaralı caddelerinde salınırken, insanın mutlu olabilme kapasitesine bir anda çok şaşırıyordum. Aynı insan, iki ayrı gün: Nasıl yaşanabilir? Mucize gibi bir şeydi. Bir uçtan, bir uca bu kadar hissedebilmek...

Benzer bir süreci en yakın arkadaşlarım İstanbul'a geldiğinde de yaşamıştım. Sizler bilmiyorsunuz, muhtemelen dünyanın en mutlu insanı olma başarısı iki gün boyunca benim şampiyonluğumda devam etmişti. Tam da üniversite zamanlarımızdaki gibi: Sanki B. yine Erasmus'a gitmiş ve geride kalan biz üçümüz yine takılıyor (sıklıkla onun dedikodusunu yapıyor) ve deliler gibi gezerek fotoğraf çekiyoruz. Bu mutluluk bana hep bir şeyler getiriyor: Aynı gün içerisine çok istediğim bir kulaklığı tam %40 indirimle tamamen tesadüfen görüp alıyorum, Kinfolk'un sayıları 35 liraya düşmüş oluyor, Vitruta'yı keşfediyorum, Çengelköy'de yediğim böreklerle kendimden geçtiğimi düşünürken bir bakıyorum BeyKaraköy'de birine şakacıktan aşık olmuşum. Çok fazla Christmas filmi seyretmekten diye gülüyorum ama o gün her nasılsa herkes bana bunun evrenin bir işareti olduğunu söylüyor. Bence haklılar. Gül sürekli olarak benim tüm dualarımın kabul olduğunu, sadece içtenlikle istemem gerekmesinin yettiğini iddia ediyor. Üniversiteye başlarken iyi arkadaşlar bulma konusunda dua etmiş olduğumu size söylemiş miydim? İşte şimdi size tüm sırrımı söyledim.

Hayat ilginç, kış hızlıca geçiyor ve belki de geçti bile.

İş yerinde son zamanlarda keyifle çalışıyorum (ve çok da yoğun). Size bunu demenin ne kadar büyük bir lüks olduğunu anlatamam. 13 kişilik, tamamen erkeklerden oluşan bir ekipte tek kadın olarak işe başladığımı biliyor muydunuz? Muhtemelen hayır. Bunu ilk öğrendiğimde hayatın bana garip oyunlar oynamakla epey meşgul olduğunun farkındaydım ve anlamlı bir şekilde gülümsemiştim. Bir noktadan sonra ekip içerisindeki Counter turnuvalarına dahil edilmem kararı bile alınmıştı. Bunun ne kadar büyük bir güven göstergesi olduğunun farkındaydım: Çok çalışacak, çok antrenman yapacaktım...

Her zaman için anlatacak o kadar çok hikayem var ki... Bunların bir nedeni olduğuna yürekten inanıyorum: Kötü geçen bir günün akşamında Magic Mouse'da öğrenci indirimi olup olmadığını sormak için aradığım Apple müşteri hizmetleri'ndeki temsilcinin dertli olduğu bir ana denk geliyorum. Her nasılsa bir ara karşımdaki temsilci nedense bana terapi gibi geldiniz diyor. Sonrasında kendi kendime epey gülüyorum. Asansörde tek başına yakaladığında kendisine göz kırparak mutlu olmaya çalışan bir insan olarak, bunların hepsini alıyorum. Yani evren, mesajların yerine ulaşıyor.

Geçtiğimiz günlerde kulüp olarak bir süre kahve toplanması yapmaya karar vermiştik: Bu kışı, birbirimize yakın durarak ve İskandinav tarzı kafelerde Mac'lerin başında filtre kahve içerek geçirecektik... Aslında hikaye tam böyle değil. Her şey benim garip balkabağı hikayemle başlamıştı, daha doğrusu Gaye'nin her sabah erken kalkma motivasyonunu nereden bulduğunu keşfetmeye çalışmamla... Erken kalkmak için yüce (gerçekten yüce) bir amacım olsun diye Ankara'dan getirdiğim balkabağı (haftaiçi bir sabah erkenden kalkıp şekerleyecektim ve bu süreci fotoğraflayacaktım, sonra bloga yazacaktım vs vs), çeşitli badireler atlattıktan sonra kulübün karşısına İmkansız Balkabağı olarak çıkmıştı. Hiç umursamayacaklarını, hatta üzerime güleceklerini düşünürken IT'cilerimizin bile Balkabağı'na aşırı derecede sahip çıkması hepimizi şaşırtmıştı. Gerçekten, bunu ciddi ciddi oturup kutlamıştık ve Balkabağı arkadaşlığı adını verdiğimiz bir şey ortaya çıkartmıştık. En sonunda İkea'da yılbaşı peluşlarıyla oynamak ve fiyatlara söylenmek bizim için fazlasıyla yeterliydi. Neredeyse 15 kişi olmuştuk. Tüm hengameden sonra ben hala sabah son anda uyanıyor, hala neredeyse geç kalıyordum...

Bambaşka bir günde, S. ile beraber Gabfoods'a gitmeye niyetlenmiştik. Gabfoods, bence insanın Boğaz manzarasına karşı yaşadığı hayatı sorgulamaya başlaması için harika bir yer. Pahalı Acaitella'nızı yerken kaliteli bir yaşam sürmeye dair inancınızı sorgulayabiliyorsunuz ve ben böyle fırsatları kaçırmayı hiç sevmem. Güzel bir ışıkta, güzelce sohbet ederken içimde aniden şöyle bir hissiyat belirmişti: Hazır yılsonu da yaklaşıyorken, acaba 2018 yılında öğrendiklerimle alakalı bir şeyler yazsa mıydım? Bebek sahilinde haftasonu sabahı köpeklerini gezdiren insanlara bakarken kafamda birkaç maddeyi çoktan sıralamıştım bile. Bir an sonra hem 2018 yılımı, hem de 25 yaşımı kutsamam gerektiğini hissetmiştim. O kadar çok bir şeyler yapma isteğim vardı ki, kendimi sürekli ileriye ittiğimi fark etmem biraz uzun sürmüştü. İleri, ileri, ileri. Sürekli yeni bir şeyler: Akşam evde Udemy kurslarıyla Adobe uygulamalarını öğren, User Experience Design eğitimi ayarla, öğle aralarında Toefl çalış, Amerika'da yüksek lisans araştır, Zemin İstanbul için Mobil Fotoğrafçılık eğitimi tasarla, günlük 15 dakika audiobook dinle, oku, oku, oku...

İçsel motivasyonumun dibini tahta kaşıkla sıyırıyorken, aslında bu ileri atılmanın bazen beni zorladığını fark etmiştim. Yer yer yorulmuştum. Hayır, Aralık ayında aynı anda hem geyikli hem de kırmızı pötikareli battaniyemin altında kıvrılıp Drop Dead Diva ve olabilecek her türlü anlamsız Netflix dizilerini seyrederek geçirecektim. Puanları 6'yı geçmeyecek romantik komedileri keyifle seyrederken tembellik etmenin hakkını verecektim.

Pirinç ışıklar etrafta yanmaya başlamış ve biz yine bir akşam, B. ile usul usul konuşuyor, onun ren geyiği sayım memuru olma hayalinden bahsediyorduk. Birkaç gün öncesinde YKY'nin her zamanki yılbaşı dekorasyonlarının videosunu çekmek için Kadıköy'e kadar gitmiştim. Yılın bu vaktinde her şey, ben başka bir şeylerle ilgileniyorken bile gerçekte olması gerektiği gibiydi: Tam da yerli yerinde...

KIRILMAZ CAMEKANLARINDA, ELLERİNDE SEVDİKLERİYLE...

11:21


Size bir Ekim gününü nasıl geçirdiğimi anlatmak istiyorum. (Bu noktada Alexi Murdoch’tan Through the Dark açsanız? Bence olur.)

Sabah kalktığımda, havanın ısrarla karanlık olmasından, günü istemsizce bir temizlik günü ilan etmiştim. Önceki gün eve, mahalle arasındaki plastikçiden araba yıkama fırçası gibi bir fırça almıştım: Pembe ve beyaz çizgili olması o an önemli bir detay gibi göründüğü için, pembe ve beyaz çizgili… O günü temizlik günü ilan etmemin, pembe fırçayı kullanma motivasyonuyla bir alakası olup olmadığını şu an düşünmek istemiyorum. Tek düşünmek istediğim her yeri ne kadar köpürterek temizleyebileceğim… Ama her şeyden önce güzel bir kahvaltı yapacaktım: Bu hafta evde yapabileceğim tek kahvaltı. Kendimi hindi fümeyle sarılmış haşlanmış yumurta ve tereyağlı bal arasında gidip gelirken bir noktada kaybedeceğimden emin bir şekilde, çay suyunu koyuvermiştim. Şu hayatta en sevdiğim şeylerden biri buydu, çay suyu koymak. Sonrasında keyifli şeyler olacağının belirtisi bir olay, mutsuz olmanın imkanı yok gibi: Kaynamış suyla çay yapabilir, kahve yapabilir, hiç olmadı ütüye su koyabilir, o an yemek yapıyorsanız orada da kullanabilir, hepsinden vazgeçip bir sıcak su torbasını doldurarak salonun bir köşesine de kıvrılabilirdiniz. En kötü ihtimalle, altını kapatırsınız ve evrende hiçbir şey değişmemiş olur. Eylemsizlik devam eder gider…

Dillere destan olabilecek olan ama benden başka kimsenin görmediği kahvaltımı yaptıktan sonra bir süre salonda kıvrılıp Gossip Girl seyretmiştim. O nokta, benim dizide Alexi Murdoch’ı duyup, günün geri kalanında dinlemeye başladığım noktaydı. Biliyor musunuz, bu sene Gossip Girl’i bomboş gözlerle baştan sona tam 2 kere seyrettim. Sevdiğim bir dizi olduğunu söyleyemem ama kendi kendime takılmayı severim. O benim sonbahar geldiğinde ve kışa ayak uydurmaya çalıştığımda kar tanesi desenli kırmızı battaniyenin altında izleyerek uyukladığım, Manhattan’lı New Yorker aksanını duyup iyi hissettiğim suçluluk nesnem gibi bir şey. Amerika’ya gittiğimde New York’ta kalma niyetim olmasa da, sırf Upper East Sider ruhunu yakalayabilmek için birkaç hafta geçirebilirim şeklinde düşünürüm kendimce. Şükrün Günü civarlarında, Madison’da çılgınlar gibi alışveriş yapan kalabalığa karışıp, her şeyi bir süreliğine unuturum belki. 

Çok uzatıyorum, sizi sıkacağım. 

Temizlik yaptıktan sonra evin aldığı hali çok sevmiş, kendi kendime o anı kutsamak için bir süreliğine sessizce oturmuştum. Etrafı dinleyip, temizliği dinleyip, gerçekten sessizce… İşte size benimle ilgili garip ve gereksiz bir bilgi daha: Bazı anların değerli olmalarından ötürü kutsanmaları gerektiğini düşünüp, onu yaşarken bir an duraksayıp iyice tadını çıkartmaya çalışırım.  Belleğim, böyle kutsamalara ev sahipliği yapan yüzlerce anıyla dolu. Galiba gözlerimle fotoğrafını çekiyorum, daha doğrusu birkaç saniye videoya alıyorum. Yaşayıp geçersem haksızlık olacağını düşündüğüm her an’la, ileride başım bir şekilde belaya giriyor. Geriye dönüp baktığımda “kıymetini bilememişim” dediğim bir yaşanmışlığım yok; ama nasıl desem, zihnim vhs kasetlerden oluşan eski bir anı kutusu gibi. Bazı günlerde, tıpkı bugün gibi, bu kasetleri VCD player’a takıp oynatmamak benim için en iyisi olur. 

Akşama doğru güneş süzülmeye başlayınca, o günü evde tamamlamamam gerektiğini hissedip hızlıca hazırlanmaya karar vermiştim. Toffee rengi boğazlı kazağımı ve aynı renk yeleğimi takım olarak giymek için güzel bir fırsat. Bu takım iş yerindeki arkadaşlarım tarafından çok sevildi, o yüzden ben de sevdim. Bana, kendi Kopenhag’ımda yaşadığımı söyleyip kendi kendilerine gülerler. Oysa bu ikisinin benim için tek keyfi, kumaşlarının çok güzel olması. O yüzden çok rahat ediyorum. Kaşmir, yün, ipek. Bu üçünün olduğu yerde ben de varım. 

Neden bu kadar çok konuştuğumu biliyorum. Buna, babıldama diyoruz. Konudan uzaklaşmak ya da sadece düşünmemek için… 

Evden çıkıp kendimi en yakındaki Starbucks’a attığımda boğazlı kazak giyme vaktinin gelmiş olduğunu görüp sevinmiştim. Mevsimine uygun giyinmek benim için hep zorlu bir şey. Kışın spor ayakkabı, yazın ceket giyerim. Geçtiğimiz günlerde bir yerde okumuştum, kıyafetlerimizi arkadaşlarımız gibi görüp o şekilde sevmeliymişiz. Gerçekten de Ekim’in bu karanlık gününde Max Mara ile arkadaşlık etmeyi çok isterdim. Mümkünse doğum yeri olan Stockholm’de sarı Sandqwist sırtçantalarımızla beraber bisiklet sürebilirdik. Bunlar, bir başka hayata ait, başka gerçeklikler; bense Şeyh Galip’in demiş olduğu gibi, bambaşka bir delilik yoluna düşmüş garip bir yolcuyum.

Yaklaşık 2 haftalık Tiesto maratonunun ardından Alexi Murdoch maratonu, beni biraz sakinleştirdi. Tiesto, sanırım 7 yıldır, aralıksız olarak bir podcast yapıyor, Clublife. Adına yaraşır bir içerikte, club müzikleri çalıyor. İki hafta önce, bu podcastin 600. bölümü vardı. Şimdiye kadar en sevilen şarkıları çaldığı bu 1 saatlik bölümü 8 saatlik yolculukta 8 kere dinlediğim bir dönem oldu, biraz karanlık bir dönem. Yolda bir ara uyuklarken sakin bir şeyler açmak istemiş, ama o kadar hareketli şarkıdan sonra bu mümkün olmamış, podcaste geri dönüp ayaklarımla tempo tutarak uyumaya çalışmıştım. Alexi beni dinginleştirip iyi hissettiriyor. Tek problemi, biraz eskileri hatırlatması. Nedenini bilmiyorum. Sonrası var ama onlardan bahsetmeyeceğim size. Size, bir Ekim gününde, aslında tam olarak 20 Ekim’de kendi kendime yaptığım küçük kutlamadan da bahsetmeyeceğim. Küçük bir Red Velvet Cupcake’in yanında hangi kış içeceğini seçtiğimi de söylemeyeceğim. 

Size geçtiğimiz hafta bir sabah servisle işe giderken aniden zihnimde beliren bir cümleyi söyleyip gideceğim. Şöyle bir şeydi: “Kırılmaz camekanlarında, ellerinde sevdikleriyle, öylece oturacaklardır”. 

Kış hepten geldiğinde, kırılmaz camekanlarınızda, ellerinizde sevdiklerinizle, öylece oturanlardan olacak mısınız? 

Bence oturmalısınız. 

Niye biliyor musunuz, artık akşam olduğunda ve herkes evine çekildiğinde, benim gibi sizlerin de ballı süt ısıtıp ayaklarınızı keyifle uzatmanızı istiyorum. Bu, ayrı yerlerde de olsak, birbirimizi kırıp incitmeden paylaşabileceğimiz en güzel şey. 

NASIL DÜŞÜLÜR?

14:09


Ağustos’un sonlarına doğru bir öğleden sonrası, Love You Zindagi dinleyerek Maltepe sahilinde güneşe karşı yürüdüğüm bir zaman olmuştu...

Güneşin elimin üzerine nasıl düştüğünü merakla inceliyor; etrafta yeni üflenmiş bir karahindiba gibi uçuşarak dönüyor, dönüyordum. Her bir adımda biraz daha hafiflemiş, biraz daha kendime gelmiştim. Güzellik neydi biliyor musunuz, güzellik kendi kirpiklerinizde güneşin asılı kaldığını hissetmek ve gözlerinizi hızla kırpıştırarak ışık damlasının düşmesini sağlamaya çalışmaktı. Tanıdıklık hissi bir yabancılık hissiyle beraberdi: O an, en iyi versiyonum en kötü versiyonumu ağlarken kucağına almış, sanki pışpışlamıştı. 

Şimdi vakit ekinoksu biraz geçiyor. 

Şöyle gözlerimi kapatmamla bir bakıyordum, Ankaradayım. Bir anda sağanak yağmur başlamış, arabadayız, silecekler zor yetişiyor. Maxfm’de Greg Laswell rastlıyor. Evet diyorum, şans eseri bir anda, evrende doğru yerdeyim. Böyle anlar çok sık gelmez...

O an Etlik’te trafikte oturmuş radyonun sesini bastıran silecekleri dinlerken, burası güzel bir yer diye düşünüyordum. Bir süre sonra arabayı sitenin otoparkına çekecek, yağmurun dinmesini beklerken annemle insanların kötülüğü üzerine uzun bir sohbete girişecektik. 

Kant olsa bizimle gurur duyardı. Nietzsche olsa, umutsuzca omuz silkelerdi. Bir süre sonra sessizleşmiş, tavan lambasını söndürüp başımızı koltuklara yaslamıştık. Bazen kendimle uğraşmayı bırakıp yaramazlık yapmak için fırsat kollayan ruhumu kendi haline bıraktığım zamanlar olur; bu, öyle bir andı. İsteyen istediğini istediği şekilde yapsındı, ben burada böylece duracaktım. 

Vakit ekinoksu biraz geçiyordu. Kutlamak için vanilyalı bir mum yakıyordum.

Ekim ayı geldiğinde, ben yine yoldaydım. 

Yine yağmura yakalandığım, başka bir zaman daha vardı: Pendik’te içinde kışlıklarımın olduğu eski bir valizle, kendimi bir an önce metronun içine atmaya çalışırken. Kendi kendimi, seni bir gün İstanbul’da karşılayan olacak mı acaba diye söylenirken bulmuştum. Yarı buruktu. İçimde beni kimler karşılamıyordu ki: Arkadaşlar, kalp kırıklıkları, ailem, 25 senelik hayatımda tanıdığım ve karşıma çıkabilecek herhangi bir yüz... Tam olarak hızlı trenden indikten sonra hemen şu köşede bekleyebilirlerdi. Valizi bir kenara atıp sıkıca sarılmak istediklerim vardı ama çok fazla yağmur da vardı. 

Bir gün çok değer verdiğim birisi bana bir anısını anlatmıştı: Sarıkamış’taydı sanırım, karda kaymayı öğrenirken ne kadar düştüğünü, biraz öğrendikten sonra bu sefer kendisinin düşme çeşitlerini denediğini... canı her düşmede acırken bir o kadar da eğlendiğini... Peşinden şöyle bir şey demişti, ben de onu her defasında öyle düşürüyormuşum. Ve ne yaptığımı anlamam için beni oraya götürmek istiyormuş. Hevesle tamam demiştim ama anlamamıştım.

Nasıl isteyerek düşülür diye düşünmüştüm o an ama geçmişti. Sonrasında kendi düşüşümle anlayıvermiştim. Düşmek böyle bir şeydi: Eve giderken aslında eve gitmediğini anlamak bir düşüştü, varınca 1 haftadır bitiremediğin ekmeğin üzerine fındık ezmesi sürüp mutfak masasına yaslanarak bir dilim yemek düşüştü, eşyalarını yerleştirirken televizyonda yarışma programlarının sesini duyma ihtiyacı hissetmek bir düşüştü...

Bunların hepsi aynı garip hevesle yaşanmış, yaşanıyor ve yaşanacaktı.

METRO MEKTUPLARI - I -

12:08


23:09
Acıbadem. 
İnanın, nereden dönüyorum, benim bile bilmediğim bir an. 
Bütün akşam büyük, yuvarlak bir masanın etrafına oturmuş, Ankara ve Hacettepe Üniversitesinden mezun olan psikolog arkadaşlarımızın kaderinden konuşmuşuz. Sonuç hep söylediğim şeyler; ama ben, şimdilik daha iyi hissediyorum. 
Şimdi eve gidince ütü yapmam gerekir, pazartesi kahvaltısında anlatmak için sunum hazırlamam gerekir, bir de bir konuşma üzerine çalışmam gerekir. Tam bir veda konuşması değil ama, bir nevi veda konuşması. 

Evet ne söylüyordum, eve gidince... 
Dün gece Kurtköy’de güzel bir sitenin içinde, 5. kat 10 numara’da balkonda çay içiyordum. Nasıl bir çay biliyor musunuz, akşam iş çıkışı arkadaşınızın evine gitmişsiniz de size önce mantı ikram etmiş, ardından eve gelirken aldığınız tatlıları yemek için midenizde biraz yer açmanız gerekmiş çayı. 
Keyifli bir çay. 
Hava serinleyip balkon camlarını kapatınca hasır koltukların üzerinde iyice ısınıp gevşediğiniz, güzel bir Eylül akşamı çayı. 
Öyle ki oradan kopup eve gidebilmem gece 1’i bulmuş, eve gittiğimde de yorgunluktan ilk bulduğum köşede sızıp uyumuştum: Kirli saçlarım, şişmiş ayaklarım ve tamamını silememiş olduğum bozuk makyajımla. 

Bir külkedisi masalı gibi, sabah tekrar 6’da uyanmam, tekrar yıkanıp tekrar ütü yapmam, tekrar giyinip bu sırada tekrar bir şeyler atıştırmaya çalışmam gerektiği gerçeği bilincime sızmıştı.  

23:22.
Bostancı. 
Biliyor musunuz eve gidince ne yapmak istiyorum: Vaktim olsa, yani saat şöyle bir 18:00 filan olsa kendime güzel bir tavuk-makarna yapar, Gossip Girl seyrederken keyifle didiklerdim. Bu, son zamanlarda yapması kolay olmayan geniş bir zevk benim için. Sonrasında akşam 8’e doğru hava kararırdı ve ben kendi kendime salondaki köşemden kalkma söylenmeleri yapmaya başlardım. 
Keşke saat gerçekten de 18:00 olsaydı. 

Eve gidince ütü dağlarını eritmek zorundayım ve metro kolay kolay varacak gibi değil: Oysa bu saatlerde insan balkonunda çay içip arkadaşlarıyla uykusu geldiği için kısılmış seslerle sohbet etmeli ve sonrasında uyumalı. Neden orada değil de buradayım?

Bu son metro mu, bu kalabalığın sebebi nedir? 

Eve geç gelirken kendimi hala aynı şekilde sakinleştirebiliyorum ama bu sesin kimin olduğu içimde hala karışabiliyor: “İstanbul Ankara gibi değil, İstanbul Ankara gibi değil, İstanbul Ankara gibi değil...”. 

Evime gittiğimde en sevdiğim şey tüm eşyalarımı hızlıca yerlerine yerleştirmek ve ev düzenini almak: Kirliler sepete, temizler askıya, ben de mutfağa. Evim güzel bir ev. Bu saatte değil, daha erken saatlerde gitmeyi hak eden, sıcak, küçük bir ev. Acaba kaçta evde olabileceğim? Bu kadar özlemem normal mi?

Zaten ayakkabılarım da çamur olmuş. 
Siz benim ayakkabılarımı temiz tutmayı ne kadar sevdiğimi bilmiyorsunuz. Henüz. Her hafta şöyle bir gün ayakkabılarımı alır, onları güzelce ovuştururum. Tertemiz olana dek. Beyazsa bembeyaz, siyahsa simsiyah. Ayakkabılarım kirli olunca kendimi sevmiyorum. Hoş, şu an hiçkimseyi sevmiyorum ve sadece evimi seviyorum. Oysa güne, Moda’da güzel bir kahvaltı yaparak başlamıştım, hatta hayatımda ilk defa süt reçeli yediğim bir kahvaltı. Sahi akşam Kilyos’ta olmamın ne gibi bir amacı vardı?
Bilmem. Kim bilebilir. 

İşte, şimdi bir de uykum geldi. 

Ne güzel. 23:34 ve uykum geliyor ve hala evime gidemedim. Artık durum biraz daha vahim ve beynim kendisini en son Yenibosna’da bir kuaförde hissettiği zamana odaklamış durumda. Damadın hiç tanımadığım annesi, saçı henüz bitmeden kuaförden koşarak uzaklaşıyor. Komik bir görüntü. Bu görüntüden yaklaşık 2 saat kadar sonra iki kayınvalide ve iki kayınbaba ile aynı arabayı paylaşmak durumunda kalacağımı, hatta hepsiyle röportaj yapacağımı bilmiyordum. Ve o kadınlardan birisi de, yarı bağlanmış şalını tutarak koşan. Sonrasında birbirimizi sevmiştik ve bana dua etmişti. Benim de öyle neşeli bir kayınvalidem olabilir miydi; rahat ve işler kötü gidince nazarlık olsun diyerek gülüp geçen. 

Off, hala eve gidemedim. 
Biliyor musunuz bazen bazı insanlar günü kurtarırken bazen bazıları günü batırabiliyor. Ama size bunlardan bahsetmeyeceğim hiç. Sadece eve gittiğimde Olafur Arnalds açıp nasıl uyuyacağımdan bahsedeceğim. 
Ve o an kirli Stan’ler de, 3 saatlik ütüler de umurumda olmayacak. 
Hatta son zamanlarda kilo verdiğim için epey genişleyen pantolonlarım ve hala alamadığım sırtçantası da...

Güzelce uyuyacağım sadece, mutlu mutlu.