**
Kralın ikiz erkek çocukları, Tuz ve Çelikti. Bu iki yiğit çocuk daha doğumda birbirlerini çok sevmişler ve birbirlerini şefkatle kucaklamışlardı. Birbirleriyle güreşmişler, birbirlerini güçlendirmişlerdi. Ardından birkaç gündönümü geçmiş ve farkında olmadan bir mücadeleye başlamışlardı: Birbirlerini yıpratmış, birbirlerini yakmış, birbirleriyle ölümüne uğraşmışlardı. Birbirleriyle döğüşmüşlerdi ve birbirlerine dişlerini geçirmiş, ayrılmış, tekrar birbirlerine girişmiş, birbirlerinin canlarını yakmış ve bir yerde artık bırakmışlardı. Hiçbir yılgınlığın olmadığı, cesaret dolu bir kucaklama ile barışmışlardı. Sonra ikisi de bir süre kendi dünyalarına dalmıştı. Ateşlerin, suların içerisinden geçmişler ve bir yere geldiklerinde şöyle düşünmüşlerdi: Artık bu kadar. Bir süre. Pes.
Ilık, esintili bir yaz akşamı aslında çok da pes edilecek bir an değil gibi görünür, ama bazı şeylerin bir mevsimi olmayabilir. Bazı koyun yünlerini eğirmenin mevsimi olabilir ama bırakıp gitmeyi becerebilmenin... Bazı kürek çapa işlerinin de gün içinde belirli bir saati olabilir ama bırakıp gitmeyi, hem de izsiz bir şekilde bırakıp gitmeyi becerebilmenin... Bazı kervancılar elalemin külfetini toplayıp gitmenin bin bir türlü halini görmüştür ama kendi evlerini bırakıp gitmenin...
Kralın ikiz erkek çocukları olduğu zaman tebaa ihtişamlı bir kutlama ile kendinden geçmiş ve uzun bir sarhoşluk yaşanmıştı. Çocuklar bir kış mevsiminde doğmuştu ama baharın uzayan günlerinde birlikte hızla serpilmişlerdi. İlk gençliklerinde çayırlarda koşmuşlar ve etraflarına neşeli kahkahalar attırmışlardı, hatta ileride onların bizzat kendi isimleriyle anıldığı bir dönemleri bile olacaktı. Coşkun, renkli, insanların yayıldıkça yayıldığı, uzandıkça uzandığı... Oysa bir vakit sonrasında çocuklar kendi dünyalarına çekilmiş ve bir çeşit bitkinliğe düşmüşlerdi. Kendi köşelerinde. Bir akşam karanlığı tüm yüküyle üzerlerine çökmüştü ve çocuklar kendi dünyalarına dalıp, gitmişti...
Sıcak bir yaz akşamı bırakıp gitmek için çok doğru bir zaman değil gibi düşünülür, hem de etrafa bu kadar neşe saçıyorken, hâlen... Güneş mayışıklığı etrafa sirayet etmiş, herkes tentesinin altında gölgenin ılık dokunuşunu ararken, kim keyfini bozmak ister ki? Keyfini bozmak isteyene kimse de inanmaz ama çocuklar, çocuklar yorulmuştu. Herkes sıcak yorgunluğu sanarken bile çocuklar öyle olmadığına emin, çünkü onlar genç ve ikisi de ateşle harlanmış, ikisi de ateşle kavrulmuş haldeydi. İkisi de birbirlerine uzaklaşmış, birbirlerine sırtlarını çevirmiş; diğerinin arkada hemen orada olduğundan emin, diğerinin aynı şekilde hissettiğinden emin, diğerinden bir güç alamayacağından emin, tek başına ayağa kalkması gerektiğinden emin... Ama halsiz... Kararsız...
Zorluklar yığılıp kalmıştı bacaklarının üzerine...
Bir gündönümünde Tuz ve peşinden Çelik de ayağa kalkmış, çiftçilerin akşam yemeği vakti geldiğinde ve herkes çoktan bir sonraki sarhoşluğunun peşinden koşarken artık harekete geçmişlerdi. Bir şekilde. Başlamıştı. Ateşle harlanmış, ateşle kavrulmuş. Her şeyin bir vakti vardı elbette, sabah evden çıktığında gideceğin yerden eminsen ve bir süre daha, yalnızca bir süre daha devam edebileceksen... Bir süre daha yürüyebileceksen. Aynı yolu. Çocuklar bir anlığına birbirlerine bakmış, sözsüz bir fikir birliği etmiş ve işe girişmişlerdi. Çekiçler, levyeler, ince iş sökme barları, ellerine ne geçerse, ama ne geçerse, yıkıp geçmişlerdi. Büyük bir toz dalgasının içinde kaybolmuş Kralın Şehri öylece beklemişti: Her şey bittiğinde geri kalanlarla birlikte tekrar inşa edilmek için. Balyozlar, makaslar, hidrolik kırıcılar... Yerin altı, yer, yerin üstü, her yer ama her yeri, yıkıp geçmişlerdi. Çelik direkleri, beton duvarları, alçıpan süsleri... Yıkıp geçmişlerdi. Çitler, bahçeler, gül çardaklar ve verandalı evleri... Yıkıp geçmişlerdi. Sadece bir sonuç olabilecek derecede büyük bir yıkımın geride kalan son izleyicileri onları seyrederken... Yıkıp geçmişlerdi. İhtişamlı sofraların ve parlak aynalardan yansıyan çatal bıçakların her biri toprağa karışırken de... Yıkıp geçmişlerdi.
Çok uzun zaman sonra bir yerde... "Evet" demişti biri, "şimdi baştan başlayabiliriz".






