HAYAT ARTIK BÖYLE GÖRÜNÜYOR: TRAFİKTE

04:11


Hayat bir süre önce ritmini değiştirdi. 7 sene aynı yerde çalıştıktan sonra, 7 sene aynı yolları aynı şekilde yürüdükten sonra (literally, yürüdükten sonra!) hayat değişti ve ben de artık önce E-5 Bostancı trafiği, sonra TEM, sonra köprü trafiği mızırdanmalarına başlayanlardanım. Aslında henüz çok başlamadım çünkü hala yaz ve söylenenlere göre şu anda şikayet etmeye başlarsam kışın 2,5-3 saati bulacak olan dönüş süreme hiçbir şey kalmaz. Şikayetler stoklarla sınırlıdır ve onları tasarruflu kullanmak gerekir. Ben de şikayetlerimi karanlık kış günlerine saklıyorum, o yüzden tüm teselli cümlelerinizi de şimdilik kenarda bekletirseniz çok iyi olur. 


Trafik. Trafik hakkında konuşacak çok şeyim var. 


Ben hareket etmeyi seven bir insanım, daha doğrusu, hareket etmeyi kendisine sevdiren bir insanım. Son 4-5 senede oldu bu ve artık kendimin çok büyük bir parçası haline geldiğini de söyleyebilirim. Herhangi, ama herhangi bir işin hareket potansiyeline bakıp buna yatırım yapar bir zihinsel hesaplamayla çalışırım. Bazen delilik gibi. Çok yorgun olduğum olur, çok bitkin olduğum ama bir hareket fırsatı gelmişse onu yakalamaya çalışırım. Bunu da zoraki bir yerden değil, tuhaf bir içsel motivasyonla yaparım. Beynim çoğu zaman aşırı motivedir, bazen bacaklarım ve vücudum beynimin hareket talebine karşılık vermek istemez. Böyle olduğunda bazen magnezyum içerim, bazen kahve içerim, bazen de tatlı bir şeyler yerim ki enerjim artsın. Vücudum bazı dönemler artık yerinden kalkamayacak gibi hissettiğinde vaktin geldiğini anlayarak D vitamini içtiğim de olur. Hareket halinde olmanın verdiği o hissi çok severim. O devam etme hissi, ilerleme hissi. Aslında şöyle. Akışkanlık hissi. Akmaya devam ederim hayatın içerisinde ve kendime bu akışkanlık içerisinde bir yer bulabilirim. Hareketin o sürekliliği bana nazik davranmıştır, beni iyi hissettirir ve bu hissin içine yuvalanabilirim. 


Sorun şu ki... Trafik bana bu hissi vermiyor. Araba kullanmayı seviyorum, araba kullanmaktan keyif alıyorum (belirli trafik yoğunluğuna kadar) ama arabadan indiğimde... O kadar iyiyim ki. Bacaklarımın üzerinde olmak mükemmel. Hemen trafikteki o durduğum kısmı telafi etmem gerek. Artık gerçekten hareket etmeliyim. İşte sorun burada başlıyor çünkü vakit kalmıyor. Akşam eve geç gelmiş oluyorum, vücudum yorgun olduğunu sanıyor ama aslında yorgun olmamalı (çünkü bu vücut günde 20 bin adım çok rahat atabilen, temposu yüksek bir hayatı tolere edebilen bir vücut). Ama güneş enerjisiyle çalışıyor ve akşam eve geldiğinde yaşadığı o ağırlık hissine yenilmemek için salondaki rahat koltuklara oturmamalı, yoksa rehavete kapılabilir, uyuyakalabilir vesaire vesaire. Sevgili okuyucum vücudumun buna ihtiyaç duyduğunu düşünüp "ne var bunda, biraz dinlensin" diyebilir ama inan ki sevgili okuyucum, o rehavet uykusu insana beyin uyuşukluğu, keyifsizlik ve boşa geçmiş bir akşam dışında hiçbir şey vermiyor. Direkt ertesi sabaha bağlanan o akşamlar... Sanki hiç mola vermemiş veya eve gitmemiş gibi bir bakıyorum sabah yine hazırlanıyorum. 


Tüm bu duraksamalar, indi bindi'ler, dur kalk'lar içerisinde yeni bir ritm oluşturmak gerekiyor -çünkü trafik akıyor. Gece, gündüz, gece, kısalan gündüz, uzayan gece, daha da kısalan gündüz, çok uzun gece... Trafik, bir işgal halinde hep akıyor. 


Hayat artık böyle görünüyor ve ne kadar bu şekilde görüneceğini (haliyle) bilemiyorum. Yeni işe başlayalı tam 2 ay oldu. 2 aylık bu süreç bende hep "geçici bir durum" hissi uyandırmıştı. Hani. Geçici, bitecek ve eskiye dönecekmişim gibi, anlatabildim mi? Eski dediğim şey koskoca bir 7 senelik alışa geldiğim hayat. İnsanın bir şeyleri yıkabilme gücü inanılmaz bir güç. Sadece bunu hissetmek için bile hayatını değiştirebilmek ve hep aynı yöne yatmış ağır çarkları ters istikamete doğru yüksek bir devirle döndürmeye çalışmak, daha doğrusu bu direnç halini kırmak gerekiyormuş bazen de... Biraz bunun üzerine düşünüyorum yollarda. Ben de artık o insanlardan biriyim, bakın etrafımda binlerce araba var, milyonlarca İstanbullu ile aynı döngünün içinde ve hala kendini bir yerde farklı, bir yerde özel, bir yerde ayrılmış hissetme telaşında... Tüm uzaktan baktığım insanlar... İçlerindeyim. Yeni kaygılar ve yeni tedbirler ile devam ediyorum hayatıma: Artık arabanın benzini, bakımı, trafiğin durumu, eve geliş saatim ilerledikçe oluşan mutsuzluk ve zamanımı kaybediyorum hissi, peşi sıra gelen "sadece ben değil herkes kaybediyor" tesellisi, "ama ben onlar gibi değilim benim yapacak sanki daha değerli işlerim var" hissi, oysa eve gidince aynı yemek, aynı bulaşık, aynı çamaşır döngüsü... Bir bulanıklaşma, sistemin içerisine eriyip gitme korkusu... 

NO: 37'NİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI - II -

06:59


Her şey Maruş'un parkur yapabilmesi için uzun, geniş koridorlu bir ev ihtiyacının oluşmasıyla başladı. 

Bu bir başarı hikayesi gibi başlayan ve "... ve ben o evi aldım!!" diyebileceğim günleri beklediğim iddialı girişi dikkate almamalıyız çünkü ortada bir iddia yok, sadece bir giriş var. Bir ihtiyacın oluşması. Çok ilginç değil mi? Konu ben değilim, lütfen burayı hiç atlamayalım. Çok gerçek bir şey var burada. Dinleyin, siz de bana hak vereceksiniz. 

Maruş'u ilk kez annemlerin Ankara'daki uzuuuunnn koridorlu evine getirdiğimde gördüklerim beni çok etkilemişti. Oradaki evin holü ne kadar biliyor musunuz, uçtan uca sanırım 20-25 metre arası bir şeydir. Ankara için normal, Küçükyalı çocuğu olan bizim için hayal olan bir sayı... 20-25 metre benim için 4 şeritli TEM otoyolu genişliğinde olan bir sayı gibi düşünürüm. Maruş'un benim bence 2+1 bile değil, 1,5+1 gibi olan evimin içinde bile depar atmayı, halıları duvarlara uçurmayı severken o evin içinde nasıl coştuğunu hayal etmelisiniz:  Koridorda belirli bir tempoda koşarken bir yerde devir düşürüyor (??) ve her nasılsa koşarken bir anda kendisini öne ve yukarıya atarak daha da hızlanarak koşmaya başlıyor. İnanılmaz bir olay. Evin uzunluğu sebebiyle 2-3 tur attığında perti çıkmış oluyor ve biraz dinleniyor, sonra ortalık sakinse yanıma gelip bana biraz daha sataşıyor çünkü koşması için kovalanması gerek. Öyle durduk yere koşacağını mı sanıyordunuz? Güvenli bir şekilde koşması için güvenli bir kişi tarafından güvenli şekilde kovalanması gerek. Güvenilir bir hızda. Hahahah. Muhteşem eğlendim. Çok hızlı ya da çok yavaş değil, onun temposunu bilen ve onun arkasında kalması gerektiğini de bilen biri olmalı. Onu tanıması lazım yoksa tehdit algılar ve bir köşeye saklanıp siner. İşte o kişi tam olarak benim. 

Lafı uzatıyorum ama bakın, Maruş'un o Reşitpaşa yollarını çıkan Volksvagen Polo 1.4 TSI gibi devir düşürüp kendisini tekrar ileriye atması olayı inanılmaz. Ondan aldığı keyfi görseniz 4 kiloluk ev şirinesinin kendisini vahşi yaşamda antilop peşinde koşan jaguar olarak gördüğüne rahatlıkla inanırsınız. Öyledir de bu arada. Ben de kendimi farklı zamanlarda bu şekilde hissetmişimdir. Herkes biraz bunu hisseder bazı zamanlar. Maruş'un 65 metrekarecik evdeki haydutluk oranı bile etkileyiciyken annemlerin evinde bu oran bambaşka bir seviyeye geçti ve gördüklerim beni gerçekten büyüledi. 

İşte her şey bu sekansları görmekle başladı ve benim, aslında benim de değil Maruş'un uzun, geniş koridorlu bir ev ihtiyacı böylelikle görmezden gelinemeyecek bir noktaya geldi. Bu koridorun aynı zamanda geniş olması gerekliydi çünkü... İşte bu da bambaşka bir hikaye. Bir de bunu anlatmam gerekiyor ki konuyu daha iyi analiz edebilmeniz için tüm verileri vermiş olayım. 

Yine benim 1,5+1'lik evimdeyiz. Bakın olay üstüne olay. Hole serilen yollukların altına halı kaydırmaz aldığım bir dönem yaşadım, tahmini birkaç sene önce. Bu halı kaydırmazları koyduktan sonra evde bir şeyler bozuldu, bir keyif kaçıklığı yaşandı. Başta anlayamadım ama tabii ki gözlemlemeye başladım. Maruş evin içinde parkur yaparken hole dönen köşelere geldiğinde (burayı anlatmak çok zor, elimden geleni yapmaya çalışacağım) arka patileriyle halılara hafif bir açıyla bir tane vurup kendisinin yönünü 90 derecelik açıyla değiştiriyor ve halıyı duvara vurmak suretiyle (???) hızını da ayarlamış oluyor. Bu halı kaydırmazlar geldikten sonra yolluklar duvara uçmamaya, haliyle Maruş depar atarken bir yer yön problemi yaşamaya başladı. Bazen çok hızlı kaldı neredeyse duvara tosladı, bazen çok yavaş kaldı enerjisini tam atamadı sinirlendi. Anlayacağınız bir keyfi kaçtı. Sonra buna taktı: Halıyı uçurmak için koştu, halıya çarptı, içine sinmedi tekrar koştu. Evin içinde böyle bir halıyı uçurmaya çalışma döngüsü yaşadık ve sonrasında gidip yolluğun üzerine oturdu; kazımaya, kenarından çekiştirmeye başladı. Bir sorun vardı ve bu sorunu çözmeden bu iş bitmeyecekti. 

Sözün özü. Halı kaydırmaz kalktı. Halılar artık duvarlara çarpıyor ve tekrar iyiyiz.

Yani anlayacağınız bizim Karzaoğlu hanesi olarak (ki bilirsiniz ben ve Maruş Hanım'dan oluşan köklü bir ikamettir) geniş, uzun hollü bir ev ihtiyacımız artık hepten gün yüzüne çıktı. 

Sonra bunun üzerine düşünmeye başladım. Bazen hayat size bazı mesajlar gönderir ve bu mesajları almak için seri şekilde bazı şeyler yaşarsınız. Ben bu mesajları almaya başladım ve tam anlamıyla "okundu/görüldü" oldu. Görüyordum evet. Mesela bir de yurtdışından taşıdığımız yaş mamaları koymak için mutfakta yeterince yer yoktu. Mamalar vestiyerde. Bir kısmı lavabonun altındaki dolapta. Yani. Dolaplar yeterli değil. Bol dolaplı geniş bir mutfak gerekiyor. 

Yazının bu kısmında durup bu "daha geniş bir ev ihtiyacı" için bahaneler uydurduğumu dile getirebilirsiniz. Bu talebimi Maruş'a -özel okul mezunu bdt terapisi yapan psikolog tabiriyle- "channel ettiğimi" söyleyebilirsiniz. Bakın. Ben beraber yaşadığı canlıların taleplerine gözlerini kapamayan birisiyim. Mesela salondaki 7 sene önce iş değişikliği yaptığımda ta ilk çalıştığım hastaneden arkadaşlarımın gönderdiği bonzai bitkisinin yalnızlığına artık dur diyerek yanına arkadaş bonzai getirdim. Hatta yetmedi, bir de orkide getirdim ve sonra onlara Üç Kızkardeşler adını taktım. Kızlar biraz problemli ve orkide hafif dışlanıyor. Bonzai'ler adeta gangster gibi ele geçirdiler ortalığı ama orkide... Maalesef. Biraz onunla ilgileniyorum. İlk bonzaim ve ben beraber 6 ay yaşamıştık ve o zamanlar Maruş bile yoktu evde. O zaman evde böyle bir ihtiyaç ortaya çıkmamıştı. Bakın şu an böyle bir ihtiyaç var. Ne değişti, size sormak istiyorum. Sorun gerçekten ben miyim? 

Yazının burasında duruyorum çünkü bu hikaye daha çok uzun olacak gibi... 

ATEŞ ATI!

03:15


Bir ateş atının üzerinde dört nala.


Çocukluğum bir market çıkışında bir anda yanımdan geçiyor ve bana kızıyor. Benim ona kızdığım, onun bana kızdığı şeyleri karşılıklı dökmek isterdim ve bir hesabı çıkartmak, bir çeteleye dökmek. İşte beklediğim fırsat buydu ve buraya onun sayesinde gelmiş olduğumu bir saniye unutup, biraz, yani, yüzleşmek? Hayır, yüz yüzeleşmek. Yapışıp kaldığı için bana. Çok, nasıl desem, kendinden emin bir yapışıp kalma. O, tam olarak o haliyle peşimi bırakmadığı için. Çok da inatçıydı. İnatçı değil de aslında ısrarcıydı. Bir şey görmüştü galiba, bilmiyorum, bir şeyde ısrar ediyordu bir şeye inanıyordu. Sanki o yaşlarda anladığı bir şey vardı hayata dair. Bir yolunun olduğuna çok inanmıştı ve bu yol çok açıktı ve gidilmesi gerekliydi. Ne olursa olsun gidilmesi gerekliydi: Bu yolda yorulacağını düşünse kendisine kızardı, bu yolda zorlanacağını düşünse kendisine kızardı. Fark etmeyecekti. Bir hikayesi olmamasından ne kadar da korkardı. Yeni bir hikaye, bir şekilde oluşacaktı.


Hazırsan, hızlan. Bu, ateş atı.


Bir hesap içerisinde ama bir şeylere sürekli olarak tanıklık ediyor. Gerilip kendisini öne atışında da tanıdık bir şeyler var. 


Nedenlerimizle birlikte pek çok şeyi düşünüyoruz, pek çok şeyi oluşturuyoruz. Bir iç sesler sistemi sürekli içimizde birbirini üreten, mekanik bir güç şebekesi gibi çalışıyor. Çalışırken bileniyor, bilenirken körleşiyor, ardından biraz daha bileniyor ve bir döngünün içine kuruyor kendisini. Bir yıkım ve yeniden başlangıç döngüsünün içerisinde kıvrılıp huzurla uyuyor. Dingin. Bu. Ateş atı.


Burası benimdi, burası senindi ve burası, sonsuza dek huzurlu bir uyku uyuyacağına çok inandığın burası, artık eskisi gibi hissettirmiyor. Bir şey değişti. Her şeyi sabit tutmaya çalışırken, her şeyi çelik kablolarla sabitlemişken bir şey değişiverdi. Hep öyle olur ya. Bir şey dikkatinden kaçar. Ya da bir şey dikkatini çeker. Bir şey değişir. Bir şey artık eskisi gibi değildir. 


Ateş atı tüm hızıyla. Alevlenerek. Değişecek. Ve yeni kurallarını yazacaktır.

33 1/2

12:30


Annem rüyasında kilo kilo havuç görmüş benim elimde. Annemin bu sene benim üzerime gördüğü onlarca rüyadan birisi... Öğle arası arıyor, rüyasını dinliyor, kısaca internette yorumlarına bakıyor ve sevinçli bir beklentiyle kapatıyorum. Pek çok kere olduğu gibi. 450 kilometre veya daha uzakta, annemin rüyalarına ve dualarına güvenerek hayatıma devam ediyorum. Yoksa ben... Hevesimi aldım. Hevesimi hiç alamayacağım şeyler listesi yapsaydım yerini bulacak pek çok şeyden hevesimi, alıverdim. Ne kadar da doyamayacağım şeyler vardı, ne kadar da... Anlayamayacağım şeyler vardı. Ama işte. Oldu. Bazı şeylerin aniden olması gerekir ki o rüzgârı sizi taşısın. Şöyle ortaya bir serpsin, dağıtsın, toparlasın. Bu aniden olan şeylerde bir hikmet vardır ama, bir zorluk da vardır insanı kilitleyen... 


Bir kedi gibi akışkan olduğumu hatırlamam için bir haftasonu 50 küsür bin adım atmam gerekti. Ve bu birkaç haftasonu boyunca devam etti. Birkaç ay... Ve mevsim boyu... 


33 yaş. 33 yaşın tam yarısında 33 yaşın ne olduğunu size açıklıyorum: 33 bin yorgunluk. Artık hayatın bu aşamasında kendimize acımaların sonuna geldiğimizi rahat rahat söyleyebilirim herhalde. O bir dönemdi, bitti. O, nasıl desem, bir geçiş dönemiydi, bir isyan ve inkar, bir inşa ya da ikrar dönemiydi. Geçti. Elimizde ne olduğunu tam olarak anladığımız zamanlar. Elinizde olan şey kendiniz, oradaki her şey. Fazlası ya da azı değil. Her şey orada işte. 33 yaş ile ne yaparsınız? 


33 yaş ile ne yaparsınız biliyor musunuz? Çok güzel kavga edersiniz. Koşullarınızla kavga edersiniz ve bir vites yükseltmek istersiniz. Kendi sınırlarınız. Kendi tepkiniz, kendi mücadele etme şekliniz, kendi hareketiniz... Her şeyiniz kendiniz olmuştur burada. Bu sorumluluk her zamankinden çok sizdedir, aslına bakarsanız bu sorumluluk uzun zamandır sadece sizdedir. Ağaç köklenmiş, toprağa sımsıkı sarılmış ve biraz da gerilmiştir. Temkinli bir yoğunlukta tüm damarlarınızda ince ince bir şey dolaşmaya başlar. Herkesin kendi köşesine yerleşmeye başladığı zamanlar... Vücudum bir ağaç, kara kışı tek başına geçirecekmiş gibi gergin ve... Sükunet içinde havaların biraz olsun düzelmesini bekliyor. 


Güneş hafifçe etrafı ısıttığında ve su içmenin daha kolay olduğu, sınırsız salatalık ve kavun yiyebildiğimiz o günler geldiğinde... Kıvırcık salatalarının içine taze domatesleri, Aronya sirkelerini karıştırırken... Biraz daha iyi olacağız eminim. Yapraklarımız etraftan gelen sıcak tereyağ kokusuna kendisini kaptırmış... Heyecanla titreyecek sabahları... 

BURADA JAPON ARABALARI YOK

13:04


Ve ben de çok iyi bir yatırım sayılmam. Ama kendi neşemde muzur bir şeyler bulmayı da çok severim.

 

Burada Japon arabaları yok. Burada yoruluyoruz. Burası herkesin mutlu olacağı bir yer değil. Çoğunlukla ayakta olduğumuz ve çoğunlukla da bir şeylerle uğraştığımız... Aslında belki de... Burayı bir nevi avcı-toplayıcı toplum gibi düşünsek? Her şeyin özüne döndüğü ve bacakların ağrıdığı... Ferah çayırların ve muhteşem şehirlerin içerisinden geçeriz... Ferah çayırlar ve muhteşem şehirler gibi hissederiz... İşte şimdi güzel bir sabah güneşi doğar ve keyfimiz öyle bir yerine gelir ki... 

KÖR KRALIN ŞEHRİ

12:39


Rüzgâr kanatlarının altında hafif bir sarsıntı oluşturarak kendisine yer açıyor. Yolda olan, yola devam etmeye çalışacaktır. Dağılmaya başlamış olan, daha da dağılacak ve tekrar bir araya gelmek için gönülsüz olacaktır. Birileri... 42 deveyle birlikte bir sonraki ereğine varmaya çalışacaktır. 42 devenin hörgücünde 42 hikâye. Hepsi yalan dolan. 


*


Hikâyelerden birisi bize anlatılan, birisi bizim yaşadığımız, birisi inanmamız istenen, birisi inanmasak da kimsenin umurunda olmayan. Başka birisinde hikâyeyi biz anlatıyoruz, bir diğerinde hikâye bile yok. Bir başkasında hikâye hikâye bile değil birkaç anlamsız kelime, bir diğeri dağılmış ve asla toparlayamıyor. Bir hikâye çoktan unutulmuş bile, başka bir hikaye son demlerini yaşıyor. Bir tanesini biraz sever gibi olduk, bir tanesi bizi heyecanlandırdı, başka bir tanesiyle korktuk, bir diğeri birinin rüyasıydı. Başka bir hikâyede rüya bile yoktu öyle kesif, amansız bir boşluktu. Bir başkasında sadece sesler, bir diğerinde sadece titreşimler, bir diğerinde sadece ince bir gerginlik vardı. Saat çoktan geç olmuştu. Hikâyelerinizi anlatacağınız zamanların bir sınırı yoktu elbette ama hikâyelerin, nasıl desem, tutmayacağı zamanlar vardı. 42 deve yola 42 hikâye ile çıktı ve sabah olmadan pek çoğu... Yitti gitti...


İşte elimizde kalan hikâye de kendisini böyle aktarıyor. 


42 deveden kalanlar, kör kralın ihtişamlı şehrine girerken diş etlerine bir avuç tuzu sıkıştırdılar ve bir süre beklemeye başladılar. Bazılarını birileri karşıladı, bazıları kendileri gitti. Bazıları ise bekledi. Yaz geceleri geçti. Kış geceleri. Geçti. Yıldızların altında beklediler. Şimşekler çakarken de beklediler, tüm fırtınalar dindikten sonra da. Ağızlarındaki tuzlar yavaş yavaş eridi ve her şey çok tatsızlaşmaya başladı. Bir kısmı da... Beklerken yitti, gitti... Kimisi gücünü toplamaya çalışırken dizleri ağrıya ağrıya yerinden kalktı. Bilirsiniz. Bazı develerin boyunları biraz daha uzun, huyları biraz daha ağırdır. Biraz ahlayıp ohlamaları gerekir. Ama kalkacaklardır elbette. Biraz zaman alır. Bazı develer zıplayarak gider, bazıları ise yıkıp dökerek. Bazılarının kendi iç ritmleri vardır. Ne vardır, zamanı gelince olması gereken olacaktır işte. Bazıları daha çiğnemesini yeni bitirmiştir. Bazıları ise orada bir yerlerde... Yitip gitmiştir... 


İşte elimizde kalan hikâye de kendisini böyle aktarıyor. 


Kör kralın şehrinden bir şekilde çıkan develer artık tekrar yola düşmüş ve tekrar bir yere varmaya çalışır gibi görünmektedir. Uzaktan bakan için kalan bir avuç devenin anlamsız bir çöl dünyasına gitmesi imkansız gelir, öyle ya, bu yolu en iyi develer bilecektir. Develer utanmayı bilir mi? Develer mahcubiyeti bilir mi? Develer, mesela, öfkelenip... Delirip çöle gitseler... Tahmin edilir mi? Yoksa uzaktan bakıldığında her şeyden ne kadar emin göründüklerinin büyüsüyle... Yitip gidişin de muhteşem bir görüntüsü oluşur... Görkemli bir vazgeçiş... Kahramanca uzaklaşırken... Kendi ritmlerinde... Onları gölgelerinden tanırız... Siluetleri... Hafifçe kayar toprağın üzerinde... 

GECE MUTFAĞI

03:27


Gece mutfağı...


Sıcacık muhallebi kokusu veya henüz taze pişmiş, üzeri kabuklanmaya yeni başlamış supangle... Kaşıklıktan güzel bir tatlı kaşığı çekip yumuşak, tatlı, bu sıcak neşe iksirinden yemek istiyorum. Bu kıvamlı muhallebinin beni elimden tutup çocukluğuma götürdüğü, biraz daha güven verdiği, biraz daha her şeyi iyileştiren, biraz daha kolaylaştıran bir şeyleri var... Buraya gelene kadar hareket etmem gerekti. Bu takdire şayan bir şeydi, bir başarıydı. Bir hareketi başlatmış, biraz ilerleyebilmiş, parçaları bir araya getirebilmiş ve hatta topaklanmaması için ritmik hareketlerle tencereyi karıştırmıştım. Karıştırabilmiştim. Bu annemin çeyizinden kalan eski çelik tencerenin içinde (bilirsiniz bu işler böyle tencerelerde olur, Almanya'dan taşınmış olanlarda değil) yarım yamalak bir senkron bile oluşturabilmiştim. Bu ne kadar değerliydi. Ne kadar önemliydi. Bunu en iyi ben bilirdim belki. Tencerenin tepesinde durup dönen muhallebi karışımının kıvamlanması bir dirençti ve bunu bile kırabilmiştim. İnanılmaz değil miydi? Muhallebinin bile kendince bir direnci vardı ve ona da karşı gelmek gerekiyordu. Bu işin üzerinden gelmek gerekiyordu. Bütün gücün kırılmadan önce yapacağın şeyler. Belki bu küçük hareketler başka şeylere de vesile olurdu. Bulaşıkları yıkamak. Kaldırmak. Mutfağa kadar gelmişken yaş mamasını bekleyen Maruş'a mamasını vermek. Hatta suyunu da tazelemek. Olağan akışı sağlamak için gerekli olan hareket zinciri. Bu küçük zincirin kopmaması için bir iş daha. Sonra bir iş daha...  


İnsanın kendisini kilitleyen bir şeyi açmaya niyetlenmesi. Her şey o kadar küçük, o kadar imkansız bir hareketle başlıyor ki. Çocukken yediğimiz süt bisküviler vardı annemin biz gece acıkınca yaptığı. Sütü ısıt, içine cici bebe koy bu kadar. O cici bebenin o sütün içerisinde bir dağılma oranı vardı. Bazen cici bebe değil petibör... Evde ne varsa. Ben hatta petibör olanı daha çok severdim. Çok dağılırsa olmazdı. Az dağılırsa hiç olmazdı. Bir oranı bulduğumuz gibi yerdik. Ben genelde çabuk sıkılırdım ama abim epey yerdi. Doyar mıydık? Doyardık şüphesiz. Severdik. Gece ziyafeti gibiydi. Annem için de kolaydı ve çok hazırlık da istemezdi. Geçtiğimiz haftalarda evde yoğurt yaparken süt kaynatınca kavanozun almadığı çok az sütle şundan biraz yapsam diye aklıma gelmişti. Evde cheesecake'lik Burçak vardı sadece. Onla denemiştim ve o kadar olmamıştı ki. Hemen dağılmıştı. Burçak bu işin bisküvisi değildi. Maalesef hepsini dökmüş, lavabodan giden toz haline gelmiş bisküvi süt karışımına samimiyetle çok üzülmüştüm ama onu o an yiyemeyecektim. Annem çocukken üşenir miydi bize süt bisküvi yapmaya? Yoksa kolay ve sevilen bir şey olduğu ve her zaman işini gördüğü için hoşuna mı giderdi? Hep hoşuna gitmezdi bence. Çelik kaseleri vardı bu iş için. O kadar bulaşık çıkartmak istemezdi ki çelik kaselerde süt ısıtır hemen bisküvileri koyardık. Hayat o zamanlar bize kolaydı ama anneme eminim ki değildi. Bize içinde kaselerimiz olan tepsilerimizi verdikten sonra çifte kavrulmuş petibör paketinden 2, maksimum 3 tane de kendisine alırdı. Yerine oturur öyle yavaş yavaş keyfini çıkara çıkara yerdi. Biz petibörü çifte kavrulmuş sevmezdik sütün içinde. Biraz acı gelirdi. O kendisi için ayrı petibör, bizim için ayrı petibör almadığı için doğru petibörün gelme sırasını beklerdik. Bazen öyle. Bazen böyle. Evde doğru petibör sırasının gelmesini beklemek... Evin kendi çevrimi içerisinde, o sıranın geleceğinden emindik... 


Bu dümdüz, hiçbir özelliği olmayan muhallebiyi yaparken çocukluğumdaki süt bisküvinin hissiyatını yaşadığımı iliklerime kadar bilirdim. Benim böyle ataklarım var. Bir dönem, irmik helvasıydı. Uzun zamandır muhallebi atağı. 2026 yılında da yeni güncelleme aldım: Supangle... Supangle, bizim Mardin'de yaşadığımız zamanlar ödül reçetemizdi. Çarşıya gittiğimiz zaman üzerinde bir tutam fıstık olan, plastik kaplardaki supanglelerden alırdık. Ben maksimum 7 yaşındaydım. Supanglenin içinde o zamanlar kek olmazdı. Supangleyi neden o kadar çok severdik? O kadar bilmiyorum ki. Çok güzeldi. Çok tatlı değildi ama yoğundu. Pudingden daha çok çikolata tadı alırdık içinde. Supangle bu sene bir kere yedikten sonra bunca zamandır sen neredeydin dememe sebep oldu ve bir Supangle krizi yaşamaya başladım kendi içimde... Ama onu yerken hiçbir zaman 33 yaşımda ve İstanbul'da değilim. Bambaşka bir evdeyim ben. Mardin'de, salonun kapısının olmadığı ve taraça şeklinde hole ve mutfağa açıldığı o evdeyim. Evin içinde geziyorum hatta. Supangle yemek benim için o kapıdan girmek oldu artık. Sağda, yanda mutfak. Bu mutfak teyzem sebebiyle benim için içine girdiğin gibi otomatik olarak Tarkan şarkılarının çalmaya başladığı gizemli bir alan. Balkonu var ve karşıya bakıyor, parka. Mutfağın karşısında salon. Koridorda ilerliyorum ve yatak odası, banyo ve holün sonunda bizim oda... Çarpım tablosu ezberlerken uyuyakaldığım yün yatak. Supangle bitene kadar tekrar salona dönüp televizyon karşısına geçiyorum. Mardin'de televizyonda çizgi film olarak ne seyrederdik çok hatırlamıyorum ama orada işte. Oradayım. Güvende çünkü korunaklı. Orayı aldım, sakladım ve burada yiyorum şimdi...