FAVIKEN'A ÖVGÜ

12:55

Faviken’da rüzgara karşı otururken, kalın montlar üzerimizde… 

Ne işimiz var bu köyde? Ne işimiz var?

Gece ışıkları oynuyor, buraya gelirken arabanın içerisinde klimayı en sıcak şekilde açmış ve birkaç kat üstümüzü çıkartmıştık, araba yuva gibiydi. Faviken…

Burada ne işimiz var?

Burası bizim kendimizi keşfetmek için çıktığımız yolun sonu: Evet evet, bizim yolumuzun sonu burası. Evrenin, evrenimizin sonundaki restoran… 

Bir akşam apar topar yola çıkmıştık, uyuyordun, ben birkaç cookie pişirmiştim. Levain cookie’ler. Tarifini Magnus’tan almıştım, sanırım. Telefon sürekli çalıyordu, sonsuz bir bildirim yağmuruna tutulmuştun bu yüzden ben de sesini kısmıştım. Kendi telefonumun da. Evde fırının uğultusunun arka planında kalan çok keyifli bir dinginlik oluşmuştu. Karanlıkta oturmuş tek başıma tadını çıkartıyordum ve keyifli bir sessizliğin uçtan uca her köşesini keşfediyordum… Bir an sonra bir film şeridi gibi pek çok şey yaşanacaktı: Sen uyanacaktın, telefonuna bakacaktın, bana seslenecektin, cookie’lerin altını hafifçe yakacaktım fırına koşmuştum, bir seslenme daha, “tamam kapattım”, fırın kapağının açılma sesi, seslenme, “aaah yanmışlar”, mutfak kapı ağzında bir siluet ve ardından “gidiyoruz, hazırlan”. Şehirden çıkabilecek miyiz demiştim, “ben seni geçireceğim”. Bir kağıt poşete (ki bu poşetle zeytinli ekşi mayalı ekmek almıştık ve tam 7 euro vermiştik, değmişti ama poşeti atamamıştım) cookie’lerin tamamını ve birkaç tane de köfte atmıştım. 

Burada ne işimiz var?

Burası bizim bir delilik yolunda geçen onca vaktimizin sonunda ulaştığımız yer. Faviken’a kadar gelmişiz. Yola çıktığımız zaman kıştı, artık bahara yaklaşıyoruz ancak hala akşamları sis çöküyor. Derin bir uğultu duyuyoruz yol boyunca. İlk başlarda camı açıp dinlediğim bir uğultu bu, sisin sesi… Ardından üşüyünce kolunun altındaki düğmelerden camımı kapatmaya başlıyorsun. Bu kadarı yeterli. Köfteler çabuk bitiyor, bir süreliğine yiyebileceğimiz en güzel ev yemeği. Bir noktada ormanlardan geçiyoruz, bir noktada McDonalds reklamlı üst geçitlerden, bazen ise yer değiştiriyoruz ve arabayı ben alıyorum. Her zaman bu yolun sonunun bizi nereye götüreceğinin endişesini yaşıyorum ancak bu üzerine konuşamayacağımız bir şey, köy gibi yollardan, maden ocaklarından, tundralardan geçiyoruz. Soğuk tundralarında geyiklerin koştuğu ülkeler… 

Faviken’a vardığımız zaman bir bahar günü, hava 2 derece, üzerimizde kalın montlar… Gülerek evrenin sonundaki restoran burası diyorum, burası bizim evrenimizin sonundaki restoran. Bir köşede, bir çite yaslanıp buraya gelişimin tam 27 sene alışını düşünüyorum. Tam 27 sene. Evdeyken, kendi evimdeyken akşamları oturduğum yerde boğazımı yakan tuzlu ılık deniz kokusunu anımsıyorum. Kuşların cıvıltısı, asla ses çıkmayan sokağımız, karşı binamdaki tarçın rengi kedi, kitaplarımın arasında bulduğum flixbus biletleri… Ondan önceki evimde, dünyanın en güzel süzme yoğurduna her akşam aynı mesafede olabilmek… Akşamları elimde bir ayva ile eve geldiğimde hissettiğim muzır mutluluk… Sonra taşınmalar, seri evler, seri kilim sermeler, seri limonlu kek kokusu, arkadaşlara her defasında ayrı bir evi gösterme… Hızlı bir şekilde 27 yılı düşünüyordum, her gün çok ama çok su içmelerim, neden bu kadar susuyorum, neye bu kadar susuyorum, an’lar, gece yolculukları, Levain cookie’leri ilk yaptığım akşam, Magnus’la ne zaman tanışmıştık hatırlayamıyor oluşum, arabaya oturup kemerin tıkırtısını duyunca oluşan şimdi ne olacak hissi, an’lar…

Faviken, bizim buluşma yerimiz. O sabah rüzgara karşı, kuzey gökyüzünün altında yeni bir hikaye yazmak ne kadar zor olmalı diye düşünürken rüzgar kapüşonumu atıyor. Sakinleşiyorum, burası artık teslim olduğum ve rüzgarla savaşmayı bıraktığım yer. Savaşmayıp ne yapabilirim ki diyorum, o kadar çıplağım ki, zihnim o kadar çıplak ki. Bomboşum artık, kollarımı açtığımda varlığım titreşiyor adeta, burada durmaya, burada kalmaya ne kadar çok çalışıyorum. Bıraksam uçuşacağım, kaybolup gideceğim. Bıraksam hiç var olmamışımcasına usulca silineceğim. Nasıl olacağını düşünürdüm bilmiyorum, birkaç kere rüyamda boğulduğumu görmüştüm. Boğulma rüyaları gibiydi, tüm bilincim koyu mavi bir derinliğe doğru gidiyordu. Süzülüyordum, bilincimin her bir noktasına kadar hafiflemiştim.

Burada ne işimiz var diye düşünüyordum, neden buraya kadar geldik? Seni ne için aramışlardı?

Fävikens Egendom, 830 05
Jarpen, Sweden.

FRANZ LEO & COMP. (VE DİĞER TÜM KİTAPÇILAR)

09:32

Kitapçılarla aram oldum olası iyi olmuştur. 

Ben de şu ailesi büyük kardeşine okumayı öğretmeye çalışırken büyükten önce okumayı söken kardeşlerdenim, anneme göre bu dönem 3-3.5 yaş civarını kapsıyor. Haliyle okumayı öğrenme sürecimi hiç hatırlamıyorum, otobiyografik belleğime danışacak olursam doğuştan okumayı biliyormuşum gibi bile hissediyorum (bu bazı duaları çok erken yaşta öğrenmek gibi). Hoş, lisans tezimde otobiyografik belleğin okumayı öğrenme süreci ile ilintili olduğuna dair akademik veriler de okumuştum ancak şimdi bu konuyu kenara bırakalım.

Hatırladığım ilk kitapçı deneyimi, Mardin’den Samsun’a ilk taşındığımız zamana, 7 yaşıma kadar gidiyor. Gülten Dayıoğlu kitaplarının neredeyse tamamını okumuşumdur ama bu kitapları Mardin’deyken mi yoksa Samsun’dayken mi okuduğumu hatırlayamıyorum. Ama Mardin’deyken okuduğuma inanıyorum çünkü ilkokuldayken (2. sınıfa kadar orada okudum) sınıf kitaplığındaki her kitabı okumuş, öyle ki yokluktan o zamanlar olup artık çoktan maziye karışmış Belirli Gün ve Haftalar kitaplarını bile bitirmiştim. Komik şeyler. Ders kitaplarını kendimiz aldığımız dönemde her zaman edebiyat kitabını önceden alıyordum. Abimin Dil ve Edebiyat kitaplarını da okurdum. Hatta Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle çok eski zamanlarda bu şekilde karşılaştığımı çok net hatırlıyorum. Kitabın içerisinde saat ve kuleli bir görselle beraber kitaptan bir okuma metni vardı. Neredeyse gözümün önünde.

Çok çok derinlere gittim ama gidesim varmış belli ki. Samsun’a taşındığımızda, ilk kitapçı anılarım Site Camiisinin altındaki kitapçılarda başlıyor. Biz 2000’de taşındık, anlayacağınız her açıdan kritik bir dönem: Harry Potter'ın kitapları, Yüzüklerin Efendisi'nin filmleri dönemi. Abime, aşırı ısrarları sonucu buradaki kitapçılardan Harry Potter'ın ilk 3 kitabını almıştık. Abim üçünü toplam 1 haftada bitirmişti, ki abimin 3 kitabı 1 haftada bitirmesi şimdi değil ama o dönemde hayli şaşırtıcı olmuştu bizim için. Sonrasında kitaplar bana döndü ve ben de okudum: Bayılmıştım. Bu dönemde bir başka kritik nokta 5. sınıfa giderken çok uzaklardan bir akrabamızın Yüzüklerin Efendisi’ni aşırı övmesi ve benim okumayı sevdiğimi bilmesinin sonucu olarak İki Kule kitabını ondan alıp okuyabilmem oldu (bu kitabın ondan bana geçiş süreci bile ayrı bir hikaye...). İlginç bir şekilde ben Yüzüklerin Efendisi ve genel olarak Tolkien dünyasını, ne filmlerden sonra, ne de ilk kitabı okuduktan sonra görüp sevmiştim. Genelde kimsenin beğenmediği İki Kule kitabından okumaya başlayınca adeta büyülenmiştim. Öyle ki Yüzük Kardeşliğini çok çok sonra okuyabilmiştim (o zamanlar bu kitaplar arasında en pahalı olan kitap ilk kitaptı, almam bu sebeple uzun sürmüştü. Önce ikinci kitabı, sonra üçü, sonra ilk kitabı okumuştum (üçüncü kitabı alışım da bambaşka bir hikaye, yine: Abim kendi Ateş Kadehi kitabını arkadaşının Kralın Dönüşü kitabıyla değiştirmişti sırf benim okuyabilmem için. Ateş Kadehi kitabı bir daha geri gelmediği gibi, ben de Kralın Dönüşü'nü iade etmedim, kimse de sormadı). İki Kule'de yazarın betimleme kabiliyeti beni derinden etkilemişti. Fangorn bölümlerini hala kendim yazmışım gibi hatırlarım. Tolkien dünyası ile ilgili konuşacak çok şeyim var ama bu yazının esas konusu, kitapçılar…

Samsun’daki kitapçılarla ilgili birkaç parça şey daha hatırlıyorum: Liseye giderken kimsenin kullanmadığı şehir kütüphanesinde Lale Müldür’ün Anemon’unu keşfedip şiirlerin güzelliği ile çarpılışım ve bir de tabii ki, Endülüs Kitabevinin açılışı… O sıralar Uğur Dersanesine gidiyordum, öğle aralarında bir arkadaşımla beraber gider orada kitap bakar, kitap okur, kitap alırdık. Ah, az kalsın unutuyordum, Samsun’daki kitapçılar deyince: Yeşilyurt AVM’deki D&R… En yakın arkadaşımla beraber para biriktirir biriktirir gidip kitap alırdık. Bu D&R’dan aldığım o kadar çok kitap var ki. CD’ler ve albümler de. Grangé’e sardığımız, daha doğrusu polisiye romanlara sardığımız karanlık bir dönem vardı. Sonra üniversite sınavlarına hazırlanırken abimin doğumgünü hediyesi olarak bana Psikoloji bölümlerinde ders kitabı olarak okutulan şu pembe kapaklı Kişilik kitabını hediye alışı… The Tolkien Ensemble albümlerini İstanbul’dakiler bulamıyorken benim Samsun’da bulmam…

Samsun’daki kitapçılarla ilgili son bir anı şöyle: Liseye giderken Türk-İş Meydanı dediğimiz bölgede bir Pınar Süpermarket vardı. Şimdi ne alaka diyeceksiniz ama bu marketin üst katında bir de indirimli kitap bölümü vardı. Sanırım tüm dünya klasiklerini buradan alarak okumuşumdur. Goethe’ler, Dostoyevskiler, tam metin halinde ve uygun fiyatlı olurdu. Burası hiç şüphesiz garip garip şeyler okumama da vesile olmuştu (mesela bir kitap vardı, adını şu an hatırlamıyorum ama hala kitaplığımda mevcut. Kitabın konusu şuydu: Freud’un eşi, Freud’un çalışma odasındaki Elektra rölyefine olan kıskançlığı üzerinden Freud’u anlatıyordu. İlginç bir şekilde Freud’u taa o zamandan çok iyi öğrenebilmiştim. Hatta, Viyana'daki Sigmund Freud müzesinde o rölyefi görmek beni lise ikinci sınıfa ışınlamıştı, gülümsemiştim). Pınar Süpermarket’i burada saygıyla anmasam olmaz, elbette.

Üniversite için Ankara’ya gidince ve ilk sene yurtta kalırken yurdum Kızılay’da olunca akşam yemeğinden sonra bir İmge, Dost yapmak benim için bir ritüel olmuştu. Sonrasında Evrensel’di, şu an adını hatırlayamadığım Sakarya’daki kitapçı ve Turhan Kitabevleri vs derken Ankara’nın bu yönünü oldukça sevmiştim. Üniversite sonuna doğru başka yerlerden de keyif almaya başlamıştım: Armada’daki Remzi’de, Cepa’daki Arkadaş’ta ve çok sonrasında One Tower’daki Arkadaş’ta çok çok keyifli vakitler geçirmiştim. İkinci el olarak Adilhan’lar, Tunalı’daki sahaflar, çizgi romancılar…

Şimdi İstanbul’da hala kafama göre kitapçı aramaya devam ediyorum ve hala bana çok tatmin veren bir yer bulamadım (Bağdat Caddesindeki Penguen buna biraz yaklaşıyor şimdilik) ama gittiğim, yurtiçi yurtdışı her şehirde kitapçı aramak, bulmak benim için hayatta en çok keyif aldığım şeylerden birisi. Bir şehre gitmeden önce muhakkak kitapçılarına bakıyorum. Kitapçılar, güzel dekore edilmiş olduğunda bir fotoğraf nesnesi olarak da çok güzel geliyor bana. Vintage tabelaları olduğunda, belirli oranda markalaştırıldığında (fazlası zarar ama. Mesela bu yazıda Franz Leo’ya kendilerine ait bir kimlikleri olduğu için bayılıyorken İstanbul’daki Robinson’u aşırı kurumsallaştığı için çok sevemiyorum, en azından yeni yerinde. Pandora, Mephisto da aynı şekilde).

Bu yazının esas konusu olan Franz Leo’ya gelene kadar tüm hayat hikayemi anlatmam gerektiği için üzgünüm ama bu kış akşamında, ofiste Donovan Frankenreiter’ın yeni şarkısı Amie’yi dinlerken biraz mazi yapmak beni çok çok mutlu etti. Hava erken kararıyor artık ve belli ki dışarısı epey soğuk, şimdi anlatmazsam sizi bir daha nerede bulabilirim…

Franz Leo. 

Burası, benim Viyana’ya gelmeden önce bildiğim, duyduğum bir yerdi. Elimde kışın kar yağarken çekilmiş bir fotoğrafı da vardı. Dikkatli okuyucu o fotoğrafı bu blogun derinliklerinde bulabilir de. Her zaman merakla gelmeyi beklediğim bu yer benim Viyana’daki ilk gidilecek yerlerimden birisiydi.

Küçücük, daha doğrusu küçük değil, daracık bir yer. Her tarafta çocuk kitapları, Christmas zamanı olduğu için advent calendar’lar, Christmas Carol temalı defterler, bez çantalar ve üst üste, dünya kadar Almanca kitap… Viyana’da bir kitapçı daha keşfettim, Freud Müzesine çok yakın ancak burası kadar tematik bir hissiyatı yok. İçeri girdiğinizde gerçekten de kitapçının açıldığı yıllara kadar gidiyorsunuz. Almanca bilmeyi dilediğim nadir anlardan biri: Çünkü içeride İngilizce kitap neredeyse yok gibi bir şey.

Eh şimdi madem alıp okuyamayacağız, neden bu kadar övüyorsun diye sorduğunuzu gibi oldum.  

Ve bu sorunun cevabını bildiğim de söylenemez.

Franz Leo, kış akşamlarında yolunuzu düşürmek için uğraşmak isteyeceğiniz, içerideki sıcak ortamda üstünüzdeki yünlü kıyafetleri çıkartıp saatlerce vakit geçirebileceğiniz bir yer. Eh bu da, yılın bu vaktinde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey değil midir?

Bu yazıyı yazarken şu şarkıları dinleyerek epey eğlendim:

1. Donovan Frankenreiter - Aime. TIK.
2. Tiesto - BLUE. TIK

CHRISTMAS IN WIEN - NIGHT (PART II)

11:02

Aralık başlarında bir akşam, elektrikler gittiğinde ama uyumak istemediğin için eski bir Türk kilimi üzerinde bir mindere yaslanarak dinlenirken...

Meteoroloji beklenen fırtına sebebiyle dışarı çıkmama uyarısı yaptığında, akşam gökyüzü gerçekten de fırtına sebebiyle pespembe olduğunda ve bana durduk yere imkanım olsa Juno'yla Mars'a nasıl bir mesaj göndermek isteyebileceğimi sorduğunda... 

Ve bir cevap veremediğimde... 

Algılayamadığım, tam olarak anımsayamadığım bir süre boyunca bir filmin içerisindeymişiz gibi hissetmiştim. Şu malum filmlerindendi: Orta Avrupa'da bir şehirde kış ortası gibi akşam oluyordu, büyük bir meydanda halk pazarları kurulmuştu ve insanlar ellerindeki üzerinden duman çıkan kupalara sarılarak ısınmaya çalışıyordu, radyolarda Christmas şarkıları çalıyordu ama insanların mırıltısı bu sesin üzerine çıkıyordu (arada bir güçlü bir kahkaha yükselip tekrar kayboluyordu), etraftaki peri ışıkları insanın gözünü alıyor ortamın daha büyüleyici görünmesine sebep oluyordu, kalabalık insanların arasında kendine yer açmaya çalışırken bir anda biriyle göz göze geliyordun ve bir süre öylece bakıyordun...

Evet, Juno...

Sanırım bir şarkı gönderirdim diyordum fırtınanın pembeleştirdiği gökyüzüne uzun uzun bakarken. Yakında gelecekti, bulutların elektriklendiğini neredeyse görebiliyordum...

Güzel bir şarkı, neden olmasın...

CHRISTMAS IN WIEN - DAY (PART I)

08:55

O zaman ona buraya kimin rüzgarıyla geldiği sorulacaktır. 

Sanki kutsanmış dualardan oluşan güzel bir sözle büyülenmişçesine etrafta dolaşmakta ve evinden bu kadar uzakta, hayatta bulmayı ummadığı şeyi bulmaktadır... 

Arada bir dalıp gitmekte ve sonra geri dönmektedir... 

Burada uzun uzun anlatacağım şey bir şehrin hikayesi değil. Burası bir kurtuluşun hikayesi. Burası, Viyana. 

Burası Viyana, tam 2 kere tam 2 kere kapısından döndüğün ve şimdi özler gözlerle etrafında dolaşıp kendinin olmasının hayalini kurduğun, ulaşılmaz Viyana. Bu hikaye sana tanıdık gelmiştir. 

Sokaklarında yürüyoruz beraber. Yılın bu vaktinde görkemli bir soğuğun içinde birbirine sokularak sıcak schnappslerini içen kadınları da dahil ederek, herkeste hafif bir sarhoşluk başlamıştır. Duyduğunda içini ısıtan bir gülüş, bir tay masumiyetindeki bakış, Karlsplatz’ın avlusunda gelip seni bulmuştur. Eski şehrin içindeki büyük caddelerde yürürken birilerinin arkasına takılmış, dünyayı bir an görememiş ve şehla şehla bakakalmışsındır. Bu hikaye de, sana tanıdık gelmiştir. 

Bilmediğin yollara iddialı girişlerin... 

Aziz Stephan Meydanında her defasında olduğun yere çakılışların... Ve her defasında Kanal’ın kıyısında dans edişlerimiz, baksana, burada güzel bir hareket oluşturduk birlikte. 

Barok kubbelerin barok kubbelerin barok kubbelerin gölgesinde aylak aylak dolaşmalar ve Kudretli Süleyman’ın gölgesinde savaşmalar...  Sersem yılbaşı kalabalıklarını inatla aşarken hayatta inatla aştıklarını da düşünmüşsündür. Bu hikaye tam da bu noktada sana tanıdık gelmiştir: Birilerinin geçilmez Viyana’sı, birilerinin kış aşkı olmuşsun öylece geçip gitmişsindir...

Ve birilerinin hayalkırıklığı olmuşsundur: En son razı gelindiğin razı gelinmek zorunda kaldığın. Gerçekten de evinden çıktığında bir daha geri dönemeyeceğini biliyordun. İşte sevdiğin, sevildiğin bir evden çıktığında gerçekten de bir daha geri dönmeyeceğini bilerek... Bu hikaye, sana tanıdık gelmiştir.

Sonrasında hayatın süregiden akışı içerisinde bir yerde kaybolduğunda kendini Demel'de apfelstrudel denerken bulmuşsundur, yepyeni bir hayatın içerisinde yepyeni bir tadı tüm yoğunluğuyla ararken... Birilerinin soğuk Viyana'sı ve nefret edilesisindir; valizinin ağırlığıyla iki büklüm yürür halde görkemli bir katedralin gölgesinden geçerken, ah, yalnızlığını düşünüp nasıl da kötü olmuşsundur... 

Saklanmak istediğinde bir Orta Avrupa ülkesinin en büyük çikolatacısının arka reyonlarında seni görebilmişimdir, arkandan koşarak kapüşonunu başına geçirdiğim ve huysuz bir şekilde arkanı döndüğün zaman... Eh sen birilerinin muzır Viyana'sı da olmuşsundur, yüzünü astığında etrafın buz kestiği ve Avrupa'nın kapılarını sonsuza dek kapatmışsın gibi ketum ve çekilmez bir ruh halinde... 

Vaat ettiğin devasa sarayların, büyük bir görkem ve ürkütücü bir haşmetin içerisinde, diğerlerinin sesini bastırıp normalde ne düşündüğünü bilemeyecek kadar dağılmış bir Viyana da olmuşsundur...

Karlsplatz'da hava yavaş yavaş kararmaya başladığında bir çite yaslanarak hayatını biraz düşünmüşsündür...

Takdir edilmeyi bekleyerek ve asla takdir edilmeksizin geçirdiğin vakitler.

Kendine ait olanı sadece koruyarak değil geliştirerek de saklamaya çalıştığın bir Viyana olmuşsundur. İçten içe bildiğin ama hiçbir zaman düşünmek, fark etmek istemeyeceğin gerçek, yaşayan bir varlık haline gelmişsindir artık...

Kleines'ta aşık olduğun Sacher'de kalabalığa karışarak uçuştuğun, coşkulu, mutluluk saf bir mutluluk içinde...

O arada bir yerlerde, birilerinin Christmas Viyana'sı olmuşsundur: Kapısından girebilince büyüleyici, etkileyicisindir; tabii ki kapından girebilene, büyüleyicisindir...

Bu hikaye sana gerçekten de tanıdık gelmiştir...

PS. Bu yazıdaki fotoğraflar Sony A6000 FD 35mm ve Sony 50mm ile çekildi ve büyük bir keyifle, Lightroom'da editlendi.

O ÇILGIN ADAMLAR

09:37

İşte, pazar günü.

İşte, Aralık ayının ilk pazar günü kırmızı ekose battaniyenin altında Mad Men seyredilerek başladı bile: Mad Men, bu mevsimde bana en keyif veren şeylerden biri. Tane tane konuşan ve New York büyük bir kışın altındaymış gibi giyinen insanlar, birbirlerini süzen reklamcılar ve hırslı eşleri...

Tanıdığım, bildiğim bir hikaye bu. Sadece birlikte yeniden yaşıyoruz. Orada bir yerlerde, silikleşmiş bir halde bazı insanların varlığını görüyorum. Belli belirsiz. Hala orada olmalarını garipsiyorum. Önceki akşam arkadaşlarım eve gelmiş ve geceyarısını geçene kadar eski filmleri seyredip kahkahalarla gülmüşüz, bir ara N.'nin kucağına uzanmışım... 

Birlikte güzel bir şey inşa ediyoruz: Arkadaşlık diyemeyeceğim bir birliktelik, bir arada’lık, güvenlilik, sıcaklık. Aynı zamanda hayatımın en çok çalıştığım dönemi olabilir mi, belki olabilir. Hayatımın eve geldiğim zaman "şu anda ben aç mıyım" diye sorduğum ve çok uzaklardan getirdiğim yemekleri ısıttığım dönemi... Bir gece saat 11'de kendi kendime tahinli çörek yapmaya başlıyorum. Etrafta sarışın, kıvırcık saçlı çocukların olmasını ve mayalanan hamuru rahat bırakmamasını istediğim bir dönemi... Belli ki, çok fazla Mad Men'e maruz kaldığım dönemi...

Artık arabaya oturduğumda camı açıp rüzgarın yüzüme vurmasını bekleyemiyorum: Klimaların açıldığı, vanilyalı araba kokusunun bir an önce sıcakla beraber içimizi ısıtmasını beklediğimiz zamana geldik... Bir süredir insülin sebebiyle sadece Americano içebiliyorum, oysa bu mevsim benim Starbucks dolaşıp chai tea içme mevsimimdi. Bunu düşününce biraz tebessüm ediyorum. Biraz. Tecessüs. Arabada insanı huzurlu hissettiren keyifli bir sessizlik sürerken, şehir ışıkları dikiz aynasından kırpışarak uzaklaşıyor...

Black Friday sonrası Pazar'ı... Taksilerin içerisinde kucaklarında alışveriş torbaları olan bakımlı kadınlar görüyorum. Ev yolunda gidiyoruz, önde oturmuşum A.'nın montunu da dizlerimin üzerine örtmüş, klimaya rağmen ısınmaya çalışıyorum. Biraz önce, Belçika çikolatalı çok güzel bir Brownie yememişiz gibi arka koltukta kutulanmış Polska duruyor. Yağmur, akşam trafiği, kırmızı Opel Astra, yeni sileceklerin sesi, canımın burada bile Maxfm dinlemek istemesi ancak olmayışı, caddedeki en sevdiğim kitapçıya gidemeden eve gidecek olmak ve hız sınırına takılmadan gelip geçen düşünceler...

Sileceklerin her bir devirinin, zihnimi biraz daha süpürdüğünü hayal ederek...

Bir silecek süpürmesi daha ve bir an sonra yine evdeyim: Coop'tan hiçbir beklentim olmadan aldığım ucuz Zoega kahvesini demlemişim ve bu kadar harika oluşuna hayret ederek televizyonda Mad Men seyretmeye devam ediyorum. Oyuncuların gerçek Manhattanlılara göre bu kadar tane tane konuşmaları beni her bölümde biraz daha az şaşırtıyor.

Stockholm'de kaldığımız yerin bahçesinde ateş yakıp etrafında oturarak bira içen çocuklar aklıma geliyor bir anda. Yakınlardaki tren istasyonunun tıkırtıları, yerlerdeki yapraklar... Öteki yanda New York, sanki büyük bir kışın altında kalmışçasına giyinen insanlar...

İşte diye düşünüyorum, bir Aralık ayının ilk pazar günü ne kadar pazar günü olabilecekse, o kadar...

Not: Buradaki camekanlar, Södermalm'de çocuklar için kitap, hediyelik ve pastry satan bir yer olan Bokslukaren'a ait... Fotoğraflar ise Canon FD 35mm lens ile çekildi.

STOCKHOLM: KANELBULLAR REHBERİ (HAYLİ GEREKLİ BİR REHBER)

09:41


Muhtemelen bu bloga yazdığım en keyifli yazılardan birisi bu: Daha doğrusu yazıma hazırlanma süreci en keyifli olan... Hızlı bir giriş yapacağım çünkü konuşacak çok şey var. Öncüllerimiz şu şekilde, kısa bir giriş:

1. 4 Ekim, her sene İsveç'te Ulusal Kanelbullar (Tarçınlı Çörek) günü olarak kutlanıyor. Tarçınlı Çörek, Türkiye'de bildiğimiz Tarçınlı Çöreklerden değil. Yapı olarak ülkemizdeki tahinli çöreği daha çok andırıyor diyebiliriz sanırım (şekerli olduğu için).
2. Bu günde, aslında bugünün olduğu haftada, şehrin her tarafında Tarçınlı Çörek (bundan sonra özgün adının kısaltması olarak Kanel diyeceğim) satılıyor. Fırınlarda, marketlerde, kafelerde, her yerde Kanel var ve herkes akıl almaz bir şekilde Kanel yiyor.
3. Tahmin edeceğiniz üzere İsveç'teydim ve yanımda beni başladığım diyete sadık tutmasını umduğum bir arkadaşım vardı.
4. Ve kaçınılmaz olan şey oldu: Kanel bataklığına bir daha hiç çıkmayacakmışçasına düştük...

Tam bu noktada flash'lı olarak şu yazıların yazıp sönmesini istiyorum: "5 günde nasıl 3 kilo aldılar?!! Stockholm'deki en iyi Kanel'cileri bulma uğrunda yitip giden gençlere ne oldu?!! Kanel peşindeki gençlerden 3 gündür haber alınamıyor!!!"

Öncelikle stratejimizden bahsedeyim:

Tüm bu çılgınlığa girişmeden önce aklımızda Ulusal Kanelbullar Günü olduğu vardı ancak sadece 4 Ekim'de biraz tadına bakarız şeklinde düşünmüştük. Ama o hafta Instagram'daki tüm Stockholm ve Stockholm Fan sayfaları çılgınlar gibi şehrin en iyi Kanel'leri listeleri yayınlamaya başlamıştı. Bu listeye ilk başta kayıtsız kalsak da zamanla herkesin en iyi Kanel arayışında olduğunu fark ettik ve kendimizi büyük bir toplumsal histerinin içerisinde bulduk. Bu listelerde sıklıkla yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Bröd&Salt vardı ancak biz maalesef ondan hiç tadamadık. Aşağıdaki yazının büyüklüğünü gördüğünüz zaman neden tadamadığımızı zaten anlayacaksınız ama ben şimdiden söyleyebilirim: Gerçekten yer kalmadı. Yenilebilecek her Kanel'i yedikten sonra tükendik. Yürüyen kocaman Kanel'ler haline geldik ve durum ürkütücüleşti...

Şimdi sırasıyla bizim denediklerimiz, hadi başlayalım.

1. Grillska Huset, Stockholms Stadsmission, Stortorget, Stockholm, İsveç

Gamla Stan'da feci bir yağmura yakalanmışken kendimizi attığımız yerdi burası, Nobel Museum'un hemen karşısındaki köşede... Çok tatlı bir yerdi, filtre kahvelerinde refill serbest -her yerde olduğu gibi-. 

Bu arada İsveç'te filtre kahve aldığınızda sınırsız refill almış oluyorsunuz. IKEA'da sıcak kahve bardağına para verme olayı aslında bir gelenekmiş. Özel bir adı bile var: "påtår". Sadece kahvelerde geçerli. Hatta içeride 10 kupa kahve içtikten sonra termosunuzla take-away bile alabilirsiniz. 

"Ee peki buradaki Kanel nasıldı?" diye soracak olursanız: Yemin ediyorum doğru düzgün hatırlamıyorum. Buraya gittiğimizde o kadar üşümüş ve ıslanmış haldeydik ki ne bir şey yiyecek halimiz vardı, ne içecek. Yavru köpecikler gibi titriyorken yediğimiz bu Kanel'i genel ortalamayı düşünerek değerlendirirsem 6/10 diyebilirim. Soğuktu, aşırı lezzetli değildi ve zaten mükemmeli sonrasında bulacağımız için çok da yüksek puan vermeye gerek olmadığını düşünüyorum.



2. St Paul Bageri, Sankt Paulsgatan, Stokholm, İsveç

Södermalm'de... Illy Cafe ile yan yana, hatta birleşik. İçerideki ortamı tam olarak şöyle tarif edebilirim: Herkesin önünde Macbook ya da iPad'ler, bir kütüphanedelermiş edasında çalışılıyor... S.'ye sürekli herkesin grafik tasarımcı olduğunu iddia ettim ama eminim ki öyle değildir. Yeri çok güzel, Södermalm'i zaten çoook severim.

Kanel Değerlendirmesi: Epey güzeldi. 8/10 verebilirim. Bir süre yiyip yiyebileceğimiz en güzel Kanel'in bu olduğunu bile sanmıştık.





3. Fabrique Stenugnsbageri, Humlegårdsgatan, Stockholm, İsveç

Burada bizim gittiğimiz Fabrique'i işaretledim ancak Fabrique İsveç'in zincir fırını/kafesi. Hatta kendi kendime buranın "Simit Sarayı" diyerek epey eğlendiğim oldu.

Fabrique, çok güzeldi. Aşırı güzeldi.

İç ve dış dekorasyonu ayrı, ortamın sıcaklığı ayrı, yiyeceklerin tazeliği ayrı, kahvesi ayrı... Her bir şeyi ayrı güzeldi. Kanel'ine 9/10 verdik. Hatta bir ara bende şöyle bir his bile oluşmuştu: Kanel geleneği Fabrique'ten çıkmış bile olabilirdi. Burası Östermalm'deki, metronun hemen çıkışındaki şubesi. Ve inanmazsınız, içeride Elf kızları servis yapıyor.





Biter sandınız değil mi, bitmeeez.

Biraz da zincir marketlerdeki Kanel'leri denedik.

4. Coop Medborgarplatsen, Fatburstrappan, Stockholm, İsveç

İlki Coop.

İsveç'te her yerde Coop var ancak benim favorim kesinlikle burası: Sebebi Kanel'leri bizzat içerideki fırında yapıyor olmaları. Tam anlamıyla mükemmeldi. Hatta yediğimde hayatın anlamını bulduğumu sanmıştım ve işin garibi bunda çok ciddiydim: Hayat bi' 5 dakikalığına gerçekten anlamlanmıştı. Hem ucuz, hem lezzetli, her şeyiyle harikaydı. Gerçekten bir insan bu dünyada başka ne isteyebilirdi ki?

9/10. Hatta fiyat performans olarak bakacaksak, 10/10 diyorum (ama sadece bu şubesi için. Başka bir Coop'ta daha denemiş o kadar beğenmemiştik).

5. 7 Eleven, Stureplan, Stokholm, İsveç

7 Eleven'dan Kanel denemeyi aklımıza sokan şey hayli garip: Stockholm'de Birger Jarsgatan adında bir cadde var; hayli uzun, tamamen alışveriş ve yemek üzerine kurulmuş, genelde high-end mağazaların bulunduğu bir yer. Birger'de yürürken karşımızdan iki tane İsveçli genç ellerinde Kanel'lerle geldi ve bütün sokağı inanılmaz güzel bir sıcak Kanel kokusu sardı, biz de 7 Eleven'dan aldıklarını düşünerek neden denemiyoruz diyerek girdik (ne kadar mantıklı argümanlar, harikayız).

Kanel'ini değerlendirelim: Hmmm... Favorimiz diyemem, ama çok kötü de değildi. 7/10 olabilir.



Pressbyran, yine İsveç'te her yerde bulabileceğiniz bir yer. Bilhassa metro altlarında. Ben, sonrasında Birger'de gördüğümüz çocukların aldığı Kanel'leri buradan almış olabileceğini düşündüm (sebebi altlarındaki beyaz pişirme kağıdı). Sanırım burada yemedik, çünkü hatırlamıyorum. Ama fotoğrafı vardıysa yemişizdir şeklinde düşünüyorum. Bir ara Kanel yemekten bilincimi kaybetmiş olduğum için bu yazıyı görüp deneyecekler için burayı ekliyorum. S.'ye sorduktan sonra güncelleyeceğim, şimdilik ?/10 şeklinde kalabilir.



Bizim yediğimiz Vete-Katten altta fotoğrafını gördüğünüz yer değil, ancak haritada doğru yeri işaretledim. Hamngatan'da, yanlış hatırlamıyorsam Galeria adında bir AVM'nin içerisindeydi. Vete-Katten'i Stockholm'ün yerlileri çok övüyor ancak Fabrique'den daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Bu sebeple 8/10 diyeceğim. Kötü diyemem, ancak bu kadar çok Kanel yedikten sonra sınırlarınız çok değişebiliyor.


Yine fırtınadan kaçarken "neden yeni bir Kanel daha denemiyoruz ki" argümanıyla denediğimiz bir Kanel. Çok uzatmadan değerlendireceğim: 8/10. Ortalamanın üzerinde, ancak kahvesini içemediğimiz ve içeride oturamadığımız için biraz düşürdüm. Normal şartlar altında maksimum 9 olabilir.



Mükemmel. Belki mükemmel ötesi.

MR CAKE, İsveç'in meşhur bir pastacısıymış, biz bilmiyorduk. İlk gün MR CAKE'e gittiğimizde (ben biraz da "hadi artık onu da deneyelim ve bitsin" modundaydım) Kanel'lerimizi take-away almıştık (oturma sırası korkunç uzundu) ve insanların neden o kadar uzun bir sırayı beklediklerini anlayamamıştık. Sonra dışarıda bir yerde oturup Kanel'i yediğimizde S. ile birbirimizin gözünün içine bakarak donakaldık. Resmen şehirdeki en iyi Kanel'i bulmuştuk. İnternetten araştırmaya başladığımda ise MR CAKE'teki MR CAKE'in (Roy Farres) az önce kasada konuştuğumuz adam olduğunu anladık. 


O gün 2 ayrı Kanel denedik ancak kesmedi ve ertesi sabah erkenden (pazar sabahı 9'da orada olmak üzere) bu sefer kahvaltıya gittik (bu arada avokadolu tostu ve omleti aşırı derecede iyiydi, pancake'ini o kadar beğenmedik). Çantalara da fazladan Kanel atarak zorla ayrıldık. 

Sonuca ulaşmıştık: Kanelbullar, MR CAKE'te yenirdi. Bu iş, burada bitmişti.


Bu süreçte Kanelbullar ile ilgili iki tane kitap aldım, ilki İsveççe. Tamamen Kanel ve çeşitleri üzerine (Yapay Zeka çağında İsveççe olmasının çok dert olmayacağını düşündüm?!). Diğeri ise MR CAKE'in kendi kitabı. Eğer olur da bir gün Kanel yapma telaşına düşersem, elimin altında olsun, tam nokta atışı olsun istedim.

İlgilisi için ikisini de linkleyeyim:



Sanırım bu kadar!

Bu uzun ve lezzetli yolculukta bana eşlik ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki hedefim, İsveç'in bir diğer ulusal lezzeti: Semla. Sadece Şubat ayında çıkan bu hamurişini de benzer şekilde tatmak için çok sabırsızlanıyorum. Şubat ayına kadar Kanel kilolarını verebilirsem ancak kendime gelmiş olurum, orası apayrı...

Görüşmek üzere!

ps: Bu yazıdaki tüm fotoğraflar Sony A6000 (Canon FD 35mm lens ile) ve iPhone XR ile çekildi.