GECE MUTFAĞI

03:27


Gece mutfağı...


Sıcacık muhallebi kokusu veya henüz taze pişmiş, üzeri kabuklanmaya yeni başlamış supangle... Kaşıklıktan güzel bir tatlı kaşığı çekip yumuşak, tatlı, bu sıcak neşe iksirinden yemek istiyorum. Bu kıvamlı muhallebinin beni elimden tutup çocukluğuma götürdüğü, biraz daha güven verdiği, biraz daha her şeyi iyileştiren, biraz daha kolaylaştıran bir şeyleri var... Buraya gelene kadar hareket etmem gerekti. Bu takdire şayan bir şeydi, bir başarıydı. Bir hareketi başlatmış, biraz ilerleyebilmiş, parçaları bir araya getirebilmiş ve hatta topaklanmaması için ritmik hareketlerle tencereyi karıştırmıştım. Karıştırabilmiştim. Bu annemin çeyizinden kalan eski çelik tencerenin içinde (bilirsiniz bu işler böyle tencerelerde olur, Almanya'dan taşınmış olanlarda değil) yarım yamalak bir senkron bile oluşturabilmiştim. Bu ne kadar değerliydi. Ne kadar önemliydi. Bunu en iyi ben bilirdim belki. Tencerenin tepesinde durup dönen muhallebi karışımının kıvamlanması bir dirençti ve bunu bile kırabilmiştim. İnanılmaz değil miydi? Muhallebinin bile kendince bir direnci vardı ve ona da karşı gelmek gerekiyordu. Bu işin üzerinden gelmek gerekiyordu. Bütün gücün kırılmadan önce yapacağın şeyler. Belki bu küçük hareketler başka şeylere de vesile olurdu. Bulaşıkları yıkamak. Kaldırmak. Mutfağa kadar gelmişken yaş mamasını bekleyen Maruş'a mamasını vermek. Hatta suyunu da tazelemek. Olağan akışı sağlamak için gerekli olan hareket zinciri. Bu küçük zincirin kopmaması için bir iş daha. Sonra bir iş daha...  


İnsanın kendisini kilitleyen bir şeyi açmaya niyetlenmesi. Her şey o kadar küçük, o kadar imkansız bir hareketle başlıyor ki. Çocukken yediğimiz süt bisküviler vardı annemin biz gece acıkınca yaptığı. Sütü ısıt, içine cici bebe koy bu kadar. O cici bebenin o sütün içerisinde bir dağılma oranı vardı. Bazen cici bebe değil petibör... Evde ne varsa. Ben hatta petibör olanı daha çok severdim. Çok dağılırsa olmazdı. Az dağılırsa hiç olmazdı. Bir oranı bulduğumuz gibi yerdik. Ben genelde çabuk sıkılırdım ama abim epey yerdi. Doyar mıydık? Doyardık şüphesiz. Severdik. Gece ziyafeti gibiydi. Annem için de kolaydı ve çok hazırlık da istemezdi. Geçtiğimiz haftalarda evde yoğurt yaparken süt kaynatınca kavanozun almadığı çok az sütle şundan biraz yapsam diye aklıma gelmişti. Evde cheesecake'lik Burçak vardı sadece. Onla denemiştim ve o kadar olmamıştı ki. Hemen dağılmıştı. Burçak bu işin bisküvisi değildi. Maalesef hepsini dökmüş, lavabodan giden toz haline gelmiş bisküvi süt karışımına samimiyetle çok üzülmüştüm ama onu o an yiyemeyecektim. Annem çocukken üşenir miydi bize süt bisküvi yapmaya? Yoksa kolay ve sevilen bir şey olduğu ve her zaman işini gördüğü için hoşuna mı giderdi? Hep hoşuna gitmezdi bence. Çelik kaseleri vardı bu iş için. O kadar bulaşık çıkartmak istemezdi ki çelik kaselerde süt ısıtır hemen bisküvileri koyardık. Hayat o zamanlar bize kolaydı ama anneme eminim ki değildi. Bize içinde kaselerimiz olan tepsilerimizi verdikten sonra çifte kavrulmuş petibör paketinden 2, maksimum 3 tane de kendisine alırdı. Yerine oturur öyle yavaş yavaş keyfini çıkara çıkara yerdi. Biz petibörü çifte kavrulmuş sevmezdik sütün içinde. Biraz acı gelirdi. O kendisi için ayrı petibör, bizim için ayrı petibör almadığı için doğru petibörün gelme sırasını beklerdik. Bazen öyle. Bazen böyle. Evde doğru petibör sırasının gelmesini beklemek... Evin kendi çevrimi içerisinde, o sıranın geleceğinden emindik... 


Bu dümdüz, hiçbir özelliği olmayan muhallebiyi yaparken çocukluğumdaki süt bisküvinin hissiyatını yaşadığımı iliklerime kadar bilirdim. Benim böyle ataklarım var. Bir dönem, irmik helvasıydı. Uzun zamandır muhallebi atağı. 2026 yılında da yeni güncelleme aldım: Supangle... Supangle, bizim Mardin'de yaşadığımız zamanlar ödül reçetemizdi. Çarşıya gittiğimiz zaman üzerinde bir tutam fıstık olan, plastik kaplardaki supanglelerden alırdık. Ben maksimum 7 yaşındaydım. Supanglenin içinde o zamanlar kek olmazdı. Supangleyi neden o kadar çok severdik? O kadar bilmiyorum ki. Çok güzeldi. Çok tatlı değildi ama yoğundu. Pudingden daha çok çikolata tadı alırdık içinde. Supangle bu sene bir kere yedikten sonra bunca zamandır sen neredeydin dememe sebep oldu ve bir Supangle krizi yaşamaya başladım kendi içimde... Ama onu yerken hiçbir zaman 33 yaşımda ve İstanbul'da değilim. Bambaşka bir evdeyim ben. Mardin'de, salonun kapısının olmadığı ve taraça şeklinde hole ve mutfağa açıldığı o evdeyim. Evin içinde geziyorum hatta. Supangle yemek benim için o kapıdan girmek oldu artık. Sağda, yanda mutfak. Bu mutfak teyzem sebebiyle benim için içine girdiğin gibi otomatik olarak Tarkan şarkılarının çalmaya başladığı gizemli bir alan. Balkonu var ve karşıya bakıyor, parka. Mutfağın karşısında salon. Koridorda ilerliyorum ve yatak odası, banyo ve holün sonunda bizim oda... Çarpım tablosu ezberlerken uyuyakaldığım yün yatak. Supangle bitene kadar tekrar salona dönüp televizyon karşısına geçiyorum. Mardin'de televizyonda çizgi film olarak ne seyrederdik çok hatırlamıyorum ama orada işte. Oradayım. Güvende çünkü korunaklı. Orayı aldım, sakladım ve burada yiyorum şimdi...

NADİR DALGALANMALAR

01:28


Karzaoğlu ikametinde tuhaf bir gece. 


Ev, olduğu yerde içine doğru dönüp duruyor. 


Bu ev benim karnım. Bir şeylerden bahsetmem lazım ama çok da kırıp dökmeden


Ama o sırada ufaktan çıldırmış haldeyim. İnsan bazen bazı öfkelerini unutmamalı. Bu öfke o tarz bir öfke: Şöyle gün geçtikçe mayası zayıflamaktan çok, daha çok tutanlardan. Ama iyice gelişip kokmaya da başlamadan önce bir şey yapılması gerekenlerden. Bu öfkeler insanı harekete geçirmesi özelliği sebebiyle sevilir ama çok da karşılaşılmak istenmez. Böyle bir öfkeyle karşılaştığınız zaman ne yapmanız gerekir? Keyfinizi bozmanız. Ama keyif bir noktada size gelene kadar zaten bozulmuştur ve artık bütün büyüsü gitmiştir. Ani bir güneş ışığı Matrix evrenini yarıp geçer. Matrix’te bir hikaye vardır ve bu hikayeye inanmak isteriz, bu hikayede bir anlam buluruz, bu hikayeye bir aidiyetimiz olduğuna inanırız. Gerçek ise göründüğü gibi değildir, uzun zamandan beri. Gerçek soğuk, karlı bir kış gecesi eve varmaya çalışmak gibi tatsızdır.


Ev içine doğru burulurken gerçek genleşir, yayvanlaşır ve vahşi bir suret ortaya çıkar. Kaybedilecek şeyler bir anda yok olur ve savaş kılıçları hızlıca çekilir. Artık vakit gelmiştir. Müsaadenizle biraz kan dökülecektir. Öfke, kan istemektedir. Akıl öfkeyi izah ederken, öfke aklı çoktan işgal etmiştir bile. Belli ki öylece yürüyüp gitmeyecektir. Öfke fırsat bilip ufaktan kendini koyvermiştir de, yoluna çıkacak her şeyi sırasıyla kesecektir. Bazen belki nefesi kesilecek ama yoluna mutlaka devam edecektir. Bazen de... Duraklayacak, emin olmaya çalışacak ve sonra yoluna ağır ağır... ağır ağır devam edecektir.


Bazen tadın kaçması gerekir. İnsan böyle şeyleri beklediğini sanıyor. Hazırlıklı olduğunu, yüzleşeceğini, nasıl da etkileyici bir şekilde baş edeceğini... Ev içine doğru buruluyor, ben de içinde Maruş'la beraber buruşuyorum. Bir takım olarak müthiş bir performans gösteriyoruz, birimiz bir odada, diğeri diğerinde... Kendi fizyolojimizin rahatsız pozisyonunda oturmuş etrafı seyrediyoruz. Benim canım para harcamak istiyor, onun ise umurunda değil. Benim canım tatlı bir şeyler yemek istiyor, onun ise yine umurunda değil. Karanlıkta, sessizlikte, etrafı dinleyerek ve başımızın üstündeki çatıyı nasip edene şükrederek... zamanın kendi işini yapmasını bekliyoruz.


Bizim olayımız budur biraz. Böyle şeyler yaşamışızdır. Biraz dururuz. Öfkenin kendisini odalardan odalara hızla atmasını, kapıları çarpmasını, halıları uçurmasını, etrafı dağıtmasını, şöyle evin koridorunda kendisini bir yerlere fırlatmasını... bekleriz. Bekleriz. Sonra bir yerde kafamız karışır, emin olamayız. Biraz zaman geçince kafamız daha da karışır ve dururuz, kilitlenmemeye çalışarak... Kilitlendiğimiz bir zaman olmasından korkarız genelde çünkü hareketini kaybetmiş her şey gibi... Kötüye gider... Bunu çok düşünmek istemeyiz. Bunun olmaması için az az da olsa hareketi hep sürdürmeye çalışırız...


Nadir dalgalanmalar evin içinde sahile vurmaya devam eder: "Bir an çok emindim ama artık eskisi kadar emin değilim ve hatta yavaş yavaş kararsızım, bir süre daha geçerse hepten geri çekileceğim..." 

KAMERANIN ARKASINDA BİR YERDE

02:41


Geçtiğimiz günlerde Fujifilm bana deneyimlemem için bir makine verdi, ben de kendi makinemle birlikte İsviçre’ye gidip ikisini birlikte kullanma fırsatı buldum. Bir süre yenisine baktıktan sonra kendi makinemi elime alınca nasıl desem, güçlü hissettim. O tanıdık, tüm tuşlarının tıkır tıkır nerede olduğunu çok iyi bildiğim makine. Sanki bir silahı elime almışım gibi, hem de olumsuz değil, iyi anlamda. Bu bana çok farklı bir his olarak gelmişti. Sonrasında yakın bir arkadaşıma fotoğraf makinesi almak için tekrar Fujifilm’e gittik ve orada da pek çok makine denedikten sonra yine kendi makinem elime “tam oturdu”. Nerede nasıl bir ses çıkardığını, yani iletişim dilini çok iyi bildiğim o cihaz... Aynı his tekrar geldi: "Güç bende. Şimdi tamamım." 


Fotoğraf makinesini bir diğer makine ya da cihazdan, her neyse işte, ayıran bir şey var benim için. Bu tanıdık olan şey bir eşyayı eline alınca gelen herhangi bir his değildi. Apaçık bir güven hissiydi. Bu his benim fotoğraf çekmeyi neden sevdiğimin sebeplerinden birisiymiş aynı zamanda. Üzerine bir süredir düşünüyor ve kendimi analiz ediyorum, bir noktaya kadar da takip edebildim kendimi. Bana ilginç geldiği için de üzerine yazmak istedim… 


Fotoğraf makinesi elime geçtiğinde iki baskın şey hissediyorum: İlki, yukarıda da bahsettiğim, neredeyse bedensel bir güven hissi. Sanki elimde bir silah varmış gibi. Ateş etmiyorum ama karar veriyorum. Ne zaman, nereden, neyi alacağım benim kontrolümde. Bu his saldırgan da değil; aksine çok düzenleyici. Dağınık olan dünya, kadrajın içine girdiği anda toparlanıyor. Kenarları, açıları, kompozisyonu kendim kurguluyorum. Kontrol bende. Belirli bir yere bakan bütün gözler aynı şeyi görüyor ama vizörden bakan ben olduğum zaman bir şey değişiyor, ben oradan bir şeyi seçiyorum ve ona odaklanıyorum. Genel görüntüdeki bir bölüme bireysel olarak ben, bir “anlam” veriyorum. Onu kendim için anlamlandırıyorum. Ve ben ona anlam verdiğimde o diğerleri için de ayrı bir anlam oluşumunu başlatmış oluyor ve pek çok benzer anlamlandırma serisi sonrası benim vizörden bakışım şu hale geliyor: “Bu tam senin çekeceğin tarzda bir fotoğraf!”. Büyüleyici. 


Bu silahlanma hissi aslında benim kontrol edilen kaygım ya da kaygıyı yönetme şeklim. Belirsizlik azalıyor, çevre anlamlı parçalara ayrılıyor. Kamera burada bir araç değil, özneleşme cihazı haline geliyor. Ben öylece bakan değil, bir kısmı seçenim ve ona o seçilmişliği verenim. O değeri veren ve her “bir şeye değer vermiş olan kişi” gibi bunu layık bulup gösterenim aynı zamanda… 


Makineyi kullanırken yaşadığım diğer çok güçlü his ise bunun tam tersi gibi görünüyor ama aslında tamamlayıcısı: Görünmezlik. Makine yüzüme yaklaştığında ben ortamdan geri çekiliyorum. İnsanlar beni değil, kamerayı görüyor. Bakış bana ait ama dikkat bende değil. Sosyal olarak silikleşmiş haldeyim ama bu bir kayıp değil, bir rahatlama. Görülmeden görülüyorum. Sahnede artık ben yokum, ben gizli gizli etrafı gören bir gözlemciyim. Dışarıyla olan ilk yüzleşmede ilk sorumlu ben değilim, fotoğraf makinesi. O çok gerçek, çok materyal bir şey olarak duruyor. 


Bu görünmezlik hissi sosyal bir kaçınmadan çok, rol değişimi gibi. “Katılan” olmaktan çıkıp “tanık” oluyorum ve bu çok güvenli bir alan. Bu güvenli pozisyon özellikle kalabalıkta, yabancı mekanlarda ya da yoğun duygularda beni koruyor aynı zamanda. Kamera beni sahneden alıyor ve kulise taşıyor. Sorumluluğu da alıyor. 


Bu hem görünmezlik hem de silahlanmış olma hislerinin ortak bir noktası var: Mesafe. Fotoğraf makinesi bana mesafe veriyor. Yaklaşmadan sahip olma, temas etmeden kayıt alma. Bu mesafe, duygusal regülasyon sağlıyor: Ne çok içindeyim, ne de tamamen dışındayım. Muhteşem değil mi? O anda etkinim, etkin bir şekilde bulunuyorum ama fark edilmiyorum. 


Dünyayla temas etmenin en güvenli mesafesini kuruyormuşum aslında ve bunu yeni anlıyorum artık... 


Peki... Peki ya bu özgürce gözlemleyebilme talebi neden?

PSİKOCOĞRAFYA: BERLİN

00:26


Uzun zamandır bir şekilde yurt dışına gidip gelirim ama sanırım bu tarz bir yazıyı ilk defa yazacağım. Çünkü üzerimden atamadığım tuhaf bir ruh hali var ve bunun kök nedeninin, evet doğru duyacaksınız, Berlin olduğunu düşünüyorum. 


Berlin. 


Tuhaf


Bu blogun okuyucusu veya beni bir şekilde tanıyan herhangi bir arkadaşım, II. Dünya Savaşı hakkında okumayı çok sevdiğimi bilir. Seyretmeyi. İncelemeyi. Her şey nasıl başladı biliyor musunuz, Erich Fromm'un bir kitabını okuduktan sonra. İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. Bu iki ciltlik bir seri ve Erich Fromm, başta Hitler olmak üzere İkinci Dünya Savaşındaki ana karakterlerin psikoanalizlerini inanılmaz bir seviyede yapıyor. Çok etkilenmiştim. Şöyle düşünmüştüm: Bu kadar sıradan, bu kadar normal, hatta vasatın altı profiller milyonlarca insanın hayatını etkileyen kararları alacak noktaya nasıl geldi ve sonrasında bu nasıl devam etti? Şok edici derecede sıradan bir gerçeklikti hayata dair. Savaş sadece bir dekordu, aslında günlük hayatımız fazlasıyla savaş alanıydı ve Savaş'ın kendi gerçekliğinde sadece bilançolar korkunç derecede büyümüştü. Maddi manevi kayıplar inanılmaz bir seviyede olduğu için bu kişiler incelemeye biraz daha değer olmuştu ama aslında hepsi tanıdıktı. Bir yerlerde karşımıza çıkmışlardı ve çıkmaya da devam edeceklerdi. Bu hikaye devam etti. Devlet Başkanlarının, Führer'in olduğu kadar bir panzer komutanının da sıradan bir cephe askerinin de hayatını okumak aslında klinik vaka raporu okumak gibiydi. Klinik vaka raporu detayında alabildiğiniz patolojik hayatlar. Travmanın tam içinde. Travmanın tam içinde sıradan insanlar. Sıradan insanların yaşamlarını devam ettirebilme kararlılığı. Bu kararlılıkta diretmesi. 


Bu şekilde içerisine dalıp çıktığım tarihin belirli bir kesiminin coğrafyası da bir o kadar ilgi çekici geliyordu çünkü öncelikle neden gelmesindi ki, bu insanlar bu coğrafyanın çocukları ve bu coğrafya da insanları kendi topografya kalıplarında mayalandırıyor ve şekillendiriyor. Çok uzatmayacağım, sözün özü, 2025 yılının yarısını Almanya üzerine okuyarak, yarısını da Almanya'yı gezerek geçirmiş oldum. Ve beni en çok şaşırtan yer Berlin oldu. Berlin: Bir açık hava müzesi. Ya da daha doğrusunu bulmaya çalışalım: Bir suçluluk anıtı, ortalık yerde görülen bir duruşma ve tüm bunlarda eksik olan bir taraf da var. 


Berlin bölük pörçük ve kasıtlı olarak bölük pörçük edilen her şey gibi etrafa olumsuz, öfkeli bir his veriyor. Berlin "psikocoğrafya"nın da doğduğu bir yer, neden olmasın ki? Kasıtlı olarak bozulmuş olmanın amacı bu en başında. 1945'te tamamen dümdüz edilmiş bir şehir ve sonrasında insanlar elleriyle, gerçekten elleriyle tekrar bu şehri yapıyorlar. Şehirleşme muhteşem. Asla yıkılmayacakmış gibi büyük bir hırsla yapılmış, hani, bir kere oldu ama bir daha olmayacak. Ama bir yandan böyle bir yapılaşmanın haklı gururunu yaşayamayacak bir yer. Bu şehirde kendi vatanınıza dair hiçbir şeye yükselemiyorsunuz. Düşünsenize, bayrağınızı doya doya dalgalandıramadığınız kendi topraklarınız, bayrak soykırım eğiliminizin canlı kanlı sembolü olmuş. Burada muhteşem bir ikilik var. Almanlar kendilerini çok seviyor, zaten Alman kalitesi denilen şeyin sebebi de bu: Çok değerliler. Üstü kapalı kibir üretilen basit bir bıçaktan kompleks bir otomobile kadar her yere sirayet etmiş halde ama çok da göstermemeniz gerekiyor. Almanya'nın her yeri biraz böyle ama Berlin bambaşka. Burada birkaç kavramdan da bahsetmek istiyorum aslında.


1. Erinnerungskultur. Bu kavram, Almanca "hatırlama kültürü" gibi bir anlamına geliyor. Bir toplumun geçmişte yaşadığı travmatik, önemli ya da belirleyici olayları (savaşlar, soykırımlar, darbeler, baskı dönemleri vs) nasıl hatırladığı, anlattığı, kamusal alanda görünür kıldığı ve kuşaklara nasıl aktardığını ifade ediyor. Bu kültür sadece tarihin ne olduğu ile değil, toplumun bu tarihle nasıl yüzleştiği ile de ilgili. Holokost sonrası "radikal yüzleşme" de denilebilecek genel Alman kültürü bunun üzerine kurulmuş durumda. 


"Yaralar" açık bir şekilde sergileniyor. Ama bu serginin arkasındaki politik kaygı çok görünür ve çok "kör göze parmak", hem de Berlin'in her metrekaresinde. Çok garip değil mi? Suçluluk ama kurumsal bir yerde duruyor. Bir bakanlık gibi. Soykırım bakanlığının geçmiş bir faaliyeti eleştiriliyor sanki. Bunu anlamlandırabiliyorum çünkü insanların sağlıklı bir şekilde yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli. Ama bir yandan da tuhaf hissettiriyor. İşte sorun hep bu ikiliklerde. Arada kalmışlıklarda. Atalarımızın yükünü tahmini ne kadar süre taşımalıyız? Atalarımızın yükü ne zamana kadar bizimdir? Ben bundan sorumlu olmak istemiyorum dediğimde kimler arkamda durur?


2. Mauer im kopf. Türkçesi "kafanın içindeki duvar". Günlük konuşma dilinde kişinin zihninde oluşturduğu psikolojik engelleri ve görünmez sınırları ifade ediyor. Almanya'da bilhassa Berlin Duvarı yıkıldıktan etkisini koruyan Doğu-Batı ayrımının insanların zihninde sürmesi metaforu olarak kullanılıyor. Yani fiziksel duvar kalksa bile, zihinsel bölünmeler ve alışkanlıklar uzun süre devam etmiştir ve edecektir. Bu toplumun temel kodlarından birisi.


3. Bir diğeri, "the Void". Boşlukların psikolojisi. Şehir geniş, geniş, çok geniş. Yollar, apartman boşlukları... O kadar geniş ki. Alman ve Sovyet etkisi burada birleşmiş ve aşırı derecede geniş yollarla Berlin birbirinden kopuk ve birleştirilmesi de çok zor ruhsal bir duruma geçmiş. 


Buna devam ederiz ama burada bir ara vermek istiyorum. 


Alman milletini Alman yapan en önemli şeylerden birisini, belki de en önemlisini yine başka bir kitapta okumuştum. "Pflichtbewusstsein". Almanca "görev bilinci" gibi bir anlama geliyor. Kişinin kendisine verilen görevi, kişisel duygularından bağımsız olarak, en doğru ve en iyi şekilde yapma sorumluluğu hissetmesine diyorlar. “Bana düşen neyse onu eksiksiz yapmalıyım”. Görev verilmişse, koşullar zor olsa bile yarım bırakmamalıyım. Hem de, etik olup olmadığı fark etmeksizin. Sonrasında bunun daha etik versiyonunu da kodlamaya çalışıyorlar ama bir Türkün içinden savaşma isteğini ne kadar alabilirseniz bunu da bir Almandan bu kadar alabiliriz diye düşünüyorum çünkü Prusyalı olmak... Leistungsprinzip. Emek ve zaman vermelisiniz; çünkü hayat böyle çalışır. Yapılması gereken yapılır. Yapılması söylenen, yapılır. 



Demek istediğimi anlatabildim mi bilmiyorum ama biraz daha devam edeceğim.


Geçen sene Christmas vaktinde Münihteydik, bu sene tam tersi istikamette Berlin'de. Bavyera Krallığının görkemli, folklorik, Almanlığı ile gurur duyan ve her bir santimine bunu işlemiş şehrinden Berlin'e... Münih'te toplumsal bir süreklilik var, hayat devam etmiş ve bunu seviyor. Hayat öngörülebilir ve kurallı. Hayat elinizde kalan bir avuç histen ibaret tuhaf bir şey değil. Berlin bağışlanmış, affedilmiş anlamında değil de, feda edilmiş anlamında bir parça toprak ve Başkent kalması da tesadüf değil. Bu olayın simgesel değerine inanabiliyor musunuz? Tor'un hemen karşısında İngiliz Büyükelçiliği. Tor'un 200 metre ilerisinde bir Sovyet askerinin Alman bir çocuğu Almanlığından "koruduğu(!)" 7 metrelik devasa bir anıt ve iki tarafında da iki tane Sovyet tankı... 


Berlin'i gezerken hep iki şeyi düşünüyorsunuz (ve kendinize buna dair pek çok soru soruyorsunuz): 


1. Berlin'in neden "uyuşmuş" olduğu çok anlaşılır çünkü bu ikilik hissi, bu zıt yönlü bilişsel yolaklar baş edilmesi kolay şeyler değil. Tek bir vücutta birbirine tamamen zıt iki karakter barınamıyor, barınıyor gibi görünmesi için kafadan hafif gidik olması gerek. Bu topraklara ait her şeye Almanlar o kadar değer vermiş ve veriyor ki "yabancılara" ait olan her şeyden nefret edilmesi bir "zorunluluk" gibi neredeyse. Suları değerli. Ağaçları değerli. Sokakları değerli. Bu değer, herhangi bir şeye verilen emeğin kalitesinden kolaylıkla anlaşılabiliyor. Peki ya sıradan bir Alman vatandaşı gerçekten Berlin midir? Ya da şöyle sorsak, sıradan bir Alman gerçekten Berlin olabilir mi? 


Sıradan bir Alman, ne zamana kadar daha Berlin rolü yapacaktır? 


Alibi-Erinnerung. Yani, Mazeret Hafızası tam olarak bu. Hatırlıyor ama hissetmiyor ve belki de şöyle, hatırlıyor ama törensel olarak, içsel olarak değil. Bir miktar acı yaşandı ama bunu o zamanın ruhu içerisinde de bir değerlendirmek gerekebilir, çok da duygusal bakmamak gerek. Almanlar gerçekten "yas tutmuş" mudur? Berlin, bir yas merkezi midir yoksa yasın işler bir sistem haline getirildiği yeni bir Alman makinesi mi? 


Burası bir ahlak sahnesi mi? Günter Grass'ın eleştirdiği gibi "Almanya suçluluğu ahlaki bir kimlik gösterisine dönüştürmüş" bir ülke midir? 


2. Peki, Almanlar gerçekten suçluluk mu hissediyor, yoksa suçluluk hissetmesi gerektiğini mi biliyor? 


**


Sessiz boşluklar... Tüm bu sessiz boşlukların içerisinde gerçekten olan tek şey şu sanırım: Savaş hiçbir şart altında iyi bir seçenek değildir. Savaş fantastik bir Hollywood filmi de değildir, zararsız bir strateji oyunu da... 

HAYATIN GÖVDESİ -II-

23:27


Zaman ters yüz oldu, değişti, içine büküldü. Arada kaybolanları tekrar konuştuk ve tekrar var olduklarına emin olduk. Gerçekten oradalar mıydı? Bir uyuma şekli, ağırlığının arkasında bıraktığı hafif izler. Ne kadar hafif? Ne kadar taşınabilir? 


Zaman ters yüz oldu. Bir an geldi, o anıldı. Onun şekli ona has. Ona ait. Peki ondan geriye ne kaldı? Onu hatırladın bitti. Öyle bir geldi geçti. 

HAYATIN GÖVDESİ -I-

05:56


Kendisine o anı verdi.


Hikayelerin, evlerin, anlaşılmaz mırıltıların, en sonunda eve dönecek olmanın, korkuyla uyuyarak geceden ve gecenin getirme ihtimali olan şeylerden kaçınmanın, hazırlanmanın... Farkında veya değil, haberli veya değil... Uyanık... veya değil... Tüm yüklerini silkelenip atarak ve her defasında inanılmaz bir mücadelenin içerisinden muzaffer bir şekilde çıktığını hayal etmeyi sürdürerek. 


Nasıl olacak birlikte anlayacağız ve anlamlandırabildiğimiz her şeye isimler koyacağız. 


Neşeli Eylül güneşi doğduğunda... Uyut onları artık... 

BİGA'DAN SON KAVUN DA GELDİ, ARTIK VEDA ZAMANI

11:10


Geçmişteki kendimin temkinliliğine güvenmek zorunda olduğum zamanlar... Hayatımın ana temalarından birisi. Şöyle düşünmek isterim: O zamanki ben, bunu böyle yapmıştır. Yani inşallah. Geçmişteki kendinin bugünün vaatçisi olması bir mesele: Pek çok şeyi ileriye doğru düşünmek zorundayım. Bunlar, kaygılarımın zincirleri. Bu zincirler, beni her an hasta olursam diye buzluğa yemek koymaya, eve fazladan su depolamaya, Maruş'un mamasını yedeklemeye... Anlarsınız ya, hazırlamaya çalışır. 


Tuhaf çünkü ben sanırım hep böyle birisiydim, annem böyle söyler. Soğukkanlı, bazen hatta fazla soğukkanlı çünkü bu şekilde olmak için hep önceden düşünmüş... Tuhaf işte, başka bir şey değil. Ama artık çok fazla şeyi düşünmek zorundaymışım gibi geliyor ve bazen bu beni bunaltıyor, bunu kontrol ediyorum. Kaygılarımın zincirleri birbirine ilikleniyor ve gittikçe uzayan bir seri haline geliyor. Bazen kendimi yaşlılığımı bile düşünürken buluyorum; daha doğrusu, yaşlılığımı düşünmek zorunda olduğumu düşünürken buluyorum. Anılarımın anıları, planlarımın planları... Çoğunlukla çok iyiyim, ama bazen iyi değilim. Bunu yönetebilmek de bana kalıyor ve bu iyi olamamaları yönetmektense en başta iyilik halini oluşturmak ve bunu devam ettirmek çok daha kolay geliyor artık bana... Demiştim ya... Tuhaf, başka bir şey değil...


Yaz akşamları artık sona eriyor ve Kuzey Rüzgarları esiyor. Bu rüzgarları nerede olsam tanırım: Alışıldık, eski bir dost evime nedense balkon kapısından içeriye girmeye çalışır. Şöyle içimden geçip beni süpürür gibi hissettiğim zaman, elim kolumdaki birkaç yükümü taşıdığı zaman, beni akşam eve gitmek için biraz acele ettirdiği zaman... Hafiflediğimde ve aynı zamanda ağırlaştığımda onun geldiğini anlarım. Bazı değişiklikler olmaya başlar evde: Artık balkabağı her an buzdolabına girmek üzeredir, Maruş geceleri biraz daha fazla uyur, salondaki koltukların üstüne iki tane battaniye çıkmıştır, su faturası az gelmeye başlar, yavaş yavaş ertesi gün giyeceğim etek-çizme kombinlerini düşünmeye başlarım... Komşum Biga'dan gelen, yazın son kavunlarından getirir; biraz nohutu kendi aramızda bölüşürüz, çoğu yemekten de sıkılmaya başlarım. Bazen hayal ettiğim bir şey olur, bir an, sonra mutlaka yapmam gereken bir iş çıkar. Hayat böyle geçecek sanırım diye düşünürüm ve işe doğru kalkarım yerimden... 


Kendimizi korumak için kaldırdığımız kalkanlar...  Ağır metaller, toprağa karışmış paslı zincirler... Ne kadar çok kalkan, ya da ne kadar ağır kalkanlar taşımak zorunda oluşumuz... Rüyamda babam bir yerlerden geçiyor ya da bir yerlerden geçtiğini hissediyorum ve gevşiyorum, gözlerimi hafif araladığımda kaskatı kesilmiş kollarımı fark edip kilitlerimi yavaşça açıyorum. Gece yarısı. Gece mutfağında kafamı boşaltmak için neler yapabilirim? Kendini korumak için kaldırdığın kalkanlar... Kaygılarımın zincirleri... Sonbahar gecesi uykudan uyanıp evin içinde şöyle birkaç tur atarım ve etrafı kolaçan ederim... Eskiden abim İstanbul'da yaşarken bana geldiği zaman arabasını bıraktığı yere bir bakarım. Karşı apartmandaki kedi. Dubleksteki ağaçlar... Belki evin içinde birkaç eşyayı gezinirken yerine koyarım, belki kafamı pencereden sokağa şöyle bir uzatırım rüzgarı hissetmek için. Tekrar yatmadan önce mama kabını kontrol etmeyi unutmadan...  Sabah olsa, kalan son kavundan biraz daha yesem diye hayal ederek...