...
Sonrasında bir hafta sonu yürüyüş yaparken bir anda aklıma geldi. Hayal kurmakta bir sakınca var mı? Böyle bir soru oldu. Soru, kendi kendisine oluştu. Sonra biraz daha cesaret ettim yürürken, hani olur ya, kendi kendinize bir şeye cüret edersiniz. Kendi kendinize bile mahrem olan bir şeyi düşünmek gibidir bu. Hayal kurmakta bir sakınca var mı? Yok aslında. O kadar basit ki, yok. Ben böyle hayaller kuran birisi değilimdir. Mevcut olanı iyileştirmek, en iyisi haline getirmeye çalışmak benim işimdir ve hayal kurmak... Biraz şımarıklıktır gibi. Öyle hissederim. Biraz şımarmaya karar vermiştim. Yürürken verdiğim cesur kararlar...
Güzel, bol güneş alan, ayrı ve kapalı bir mutfağım var. Bildiğiniz gibi No:37'nin mutfağı direkt salona açılıyor, havalandırma problemi sebebiyle akşam bir saatten sonra yemek yapılmıyor ve asla, ama asla balık pişirilmiyor. Ama hayalimdeki mutfağın güzel bir mermer ya da ahşap tezgahı var. Mermer tezgahta çekilen fotoğraflar ışığın hülyalı yansıması sebebiyle inanılmaz güzel çıkıyor. Ahşap tezgahtan çok emin değilim, İsveç'te ve Danimarka'da deneyimleyince insan mutlaka evimde de olsun istiyor ama bir yandan da bizim mutfak kullanımımıza çok uygun mu, bilmiyorum. Sanki hayatın bir anında kullanıp pişman olunması gereken, ama bir kere mutlaka kullanılması gereken bir şeymiş gibi hissediyorum. Neyse. Ahşap, sanırım biraz da sarı detaylar iç içe; yeşil çok moda ama yeşilin sıkılmayacağım bir tonunu bulmak imkansız gibi. Her şey kullanışlı ve temizliği de kolay. Mutfak leke tutmuyor, ocak iz bırakmadan kolayca temizleniyor. Muhteşem bir şey, çok güçlü yanıyor ve üzerine su koyunca hemencik kaynatıyor. Öyle hızlı kaynatıyor ki kettle kullanmak hiç istemiyorum ve kettle aldığım için kendime biraz hayıflanıyorum. Fırınım ise ısıyı doğru gösteriyor ve lütfen ama lütfen, altını ve üstünü eşit pişiriyor. Annem burada kış hazırlığı yapabilir. Yazın bolca domates alırız ve ben köz domates çorbası yapmaya girişirken annem de biraz menemen yapar. Bolca kızartılmış doğranmış yeşil sivri biber koyarız buzluğa. Bamya. Bezelye. Ama favorim her zaman tabii ki yaz domatesidir ve her yerin kıpkırmızı olmasına aldanmadan işlerimizi halledebiliriz.
Buzdolabım geniş ve güzel; içindekiler hemen bayatlamıyor, çürümüyor. Her türlü malzemeyi koyabileceğim bolca depolama alanı var. 4 kapılı istemiyorum diye düşünüyorum, 4 kapılı olanlar bana nedense bodur geliyor. Tuhaf. Ağaç gövdesi gibi. İlkel bir şeyler var 4 kapılı gardrop tipi buzdolaplarında, sebebini tam bilmiyorum. Ama geçen LG’nin müthiş bir dolabını görmüştüm, 2’li mi 4’lü mü emin değilim ama kendi kendisine buz yapıyor ve içecek bölmesi dışarıdan görülebiliyor. Kendimi o içecek bölmesi ve buz kısmıyla sınırsız hayal edebiliyorum. Mutfakta Maruş’a yaş mama hazırlamak için de çok güzel bir alanım var ve Maruş’un mamalarına istediğim zaman kolayca ulaşabiliyorum. Mutfakta aynı zamanda çok keyifli bir oturma alanı var. Ben yemek yaparken ya da bir şeylerle uğraşırken Maruş’un beni seyredebileceği, kendine ait güzel bir yer oluşmuş kendi kendine. 37 Numara'nın servis penceresinde oturup beni uzun uzun seyrettiği gibi bir yeri mutlaka hazır. Mümkünse bir de tüm fırıncılık ve tarif kitaplarımı da burada görebilmek isterim. Fırıncılık kitapları mutfakta olmalı, evet lütfen. Onların yerinden emin değilim, muhtemelen renkli çelik tel bir kitaplık yapmak gerekir çok ağır oldukları için. Renkli, çelik, tel kitaplık? Gibi bir şey. Biraz daha düşünmek gerekebilir bunu. Gerçekte olduğu gibi, hayalde de istiflemek çok zor.
Bu mutfakta istediğim kadar vakit geçirebiliyorum. Ne çok fazla ne çok az; tam istediğim kadar. Yemek yapmak, hamur işi yapmak, bir şeyler hazırlamak, bulaşık makinesini boşaltmak, filtre kahve makinesinin demlemesini beklemek, Maruş’la vakit geçirmek için bana yeten, beni yormayan bir alan. İçine girdiğimde kendimi iyi hissettiğim, hayatımın gerçekten bir parçası olan, içerisinde yaşayabildiğim ama yani tüm hayatımın da mutfak olmadığı bir alan. Ama mesela ayaküstü bir şeyler yiyebileceğim bir masam da varmış burada. Bir iki sandalye de. Bunların tarzlarını bilmiyorum ama mutfağın verdiği his genelde hep sıcak, yumuşak ve kucaklayıcı. Ocak hissi. Karmaşık mı çok mu düzgün bundan da emin değilim. Yani pek çok şeyden hiç emin değilim. Kimi mutfak country karmaşıklığında ve temizliği zor, öteki yandan çok düzenli olunca da hizmeti çok oluyor. Mutfak biraz doğal yollarla da oluşmuş olmalı değil mi? Yani mutfağın bir çaput kısmı da olur belirli aralıklarla temizlenmesi gereken. İşte arkadaşların babyshower'lardan gelen buzdolabı magnetleri... Kırık şişe açacakları... Yurtdışından getirilmiş bir yerleri çatlamış seramik kupalar... Okullardan toplanmış kupalar... Falan filan. Duvar kağıdı da düşünsem mesela. İskoç country tarzı eskitme duvar kağıtları. Hani hafif silik böyle göl kenarında birkaç ağaç ve kuğu görseli var. Ya da bilmiyorum, farklı bir şey. Masanın üzerinde seramik bir vazonun içinde birkaç sarı mimoza var. Mimozalar her zaman orada ve taze. Mimozaları koyduğum seramik vazoyu gözüme kestirdim bile hatta. O biraz alınacaklar listesinde, şimdiden.
37 Numara'nın mutfağında çok fazla eksik var. Dolapsız, yersiz bir yer. Hatta kapısız bir yer. Toplam 2 adımda biten ama nedense, bakın nedense o halini de sevmeyi başarabildiğim bir yer. Fırına bir şey atmak için fırını depolama alanı işlevinden kurtarıp pişirme işlevine geçirmeye hazırlamak bir süreç. Böyle şeyler olmasını istemem. Ama bir yandan da her şey o kadar elimin altında ki -yani gerçekten elimin altında. Bütün mutfak kollarımı iki yana açma mesafesinde olunca oluşan hareket konforu -ve tabii ki konforsuzluğu çünkü hemen kırılabilir bir şeyler ve yine düzenli tutmak çok zor, her şey üst üste. Mesela küçük ekmek tabaklarım için bir yerim var artık hayalimdeki mutfakta. Bir yerde güzel peçetelerim, mevsimsel olarak ayrılmış halde duruyor. Masa örtülerim, runner'larım, bilirsiniz işte sofra düzenine dair her şey burada. Hala çok sevdiğim çatal bıçak takımıma ek bir takım almamışım bile. Zaten memnunum. Tencerelerimden, tabaklarımdan, her şeyimden çok memnunum; sadece daha fazla servis gereci ihtiyacım var ve onları da peyderpey alıp yerlerine koyuyorum. Gibi gibi.
Blogda yazdım mı tam hatırlamıyorum ama 2024 yılında bir gün, mutfak lavabosuna döktüğüm lavabo açıcının gitti görünmesi ama meğerse gitmemesi, sonrasında üzerine sıcak su, sonrasında bir de soğuk su dökünce patlaması sonucu yanmıştım. Sol elim öyle bir yanmıştı ki kendimi acile zor atmış, 1 ayda zar zor iyileşebilmiştim. O gün bu gündür mutfak lavabosuyla nefretlik olan ilişkim bu yeni mutfakta yokmuş. İşte bakın bu da önemli. Uzun seneler sonrasında lavabo giderinin tıkanıp tıkanmayacağına dair bir dert yaşamıyorum. Düşünsenize. Çok iyi bir gideri olan mutfak lavabosu... İşte hayalimin en cüretkar kısmına kadar geldik. Almanya'daki lavabolar gibi vakumlu çekişi var hatta. Vov vov vov. İnanılmaz. İşte burası duraksadığımız -ve bir sonraki yazıyı beklediğimiz yer...






