DİNLENCE

12:02


".. bir sonraki hayatımda bir hayvan olarak yeniden doğarsam, sen olarak doğmak isterim, eğer sen de bir insan olarak doğacak olursan, benim kızım olarak doğabilirsin, böylece birlikte yaşamaya devam edebiliriz." - Yan Lianke


Gar’da çelik yapı direklerinden birisine yaslanmış, alınmayı bekliyorum. Kedi gelene kadar uyumuş ve şeffaf çantasının içinde hala uyukluyor. Ona bir şey olmasına izin vermeyeceğimden bu kadar emin oluşu, ikonik… Ama şu an çantasıyla birlikte 4 kiloyu geçkin bu tatlı patatesi kucağımda taşımak beni biraz yoruyor… Gece taksisini süren bir kadın şoför; arabayı hışımla kullanmasından tuhaf bir zevk alıyorum. Buranın kendi şehri olduğundan emin oluşu, parmaklarının ucuyla direksiyonu tutmasından anlaşılıyor. Trafik ışıklarında hafif kaya kaya eve varıyoruz ama ev, bomboş… Şu fıkranın içindeyim, sanki evdeki her şey ve herkes taşınmış ancak bana haber vermeyi unutmuşlar gibi. Böyle şeyler insanın bir anda karşısına çıkmamalı. Hoş, son zamanlarda insanın karşısına çıkan ilginç şeylerin sonu gelmiyor. Galiba diyorum, bundan sonra hayatlarımız garlar, havalimanları ve metro istasyonları arasında yaşadıklarımızı anlamlı bir şekilde bir araya getirmeye çalışmakla geçecek, eski bir Singer makinede kenarlarını üst üste koyup dikermiş gibi. Sürekli dağılan, sürekli ellerimizden kurtarmaya çalışan evrenlerimizi bir arada tutmak için çabalamaya devam edeceğiz. Her şey zaten böyle olacaktı da biz mi uğraşmaya devam ettik, yoksa çalışarak her şeyi çok mu değiştirdik; bilmeden… 


Çok fark eder miydi… 


Serin bir Mayıs Cumartesi’sinde esen rüzgarların etkisiyle görkemli bir giriş sahnesi oluşmasını bekliyoruz, bir olayla kendisinden konuşturacak yeni bir yaşam ihtimali… 


Heyecanlan, durul, heyecanlan ve tekrar ayağa kalk. Bir kadınla tanışıyorum eski bir kabin memuru ve kedisi var, bana efsanevi bir hayat hikayesi anlatıyor, 29 yaşımdayım diyorum, Allahım 29 yaşımdayım. Çocukken hayatı sorgulayıp bir şeyler elde etmiş olma vaktimin geldiğini düşündüğüm yerde çantasında bir kediyle birlikte tuhaf istasyonlar arasında dolaşıp duruyorum. Hatta belki içimin boşaltılmasından korkarak kaçıyor da olabilirim, kendi kendimi yazdığım her satır için “bak bunu sadece sen yazabilirsin, devam et, sen olmasan oluşmayacak şeyler bunlar” diyerek kıvrandırdığım şeyler…


Gerek var mıydı…


Hafif yaz akşamı meltemi vücudumuza sarılıp gidiyor. Belki öpmüştür de… 


O gün milyonerlerin arasında geçireceğimiz bir gün (en azından ben öyle varsaymayı epey eğlendirici buluyorum), nereden biliyorum, Lounge’dayız ve burada insanlar terleme özelliğini artık geride bırakıyor. Milyonerleri topluluk içinde fark etmenizi sağlayan tek şey… Business çantamla ve 29 yaşımda Chuck 70’lerimle milyonerlerin arasında saçma bir yerde durduğumu hayal etmenin getirdiği muzır bir neşe yaşıyorum. Fırsat olunca bir kitapçıya gidip kendime fantastik bir roman alayım diyorum, kapağında ejderhalara binen elflerin ve cücelerin olduğu üçüncü sınıf serilerden birine kaptırmaya epey ihtiyacım var. Alakasız yerlerde ucuz zevklerime dair kendime içten içe verdiğim sözlerden birisi bu. Bir diğeri akşam eve gidince, gidebilince, Workin Mums seyretmek. Bunu da yapayım diyorum kendime şevklendirici bir şekilde. Kediye sarılma ve onun guruldama aşamasını bitirirken bir bölümü de aradan çıkartırım… İşte aynı anda sevdiğim iki şey birlikte… Bir bölüm önceki akşamdan kalma bulaşıkları yıkarken, bir bölüm çamaşır makinesi için çamaşırları ayırırken… Saat 2 olur, şöyle haberlere bir bakıp ardından uyurum… Lounge’da, ayaklarımda Chuck 70’ler ve elimde kırılmaz bükülmez bir Samsonite laptop çantası… Şimdiye kadar beni ayakkabılarım için uyarmamış bir tane bile müdürüm olmamış, bunu eğlendirici buluyorum. Demiştim, içten içe kendime verdiğim komikli sufleler….


24 saat kalıcı bakım kremlerinin de isyan ettiği o evden çıktığım 18. saate geldiğimizde artık kendimi iğrenç de hissetmeye başlıyorum. Tüm bu yollar sonrasında vardığım yer bazen annemsi “eve geç kaldın” tripleriyle kendisine gıcık ettiren bir kedi… 


Her neyse, söylemiştim, bir hostesle tanışıyorum, kahve sırasındayız. Havalimanlarında yeterince takılırsam karşılaşmayacağım kim vardır diye düşünmeye de başlıyorum aklımın diplerinde bir yerlerde. Sohbet bir anda değişiyor ve işte tekrar, şaşırılmayacak şekilde hostesin ne kadar efsane bir hayat sürdüğü konuşmasındayız. Galiba bu tehlikeli bir yaşa yaklaşınca otomatik olarak gelen bir güncelleme çünkü bir anda kendi efsane’lerimi düşünüyorum ama liste açıkçası çok kabarık değil, en azından onun kadar değil. Biraz sıkılıyorum. Hafızamı zorluyorum, bir şeyler çıkartacağım ama hafızamın performansı beni biraz daha mutsuz ediyor. Aklıma 1 saat at binebilmek için tam 7 saat yol gittiğimiz o saçma gün geliyor sadece. Keyifsizlik… Starbucks’ın Seattle Pike Place Market kahvesi, güzel bir kahvesin ancak ucuzsun ve şu an bana en çok yakışan şey de sensin. Sıradansın ve bunun farkındasın, çok bir iddian yok ama beline kemer takmadan asla dışarı da çıkmazsın. İşte bana dair her şey… Hostesle ayrılırken kısa bir telefon alıp verme yaşıyoruz, of, hani şu bir daha asla görüşmeyeceğini bile bile telefon alıp verdiğin anlardan birisi… Ama ilginç bir şekilde o gecenin ilerleyen saatlerinde hostes beni arıyor. Ben o an tabii ki bunu bilmiyor ve kendi kendime hayıflanıyorum…


Sonrasında pek çok şey oluyor ve ben o hostesin evinde annesiyle birlikte çay içerken yolda gelirken pazardan aldığım kirazlardan yiyorum ama tüm bunlar, hep başka anılar… 


Burada kalabiliriz. 


Dışarıda büyük bir fırtına yavaş yavaş kendini toparlıyor ve o an kendime haftasonu biraz geç kalkacağıma dair söz veriyorum. Eve giderken canım Amerika'da Diner denilen tarzda vagon restoran gibi bir yerde ıslak hamburger yemek istiyor. Hatta şöyle, hamburger ve normalde asla sevmediğim ama nedense bu gece bir anda canım çeken cam şişe Cola...  Kötü bir köftesi olan ıslak hamburger ama içine bolca ketçap mayonez sıkarak tam anlamıyla suçluluk yemeği haline geliyor ve kendisi kurtarıyor. Bu saatlerde Diner'lar daha yeni yeni müşteri çekmeye başlıyor ve orada da en az havalimanlarındaki kadar ilginç insanlarla karşılaşacağıma eminim ama evde, geç gelince trip atan bir kedi olduğunu hatırlıyor ve taksiciye acele etmesini söylüyorum. Evde beni bekleyen önceki haftadan kalma peste sosu, bayatlamış ekşi mayalı ekmek ve teneke kutu zeytin... Sizler beni yırtık ev pijamaları içerisinde de kabul eden biricik dostlarımsınız... 


Fırtına yetiştiğinde ve saat de artık iyice geç olduğunda holün ışığını açık bırakıp küçük odada biraz uzanıyorum. Kedi mahmur gözlerle ışıktan karanlığa geldiği ve oda değiştirmek zorunda kaldığı için keyifsiz ve biraz da kızgın, onu öyle görmek ise benim uykumu getiriyor. Ne kadar doğal bir ilişki diye düşünüyorum, yer yer birbirimize sataşsak da her akşam barış içinde uyumamız kaçınılmaz... Aklıma nedensizce Budapeşte'de kışın bir soğuğunda çimlerinde uzandığım o park geliyor. O kadar güzelliğin ortasında su toplamış ayaklarla yorgunluktan bitap bir şekilde durmaya çalışırken, ne olurdu şimdi evimde olsam ve şu an oturduğum koltukta yuvarlana yuvarlana dinlensem demiştim...


İşte şimdi biraz dinlenebiliriz...

BAŞKA DİLDE MASALLAR

03:35

Başka bir dilde anlattığım masallar... 


Bu şehirde karşılaştığım insanlar kadar karşılaşmadıklarım da etkileyici diye düşünüyorum. Oysa şehrin farklı noktalarındaki metro istasyonlarında aniden belirdiğim anlar hiç az değildi. Ama er geç taşınacağım buradan da, gideceğim. Ben taşındığım zaman şehrin toprakları rahat bir nefes alır, bastıra bastıra yürüdüğüm, gerçekten de yürüdüğüm yerler usulca kendisini bırakır. Belki yeşeren birkaç çim olur birkaç kedi üzerine kıvrılır. Kuş görünce totosunu sallayan komik kediler… 


Başka bir dilde anlattığım masallar bunlar. Karton kapakların içerisindeki resimlere bakarak işin aslını öğrenmeye çalıştığın… Öylece tahminler yürüttüğün her şeyin içinden çıktığım anlar vardır. Yoldan geçerken baktığın camekanların tamamında düşündüklerimi gördüğün zamanlar vardır. Nemli, hatta rutubetli bir ormanda koşarken tek bir hamlede elinden kayıp giden bir şey… Alice’in olduğum hikayelerin vardır. Alice, Alice! 


Başka bir dilde anlattığım masallar…


Tam bıktığın yerde, bıraktığın yerde karşına çıktığım zamanlar vardır. Şimdi düşündüğümde bu kadar yükü senin yerine, onun yerine, herkesin yerine alabileceğime nasıl inandığıma şaşırdığım zamanlar… Herkese görünür bir yolu inatla takip edermiş gibi kararlı olduğum günler vardır. Etrafımda savrulan siluetler arasında insan trafiğini aşmaya çalışırken ne kadar eminim her şeyden, ne kadar güveniyorum kendime, sana; sorsan, ne kadar biliyorum… Sınandığım zamanlar vardır. Sınandığım ve yaz sıcaklarında hareket edemediğim, kış soğuklarında kımıldayamadığım, bir süre, bir süre hiç uyanamadığım zamanlar vardır…


Başka bir dilde anlattığım masallar bunlar. Yabancı sözcüklerin arasından duyduklarımı seçip bir yere koymaya çalışıyorum büyük bir çabayla, oysa öteki tarafta masayı terk edip giden birisi var…


Taşındığım, ben de taşındığım zaman… Sanki kökleri tutan sadece ben kalmışım gibi geriye ya da direkt ben kök vermişim gibi… Burayı çok sevmiştim, burası benim için sevimli bir yuva ve sonbaharda yapraklarıyla savrulan uzun kavak ağaçları demekti. Kabarık eteklerini hızlı hızlı toparlamaya çalışan gelinler gibi tüm eşyalarımı toparlamıştım. Tüm eşyaları toparlamanın bu kadar kolay, bu kadar hızlı olması ne kadar inanılmazdı... 


Tüm köklerimi birbirinden nazikçe ayırmış ve kaldırmıştım… Bak bunlar, bunları belki hatırlarsın, belki… Hatırlar mısın? Bir pazartesi, iş yolunda sıkılırken… hatırlar mısın? Bir an, bir his geçip gider. Gitmez mi?


Başka bir dilde anlattığım masallar bunlar…


Tek tek elimden geçtiğinde tüm o çerçöp, kupa ve kot pantolonlar, artık hiçbir şey olmayacağını anlıyorum. Hiçbir şey kalmayacağını… Ne kadar kolaymış taşınmak ve ne kadar kolaymış geriye tek bir parça bile kalmaması. Yerinden oynatamayacağını düşündüğün tüm o ağır eşyalar, duygular ve kavgaları toparlayıp çıkmanın, üstüne girdiğin yeni evin kilidini değiştirmenin ve sonsuza dek artık farklı bir yerde olduğunu kendine hatırlatmanın... Bu kadar kolay olması...


Başka bir dilde çat pat anlattığım masallar bunlar...

BİR ÖĞLEN, BALIKÇI TABYASI'NDA

10:18


Hangi denizin balıkçısı,

Rüzgara karşı durduğunda "ben de esip dağılsam" diye düşünmüştür?

"Burası bir su kenti" diyor arkadan, belli belirsiz seçilen bir ses, 

Bir nehir balıkçısı, hangi teknesini tüm gücüyle karaya sürmüştür?

*

Balıkçı Tabyası'nda bir öğleden sonrası... Oraya gelene kadar 28 kilometre yol yürüdüğümüzü söylesem kim inanır? O kadar yorgunum ki tek bir adım daha atamadan nefis güneş ışığında kalenin karşısına çökmüşüm... "Ben senin için gözcü olurum, sen git." 

Gülüşüyoruz.

O an, bir ışık huzmesinin gözüme vurmasıyla birlikte birkaç gülüşmeden daha değerli olan ne var diye düşünüyorum... Tüm bu güzellikler, inşa edilmiş yeni bir evren, şehire karşı ihtişamlı kalelerini koyan krallar, devasa saat kulelerinde zamanı kovalayan dökme demir yelkovanlar, ağır çok ağır taşlardan yapılma şapellerin içine su şıpırtısı koymayı hayal eden zihin, çeliği demirle birlikte döverek yapılan görkemli heykeller... 

Kral Ferdinand'ı bir an görüyor gibi oluyorum, büyük, siyah bir Hun atının üzerinde, at huzursuzlukla kıpırdanıyor... Tavladan çıkmasına değecek bir hareket istiyor, guruldama, Danların vrinsk dediği küçük kişneme nefesleri... Heyecanlı, coşkulu, yerinde duramaz, hatta biraz sinirli... Tüm kaslarını açmak için sabırsız, sadece ufacık bir işaret bekliyor... Ferdinand tam karşısındaki esere bakıyor ve gururlu, yüzünde ufak bir tebessüm... 

Bunların hepsi bir gülücük için değil miydi şimdi diye düşünüyorum tabyaya karşı oturmuş... Bu düşünceyle biraz eğlenip kalkıyorum tekrar.

Gülücükmüş... 




ABORDA, ALABORA

04:26

Alkışlarla gelen… Ancak öyle gitmeyen...

 

Sadece yaşayan bir varlıkken hareket eden, kıpırdayan, titreyen bir varlığa dönüşen şeylerin hikayesi…

 

Bir süpervizyon değil, bir süperyolculuk ile karanlıkta karşılaştığımız ve birbirimize selam vermeye son anda karar verdiğimiz ben’ler arasında dolaşıyorum, dolaşıyoruz. Kim kimin elinden tutuyor ya da birisi gerçekten elimi tutuyor mu, istediğim ben’e istediğim şeyi söyleyebilir miyim, her ben burada mıdır, sadece ben mi varım… Korkunç sorulara basit yanıtlar… Sıra kime gelirse... 

 

Karşıma oturttuğum birkaç ben var, boş sandalyeyi sırasıyla onlarla dolduruyor ve evet diyorum, işte buradayım. 29 yaşında ben’in karşısındaki küçük ben’ler benimle hesaplaşmaya çalışıyor. Bu adil değil, bunun adil olacağını zaten kimse söylemedi de… Bir ben’i tutuyor ona karnından sarılıyorum, bir diğerinin saçlarını topluyorum, bir diğerine sadece gülümsüyorum, perde perde hepsi geçiyor. Kızabilecek enerjiyi bulduğum hiçbir ben yok, hepsine yaramazlık yapan çocuklarına karşı yorgun bir kabul edilmişlikle yaklaşan dişi kediler gibiyim. Bir ben geçiyor çok korkusuz, bir ben geçiyor anlamsız bir karanlıktan korkuyor. Bir ben geçiyor ürkek, bir ben geçiyor dünyalar onun olmuş ve bıraksan oradan oraya koşacak sevinçten… Bir tanesi gerçekte nerede olduğumu soruyor, bir tanesi o alışverişi yapıp yapmadığımı, bir tanesi annemi, bir tanesi hala bir haber bekliyor, bir tanesi uyumaya çalışıyor, bir tanesi havalimanında mutlu mutlu göz kırpıyor, bir tanesi akşam mesaiye kalmış ve ertesi gün Van’a gidecek çok yorgun… Hepsi bu karanlığa alışıyor.

 

Bir süperyolculuk ile kendisine gelen, ama gerçekten de kendisine gelenlerin içerisinden geçiyorum. Herkesin oturmuş karşısındaki boş sandalyeye baktığı mikro bir zaman yarılmasında seyahat ediyoruz birlikte. Bu biraz zor. Daha doğrusu bu imkansız. "Bu imkansız evrende ne diyebilirsin ki" diyen bir ben de, yılgınlıkla köşede oturuyor…

 

Arkamızdan yönlendirici bir ses bırakın diyor, denize attığınız çapaları çekmeye bile uğraşmayın, sadece bırakın pruva dalgalansın… Bu iyiymiş diyorum, bir de çapalarla mı uğraşacaktım… İnsanın kendisiyle uğraşması ne kadar zor, her yaştan ve her an’dan kendisine hesap vermesi ve tüm bunları yaparken aynı anda bunun kendisini daha mutlu edeceğine inanmaya çalışması, aborda, alabora… Arkamdaki ses gülüyor ve iyi gidiyorsun diyor… “Ben sadece pruvada sallanıyorum, artık gerçekten umurumda değil, tüm bu ben'lerle uğraşılmaz” diyorum… Bu sefer farklı insanlara ait gülüşmeler… 

 

Alkışlarla gelen, ancak giderken tam olarak öyle gitmeyen bir şey var aramızda. Bir süperyolculuğu bir performans gösterisine dönüştürmeye çalışanlar var; kendisine hayran kitlesi arayanlar, kendisine kaynak arayanlar, kendisine hazır cennet arayanlar, kendi cennetini bir başkasının cennetinde arayanlar.. Yoruluyor ve pruvamdan atlıyorum, o çok sevdiğim kıyılarım, güvenli değil artık. Artık pek çok zamanda olduğu gibi gücümü toparlayıp gitme vakti…

 

Hazırlanma ve yola çıkma vakti: Karaya bağlı olan tüm iplikleri saldırgan olmayan bir çabuklukla kesmek ve yelkenleri sonuna kadar açmak için. İnsanın bir kere içinde hissettikten sonra bir daha asla bastıramadığı o gitme güdüsü… Kıpırdadıkça yerinden oynayan, gittikçe büyüyen yeni bir macera arama hissi…

HİSLER (I) : "MAHALLE"

12:05



Şubat ayına ağır ağır giriş yapmış oldum, tam 9 gün yatarak! Artık 21 Şubat olduğuna göre vücudumun biraz kendine gelmeye karar vermesi gerekiyor diyerek ayaklanıyorum… Hasta olmadan önceki Cumartesi günü, önceden sezinlemiş gibi detaylı bir pazar ve market alışverişi yapmış, eve gelince hem haftasonu için hem de buzluğa koymak için nefis bir lazanya yapmıştım. Lazanya, mükemmel bir hasta yemeğiymiş meğerse… Hem doyurucu, hem mükemmel lezzetli, hem iştah açıcı, hem dondurucuda durmaya müsait olduğu için çok kolay. Bu blog yazarı, son dönemde sürekli lazanya övmekte…

Son dönemde (tamamen tesadüfen) taşınmakla ilgili birkaç arkadaşımla konuştum, İstanbul’da taşınsam nereye taşınırım, bundan sonrasında neresi olur şeklinde. Nedense İstanbul’da bir kere daha taşınmama hiç imkan vermediğimi fark ettim, sanki şu anki evimden çıktıktan sonra bu eşyayı Ankara’ya götürürmüşüm gibi hissediyordum. Belki bu inanmak istediğim bir düşünceydi, belki de taşınmanın aşırı derecede zahmetli bir iş olması sebebiyle öyle bir ihtimali hiç oluşturmamıştım bile. Belki de, İstanbul’da taşınacak daha iyi bir yer olmayacak olması olabilirdi… Bu fikir aklıma geldiğinde önce duraksamış, sonrasında kendi kendimi buna ikna etmiştim. Yoksa ben, 3 senedir oturduğum bu yerde, zaten İstanbul’da yaşanabilecek en lüks hayatı mı yaşamaktaydım…


Bu yazıyı yazarken epey gülüyorum kendi kendime çünkü evime taşınma hikayem aslında bir kurtuluş hikayesi: İstanbul’da ilk işe başladığımda, Ankara’dan belgelerimi teslim etmek için geldiğim zaman sağlık raporu için işyeri hekiminin yanındayım, doktora orada çalışanların genelde nerede oturduğunu soruyorum çünkü Perşembe günü, haftaya Pazartesi işe başlayacağım ve tamamen evsiz ve ne yapacağımı bilmez haldeyim, doktor bunu neden sorduğumu merak ediyor, birkaç gün sonra işe başlayacağımı ancak kalacak yerimin olmadığını söylüyorum, biraz dışarıda bekle diyor, sonra birkaç gün sonra ev arkadaşım olacak kızla tanışıyorum, ayaküstü 10-15 dakika konuşuyoruz, aynı gün benden birkaç saat önce doktorla sohbet ederken ev arkadaşı aradığını söylediğini iletiyor, doktor da ilahi bir müdahale ile bizi buluşturuyor. Tek nefeste anlattığım bu hikayenin sonu, hiç tanımadığım bir kızın evine, daha doğrusu bir odasına yerleşmemle son buluyor. Ev, Tuzla’da bir sitede. O zamanki işyerime çok yakın ancak medeniyete çoooook uzak. Ankara’dan İstanbul’a gideceğim diye yola çıkıp İstanbul’un en İstanbul olmayan yerinde kendimi buluyorum. Günü gününe tam 1 sene yaşadığım bu evle ilgili hikayeleri farklı bir yazıda ayrıca anlatmak isterim, üzerinden 3 sene geçtikten sonra dedikodu yapmak apayrı bir keyif de verir eminim ki. Ama o evde yaşadığım son günlerde artık gerçekten tükenmiş, bıkmış, kendimi beni sürekli içine çekmeye çalışan devasa bir su kütlesinin üzerinde tutmaya çalışmaktan bitap düşmüştüm. Ev arıyordum. Canhıraş bir şekilde, ev, arıyordum…


O dönemde çalıştığım arkadaşlarım bu durumu bildiği için, bana sürekli olarak şu anki yaşadığım mahalleyi söylemeye başladılar. Çoğu zaten komşumdu, bir keresinde saymıştık yaklaşık 10’a yakın bizzat tanıdığım arkadaşım vardı bu mahallede oturan. İş çıkışı Maltepe civarında ev bakmaya başlamış ve gördüğüm bazı evlerden kaçarcasına uzaklaşmışken, o kutlu günde (hahaha), yani 2019’un Kadir Gecesinin olduğu gün, işten çıkıp arkadaşlarımla dışarıda iftar açmadan önce Küçükyalı’ya ev bakmaya gelmiştim. Mesai sonrası, oruç etkisi, korkunç İstanbul sıcağı ile bir araya gelince emlakçıda oturmuş, bana ev bulun diye yalvaran gözlerle bakmaktayken adam beni aldı, bu mahallede ev bulmanın imkansız olduğunu, kiralık ev bekleme sırasının olduğunu ama bugün kendisine gelen bir daire olduğunu, hazır buradayken bakabileceğimizi söyledi ve beni şimdiki yaşadığım eve getirdi. Arabayla gelmiştik, gelirken emlakçı bana “metroya 5-6 dakika, Hilltown’a 5 dakika mesafe” demişti. Eve ilk girdiğimde “off benim evim burası olmalı” hissi alacağım bir güneş ışığı salonu dolduruyordu, ev yepyeni, dubleksten bozma bir , mutfağı küçücüktü ancak benim için problem değildi. Her şeye rağmen evin kirasının bütçemin üzerinde olması beni kahretmişti. Emlakçıdan kartvizitini almış, kendisine dönüş yapacağımı söyleyip iftara doğru bitkin adımlarla yol almaya başlamıştım. O gün öylece geçmişti, Kozyatağı Hacıbaşar’da 6-7 kişi nefis bir iftar yapmış, ardından Cadde’de bir tur atıp evlere dağılmıştık…  


Ertesi gün, annemlerin tamamen farklı sebeplerle İstanbul’a gelmesi ve beni Tuzla’daki evden almasıyla, kendimi bir anda babama Küçükyalı’daki bu evi tarif ederken buldum. Arabayı evin oraya park ettik, sonra beraber mahalleyi gezdik, babamla birlikte metroya kadar yürüyüp geri geldik. Tam apartman kapısına vardığımız zaman telefonum çaldı, kayıtlı olmayan numarayı açtığımda emlakçı arayıp evi düşünüp düşünmediğimi sordu. Babama baktım, durumun şaşkınlığı içerisinde emlakçının aradığını söyleyince çağır kızım gelsin dedi ve ardından evi gezme, emlak ofisi, ev sahibiyle pazarlık, vs vs derken evi tuttum. Çılgınlık… Emlakçı, nasıl olur da oraya gideceğimizle ilgili hiçbir bilgisi yokken biz tam evin önünde dururken arayabilmişti? Çılgınlık…


Evi tuttuğumda o kadar sevinmiştim ki, annemler eski yatağını Ankara’dan gönderdiklerinde poşete sarılı yatağın üstünde Mayıs güneşinin altında bomboş evde biraz yatmış, bu huzur ve sessizlik hissi için içimden uzun uzun dua etmiştim. Ne elektriği, ne suyu olan, içinde poşete sarılı eski bir yataktan başka bir şey olmayan evin bir insanı bu kadar mutlu etmesi inanılmaz bir şeydi… Annem hep şey derdi, “hiçbir şeyim olmasın, üzerimde kendime ait bir çatım olsun”. Gerçekten de öyleydi… Sonrasında bu çatı ile ilgili çok şey oldu, yerleştiğim ilk sene evi çatıdan su bastı, bir kış evde tavan döküldü ve daha pek çok hikaye... Ama burası işyerime yürüyerek 10 dakika süren, bazen kulaklık bile takamadığım, sahile bir koşu gidip gelebildiğim, sabah erken çıktığımda hemen yandaki ekmek fabrikasından gelen sıcacık ekmek kokusu ile her şeyin birbiri içine girerek, üzerine bir de kedi eklenerek kendi evrenimi oluşturabildiğim bir yer haline geldi. 


Mahalleden bahsedecekken konu eve geldi ama her şey bu hikaye ile başladı. 


Tuzla’da otururken neredeyse her hafta Ankara’ya gidiş gelişlerim, Tuzla’ya her dönüşümde yaşadığım yere hayret edişim, Tuzla'da beni ziyaret eden arkadaşlarımla yaptığımız doğum günü kutlamaları ve pazar sabahı pankekleri, Tuzla’daki mahalledeki bir daha hiçbir yerde o kadar güzelini bulamayacağımı bildiğim süzme yoğurtçu, deri sanayinin uzaktan gelen kokusuna asla alışamamak, Tuzla’daki evdeki odamı boşaltıp bizim arabaya doldurma şeklimiz, arabada hareket edecek bir santim bile yokken mutlulukla o siteden son kez çıktığını bilme hissi… Bir eve veda ederken başka bir eve koşma… 


Aşırı derecede uzun olmaya meyilli bu hikayeyi bir yerde durduruyor ve gerçek hayatıma, lazanya övmeye devam ediyorum… 

ÜÇ KERE İZLANDA

12:58

İzlanda, içimizden bir kere, iki kere, üç kere İzlanda… İzlanda, bu senin için. 


İzlanda, sen buraya uğradığında bu şehir, bu ülke, bu dünya böyle bir yok oluş görmemişti… 


Dar bir pencerenin önünde oturmuş martı seslerini dinleyip kar sisinin dağılmasını bekleyen kadınların yüzüne bir anlık, sarı bir ışık düşmekte... Güneşin okul sonrası biraz oyalanmak istediği kirpiklerle çevrili bir çift göz seçilir. Bültenlerde biraz, sadece biraz öncesini anlatan bir ses duyarsınız sonra, okyanuslardaki tedbirlilikten ve sahil güvenlikten bahseder, oysa sadece birkaç on metre uzakta sahile vurdukça ses çıkaran Akdeniz çakılları çoktan donmuştur… 


Bu dünya böyle bir yok oluş, kolay kolay görmemiştir. 


Dar bir pencerenin önüne oturmuş, gece çocuklarının neşeli seslerini dinlerken kedi kuyruğunu kıvırarak yanınıza kurulur, “bu sesler de nedir”. 


Vakit geldiğinde bozkırların üzerinde nasıl koşacağınızı düşünürsünüz, o sırada bir sincap hızlı hızlı söğüt köklerini kazacaktır; tam o sırada ağırdayan, gıcırdayan, eski ve bozuk bir şeyle karşı karşıya gelirsiniz. Sizin hızla yaklaştığınız, size hızla yaklaşmakta olan, ürkütücü bir karşılaşma anı vardır. Hiçbir, hiçbir şey tam da burada olduğu gibi kalmayacaktır; kar bulutunun içerisinden beyaz bir el uzanacak ve sizi çekecektir. Bir yavaşlatma büyüsü gibi etrafınızı saran, yoğun, çok yoğun bir doku tarafından yutulacak, kesinlik hali sizi usulca yere bırakacaktır... Ve bir süreliğine uyuyacaksınızdır. Bir şehir, işte böyle fethedilir.  


Her şey yumuşadığında ve güvenle geri döndüğünde, dünya elbette değişmiş olacaktır. Ağaç yapraklarının rengi değişmiş, yabani yabanmersinleri bayırlara keyifle yayılmıştır… 


Bu dünya böyle bir yok oluş, kolay kolay görmemiştir. 


Ani olmayan, sert olmayan, şiddetli olmayan, ürkütmeyen, aksine insanı sevimliliğiyle kandıran bir şeyin içerisine giriverirsiniz: Bu nedir bilmiyorum İzlanda, bu nedir? Gece olduğunda düşündüğün, hatta akşamdan suya yatırdığın, uyumadan üstünü kapattığın, sabah olduğunda verdiği sıcaklık ile kendini iyileşmiş bulduğun bu his, nedir?


Bu dünya böyle bir yok oluş, eminim ki görmemiştir…


Herkesin üzerine kazındığını düşündüğü kaderi nasıl da yumuşak bir şekilde çekip almıştın İzlanda. Hiçbir belirti gözetmeksizin, hiçbir mazeret dinlemeden, tüm yasal sınırların üzerinden kendini öylece bırakıp gitmiştin. Seni unutacağımız bir an olacaktı, bizi değiştirecektin ve seni kolaylıkla unutup devam edecektik…


20/22

00:13

Ankara sabahında trafikte yol alıyoruz, babamla birlikte evden çıkmışız ve bi 5-6 kilometre sonra o kendisini Petrol Ofisi'nin köşede bırakıp şoför koltuğunu bana bırakıyor... Sabah 06:28'de Maruş'un miyavlamaları ile güne erkenden, çok erkenden başlamıştım, içeride yanan bir ışık görünce "keşke birisi kediyle oynasa da birazcık daha uyusam" dilekleri içimden geçiyor... İçeride yanan ışık annem, salonda, Maruş'un evdeki favori insanlarından değil... Uyanıyorum, kediyi kucaklıyor salona getirip anneme şikayet ediyorum, o sırada Maruş gurulduyor, çok mutlu... Biraz evi dolaşıp sonra hupp diye tekrar yorganın altına kayıyorum, bi 20 dakika daha uyusam çok güzel olurdu... Ardından hazırlık ve işte, arabadayız, babam ve Petrol Ofisi'nin köşesinde şoför değişimi... 


Bugün işe gelirken Cuma günü olmasının getirdiği bir yüreklilikle önce Ekşi Maya'da kahvaltı yapmak istiyorum. Ankara'da Kasım sabahı sisli, soğuk, hala hafif karanlık... Devlet dairelerine giden kadınlar servisten inerken spor ayakkabılarını çıkartıp topuklulara geçiyor. Başkan'lar, yardımcıları ve arabaları etrafta... Ekşi Maya'nın içerisi sıcacık, kruvasanlar yeni çıkmış ve içerisi o kadar güzel kokuyor ki, bahçe tarafındaki bir ısıtıcının tam karşısına mayışıyor pamuk gibi oluyorum... Bir yerlerde sipariş verdim bile, Ankara ayazını dışarıda bırakmışken Jane Austen'in Pride and Prejudice'ine biraz daha devam ediyorum. Bu aklımın, zihnimin, tüm yorgunluklarımın üzerine bir Thai masajı etkisi yapıyor. Yavaş yavaş işe geçecekken kendimi biraz kandırıyorum, "mesai sonrası erken kaçabilirsem, Pataşu yerim belki"...


Önceki akşam bodrumdaki kitap kolilerini biraz kurcalamış, İstanbul'a getirmek için biraz kitap almıştım yanıma... Kitaplar son 1 haftada %40 zamlanmış, biraz eskileri hatırlayayım demiştim. Zor değil mi, pek çok şey çok zorlaşmadı mı artık? Dünyayı merak ettiğimiz zamanları geride mi bıraktık? Polonya'dan bir teknoloji firması benimle görüşmek istiyor bir hafta dönüş yapmıyorum, çok, çok tatsızlaştı her şey... Annemlere "yanınıza taşınacağım" diyorum şakayla karışık... Yılbaşı geliyor, yılbaşında Ankara'da olmak çok güzel değil mi... Gitmek istemiyorum buradan her gelişimde olduğu gibi, Ankara'nın tüm caddelerine serilmek kış sokaklarında salaş salaş gezmek istiyorum. Soğuk oysa, çok soğuk ve insan bir türlü tam olarak ısınamıyor sanki. Ama burada yazdığım yazı, aldığım not bile farklı geliyor, her şeyde hayali pirinç ışıkları oluyor yılın bu zamanında, neredeyse sabah trafiğinde bile, elektrik direklerine gerilmiş...


Arkadaşlarla buluştukça birbirimizin gözlerinin içine bakıyoruz, ne hakkında konuşacağız ekonomik kriz mi, birbirimizin arkadaşları ya da eski aşklarımız mı, boyun ağrılarımız mı... Aralık ayı omuzlarımıza kendi ağırlığını bıraktığı zaman silkelenip kurtulmaya çalışmıştık, bak şimdi akşam mahalle marketlerini geziyoruz artık... Birlikte gezdiğimiz tüm o yabancı marketlerin yabancı reyonlarını hatırlıyorum; yeni tatların o yakın, insanı heyecanlandıran ihtimali, olasılıklar evreninden çekip aldığımız şeyler... Yeni bir şehre alçalırken uçak'ı, yeni bir şehre inmişsin havalimanı, havalimanından çıkınca içine çektiğin ilk nefes... "Eh buradayım" hissi... 


Ne diyordum, işte, yılbaşı...


"Gizem bir geyik başı gibi uzanıyor aramızda." - l.m.


Artık eskide kalmış ve tüm tozunu kendi içerisine dökmüş her şey gibi, 2021'i de pervasız bir saç savurma hareketiyle arkamızda bırakmamız gerektiğini düşünürken bir çay daha istiyoruz dışarıdaki soğuğa karşı. Ne hakkında konuşacağız, ekonomik kriz mi? Birbirimize anlatmak istediğimiz çok şey olurdu şüphesiz, birbirimize her ay maaşlarımız yattıktan sonra harcamaları ve ödemeleri hangi sırayla yaptığımızı açıklamak ve birbirimizden akıl almak isteyebilirdik... Kredi kartını nasıl kullandığımızı, taksitle mi peşin mi alışveriş yaptığımızı, genel geçim stratejimizi, benim tam olarak hangi ayın faturasındaki hangi rakamı gördükten sonra evde babam gibi sürekli ışık kapatmaya başladığımı veya senin içinde bulunduğumuz o gün hangi kahveyi tasarruf olması için içmediğini... Bunların yerine yeni yılı konuşuruz bir umutlanma talebiyle, 2022'nin telaffuz ederkenki algısının nasıl olduğunu biraz kurcalarız hayli kafamıza göre linguistik yöntemlerle... 


Vakit bir Suadiye rüzgarı gibi geçip gider, anlamayız...