KLİNİK PSİKOLOJİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, BELKİ YARINI

06:32


Psikoloji öğrencilerini çok severim: Muhtemelen her yaz toplanan Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongrelerinin de etkisiyle psikolog adaylarıyla vakit geçirmeye bayılıyorum. Hepimiz aynı geminin yolcusu olduğumuz için (ve bu gemi çok da iyi noktalara gitmediği için) birbirimize karşı doğal bir dert ortağı yaklaşımımız oluyor.

Geçtiğimiz günlerde hiç aklımda olmamasına rağmen İstanbul’da köklü bir okulda Klinik Psikoloji için yüksek lisans bilim sınavına girme şansım oldu. Uzun bir süre Örgüt’te çalışınca Klinik Psikoloji yüksek lisansı yapmak nasıl olur diye düşüne düşüne İstanbul yollarına düştüm, en azından bir Boğaz havası alıp gelmek benim için yeterli bir bahaneydi. Bilim sınavı deyince haliyle aklımda yazılı sınav imajı belirdiği için çantama 700 sayfalık bir Klinik Psikoloji kitabını attım, böylelikle genel bir tekrar yapacak olmama içten içe epey bir seviniyordum. Sabahın köründe okula varınca Ankara’dan tanıdıklarımı görünce çok fazla şaşırmadım. Kendi bölümümden, kendi sınıfımdan bir arkadaşım bile vardı. 10 kişi alınacakmış, toplamda 30 kişiyi bilim sınavına çağırmışlar. Bilim sınavı ama nasıl bir bilim sınavı…

İlk şok, bilim sınavının sadece mülakat olduğunu öğrenince oldu. İlginç. Yaklaşık bir senedir işe alımlarda yüzlerce mülakata girmiş biri olarak sadece mülakatla nasıl bir “bilim sınavı” ölçümü yapacaklarını merakla beklemeye başladım. İkinci şok da kendi mülakatımda oldu. İçeri girip kendimi kısaca tanıtmamı istediler. Harika. Tanıttım. Devamı şöyle:

Jüri1: Sen zaten çalışıyormuşsun, neden yüksek lisans istiyorsun ki?
Ben: İşte öyle böyle şöyle.
Jüri2: Zaten Ankara’da da yaşıyormuşsun.
Ben: Evet ama İstanbul’a gelmek istiyorum, bir engelim yo-
Jüri1: Ne çalışmak istiyordun tam olarak?
Ben: Travma üzerine çalışmayı düşünüyorum, lisansta da zaten otobiyografik bellek çalışm-
Jüri3: Not ortalaman nerede yazıyordu?
Ben: İşte transkriptimde şurada (gösterir)
Jüri3: Tamam başka bir şey açıklamana gerek yok teşekkürler.

Bitti.

Girdiğim gibi çıktım.

Bu bana ilginç geldi çünkü şimdiki yüksek lisansım için Hacettepe'de mülakata girdiğimde bana ciddi ciddi yetkinlik soruları sormuşlardı: "Motivasyon nedir, nasıl tanımlarsın? Örgütün içerisinde yetenekleri nasıl keşfedersin? Üniversitede çalışmanın sana şimdiki faydası ne olabilir?" gibi.

Yaklaşık 30 psikoloji öğrencisiyle aynı ortamda beklerken giren çıkan, selam veren vermeyen herkesle bir iki çift laf etme şansım oldu. İstanbul’da ilk defa bir mülakata girdiğim için hemen her üniversiteden birilerinin olmasına şaşırdım: Şehir, Arel, Boğaziçi, Ankara, Abant İzzet Baysal… Böylelikle bol bol sohbet ettik ve konuşma ilerledikçe daha da mutsuzlaştık, bildiğimiz hikayeler:

İstanbul Üniversitesinin kendi öğrencisi dışında öğrenci almaması. Ankara’nın yüksek lisans bile açmaması. Abant İzzet Baysal’ın iki senedir yüksek açmaması. Dokuz Eylül’ün 10 kişi alacağı Klinik Psikoloji mülakatına 260 kişinin girmesi ve mülakatın günler sürmesi. Bahçeşehir’in 51 bin olan ücreti. Başkent’in 30 bin lira olması. Özel okullarda Psikoloji yüksek lisansları için talep çok olduğundan burs verilmemesi. Burssuz ücretlerin de 40-50 bin lira arası değişmesi. Devlet üniversitelerinin git gide daha az yüksek lisans ve kontenjan açması. Açınca kendi öğrencilerine öncelik vermesi. Samsun OMÜ’nün giriş listelerinde en düşüğü 90 ortalaması olan özel okul mezunu öğrenciler.

Yeni mezunlar bunlardan şikayet ederken biraz eskiler (bilhassa benim dönemim) çelişkiler içerisinde kalmış vaziyette: Her sene ALES çalışıp yüksek lisans idealiyle mülakat mülakat gezip, bir yandan iş arayıp, ikisine de kavuşamayanlar. Beraber mezun olduğumuz arkadaşlara bakıyorum: Devlete ve iyi yere atananlar, kariyer beklentisi olmadığı için mutsuz. Ama ortalamaya göre yine de iyi durumdalar. Devlette sözleşmeli olarak çalışanların maaşı düşük, gelecekleri belirsiz. Özel eğitimde çalışanlarının maaşları, çoook daha düşük. Asgari ücret idealist arkadaşlarım için artık normalleşmiş durumda. Kimse yerinden kıpırdamaya cesaret edemiyor. Benim gibi ilerleyenlerde ise: Açıkçası tanıdığım kimse İK’da ilerlemeyi tercih etmedi. Ben de İK hakkındaki düşüncelerimi uzun uzun yazmıştım zaten. 

Peki nereye geliyoruz?

Bana sorarsanız bilhassa Klinik’in bitmişliğine. Okurken ve mezun olduktan sonra hiç Klinik düşünmediğim için durumun böyle olmasını beklemiyordum. 2016 mezunları daha yerleşememişken 2017’ler şimdiden şikayet ediyor. 2018 ise son hız yolda. Ben açıkça, bu mezunlar ne yapacak diye sormak istiyorum.  Sadece paranız varsa bile istediğiniz özel okulda yüksek lisans yapamıyorsunuz, her şart altında en iyi olacaksınız. Alınacak olan kişiler genelde belirlenmiş oluyor, peki bu geri kalanlardan kim sorumlu?

Psikolojinin bu ülkedeki altın çağında, yani lisede eşit ağırlıkçı olup hukuk değil de psikolojinin tercih edildiği zamanlarda tercih edip mezun olmuş herkese soruyorum, herkes aynı şeyi söylüyor: “Böyle olacağını tahmin edememiştik.” “Böyle olacağını bilseydim X tercih ederdim.” “Yüksek lisans bile işe yaramıyor ki psikoterapi yapmak için sertifika almak lazım.” “Dışarıdan eğitim almakla yüksek lisans aynı şey.”

Sonuç olarak üzücü. 

Lisans hayatı boyunca mutluluk teorilerini ve kendini gerçekleştirmeyi öğrenmeye çalışan psikolog adaylarının mezuniyet sonrası tatminsizlikleri, kolay kolay atlatılabilecek cinsten değil.

Şimdilik bu kadar,

Görüşmek üzere. 

YAZ GELİNCE

02:02


Son zamanlarda sürekli aklıma gelen ve özlediğim bir yaz anısı var. Bunun için anı demek doğru olur mu bilmiyorum çünkü her yaz olurdu:

Zonguldaktayız. Bütün gün iş yapılmış, sıklıkla terlenip üst değiştirilmiş. Akşam olunca yine bir yemek yemişiz ve üzerine çay içiyoruz. Bulaşıklar kalkmış ama annemle çay bardaklarını kimin yıkayacağı üzerine olan sessiz anlaşmamız hala duruyor: Yemek bulaşıklarını ben kaldırırsam, çay bardaklarını annem yıkar. Dedem yaşıyor, her zaman olduğu gibi son ses açmış olduğu televizyonun karşısına oturmuş. Akşamları antenli televizyonlarda bir kanalda muhakkak eski Türk filmlerinden biri oluyor. Dedem sürekli Karadeniz türküleri olan kanalları seyrederdi, onun dışındaysa sadece haber. Dedemden fırsat bulup Hababam Sınıfı'nı ya da Tosun Paşa'yı seyretmek için kumandayı ele geçirmeye çalışıyoruz.

Eski Türk filmlerini o şekilde kıyısından köşesinden yakalayabildiğimiz kadar seyretmek kadar keyifli bir şey yokmuş, şimdi anlıyorum.

*

Yaz gelince, özellikle son zamanlarda hayatımda bazı değişiklikler yapmaya karar verdim. Çünkü yazın gelişi bu sene beni çok hüzünlendirdi ve sadece özlem hissediyorum: Dedeme, babaanneme, tüm boş vakitlerime, günde bir kitap bitirmelerime ve bazen evde boş durmaktan sıkılmaya bile. Ancak hayat değişiyor, bu yüzden bahsetmiş olduğum değişikliklerde ciddiyim. Çocukluğumdan beri yaşadığım yaz kavramı, artık yok. Artık yazları da aralıksız bir şekilde çalışıyorum, henüz yıllık iznimi hak etmediğim için iznim de yok ve her sabah uyanma saatim tam olarak 07:11.

Bu, yeni yıl dilekleri gibi bir şey değil, tam anlamıyla karar gibi karar. Şimdi size biraz onlardan bahsetmek istiyorum.

Hayatımdaki boşlukları hiçbir zaman alışveriş yaparak doldurmaya çalışmadım ama böyle yapan kadınları anlayabiliyorum artık. İşe başladığımdan beri küçüklü büyüklü para biriktirmeye çalışıyorum kendimce ve ilk defa geçtiğimiz ay gardrobumda şöyle bir-iki parçadan fazla değişiklik yaptım. Şu an ne zaman o kapağı açsam mutluluk duyuyorum, bildiğiniz harika bir hismiş.

-Yaz gelince artık evde olduğun zamanlarda olduğu gibi abi eskisi tişörtler giyemeyeceksin, bu yüzden:

K1. Arada bir çılgınlar gibi alışveriş yap.
K2. Bu, çooook arada bir olsun.

İşe girdikten sonra kilo alangiller tayfasına katılalı çok olmamışken geçtiğimiz günlerde hastanenin diyetisyenine gittim, bu bir ilkti. Korku dolu çeşitli ölçümlerden sonra kendimi bir anda elimde malum listeyle buluverdim. 3 yemek kaşığı chia tohumlu yoğurtlardan, günde 3 litre sulara uzanan müthiş tatsız bir liste. Tamı tamına 3 sayfa ve bana 2 haftada 3 kilo vermeyi vadediyor. İlk haftası henüz geçmişken ve geriye sadece 1 hafta kalmışken diyetisyen N.'nin korkusu şimdiden başladı.

-Yaz gelince artık çoğu akşam anne ve babanla akşam yürüyüşü yapamayacaksın. O yüzden artık senin dikkat etmen gerekiyor:

K3. Hedef kilona zayıflayana kadar kendini ödüllendiriyormuşçasına tek bir parça kıyafet bile alma.
K4. Bu ilk maddeye o çok sevdiğin deri çantalar dahil değil.

Zaman değişiyor ve değişmeye devam edecek, bu sürede kendime ait şeyleri kaybetmekten ya da günlük hayatın stresine kapılıp kendimden uzaklaşmaktan korktuğumu fark ettim. Etrafımda duyduğum hikayelerin tamamı birer korku senaryosu: İşe girdikten sonra hobilerine vakit ayıramayanlar ve bırakanlar, hele bir de evlendikten sonra kendini ev işine kaptıranlar, hele hele bir de çocuk yaptıktan sonra hayattan tek beklentisi biraz daha uyumak olanlar...

-Yaz gelince artık eskisi gibi kendine vakit ayıramayacaksın, ama;

K5: İçinde bulunduğun şartlar nasıl olursa olsun her zaman kendin için bir şeyler yapmaya devam et. Çünkü herkes gittiğinde, geriye sadece sen kalacaksın.
K6: 5. madde hayatının sonuna kadar geçerli olacağı için onu aşsan bile bu madde onu tekrarlamak için burada hep duruyor olacak. 6'ya uy.

Henüz daha erken ama biliyorum ki ben bu yazıyı görüp "yazalı ne çabuk 2 sene olmuş" diyeceğim vakitler geldiğinde 30'uma 20'den çok daha yakın olacağım. Zamanla 40'lar da böyle olacak ve ben o günlerin gelmesini hevesle bekliyorum, şu bir gerçek ki: Kırışıklıklarımı şimdiden seviyorum.

-Yaz gelince, vücudunu her zamankinden çok dinlemen gerekecek,

K7: Çok su içmen gerekiyor, tahmin ettiğinden de çok içmen gerekiyor. Vücudunu susuz bıraktığın her an hücrelerin daha da küçülecek ve sen de daha küçüleceksin. Ama sen bunu sevmezsin biliyorum. Boyunun daha da kısalmasını isteyeceğini de hiç sanmıyorum.
K8: Berry Hibiscus içmek su içmeye dahil değil. Beni bu şekilde kandıramazsın.

Eskiden beri yapmayı rutin haline getirdiğim şeyleri yapamadığımda ya da basitçe hiç vakit bulamadığımda anlamsız bir huzursuzluk hissediyorum ama bu gerekli değil.

-Yaz gelince;

K9: Biraz dinlen, biraz kendini dinlendir.
K10: Rutinlerini değiştir, kendini değiştir, yeni şeyleri alışkanlık haline getir. Her zaman küçük zevkler bul kendine: Sim'in yabanmersinli dondurmasından yemek, her akşam Yunus Emre Fırınından eve yürümek, cumartesi iş çıkışı kendini ödüllendirme Berry'si, akşam üzeri bir deniz esintisi...

Şimdilik bu kadar hepsi.

*

Fotoğrafı geçtiğimiz yaz Zonguldak'taki Kapuz Plajında çekmiş, o sıralar bir şekilde düzenleyememiş, ardından mevsimi geçtiği ve sonbaharda da deniz fotoğrafı koymanın garip olacağı düşüncesiyle tam bir sene beklemiştim. Yaz gelince, garip takıntılarımı kenara koysam da güzel olabilirmiş. İşte bu da, 11. Karar.

GİTTİM VE GÖRDÜM: RUMİSU

07:34


Şubat ayında İstanbul’da çok sevdiğim bir yeri ziyaret ettim: Rumisu.

Çeşitli aksilikler peşi sıra geldi, en nihayetinde bu gezinin yazısını yazmak bugüne kaldı. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra çoğu ayrıntıyı unutmuşumdur diye kendi kendime hayıflanırken bir anda o gün oradaki sohbetimizin ses kaydını aldığımı hatırladım (arada bir temkinlilik yapmasam hayatı kendime zor edeceğim gerçekten). Yüzlerce fotoğrafı tekrar gözden geçirdim, düzenlemelerini yaptım, en sonunda ne kadar uzun bir yazı olacağını fark edip bir yerden başlamam gerektiğine kanaat getirdim. 

Çok hevesli, çok da heyecanlı bir şekilde nihayet, başlıyorum.


Rumisu, İstanbul’da doğup İstanbul’un ilham verici topraklarında gelişen küçük bir atölye (ya da butik tasarım markası). Pınar ve Deniz Yeğin kardeşler kendilerine has çizimleri ve göz alıcı renkleriyle, bakmaya doyamayacağınız şallar, fularlar ve sweatshirtler tasarlıyor (ve yaptıkları çeşitli işbirlikleriyle bu ürün çeşitliliğini arttırıyorlar). Rumisu’yu bu kadar özel yapan şey, baktığınız zaman her anlamda “güzel” olan şeyler üretmeleri: Çizimleri, renkleri ve kumaş seçimleri, birbirlerini olabilecek en dikkat çekici şekilde tamamlıyor.


Rumisu, (isminin oluşma şekliyle: Rumi ve Su. Rumi sevgileriyle Su isminin birleşmesinden oluşan, su gibi akıp giden, kulağa hoş gelen bir sözcük) başta da isimlerini söylediğim iki kız kardeşin ortak bir girişimi: Deniz Yeğin ve Pınar Yeğin. Deniz, küçük olan (üstteki fotoğraf). New York’ta 6 sene kadar yaşamış ve Pratt Institute’de moda tasarım okumuş. Ardından İtalya’da master yapmış ve geri dönüp Beymen’de çalışmaya başlamış. Beymen’de sevdiği işi yapamadığını fark ettikten sonra Rumisu, onun bir sonraki kapısı olmuş. Ablası Pınar ise Harvard’da ekonomi ve Wharton Business School’da finans okumuş, bir süre çalıştıktan sonra ailenin işlerinin bir kısmını yürütmek üzere İstanbul’a geri dönmüş. Bir süre sonra Rumisu’nun diğer desteği, içindeki tasarım yeteneğine ve hevesine dur diyemeyen abladan gelecekti.


Her zaman kendime ait bir girişimim olmasını istediğim ve bu süreçte alınabilecek risklere karşı bilgi sahibi olmak istediğim için Rumisu ekibine ilk sorum, “Şu an bulunduğunuz noktaya gelmek için ne gibi riskler aldınız?” sorusu oldu.


Başından beri amaçları, dijital ortamdaki çizimlerini aktarabilecekleri bir objenin olmasıymış. İşin en çok tasarım yönünü sevmişler. Ortaya çıkma amaçları da yine sadece tasarım etrafında dönüyor: Tasarımların elle tutulur olmasını sağlamak. Çizimlerini aktarabilecekleri her şeyi düşünmüşler ama ilk tercihleri, özellikle ipek üzerinde renklerin çok güzel görünmesinden kaynaklı olarak fular ve şallar olmuş. Sadece giyim üzerine moda tasarım yapmayı da düşünmüşler ama Deniz’in Beymen’deki tecrübelerinden yola çıkarak böyle bir şeye girdiklerinde işin içine tasarımdan çok daha farklı etkenler gireceğini bildikleri için vazgeçmişler. İlk üretimleri, çok sınırlı sayıda olmuş (tam sayıyı bilemiyorum ama 5 diye hatırlayasım var). Ne kadar satabileceklerini, ne kadar ilgi görebileceklerini kestirmek için en başta hep küçük küçük adımlar atmışlar.

"Bu açıdan bakınca, aslında biz hiç risk almadık, her şeyi sırasıyla yaptık" diyor Deniz.

Ardından ülke dışında birkaç fuara katılmışlar ve aslında ilk talepler yurtdışından gelmiş. Yavaş yavaş, fuar fuar daha tanınır daha aranır olmuşlar. Gitgide biraz daha fazla sayıda talep almışlar ama tasarımdan kalite kontrole kadar üretim dışındaki tüm süreçleri hep kendileri yürütmüşler.  Bu durum kendilerinin ne kadar titiz ve mükemmeliyetçi olduklarını görmek açısından faydalı olabilir. Verilen tüm siparişleri, kelimenin tam anlamıyla dikiş dikiş, renk renk kontrol ediyorlar.


Her zaman en çok karşılaştıkları sorun, tasarımlarını istedikleri şekilde üretebilecek bir yer bulamamak olmuş. Büyük şal/fular/eşarp markalarının üreticileri, yeni doğma sürecinde olan böyle bir markanın az sayıdaki üretim talebine karşılık vermek istememiş. Uzun arayışlar sonucunda bir yerle anlaşılmış ama genel olarak her üretim sürecinde benzer bir sorun yaşadıklarını söylüyorlar. Tasarımlarını istedikleri kalitede istedikleri kumaşlara basabilecek olan üreticiler onlarla küçük adetler için çalışmak istemiyorlar, küçük üreticilerde de kalite düşüşü yaşanıyor. İkili bu konuda aynı fikirde: Bir eşyanın üretim sürecinde kendi üstünüze düşenleri en iyi yaptıktan sonra çıkabilecek kritik hataların başkalarından kaynaklı olması ve bunu kontrol edememe can sıkıcı bir durum. Gerekli makineleri alıp kendi üretiminizi yapamaz mıydınız diye sorunca, bunu da çok düşünüp çok istediklerini, ancak çok maliyetli olacağını söylüyorlar. Küçük bir işletme için altından kalkılamayacak bir yatırım. Neticede üreticiler, çok büyük seri üretimler yapan firmalara oranla küçük birer işletme oldukları ve daha az kâr edebildikleri için bu tarz butik ve tasarım atölyelerinin işlerini istedikleri gibi geciktirme/erteleme güveni de buluyorlar kendilerinde.


Rumisu, esasında bir tasarım markası ve ilhamlarını kelimenin tam anlamıyla her şeyden alıyorlar. İlk zamanlarda fularların kenarlarında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan kadınların yaptıkları el emeği oyaları bile kullanmışlar. En dikkate değer taraflarından biri de hiç şüphesiz, renk seçimleri. Gördüğünüz zaman enerjisini direkt yansıtabileceğiniz renkler kullanıyorlar. Kültürün renk seçimleri ve beğenileri üzerindeki etkisi yadsınamaz ama Rumisu renklerini dünyanın tamamından alıyor. Bir renk, hiçbir zaman sadece bir renk olduğu için seçilmiyor. Bunu hissedebiliyorsunuz.

Bir fuların tasarımını tamamlama süreçleri, ikilinin kendilerine ait ayrı tasarımlar yapması, sonra bunları birleştirmeleri ve beraber renklendirmelerini kapsıyor. Birinizin yapıp diğerinin hiç beğenmediği bir tasarım oldu mu diyorum, gülüşüp yok diyorlar. Muhtemelen kız kardeşinizle iş yapmanın en güzel yanlarından birisi bu: Bazen konuşmaya bile ihtiyaç duymadan diğerinin ne istediğini anlamak ve neyi beğeneceğini zaten bilmek.




Çocukluk, iki kardeşin de beslendikleri en temel kaynaklardan biri. İkisinin de hayalinde hep bir çocuk kitabı tasarımı yapmak varmış. Bir cinsiyete ya da bir gruba değil, kendilerine dönükler tamamen.

Anlatacak, bahsedecek çok fazla şey var ama sizlere Rumisu'nun atölyesinden birkaç fotoğraf göstermek istiyorum. O sırada biraz dinlenip, soluklanırsınız.


Burada uzun süre vakit geçirip dilediğimce ortalığı karıştırmama rağmen (ev sahibelerimiz bu konuda çook misafirperver ve inanılmaz anlayışlıydı) şimdi fotoğraflara bakarken birkaç gün daha içeride durup, her şeyi tek tek inceleyerek hikayelerini duymak istediğimi fark ediyorum.


Şimdilik benim söyleyeceklerim bu kadar. 

Rumisu'nun tüm tasarımlarına detaylı olarak bakmak isterseniz (ki benim en favorim olan "Man & Technology" serisine mutlaka bakmalısınız), internet siteleri burada, TIK. 
Biraz daha  yakından baksam daha güzel olur derseniz de, TIK.  (Kendilerine benden selam söylemeyi unutmayın. :)

Bir sonraki Gittim ve Gördüm'de görüşmek üzere, hoşçakalın!



Meraklısı için dipnot: Bu yazıdaki fotoğraflarda Sony A6000, 50mm f.1.4 ve 16-55mm birlikte kullanıldı. Son zamanlarda blogda daha çok "dergi" görüntüsünü seviyorum, siz ne düşünüyorsunuz, lütfen yazın. Başka şeyleri de yazın. Hep yazın. :) 

Sevgiler...

GİTTİM VE (YENİDEN) GÖRDÜM: RADARTEPE

01:43


Uzun yıllardır Zonguldak'a gidip gelirim ama daha önce babaannem ve dedemin yaşadığı yerlere fotoğrafçı gözüyle bakmayı hiç denememiştim. İkisi de vefat ettikten sonra işte, bizim bir zamanlar ikinci yuva dediğimiz yer, burasıydı...