iphone 6 plus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iphone 6 plus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -3-

06:29


Bir süredir görmezden gelmeye çalıştığım ancak her gün aldığım maillere daha fazla aynı cevapları vermek istemediğim için, eskiden beri burada olanlara ve aramıza yeni katılanlara, katılmak isteyenlere kısa bir hoşgeldiniz deyip anlatmaya başlasam iyi olacak. Daha önce Endüstri ve Örgüt’ün dünü, bugünü, yarını hakkında konuşmuştum. Şimdi, birazcık daha konuşacağım. Adım adım, hiçbir şeyi es geçmeden sıklıkla bana sorduğunuz ve bu cevapları okurken de aklınızda oluşabilecek soruları yanıtlamaya çalışacağım. 

- Öncelikle nasılsın, iyi misin? Hayat nasıl gidiyor?

Kendime hal hatır sormakla başladığım bu yazının hangi noktaya gideceğini merakla beklemekle beraber; çok şükür, iyi gidiyor. Uzun bir süre, aklı yarı havada yazılar yazdıktan sonra nihayet biraz ayakları yere basan ve birilerine faydası olabilecek bir şeyler yazmanın heyecanı içerisindeyim. Şu anda hızlı trendeyim, çay içiyorum ve tam 4 saat boyunca buradayım. Hadi başlayalım.

- Ne kadar zamandır çalışıyorsun; iş değiştirdiğini biliyoruz, şimdi neler yapıyorsun? Keyfin yerinde mi, iş tatmini nasıl? Zorlukları neler?

3 senedir çalışıyorum, yaklaşık 8 ay kadar önce iş değiştirdim. Neler yaptığımdan daha önceki iş yerimde bahsetmiştim, burada biraz daha farklı bir iş tanımım var. En basit şekilde özetlemek gerekirse, çalıştığım kurumda bazı departmanlardan oluşan büyük bir portföyüm var, bu portföydeki tüm insanların işe alım sürecinden başlayarak, kariyer yönetimlerine, psikolojik desteğinden, kurumdan çıkmaya karar verirlerse kurumdaki son günlerine kadar her şeylerinden sorumluyum. Ben yeni insanlar tanıyıp, onlarla ilgilenmeyi oldum olası çok sevdiğimden ve onları, kendilerini gerçekleştirmeleri için elimden geldiğince desteklemeye çok önem verdiğimden (şimdilik) işimden memnunum. Normalde bu işi İK yapıyorken biz İK çatısı altında daha farklı bir birimiz. Ama bundan sonra genel kullanıma uygun olarak bu yapıyı İK olarak anacağım. İK’da Psikolog olmanın en büyük zorluklarından birisi, kişinin bireysel çıkarları ile kurumun çıkarları zıtlaştığında ortada kalmanız. Bunun için iyi bir strateji oluşturmanız gerekiyor. Eski çalıştığım yerde direktörüm, İK’da olmanın bir bıçağın üzerinde olduğunu söylerdi: Bir tarafı kurum, diğer tarafı çalışan olan. Ne tarafa kayarsanız diğer tarafı kesiyorsunuz. İnternette, Örgüt’te çalışan Psikologların işverenlerin çalışanları kandırma yöntemlerinden olduğunu söyleyen sert eleştiriler bu sebeple var (bu arada bu eleştirilerin sadece yabancı kaynaklarda yapılıyor olması ayrı bir dram). İşveren, çalışanı mutsuz edecek bir uygulamada bulunuyor bile olsa, sizin çalışanın iş tatmini seviyesini arttırmanız beklenebilir. Burada Türkiye’deki işverenler gördüğüm kadarıyla daha çok İK uygulamalarıyla bunu sağlamaya çalışıyor. Bu uygulamalara her şey dahil: Beraber piknik yapmaktan tutun, askere gönderme töreni ve happy hour’lara kadar. Kurumun kültürü hangisine müsaade ediyorsa, o yapılıyor. Bu uygulamaların pratikte çalışan bağlılığına etkisi de tartışmalı bir şey. Ama bizim konumuz çalışan bağlılığından ziyade, çalışanın psikolojik sıhhati, en azından benim daha çok önem verdiğim ve burada konuşmak istediğim şey bu.

- Çalışanın psikolojik sıhhati derken neyi kastediyorsun?

Türkiye’de çalışan olmanın bazı genel zorlukları var ve bunlara karşı kişilerin geliştirmiş olduğu savunma mekanizmaları onları “savunmak”tan ziyade geri çekebiliyor. Şu an mevcut portföyümde ülkenin en iyi okullarından yeni mezun arkadaşlarla çalışıyorum. Çok büyük bir genelleme yapmak istememekle beraber, çoğunun her zaman bir yurtdışı planı var ve yaptığı her şeye “bu bana ne katıyor” gözüyle bakıyor. Ben bu bakış açısını destekliyorum (sürekli öğrenmeyi pekiştiren bir şey bu), ama bu kadar “lider”in olduğu yerde en küçük “operasyon”lar bile yılgınlıkla karşılanıyor. Kişiler kendi yetkinliklerini değerlendirme konusunda her zaman pozitif yanlılıkta. İlginç bir şekilde, kırılganlar. Çok aceleciler. Kariyerleri çok önemli olmasına rağmen çoğunun tek bir kariyer planlaması var ve ona çok sadıklar. O kariyer planını mevcut yerde gerçekleştiremiyorlarsa hemen aynı uzmanlıkta farklı bir sektör ya da kuruma atlamaya çalışıyorlar. Bunların hepsini anlamakla beraber, psikolojik açıdan çok sıhhatli olduğunu düşünmüyorum. Çok odaklanılmış bir kariyer ve tek bir hayat imgesi, kişilerin o alanla ilgili olumsuz bir durum olduğunda olması gerektiğinden çok daha fazla yıkılmasına sebep oluyor. Varoluşçuların “otantik” kavramını çoğu kariyer görüşmesinde muhakkak söylemişimdir. Daha otantik, daha b-c-d planları olan, mevcut işinden çok daha farklı yetenekler geliştirmeye hevesli ve geliştirmiş olan bir nesil hayal ediyorum. Sorunların çoğu zaman dışsal kaynaklı olduğu ve hiyerarşik sebeplerle müdahalede bulunamadığınız noktalarda yapmanız gereken şey, ona vereceğiniz enerjiyi başka bir noktaya güzel yansıtmaktır. Psikolojiye Giriş 101’de olduğu gibi, çok sinirleyseniz, boksa başlarsınız. Ve bu sizi iyi bir yere taşır.

- Bir psikolog olarak neden İK’da çalışmalıyım?

Bu soruyu bir yol ayrımında olup kendini ikna etmeye çalışan son sınıf öğrencisi ya da yeni mezun bir arkadaşımız olarak soruyorsan şöyle söyleyebilirim: İşin zor. Daha doğrusu, işimiz zor. Önümüzdeki seçeneklere beraber bakalım.

Devlette işe girmeyi tamamen geçiyorum. KPSS’den 85 alıp hala atanamayan, değil psikolog olarak memur olarak bile atanamayan arkadaşlarımın olduğu ülkede benim için devlette psikologluk bitmiş vaziyette. Psikolog, devlette çalışmamalı da bir yandan. Devlette çalışıp iş tatminlerinin var olma zahmetine bile girmediği o kadar çok psikolog arkadaşım oldu ki. Sağlık bakanlığının bazı bölgelerinde ve Adli Tıp Kurumunda çalışanları çıktıktan sonra, gerisini olduğu gibi kenara koyabilirim kendi adıma. En azından benim hayattan beklentilerimle uyuşmuyor diyip, bu konuyu kapatayım.

Gelelim özel sektöre.

Daha önce defalarca anlattığım şeyleri tekrar anlatmamak için direkt İK’da çalışma konusuna geleceğim. 

Türkiye’de Endüstri ve Örgüt Psikolojisi yüksek lisansı da yapsanız, herhangi bir şirkette yine İK’cı olarak çalışacaksınız. İyi bir İK geçmişi, size kariyer ve ileride yönetici olabilme imkanı sağlar. Kariyer hedefleriniz arasında ileride beyaz yakalı bir müdür olmak varsa ve plaza ortamı size Anadolu’daki bir Asdep merkezinden daha çekici geliyorsa İK’ya yönelebilirsiniz. 

İK, prosedürel bir iş. Muhtemelen çalıştığınız şirketin şirkete en “uyumlu” çalışanı siz olmalısınız. Bu anlamda tüm tutum ve davranışlarınız karakterinizden çıkacak, İK’cı kimliğinizle yorumlanacak, buna hazır olmanız gerekiyor. Yani çok marjinal bir şirket olmadığı müddetçe rengarenk saçlarınızdan ya da piercinglerinizden vazgeçemiyorsanız İK’cı olmamalısınız. Spor ayakkabı giyemediğiniz bir iş yaşantısı sizi ürkütmüyorsa, doğru yerde olabilirsiniz.

İK, yer yer personeli üzecek söylemlerde bulunmanız gereken bir yer. Hayır diyemiyorsanız, size göre bir yer değil. Ama ikna becerilerinize güveniyorsanız, hoşgeldiniz diyebiliriz. Çoğu şeyi ikna ederek çözmeniz gerekecek. Öyle ki, bir noktadan sonra Pazarlamacı mı olsaydım diye düşünmeye başlayabiliyorsunuz. You know, we all do. 

İK, içerisinde bulunduğunuz şirkete göre kimliği çok değişebilecek bir departman. Şirketin en yenilikçi yeri de olabilirsiniz, en ketum yeri de. Kimisi kurum içerisinde değişim İK’da başlar/başlamalı derken kimi yerde tüm departmanlar değişmişken İK hala bildiği yolda devam da edebilir. Bu iki uçtan birine düşebilirsiniz. Sizin için de ikisi de yaşanılabilirse, yine hoşgeldiniz.

İK, maalesef kültüre bağlı bir birim. Ülkedeki şirketler her nasıl gidip yabancı uyruklu bir İK’cı işe almıyorsa (ki bu saçma olurdu gerçekten de), yurtdışında da tek bir ihtimal hariç (buna sonra geleceğim) bu kimliğinizin bir karşılığı olmayacak. Bir süre çalıştıktan sonra yurtdışı planları yapmaya başlamak istiyorsanız yanlış yerdesiniz. Ama zaten psikolog olarak bu seçeneği zaten uzun zaman önce elediğiniz için (akademisyenlik ve çocuk bakıcılığı hariç) bir sorun yoktur diye düşünüyorum. 

İK, teknik bir birim değil. Yani, çoğu zaman yaptığınız işte diğer iş birimlerine göre kendinizi geliştiremediğinizi hissedeceksiniz (yoğun bir program ya da uygulamama öğrenememe kaynaklı). Ama, insan kaynağını yönetmek ve genelinde insanları yönetme tecrübesini doya doya yaşayacağınız bir yer. Burada yine işe girdiğiniz yere göre yetkileriniz değişiyor. Ne kadar yetkiniz olursa işinizden o kadar tatmin alacaksınız. Psikologlar insanların ruhsal durumlarıyla uğraşmayı çok sevdiği için bu yönünüzün mutlu olacağını seziyorum. 

İK, maaşları (bilhassa işe girdikten birkaç sene sonra) diğer çoğu alan psikologlarına göre fazla maaş alacağınız bir birim. Devlette ve sözleşmeli olarak çalışan psikologların maaşlarından yükseğe çok rahat çıkabilirsiniz. Önceliğiniz maddi geleceğiniz ise, doğru yerdesiniz. 

- İK’da yurtdışı konusunda bir şey diyecek gibiydin?

İK’da yasal süreçler her ne kadar kültüre ve içinde bulunulan ülkenin mevzuatlarına göre şekillense de, tüm dillerin üzerinde olan güzel bir dil var: Yazılım. Dünya üzerinde şu anda IT alanında ne kadar büyük bir hareketlilik olduğu gerçek. Yazılım mühendislerini yerlerinde tutamadığımız gibi, IT Recruiter’ları (İşe Alımcıları) da yerlerinde tutamıyoruz. Nasıl IT recruiter olacağınıza gelince, psikolog olarak hafif hafif IT’ye kayıp, mümkünse yazılım dillerinden öğrenip, veri analisti ve veri bilimci arasındaki farkları iyice öğrenip, teknik sınav yaptıktan sonra en azından birazını anlayabilecek bir noktaya gelmeniz gerekiyor. Sonrası da bol bol tecrübe. Tam anlamıyla Head Hunter’lık yapıyorsunuz. Bu işi evden de, freelance de, kurumsal bir yerde de yapabilirsiniz. IT Recruiter’lar şu anda kendilerine ait İK danışmanlık şirketleri kuruyorlar. IT alanı çalışan bulma konusunda hayli zor bir alan olduğu için spesifikleşmek size sadece kurumsal hayatta değil, startup’larda da iyi bir alternatif sağlayabilir. Yurtdışı imkanı her ne kadar artı bir özellikse, IT’de psikolog olarak tatmin olamayacağınız da bir o kadar eksi bir özellik. Bire bir görüşmeleriniz sessiz, çok sessiz, epeeey sessiz geçecektir. Çok konuşkan, sessizliğe tahammül edemeyen, aşırı iletişimciyseniz, bir düşünmeniz gerekebilir. 

- Çok güzel, çok da hoşumuza gitti. İlgi duyduk. Nasıl gireceğiz bu alana?

Daha önce de söylemiştim, Türkiye’de İK psikologlar için zor bir alan. Gerçi 3 sene öncesine kadar çok daha zordu, şimdi büyük şirketlerin tamamı İK’da psikolog istihdamı yapıyor. Sözü uzatmayacağım: Staj, staj, staj. Yeri geldiğinde bordro ve özlük de öğrenmeniz gerekecek. Ama stajsız olmuyor, muhtemelen olmayacak. İK’da kariyer yapmaya hevesli bir psikolog olduğunuzu ekibe göstermeli ve mümkün olan her fırsatta mevcut durumlara uygun psikoloji yaklaşımı getirmelisiniz. Mümkünse misler gibi bir İşletme yüksek lisansı yapmalı ve pastanın çileğini de unutmamalısınız.

- Staj nereden bulabilirim, sen yardımcı olabilir misin, ayarlayamaz mıyız bir şeyler? :)

Her öğrenci gibi, iş arama sitelerinden ve şirketlerin kendi işe alım portallarından işe başvuru yaparak staj bulabilirsiniz. Günde birkaç tane bana staj konusunda yardımcı olabilir misiniz diye soran mail alıyorum ve bana olan bu inancınız gözlerimi dolduruyor. Yine de yardımcı olamıyorum. Bizim bir ihtiyacımız olduğunda da ilan veriyoruz, bu ilanları sürekli olarak takip etmelisiniz. Gözünüze bazı şirketlerin İK’larını kestirip, Linkedin’den bağlantı kurup, bire bir görüşme talep edip, o görüşmelerden sonra ihtiyaç olması durumunda sizi değerlendirebileceklerini söyleyebilirsiniz. İK’ları biraz markaja almanız gerekiyor. 

- İK hakkında okumalar yapmak, bu alanı biraz daha sevmek istiyorum. Hadi öner bir şeyler.

Ben İK’yı Harvard Business Review okuyarak sevdim, tek tavsiyem de bu. HBR’ı düzenli okuduktan sonra o sizi zaten kaynakçalar ve daha da fazlası bölümleriyle pek çok yere yönlendirecek. HBR’daki İK anlayışı, Amerika merkezli olduğu için daha da Psikolojik altyapılı ve yayınlanan çoğu yazının Psikoloji bölümü çıkışlı olduğunu görebiliyorsunuz. Aralıksız 3 senedir okuyorum diyebilirim.

- Bize bilmediğimiz bir şey söyle.

Türkiye’de henüz çok gelişmemiş olan ama geleceği çok parlak olan bir İK alanı var: Değerlendirme Merkezleri. Bu konuya önem verdiğim için biraz uzun bahsetmek istiyorum.

Değerlendirme Merkezi, bir adayın bir iş için uygun olup olmadığının değerlendirilmesi sürecini kapsar: Bu adayın yetkinliklerinden, davranış sistemlerine, yöneticilik becerilerinin tespit edilmesinden, liderlik şekline kadar pek çok davranışsal analizin yapıldığı süreçlere deniyor. Bu alan, psikolojinin terapötik değil analitik tarafı. Dışarıda yeni yeni açılmaya başlayan DM danışmanlık şirketleri var: Psikolojik ölçümler yapabilmek için vaka yazıyor, sunumlar tasarlıyor, hatta oyunlaştırma yapıyorlar. Tüm bu süreçlerin araştırılmasından başlayarak tasarlanması, test edilmesi, yazılması; uygulama rehberinin, sonuç raporlarının oluşturulması ve takibinin yapılmasına kadar her şeyle ilgileniyorlar. Alanda şu anda bu konuda ciddi bir eksiklik olduğu için yurtdışı kaynaklı bilginin tercümesi ve güvenilirlik analizinden sonra (o da yapılırsa tabii) uygulanması yoluna gidiliyor. Ancak psikologların bu alana el atmasının vaktinin geldiğini düşünüyorum. Değerlendirme Merkezi uygulamaları, kişilere DM’den çıktıktan sonra gerilbildirim verilmesini de içerdiği için hemen peşinden koçluğu da getiriyor. Türkiye’de tamamen yanlış anlaşılmış koçluk (esasında mentoring) sistemine psikologlar bir an önce el atmalı: Hem daha kötüye gidişin durması için, hem de ülke için yepyeni bir iş kolu olup geliştirilmesi gerektiği için. Yani her şeyi bir yana bırakıp akredite bir koçluk eğitimi alarak da işe başlayabilirsiniz. Bu alanın ileride çok değerleneceğine inanıyorum. 

- Her şey çok güzel ama menüde başka şeyler yok mu? 

Var, olmaz mı… Yakında psikologların Pazarlama, Marka Yönetimi, CRM ve Kurumsal İletişim alanlarında nasıl çalışabileceğine dair de yazmak istiyorum. Hepsi için İK için olduğu kadar geniş olmamakla beraber birkaç bir şey karalayacak kadar şey gördüğümü düşünüyorum. Şimdilik bu kadar.

Tüm bunların dışında başka sorularınız varsa, her zaman olduğu gibi bu yazıya yorum yaparak veya bana mail atarak sorabilirsiniz. Ee malum, “biz size 15 gün içerisinde dönüş yapacağız”. 

Kendinize iyi bakın ve sevgiyle kalın. Hepinizi seviyor, başarılı bir kariyer diliyorum.

GÜNDEM: HER ŞEYDEN BİRAZ

12:20

En sonunda oldu.  
İstanbul’a tamamen yerleştim. 
Ama öncesinde… 

* 

Ankara beni mutlu etme konusunda her zaman çok cömert davranmış, elinde ne var ne yok tüm açıklığıyla vermiş, ardından tükenmişti. Her yerini yürümüş, gezmiştim; her yerinin fotoğrafını çekmiş, yetmemiş videosunu çekmiş, hakkında yazmış, şehri tamamen yaşamış, paylaşmıştım…  

Bir gün eski işyerime kalan son evraklarımı almaya giderken yolun kenarında duraklamıştım. Hemen sonrasında başka bir gün, mezun olduğum Dil Tarih’in Ortabahçe’sinde nefesim kesilmiş, o an anlamıştım.

Bitmişti işte. Ankara bitmişti. 
 

Burada içtiğimiz çaylar bitmişti, Sıhhiye’ye söylenmeler bitmişti, Adliye’nin önündeki beklemeler bitmişti. Tandoğan kampüsü, Beşevler’deki yandal, ODTÜ, 3. Cadde hamburgerleri, Anıttepe yürüyüşleri… Hepsi bitmişti.  

Hiçbir yolun istediğiniz yere çıkmadığı şehirlerden ayrılmanız gerekir artık.

Herkes er geç göbek bağının kesildiği yere dönermiş. Ben de döndüm, 3 yaşında çıktıktan tam 22 yıl sonra.

* 

Bu bloga yazdığım son yazıdan sonra hayatım tamamen değişti. Evim değişti, şehrim değişti, işim değişti, çevrem değişti; hayallerim, gerçeklerim değişti. Bir noktada, elimdeki her şeyi ya satmış, ya dağıtmış, ya da direkt atmıştım. Taşınma vaktim geldiğinde; elimde bir valizi doldurmayacak kadar kıyafetim, üç çift de spor ayakkabım kalmıştı.  

Ankara’da çalıştığım yerden çıkışım yapılmadan önce direktörüm bana şöyle bir şey söylemişti: “İstanbul’a gittiğinde bedenin gitmiş olacak, zihnin değil.” Tıpkı onun dediği gibi, sonrasında her şeyi ikilemler arasında yaşamaya başlayacaktım. O zaman anlayamamıştım. 

Bir gün stresten zar zor hareket ederken, öteki gün İkea’da alışveriş arabalarıyla oradan oraya kayıyordum.  

Peş peşe iki gün aynı masayı almak için gidiyor, ikisinde de farklı sebeplerden masayı alamıyordum. Bir keresinde tam alacakken anlamsızca bir ağırlık bastırıyordu, olduğum yerde kalıyordum. Başka bir seferde, kocaman masayı kucaklayıp otobüsle eve götürüyordum. Bu, benim “istesem yaparım, henüz istemiyorum” deme şeklimdi.  

Sürekli birileriyle tanışıyor, birileriyle vedalaşıyordum.  

Sonra bir gün evi temizlerken iyi bir ağlıyordum.  

Dünyanın en keyifli tren yolculuklarını yapıyordum. 

En sonunda badana yapmak için boya bakmaya başlıyordum. Bu benim en büyük hayallerimden biriydi. Babamla hangi fırçaları almam gerektiği üzerine konuşuyor, babam istersen geleyim dediğinde bir heves, ben yaparım diyordum.

İçimde her zaman devam eden şarkı bir an için sustuğunda, dans etmek için bu sefer Youngr açıyordum.

Ben bu yola, değişmek ve değiştirmek için çıkıyordum.

Elbette zorlanacaktım, yeri gelince ağlayacaktım; ama asla pişman olmayacaktım. Bu sefer herkesten çok kendimin arkasında duracaktım. Belki hırpalanacaktım; ama kendimi biraz daha tanıyacaktım. Belki yeri geldiğinde büyük bir şehirde parasız bile kalacaktım; ama ne yaparsam kendim için yapacaktım.

Hayatımın her anında zorlanacağımı düşündüğüm İstanbul bana kollarını açmış, ben de ona kocaman sarılmıştım.

Burada yaşayacak daha çok şeyim vardı.  

*

Sonrasında bir gece, ilk misafirlerim evimden gittikten sonra bulaşıkları kaldırmış Camera Osbcura dinliyordum, This is Love (Feels Alright). Gözlerim uykusuzluktan yarı bulanık. Ama her şey güzel. Ayaklarımı uzatmış, keyif yapıyordum. Bir gazoz açmak için kalkacak enerji bile bulamazken ama gece 01.21 olmasına rağmen hala neşeliyken…. 

* 

Sabah olduğunda yeni işime gideceğimi, yeni arkadaşlarımla sonsuz kadar konuşup her şeye alışmak için kendime zaman tanıyacağımı biliyordum. İlerleyen zamanlarda iş hakkında binlerce soru soracak, çoğu şeye çok şaşıracaktım. Her gün çıktığımda küçük küçük mutfak alışverişleri yapacak, tıpkı hayallerimdeki gibi istediğim kadar cornflakes alacaktım. 

İstediğim kadar Berry içip, seyredilmemiş son romantik komedi filmlerini de seyredecektim.  

Bir şeyleri sıfırdan kuracak, bir şeyleri yoluna koyacak, bir şeyleri unutacaktım. 

Gerçekten de burada yaşayacak daha çok şeyim vardı...

ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -2-

04:05

Blogda yazmaya geri dönmüşken bana Psikoloji hakkında en çok sorulan sorulardan bir kısmıyla devam edeyim. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi yazımın ikinci bölümü başlasın o halde. Birincisi için tık.

Mezun olmaya yakın ya da yeni mezun Psikoloji öğrencilerinden en çok duyduğum sorulardan birisi bu. KPSS ile atanamayacağını fark eden mezunlar doğal olarak özel sektörü didiklemeye başlıyor. Bizim mesleğimizde devlet alımları az, özel sektör alanımız az, ama mezunumuz çok. Her şey bu noktada başlıyor. İktisadi-İdari Bilimler mezunları gibi çoğu alana sızamıyoruz. Sızmaya çalışınca da ilerleyemiyoruz. Kariyer.net gibi sitelerde "Psikoloji" şeklinde arama yapınca karşınıza özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri, belki birkaç özel hastane (klinik psikoloji olarak) ve İnsan Kaynakları ilanları çıkıyor. Mezun profilimiz olarak yakında Amerika standardına ulaşacağımıza inanıyorum, kinikçiler azalıp iş yeri ve örgüt psikologları artıyor.

Ankara'da bir hastaneler kompleksinin İnsan Kaynaklarında çalıştığım için sürekli olarak psikoloji bölümü stajyer başvurusu alıyorum. Başvuruyu yapanlar ısrarlı bir şekilde klinik isterken onlara detaylı olarak hasta mahremiyeti sebebiyle çoğu özel hastanede klinik stajyerine izin verilmediğini, isterlerse İK'da staj yapabileceklerini söylüyorum ama ne yazık ki 2 senedir kabul eden tek bir öğrenci bile çıkmadı. Ancak mezun olduktan sonra mezun olanların çok büyük bir kısmı hayallerindeki gibi klinikçi olarak çalışamayacağının farkında değil. Hatta, klinik psikoloji yüksek lisansından mezun olanların klinikte hayallerindeki gibi çalışacağı bile kesin olmuyor. Üniversitelerde Endüstri ve Örgüt için daha çok yer açılmalı, öğrencilere bu bölümün avantajlarından da bahsedilmeli ki teşvik edici olsun. Öğrenciler maalesef örgütü daha çok "klinik olmayınca buna razı gelmek" olarak algılıyor. Oysa yurtdışındaki araştırmalara göre İK, en çok gelir getiren psikoloji alanlarının başını çekiyor. Psikoloji bölümünün bizdeki toplumsal algısı sebebiyle Örgüt, tam olarak "Psikoloji" değilmiş gibi geliyor. Oysa sürekli personel görüşmesi yapıyor, gerektiğinde psikoterapi yapıyor, bir klinikçinin yapmadığı kadar kişilik analizi yapıyor, işe alım yaparken uzmanlaşıyor ve bir kariyer yoluna girmiş oluyorsunuz. Çoğu yerde yönetici adayı olarak yetiştiriliyorsunuz.

Ama ben sizi biliyorum. Psikoloji öğrencisi genelde çok hırslı olmuyor, bir "yöneticilik" beklentisi içerisine giremiyor.

Bu sefer alanın içerisine istilalar başlıyor. Çoğunlukla İİBF mezunları birkaç kişisel gelişim/psikoloji eğitimi alıp kendilerini danışman ya da koç ilan ediyor. Psikolojinin kliniğin içine kaçması yüzünden psikologlar sadece kişilerle bire bir görüşme yapma yetkinliği varmış gibi algılanıyor. Oysa kendinizi biraz daha farklılaştırıp, Stanford-Binet ve WISC test eğitimlerinin içerisinden çıkıp koçluk eğitimleri alıp kurumsal şirketlerde eğitim uzmanı ya da danışman olarak çalışabilirsiniz. Haliyle, klinik psikolog olarak alacağınız maaşı en az iki kat arttırabilirsiniz.

Ama ben sizi biliyorum. Psikoloji öğrencisi genelde maaşın derdinde de olmuyor. Önemli olan iş tatmini diyorsunuz, başka bir şey demiyorsunuz. Bu yüzden sizleri çok seviyorum ama, bir ama var:

Adalet Bakanlığında ceza ve tevkif evlerinde psikolog olan arkadaşlarıma "iş tatmini nasıl?" diyorum bir hevesle. "Eh işte. Cezaevindekilere dantel örneği çıkartıyoruz bilgisayardan bazen. Bire bir görüşme yapamıyoruz yer sıkıntısı yüzünden. Ya da mahkumun suçunun niteliği yüzünden bire bir kalamıyoruz. Ama maaşları iyi."

Sağlık Bakanlığında çalışan arkadaşlarım biraz daha mutlu. Maaşları da iyi. Çalışma saatleri de. Ama Sağlık Bakanlığı alım yapmıyor. Alım yaptığında ise puanlar çok yükseliyor. Sağlık Bakanlığındaki mesleki tatmininiz, biraz şansa kalıyor. Beraber çalıştığınız psikiyatristin psikolojiye olan bakış açısına kalıyor daha doğrusu.

Özel eğitimlerde mesleki güvence olmadığı gibi maaşlar da düşük. ASDEP'lerde sözleşmeli olarak çalışıldığı için sözleşme bitiminde yine sıfırdan ortada kalıyorsunuz.

Adliyelerdeki psikologlar, mahkum ya da mağdurlarla birebir görüşme yapamıyor, yazdıkları raporlar hakimin düşüncesine bağlı olarak ciddiye alınıyor ya da alınmıyor. Detaylı bir görüşülme, tanı vs mümkün değil. Yine "yer sıkıntısından", danışan mahremiyeti etik ilkelerin dışına çıkıyor.

Özel hastanelerde klinik psikolog olarak başladığınız zaman bir miktar ücret + prim/hak ediş şeklinde çalışıyorsunuz. Örneğin bir arkadaşım İstanbul'da bir hastaneyle 1500 tl net maaş + baktığı hastaların muayene ücretinin %10'u şeklinde anlaşmıştı.

Fazla uzatmayacağım. Türkiye'de psikolog olarak çalıştığınız yer çok büyük bir ihtimalle size dört dörtlük bir mesleki tatmin sağlamayacak ve başladığınız yerde durmanızın tek sebebi yine maaşı olacak. Türkiye standartlarında çalışıp yaptığınız işten gerçekten tam anlamıyla tatmin sağlamanın ne kadar zor olduğunu, eminimi ki siz de yakında göreceksiniz.

Peki ya senin hayatın nasıl gidiyor diye soracak olursanız...

Her ne kadar şimdiye kadar beyaz yakalı olarak çalışmaktan memnun olsam da, her X kuşağı bireyi gibi ben de içten içe 9-5 çalışmanın rahatsızlığını hissediyorum. İK'da olmaktan bağımsız olarak, düzenli bir işte çalışmanın kesinlikle kişinin yaratıcılığını engellediğini düşünüyorum. Şimdilerde daha farklı şeyler düşünüyorum, bir psikolog olarak ülke sınırlarının içerisinde ve dışarısında elde edebileceğim tüm alternatifleri genç yaşımda keşfetmek ve 30'larımın başında ne istediğimden tamamen emin olmak istiyorum. Öte yandan bizler gezmek, araştırmak, bunları yayınlamak ve bu şekilde hayatını sürdürmek isteyen bir nesiliz. Çeşitli keyifleri olan ve bunlardan taviz vermek istemeyen bir nesil.

Ta ki diplomasını eline alıp ne yapacağını bilemez halde evde oturup beklemeye başlayana kadar...

COFFEE TALK #7: HAYATIN İÇİNDEN

01:42


İş hayatına girdikten sonra genel olarak Türk insanında olan “salma eğilimi”ne ben de kapıldım ve blogu kendi haline bıraktım gittim. Ama döndüm. Dönmek önemli. Ben de döndüm. Yani umarım dönmüşümdür.

Sizi birkaç ay öncesine götüreyim.

Çalışmaya başlamadan önce kendime ve çevremdeki hemen herkese “ilk maaşımla yapacaklarım” sözü vermiştim. O zaman büyük umutlarım vardı ve muhtemelen ilk maaşın hiç bitmeyeceğini sanmıştım. Ya da ilk maaş o kadar uzak bir ihtimal gibi geliyordu ki ben de rahat rahat konuşabiliyordum. Sınırsız bir çek gibi olmasını hayal ettiğim ilk maaşımı hiç de hayallerimdeki gibi harcayamadım: Oysho’da rafları boşaltıp hemen peşinden Tefal’e uğrayıp son model buhar kazanlı ütü alamadım (ütü meselesi bambaşka bir hikayeydi ve bunun için 3 ay beklemem gerekmişti), MAC’deki paletleri alışveriş arabasıyla alıp bir yandan makyajımı yaptırırken öteki yandan LV çantamı deneyemedim…

Onun yerine izinli günlerimi pijamaların içinden çıkarsam ağlayacakmışım gibi hissederek ve haftaiçinin ütülerini yapmak için saatler harcayarak geçirdim.

İlk zamanlarda akşam saat 21.30’dan sonra salonda bayılma moduna girip direkt uyuyordum ve evdekiler de isyan etme noktasına gelmişti. Onlara göre bu iş bana göre değildi (bütün gün ofiste oturuyordum), çok yoruluyordum ve bünyem zayıflamaya başlamıştı (ilk zamanlarımda 1-2 kilo almıştım) ve hasta olsam bir daha iyileşemezdim (hastanede çalışıyordum?).

Zamanla uyku saatlerimi kendimle savaşarak önce saniye saniye, sonra dakika dakika ileriye çekmeyi başarmıştım ve bununla ciddi ciddi gurur duyuyordum: Artık gece 12’yi bile görebiliyordum??

İlk bir ay bir tane bile kitap bitiremeyince yaşadığım travma unutulmazdı. Bir gün gezerken nereden çıktıysa uzun zamandır Goodreads güncellemesi yapmadığımı fark etmiştim. Bu kabul edilemezdi. Instagram tamamdı, Twitter’ı zaten salmıştım, Facebook kullanmıyordum ama Goodreads…

Karşıma çıkan ilk Pazar günü bir “one-day reading challenge” yapmıştım. Hala okuyabiliyordum ve hala epey hızlıydım.

Goodreads profilim bir süreliğine güvendeydi ama o sırada yeni yıl gelmiş, yılboyu okumak için kitap hedefi koymamız gerekmişti. İnsanlar 50, 60 derken ben korkuyla kenara sinmiş, bekliyordum. İddialı olmak zordu. Bu iş bizden geçmişti...

İnsan uyum sağlayışı kolay bir canlıydı: İşe girdikten sonra bir hafta bile geçmeden insanlara iş teklifleri yapıyor, ikinci günümde mülakatlara giriyor, ikinci haftamda kendi kişilik envanterimin geçerlilik güvenilirlik çalışmalarını yapıyor, okuldayken nefret ettiğim SPSS’te hızla uzmanlaşıyordum. Bütün hastanelerde hızla psikolojik testler yapıyor, “bu insanların kuruma bağlılık seviyeleri niye bölgelere göre düşük çıkıyor ya://” diye analizlerle boğuşuyordum. Lisansta bir senede yazamadığım tezi, haftada iki kere yazıyordum. 

Bütün üniversite hayatımı bir ayda tekrar etmiştim ve durumu garipsemeye başlamıştım. Uygulama bambaşka bir şeydi.

İş hayatı yeni alışkanlıkların oluşmasına sebep olmuştu, bunlar arasında en sevdiğim cumartesi günü öğlen iş çıkışında sütlü kadayıf yemekti. Gerçekten. Dünyanın en güzel alışkanlığı olabilirdi.

Tamam itiraf ediyorum: Sütlü kadayıf için yaşıyordum. 

Bütün maaşım ona kurban olsundu.

Buralara yazmayalı bazı radikal değişiklikler de yaşamıştım: Bir süredir kahvecilerle değil kebapçılarla tanışıyordum. Bir bakıyordum Ekrem Usta'da tanınan biri olmuşum. Çayyolu'ndaki kafelerden Yenimahalle kebapçılarına uzanan bir kendini bulma serüveni yaşarken, 24 yaşıma girmiştim. Bu da başka bir hikaye olmuştu.

Ben 19 Ocakta doğmuşum. Ama nüfus cüzdanımda 20 yazıyor. Normalde doğumgünlerim pek kutlama tadında geçmez, sadece bir pasta alır ve ailecek yeriz. Ama bu sene bu durum bir karmaşaya yol açtı.

18 Ocakta babam ilk doğumgünü pastamı alarak sezonu açmış oldu. İçinden gelmiş ve erken kutlamak istemiş. Çok acayip mutlu oldum. 19'unda iş yerindekiler gerçek bir sürprizle kutlamış oldu ve hayatımda ilk defa bir doğumgünü etkinliğinin içinde buldum kendimi, yani daha önce hiç böyle bir organizasyon yapılmamıştı benim için. Şaşkınlıktan pastadaki mumlara üfleyemedim. Bu arada evet, ikinci pastam bu oldu.

Ayın 20'sine geldiğimiz zaman, bütün resmi yerlerde doğumgünüm o gün olarak geçtiği için, adeta bir mesaj ve mail yağmuruna tutuldum. 20'sinin akşamına doğru doğuımgünü kutlamaktan baygınlık geçirmek üzereydim. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım ama şunu söyleyebilirdim: 3 gün 3 gece doğumgünü kutlamak bıktırmıştı. Tamam artık 24 olabilirdim, yeter ki ayın 21'i olsun ve bu dram bitsindi.

Ayın 20'sinde yeni yaşım için kendime afiş bile yapmıştım. Olay Milli Bayram boyutuna doğru gidiyordu.


*

Bu arada işte 4. ayım olmadan Van'a gitmiştim ama bu, bambaşka bir gönderi için sakladığım bambaşka bir olay. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar (sanki çok az konuşmuşum gibi).

Görüşmek üzere!