coffee talk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
coffee talk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

COFFEE TALK #7: HAYATIN İÇİNDEN

01:42


İş hayatına girdikten sonra genel olarak Türk insanında olan “salma eğilimi”ne ben de kapıldım ve blogu kendi haline bıraktım gittim. Ama döndüm. Dönmek önemli. Ben de döndüm. Yani umarım dönmüşümdür.

Sizi birkaç ay öncesine götüreyim.

Çalışmaya başlamadan önce kendime ve çevremdeki hemen herkese “ilk maaşımla yapacaklarım” sözü vermiştim. O zaman büyük umutlarım vardı ve muhtemelen ilk maaşın hiç bitmeyeceğini sanmıştım. Ya da ilk maaş o kadar uzak bir ihtimal gibi geliyordu ki ben de rahat rahat konuşabiliyordum. Sınırsız bir çek gibi olmasını hayal ettiğim ilk maaşımı hiç de hayallerimdeki gibi harcayamadım: Oysho’da rafları boşaltıp hemen peşinden Tefal’e uğrayıp son model buhar kazanlı ütü alamadım (ütü meselesi bambaşka bir hikayeydi ve bunun için 3 ay beklemem gerekmişti), MAC’deki paletleri alışveriş arabasıyla alıp bir yandan makyajımı yaptırırken öteki yandan LV çantamı deneyemedim…

Onun yerine izinli günlerimi pijamaların içinden çıkarsam ağlayacakmışım gibi hissederek ve haftaiçinin ütülerini yapmak için saatler harcayarak geçirdim.

İlk zamanlarda akşam saat 21.30’dan sonra salonda bayılma moduna girip direkt uyuyordum ve evdekiler de isyan etme noktasına gelmişti. Onlara göre bu iş bana göre değildi (bütün gün ofiste oturuyordum), çok yoruluyordum ve bünyem zayıflamaya başlamıştı (ilk zamanlarımda 1-2 kilo almıştım) ve hasta olsam bir daha iyileşemezdim (hastanede çalışıyordum?).

Zamanla uyku saatlerimi kendimle savaşarak önce saniye saniye, sonra dakika dakika ileriye çekmeyi başarmıştım ve bununla ciddi ciddi gurur duyuyordum: Artık gece 12’yi bile görebiliyordum??

İlk bir ay bir tane bile kitap bitiremeyince yaşadığım travma unutulmazdı. Bir gün gezerken nereden çıktıysa uzun zamandır Goodreads güncellemesi yapmadığımı fark etmiştim. Bu kabul edilemezdi. Instagram tamamdı, Twitter’ı zaten salmıştım, Facebook kullanmıyordum ama Goodreads…

Karşıma çıkan ilk Pazar günü bir “one-day reading challenge” yapmıştım. Hala okuyabiliyordum ve hala epey hızlıydım.

Goodreads profilim bir süreliğine güvendeydi ama o sırada yeni yıl gelmiş, yılboyu okumak için kitap hedefi koymamız gerekmişti. İnsanlar 50, 60 derken ben korkuyla kenara sinmiş, bekliyordum. İddialı olmak zordu. Bu iş bizden geçmişti...

İnsan uyum sağlayışı kolay bir canlıydı: İşe girdikten sonra bir hafta bile geçmeden insanlara iş teklifleri yapıyor, ikinci günümde mülakatlara giriyor, ikinci haftamda kendi kişilik envanterimin geçerlilik güvenilirlik çalışmalarını yapıyor, okuldayken nefret ettiğim SPSS’te hızla uzmanlaşıyordum. Bütün hastanelerde hızla psikolojik testler yapıyor, “bu insanların kuruma bağlılık seviyeleri niye bölgelere göre düşük çıkıyor ya://” diye analizlerle boğuşuyordum. Lisansta bir senede yazamadığım tezi, haftada iki kere yazıyordum. 

Bütün üniversite hayatımı bir ayda tekrar etmiştim ve durumu garipsemeye başlamıştım. Uygulama bambaşka bir şeydi.

İş hayatı yeni alışkanlıkların oluşmasına sebep olmuştu, bunlar arasında en sevdiğim cumartesi günü öğlen iş çıkışında sütlü kadayıf yemekti. Gerçekten. Dünyanın en güzel alışkanlığı olabilirdi.

Tamam itiraf ediyorum: Sütlü kadayıf için yaşıyordum. 

Bütün maaşım ona kurban olsundu.

Buralara yazmayalı bazı radikal değişiklikler de yaşamıştım: Bir süredir kahvecilerle değil kebapçılarla tanışıyordum. Bir bakıyordum Ekrem Usta'da tanınan biri olmuşum. Çayyolu'ndaki kafelerden Yenimahalle kebapçılarına uzanan bir kendini bulma serüveni yaşarken, 24 yaşıma girmiştim. Bu da başka bir hikaye olmuştu.

Ben 19 Ocakta doğmuşum. Ama nüfus cüzdanımda 20 yazıyor. Normalde doğumgünlerim pek kutlama tadında geçmez, sadece bir pasta alır ve ailecek yeriz. Ama bu sene bu durum bir karmaşaya yol açtı.

18 Ocakta babam ilk doğumgünü pastamı alarak sezonu açmış oldu. İçinden gelmiş ve erken kutlamak istemiş. Çok acayip mutlu oldum. 19'unda iş yerindekiler gerçek bir sürprizle kutlamış oldu ve hayatımda ilk defa bir doğumgünü etkinliğinin içinde buldum kendimi, yani daha önce hiç böyle bir organizasyon yapılmamıştı benim için. Şaşkınlıktan pastadaki mumlara üfleyemedim. Bu arada evet, ikinci pastam bu oldu.

Ayın 20'sine geldiğimiz zaman, bütün resmi yerlerde doğumgünüm o gün olarak geçtiği için, adeta bir mesaj ve mail yağmuruna tutuldum. 20'sinin akşamına doğru doğuımgünü kutlamaktan baygınlık geçirmek üzereydim. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım ama şunu söyleyebilirdim: 3 gün 3 gece doğumgünü kutlamak bıktırmıştı. Tamam artık 24 olabilirdim, yeter ki ayın 21'i olsun ve bu dram bitsindi.

Ayın 20'sinde yeni yaşım için kendime afiş bile yapmıştım. Olay Milli Bayram boyutuna doğru gidiyordu.


*

Bu arada işte 4. ayım olmadan Van'a gitmiştim ama bu, bambaşka bir gönderi için sakladığım bambaşka bir olay. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar (sanki çok az konuşmuşum gibi).

Görüşmek üzere!

COFFEE TALK #6: KAYGILARIM VE BAZI DİĞER ÖNEMSİZ MESELELER ÜZERİNE

13:13


Son zamanlarda sıklıkla aklıma üşüştüğü ve bir noktadan sonra soran insanlara anlatırken bile bunalmaya başladığım için en sonunda yine kürkçü dükkanıma geri döndüm ve neden bloga yazmıyorum ki bunları dedim. Neden-biraz-daha-canını-sıkmayayım-ki-insanların.

Bu yazıyı neden okuyasınız bilmiyorum; hoş, biz bu dili konuşan bu canım ülkenin genç insanları olarak neler okumadık ki... Zaten ben de bildiğimi sandığım çoğu şeyi bilemiyorum artık. Yazının en başından dramatik bir giriş olabilir ama bazen, olduğumu sandığım kişi gibi davranmaya çalışıyorum: İşte "gerçek ben olsam, şöyle yapardım". Gerçek ben kimdir, ondan da emin değilim çünkü gerçek ben şimdiye kadar böyle bir şeyle kesinlikle karşılaşmadığı için nasıl davranması gerektiğini bilmiyor ve her zamanki savunma mekanizmalarını kullanmaya çalışıyor. Pof, çoğu savunma yetersiz. İnkar edemezsin, yok sayamazsın, akla mantığa bürüsen ne fayda...

Mızmızlanmayı bırakıp daha büyük bir mızmızlanma için asıl konuya geçiyorum o halde: Arkadaşlar ben ne olacağım?

Cidden. Oturup bir saniye bu konuyu konuşabilir miyiz?

Gelecek kaygısı bende şu şekilde tezahür ediyor: Ya ayrı bir insan olamazsam, ya farklı bir şeyler yapamazsam? Ölüp gittiğim zaman arkamda hiçbir şey bırakamamış olursam, adım bile kalmazsa ortada? Kendimi ifade edemediğim bir yerde çalışırsam, sıkışıp kalırsam bir yerlerde? Bir jungle'ın içerisine düşüp sırf maddi imkanları yüzünden çekip kurtaramazsam kendimi? Gerçekten ama gerçekten, bir şey üretemezsem? Kimseye bir yardımım dokunamazsa, okuduklarımı hiç kullanamadan unutursam sırayla? Ya, öylesine girdiğim ve sonra zaten ayrılırım dediğim bir yerden çıkamazsam? Ya da sadece, öylece kalakalırsam ortada?

Bütün yaşıtlarımın bu endişelerle alakalı içten içe beni onayladığını hissediyor gibiyim ama aklımın bir köşesinde sürekli olarak "hayatının en güzel yaşlarının en güzel zamanları hızla geçiyor, daha iyi geçmesi için bir şeyler yapmalısın" çanları çalıyor. Susturamıyorum, sürekli bir kayıp zaman ve bir kere gelinen hayatta öylece yaşıyor olma hissi, mümkün değil peşimi bırakmıyor.

Böyle böyle ikilemler arasında belirsizlikler sürerken, takdir edersiniz ki hiçbir şey yapamıyorum. Bu yapamama, beni rahatsız ediyor. Kendimi zorlayıp yapmaya başlasam, zevk alamıyorum, dolayısıyla (şaşırtıcı olmayacak bir şekilde) bu da beni rahatsız ediyor. Zevk alamadığım için soğumak ve uzaklaşmaktan korkup bırakıyorum. İşte size bir kısırdöngü, elde var sıfır. Koskocaman bir sıfır koymak istiyorum buraya. Bakın, 0. Bu sıfır, benden hiçbir zevk alamadan sırf bitirmek için bitirmeye çalıştığım kitaplara gelsin. Hayatım boyunca "durma, sürekli bir şeyler yap" diye kendi kendime acayip motivasyonlar verebildiğim halde bir süredir sadece akşam olsun da camları kapıları açıp şu sessizlikte öylece boş boş oturayım diye bekliyorum.

Ama bir yandan da alışık olduğum bildiğim yöntemlerin işe yaramadığını da görebiliyorum. Ne yapabilirim, şimdiye kadar yaptıklarım beni buraya atabildi en fazla ama şimdi hayalini kurduğum her şey için risk almalıyım önce. Komik, neyin riskini nasıl alacağım onu bile bilmiyorum. Arkadaşlar bize ne zaman ne için risk alınabileceğini hiç kimsenin öğretmediğini fark ettiniz mi, daha doğrusu çevrenizde gerçekçi riskler alan kaç insanla tanıştınız hayallerine ulaşmak için?

Sonrası ise, sonrasını zaten hiç sormayın.

*

ps. Bu fotoğraf Kronotrop'ta çok keyifli bir yaz günü çekildi ve ağır bir analog görüntüsüne kavuştuktan sonra böyle kötü amaçlar için kullanılmaya karar verildi...

COFFEE TALK #5: İMKÂNSIZ YÜRÜYÜŞ

02:43


İsviçre Alplerindeki Waldhaus Flims otelin 7018'li posta kodu ile beraber adresini ve +41 ile başlayan telefon numarasını yazıp (aslında tam olarak şu şekilde, isterseniz hemen rezervasyon yaptırabilmeniz için: +41 81 928 48 48) ders notlarımın arasına sıkıştırdığım günün üzerinden tam olarak 1 ay geçmiş. Gördüğünüz gibi ben de hala buradayım, hem de hiç gitmeyecekmiş gibi rahat bir şekilde oturuyorum. Oysa geçtiğimiz günlerde biraz bunalmıştım. (Ki bunaldığım zamanlar gecenin bir yarısı kendimi dışarı atıp sokak ışıklarından kaçınarak Montrose Caddesinde tur atmak istemişliğim de çoktur.) Ama burada bunaltılarımı anlatmayacağım elbette, daha zevkli birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

Bazen bazı insanların uzunca bir süre evrenin ücra bir köşesinde zayıf sinyaller vererek bulunmayı bekliyormuş gibi yaşadığını düşünürüm. Sanki kendilerine has uygun bir sıcaklığın içerisine girmişler ve ideal bir hızla yörüngelerinde dönerken öylece yaşamlarına devam ediyorlarmış gibidirler. Şüphesiz Meryem bu insanlardan biri değildi ve akşamleyin telefonum çaldığı zaman en baştan gülerek efendim demiştim, ilk nefesten de Pierre Cardin'in gelinliklerinden nefret ettiğini söyleyerek başlamıştı konuşmaya (oysa ben cüzdanlarını epey severdim). Bir su takımının (şu kuğu boynu gibi olan sürahiler ve onların bardakları) 600 lira olduğunu biliyor muydum örneğin? Hayır bilmiyordum. Sheraton'ın düğün salonu gecelik 30 bin liraydı. İşin en kötüsü bir mikserim bile yoktu. Ama o mikserini almıştı mesela. Mikser önemliydi, mikser bir krem şanti için bile gerekli olan her şeyi sağlayamıyorken çocukluk arkadaşımın hayalindeki mutfakta yerini şimdiden ayırtmıştı.

Bu sırada ben dışarıdan hangi arabaların dizel olduğunu anlamaya çalışıyor ve karşıma çıkan herkese Borges'in Yedi Gece'sinde en sevdiğim kısımları göstermek için fırsat kolluyordum.

Montrose Caddesinde...

Bu hafta geç kaldığım derslerden birine koştura koştura girdikten ve bütün amfinin dikkatini yeterince dağıttıktan sonra tam o anda hocanın "Zorbaların bahanesi kölelerin inancıdır" dediğini işitiyor ve duraksıyordum, insan her derse girdiği zaman böyle etkileyici bir cümle ile karşılaşmıyordu. Bütün gün metrolarda aktarma yaparken aslında kırılma noktalarının da birinden diğerine gidiyordum, akşam eve geldiğim zaman ben daha hiç farkına varmadan beyin kıvrımlarım arasındaki petlere sonsuza dek yerleşmiş gibi duran ayrıntıları hatırlıyor olmama şaşırıyordum. Bir an sonra gülerek ve çoğunlukla beceremeyerek içine kedi maması konulması için IKEA kolisi yapıyordum. Şüphesiz dünyanın en zevkli şeylerinden biriydi, yardım alınca.

Sonra Ay'ın %8 görünür olduğu (363.297,43 km) bir geceden yine Solaris'li baş ağrısı ile uyanıyordum. İşte bir sabah daha, uzun bir süre etrafta dolaşıp nesnesini anlamaya çalıştığım çoğu duyguyu yerine koyuyordum; Pines, bir duygunun ne olduğuna inanmaya başladıktan sonra onu tam anlamıyla yaşamaya başlarsınız diyordu. Ben ise buna, başka hiçbir duygunun o sıcaklıkta canlı kalamayacağı tek bir tanesiyle karşılık vermek istiyordum. Size onu kısaca anlatacağım ve bitireceğim: İsmi "İmkânsız yürüyüş". Bu durum, kendinizi ve vücudunuzu koskoca Milky Way galaksisinde tek bir noktaya göre konumlandırdığınız zaman (ki kritik nokta burasıydı) o konumdan uzaklaşmakta yaşanan son derece tuhaf zorlanmayı ifade ediyordu. Kütleçekiminin bir anda arttığı, bir t süresince karadelik yaklaşıyormuşçasına bütün fizik kurallarının kendisinden şaştığı, sonsuz paralel evren ihtimallerinden geçip sadece birkaç metre öteye gitmek zorunda olmanın nasılsa zorlaştığı bir an... Lugones, 1922'de yazdığı Alma Venturosa'sında "sana her zamanki gibi hoşçakal derken/ayrılığın verdiği belli belirsiz hüzünden/seni sevdiğimi anladım birden" diyordu ama o tamamen başka bir yazının konusuydu...

COFFEE TALK #4 GÜZEL'İN NEYLİĞİ ÜZERİNE

12:49

Keats'in Bir Yunan Vazosuna Övgü'sü ile ilk kez karşılaştığım yer, simetrinin matematiğini anlatan ilgi çekici bir kitabın önsözüydü; şiirin bir kısmını okuduğum zaman kitabı kendimden biraz uzaklaştırnış ve uzaktan bir süre dizeleri izlemiştim. "Güzellik gerçekliktir, gerçeklik de güzellik" diyordu, "Yeryüzünde bildiğin ve bilmen gereken her şey". Hepsi bu.

Güzellik gerçekliktir.

Güzel nedir: Güzel kulak kıvrımı gibi bir şeydir ve insan onu da görmek, sevmek ister.

Güzel nedir: Güzel bir taşma ve ışıma halidir, öylece dururken fark edilmeyi bekler.

Güzel bilinçli değildir ve hatta bilinçli duyuşları da sevmez, ufacık bir frekanstadır kendi kendine bulunmayı bekleyen.

Güzel nedir: Güzel kendine has renklere sahip kıvılcımlı bir elektriktir vücudu dolaşan.

Güzel bir algılayış değil, bir oyun hiç değil, bir keşfediliştir; güzel doğaldır ama doğa değildir, bir nefes değildir bir yutkunmadır gözünün ucuyla yakaladığın. Güzel bir el tutması değil, bir eli aramasıdır.

Güzel herkese anlatmak isteyeceğin bir şeydir, ama bir yıldız değil bir kuasardır içinde büyüyen. Güzel, bir anlatamama halidir ama bir kaybolma hali asla değildir. Bir bulma da değil, bir yoldan almadır daha çok.

Güzel zamana göre sabitliği bulunmayan, sen koştukça koşan bir şeydir; bütün heybetiyle şaşkınlık/yorgunluk/yoğunluk ve korkuyu da içerir.

COFFEE TALK #3: BİR TOZ BULUTU İÇİNDE

13:31

Psikoloji okuyor olmanın pratikte bana en büyük faydası kendi savunma mekanizmalarımı keşfetmek oldu. Sanırım. Bir mücadele vermemin gerektiği durumlarda kendimi takip ediyordum sürekli, nasıl bir tepki verme düzenim olduğunu da anlamaya çalışıyordum uzunca bir süre. Beni çok çabuk sinirlendiren şeyleri yavaş yavaş gözlemlemeye başladım içimde; Çoğu zayıflıktı, bir kısmı haklılık payımın olabileceği şeylerdi, ama öyle ya da böyle bugüne kadar sürükleyerek getirdim kendimi.

Bir noktadan sonra her şeyi rasyonalize etmenin, her şeye mantıklı bir açıklamaya bulmaya çalışmanın beni rahatlattığını fark ettim, aynı anda bu durumu suistimal ettiğimi de. Hatta bütün hayatım boyunca bu döngüde nefes almaya devam etmeye başlamış bile olabilirdim bana göre: Sorusu gelmeden cevabını bul. Bu kadar basit. Bir ömür yetecek kadar rahatlatıcı, basit bir formül.

Gelin görün ki, işte tam da bu zamanlar, yani 2015 yılının Ekim'i kapıya yeni yeni vururken ve sonbahar ekinoksu geçeli çok da uzun bir vakit olmamışken, bu konuda tam anlamıyla çuvalladım.

Tam olarak ne bekliyordum bilmiyorum. Ama bendeki yöntem işlemiyordu. Her şeyi deniyor ama açıklayamıyordum, sosyal mübadele kuramından girmiş, evrimsel psikolojiden çıkmıştım; bir yandan bilinçli bilişsel süreçlerimin sorgulayacağı davranışlarda bulunuyordum belki, yine de sürekli mutluydum. Bir noktada yöntemim patlamıştı, artık iş göremiyordu, Steven Pinker da halt yesindi. Kendi kendime bütün bunları nörotransmitter aktivitesine bağlamamı tavsiye ediyordum içten içe; öyle ya, bize bu şekilde öğretilmişti. Ama olmuyordu, 95.8 Max Fm'de Paul Carrack'ın When You Walk in the Room'u çalmaya başlarken alt geçitten geçince insanın aklına serotonin salgıladığı filan gelmiyordu, sadece mutlu oluyordun işte, bu kadardı. Elimi camdan çıkartıp rüzgarı hissetmek istiyordum, daha da fazlası gerekmiyordu. Hayatımda ilk defa Dolunay'ı suçluyor ve galaksi mahkemesince haksız bulunuyordum.

Sanki kendi beynimde daha önce üzerine çok da düşünmediğim, yepyeni bir yer keşfetmiş gibiydim: Benim gibi duygu ifadelerinden fersah fersah uzak olan bir insanın içinden anlamsız gülümsemeler ve garip özlemeler çıkmaya başlamıştı, en çok buna hayret ediyordum. Milky Way'in doğrudan bir müdahalesi ile güneşin güzel ışığı her yerdeydi ve aynı anda hiçbir yerdeydi (ve ben de buna alışmak zorundaydım), yollar hem uzun hem kısaydı, zaman zaten kendince eğilip bükülüyordu; ben ise şaşkın şaşkın öylece etrafa bakıyordum. Ayakkabılarımı çıkarmış ve bacaklarımı uzatmıştım; daha uzun süreler orada gibiydim; henüz pek acelem de yoktu. Kafamdaki bu toz bulutunun kalkmasını seve seve bekleyebilirdim.

Havalar biraz serinlemişken dingin bir akşam yürüyüşüne kim hayır diyebilirdi?

COFFEE TALK #2: BİR AN'I KARŞIDAN SEYRETMEK

04:55

İbni Arabi'nin, varlığın harekette olduğunu, hatta varlığın bizzat hareket olduğunu söylediği ve benim çok hoşuma giden bir görüşü var. Evrenin, bütün var oluşla birlikte her an bir "yaratım"da olması, bir "sürekli yeniden oluşum", bir kesiksizlik. Bir içeriden dışarıya doğru eksponansiyel büyüme (ama kendini de dıştan içeriye doğru sıyırarak -ne ifade ama-) ve tüm bu büyüme sırasında zamansallığın hiçbir anlam ifade etmemesi. Çok yorucu bir giriş oldu ama geleceğim noktayla bir bağlantısı var. Biraz dinlenelim.

Bir süredir, neden olduğu konusunda hiçbir fikrim olmamakla beraber, kendi kendimi durum farkındalığımı ölçerken buluyorum. Herhangi bir an'ın bir noktasında: Öylece duruyorum, o an, bütün Milky Way gökadasının çubuklu sarmalı içerisinde duruyorum. Metroda giderken ve vagonlar hafif hafif sallanırken ve bir anda içeriye insanlar doluşurken; ya da mesela bir yere fotoğraf çekmeye gitmişim ve o sırada insanlara bir şeyi tarif etmeye çalışıyorum, elini şöyle tutmasını bileğini bükmemesini, kendisini de o kadar ileriye itmemesini söylüyorum: O an donuyor.

Büyülü bir his: Bir an için her şey yok olabilir, ama bir göz kırpması kadar vakitte var oluş sürekli yenileniyor, buna hayret ediyorum. Bazen fotoğraf çekerken bir noktada zamanın genleştiğini hissediyorum, "elini şöyle tutmaya devam et" derken o an'a ait zamanı uzatıyor ve geri kalan bütün hareketleri elin sahibiyle birlikte bastırıyoruz. Düşününce ne kadar etkileyici bir "birlik" şekli. Bazen kameranın arkasında o güneş ışığının tam olarak objektife doğru bakmasını beklemek, insanın istediği gibi eğirmesi, örmesi zamanı. An'a karşı bir gözlemci olmak, belki.

Aynı zamanda her şeyde şu hissi de bulabilmek: Onun o an orada olmasının bir amacı var. Ya da şu daha düzgün bir ifade olabilir belki: O oraya çeşitli yollardan geçerek gelmiş ve oradan çıktıktan sonra kendine has yoluna devam edecek, yine de bir süreliğine birlikteyiz. Orada olmasını gerektiren ve çeşitli nedenselliklerle birlikte o an için orada olmasını sağlayan garip bir şey var. Tam o noktada asılı kalıyoruz birlikte. Bir şey olsa hep beraber öleceğiz ve isimlerimiz yan yana sıralanacak, sanki bilinçli bir şekilde oradaymışız gibi ya da çoktan tanışmışız gibi. Bir an sonra birlikte yok olacağız belki de. Düşünsenize bilimkurgu dizilerindeki gibi bir anda ortadan tamamen kaybolabiliriz bile. Ama hep birlikte gizli bir anlaşma içerisindeymişiz gibi ortak bir sürekliliği devam ettiriyoruz. Bir akış sağlıyoruz birbirimizin hayatına. Birbirimize bildiğimiz, öğrendiğimiz anlamda bir yaşam sağlıyoruz farkında olmadan.

Yine bir Coffee Talk sonu... Yine bir sürü konuşup sonunda hiçbir şey dememiş olmak.

*

Buraya kadar okumuşsanız ve hala devam etmekte ısrarcıysanız size kamera arkasını da anlatayım: Yukarıdaki fotoğrafı evimizin mutfağında çektik. Masa, büyük pencerenin önünde duruyor, dışarıda çok fazla güneş var. Güneşliği diffuser olarak kullanalım diye boydan boya çektik, sonra beyaz bir çarşaf bulup onu da bu güneşliğin üzerine boydan boya gerip mandallarla tutturduk, böylelikle arkadan gelen güneşi (hard light) ters ışığa yumuşak bir şekilde dağıtmayı da başarabildik. Gerisini zaten biliyorsunuz, misafir gelen komşu el mankeni yapılır ve yeni demlenmiş kahveler içilmeden bir tane fotoğraf çekilir...

COFFEE TALK #1: BİR STAJIN ARDINDAN

02:03

Geçtiğimiz günlerde hastanedeki stajım bitti; bu, beni yakından tanıyanların direkt düşüneceği üzere, gayet sevindirici bir olay. İlk günlerimde devlet hastanesinin kasvetli ortamından kaçmaya çalışma çabalarım daha sonrasında bundan zevk almaya çalışmaya dönmüştü, ki bir noktadan sonra onu da bırakıp herhangi bir şey hissetmemeye çalışmıştım. Hasta olmayınca makale ya da kitap okuyor; koridordan geçen çeşitli hastalara Patoloji'nin dümdüz ileride, Ultrason'un ise dümdüz devam ederken ilk soldan dönünce yolun sonunda olduğunu söylemeye başlamıştım. Bu da o an için yeterli geliyordu.

Ama her yaşam olayı gibi, bunun da insanda bıraktığı etkiler oluyor. Hastaneye ilk gittiğim zaman, özellikle yine bambaşka bir idealist kafası yaşayarak klinik psikoloji istemediğimi söyleyip duruyordum kendi kendime. Hoş, vakit bunu geçirmiş de değil. Ama insan tanımak bambaşka bir şey, bunu da görmüş oldum her gün. Bir noktadan sonra kliniğe gelen insanları "potansiyel dert anlatıcı" gibi değil de, ayrı hikayelerin sahipleri olarak görmeye de başladım sanırım. Henüz geriye dönüp bakmak için çok erken ama, ben şimdiden bir şeyleri değiştirdiğini hissediyorum içimde. Aslında bu uzun girişin bütün amacı da tamamen buydu.

Hastanedeki ilk haftamda, hatta ilk günümde bile olabilir, çok tatlı bir erkek çocuğu gelmişti. 3 yaş 5 aylık. Kıvır kıvır saçları olan, dünyanın en güzel yüzlerinden biri, sadece gözlerine bakarak ihtiyaç duyduğu sevgiyi verebileceğinizi hissedebilirsiniz, bundan eminim. Gelin görün ki, şiddet mağduru. Babası annesini dövüyor, anne bu çocukla ikizini dövüyor, ardından devlet çocuğu alıyor ve yurda yerleştiriyor. Yurt annesi çocuğu getirdiği zaman sürekli arkadaşlarını dövdüğünü söylüyor bize, bütün gece kabus görüyor ve sürekli ağlıyormuş, günlük hayatta da sürekli ağlıyormuş ve hiçbir arkadaşı da yokmuş. Elinizi ona doğru uzattığınız zaman bile korkarak kendini korumaya çalışıyor. 3 yaşı yarılamış olmasına rağmen gelişim seviyesi 6 aylık bebek kadar, konuşamıyor da... Bu görüşme olurken bir noktada dayanamayıp ağlayacağımı sanıyorum, eve gelince de "o çocuğu almalıyız" diyorum anneme, aramızda bile büyür diyesim geliyor.

Staj ilerledikçe garip insanlara alışıyorum ama bu çocuğu tek bir gün bile unutamıyorum. 

Başka bir hafta, bütün hafta hastanenin acil servisine gelen intihar vakalarını tek tek aramakla geçiyor. Başka bir hafta, bütün hafta boyunca paranoid şizofrenin biriyle uğraşıyoruz: Herkesin kendisini öldürmeye çalıştığına inanıyor. Klasik. Adam bıçakladığı için hapse giriyor, hapiste herkesin onun hakkında dedikodu çıkardığı sanrısına kapılınca bir camı kırıp, cam parçalarından biriyle kendi karnını deşiyor ve bu şekilde çıkartılıyor. Sonrası karısının burnunu kırması, evine beslediği kuşları kafesleriyle birlikte bir dolaba kilitlemesi, 15 tane çingenenin onu gözetlediği ve öldürmeye çalıştığı sanrılarıyla devam ediyor.

Yaşlılık ne zor şey. 

Neil Gaiman, Amerikan Tanrıları'nın muhtemelen çok alakasız bir yerinde ölümün sokaklardan kalkıp sadece formaldehit kokan hastane koridorlarında kaldığını söylerken ne haklı... Babaannemi kaybedeli henüz 1.5 sene olmuşken ölümü yine nasıl unutabildim diyorum kendime sürekli. Ölümü nasıl-böylesine-derin-bir-şekilde unutabildik, şaşırıyorum. Ölüm yanı başımızda duruyor, nine ve dedelerin tekerlekli sandalyelerini tutup kliniğe ben getiriyorum, oysa ne kadar güçlülerdi benim yaşımda. 

En zor olanı şu, en zor olan kesinlikle şu: Bozulma. Bozulmayı görme. Bu bozulmada da bir güzellik bulmaya çalışma ama... Karşındaki insanın nerede olduğunu, kim olduğunu, kendi çocuklarını, hatta kendi varlığına dair hiçbir şeyi bilmediği o nokta. Anlatırken ne ilginç, ne meraklı dinliyor insan, yeni bir hikaye çıkacakmış gibi. Hiçbir şey çıkmıyor haftanın günlerini sayamayan teyzenin ağzından, bilmiyorum kızım diyor ağlıyor sadece. Adını hatırlayamıyor oğlunun bir tanesi, "dilinin ucunda", ama söyleyemiyor. 

Bazılarının dilinde sadece bilinmeyen bir geçmişten alışkanlık haline gelmiş bir dua kalıyor: Nazar duası okumadan çıkartamıyoruz odadan. 

Tüm bunlardan geriye bende ne kalıyor peki, tam olarak bilemiyorum. Ne kadar güçlüyüz: Bazen oturup ellerime bakıyorum uzun uzun. Kendi babaannemin elini komaya girmeden hemen önce tutmuş, korkma demiştim, korkma bak biz hepimiz buradayız, senin gitmene de izin vermeyeceğiz hiçbir şekilde. Benim ellerim onun elleri, kendimi de görüyorum orada, sadece ona değil kendi yaşlılığıma da gitmeyi yasaklamaya çalışıyorum. O yaşlılık izleri bir anda belirir mi ellerimde diye merak ediyorum, bir anda avuç içlerim kurur mu acaba.

Böyle böyle, kimi zaman zor kimi zaman neşeli geçen yaklaşık 2 aydan sonra, kendi eski, tanıdık rutinime geri dönüyorum: Evden okula, okuldan okula, okuldan kahveye, kahveden- bu arada kahve demişken... Coffee Talk, kahve içerken konuşabileceğimiz bazı düşünsel geçişlerden ve geçmişe dönüşlerden oluşuyor ve bu da, daha uzunca bir süre devam edeceğine inandığım serinin ilk yazısı oldu.