gittim ve gördüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gittim ve gördüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİR ÖĞLEN, BALIKÇI TABYASI'NDA

10:18


Hangi denizin balıkçısı,

Rüzgara karşı durduğunda "ben de esip dağılsam" diye düşünmüştür?

"Burası bir su kenti" diyor arkadan, belli belirsiz seçilen bir ses, 

Bir nehir balıkçısı, hangi teknesini tüm gücüyle karaya sürmüştür?

*

Balıkçı Tabyası'nda bir öğleden sonrası... Oraya gelene kadar 28 kilometre yol yürüdüğümüzü söylesem kim inanır? O kadar yorgunum ki tek bir adım daha atamadan nefis güneş ışığında kalenin karşısına çökmüşüm... "Ben senin için gözcü olurum, sen git." 

Gülüşüyoruz.

O an, bir ışık huzmesinin gözüme vurmasıyla birlikte birkaç gülüşmeden daha değerli olan ne var diye düşünüyorum... Tüm bu güzellikler, inşa edilmiş yeni bir evren, şehire karşı ihtişamlı kalelerini koyan krallar, devasa saat kulelerinde zamanı kovalayan dökme demir yelkovanlar, ağır çok ağır taşlardan yapılma şapellerin içine su şıpırtısı koymayı hayal eden zihin, çeliği demirle birlikte döverek yapılan görkemli heykeller... 

Kral Ferdinand'ı bir an görüyor gibi oluyorum, büyük, siyah bir Hun atının üzerinde, at huzursuzlukla kıpırdanıyor... Tavladan çıkmasına değecek bir hareket istiyor, guruldama, Danların vrinsk dediği küçük kişneme nefesleri... Heyecanlı, coşkulu, yerinde duramaz, hatta biraz sinirli... Tüm kaslarını açmak için sabırsız, sadece ufacık bir işaret bekliyor... Ferdinand tam karşısındaki esere bakıyor ve gururlu, yüzünde ufak bir tebessüm... 

Bunların hepsi bir gülücük için değil miydi şimdi diye düşünüyorum tabyaya karşı oturmuş... Bu düşünceyle biraz eğlenip kalkıyorum tekrar.

Gülücükmüş... 




GİTTİM VE GÖRDÜM: CASA COOKLIFE

12:10


Bu bloga en son ne zaman "Gittim ve Gördüm" yazısı yazdım bilmiyorum ama eh, işte yine buradayız...


Birkaç gün önce buluştuğumuz bir arkadaşım, "blog okumayı çok sevdiğim halde seni ben bile az okuyorum, iyice kayboldun gittin" dedi. O zamandan beri içten içe biraz sorguluyorum neden hala yazdığımı ama galiba burası kendi parçalarımı bıraktığım eski bir sandık olmaya devam edecek... En azından bir süre daha...


Casa Cooklife'a eskiden gitmiştim, Balat'tayken. Hatta orada inanılmaz güzel fotoğraflar çekmiş (ve tabii ki yine bir yerlerde paylaşmamıştım, ama gerçekten çok güzellerdi!) ve yeni yerlerine taşındıktan sonra yolumu hiç düşürememiştim. Hoş, yolun kolay kolay düşeceği bir yerde de değil: Şişli, Bomonti'de. Now Plaza'nın altında. Now'da Karaca'nın ofisi varmış öğrendiğim kadarıyla, Cooklife'ın sahibi de zaten Karaca'nın sahibinin oğluymuş. Balat'taki yerinde de harika bir tasarımı vardı ama daha da değiştirmiş, yarı Nordik yarı Japon diyebileceğimiz bir hale getirmişler. Her yerde doğal malzemelerin kullanılmış olması insana iyi hissettiriyor: Masif masa ve sandalyeler, banklar, doğal stoneware tabaklar, artık dünyada da Türkiye'de de tüm kafelerin adı-soyadı olan seramik Acme kupalar... 


Acme Cups ile ilgili şöyle bir anım var: İlk çıktıklarında fotoğraflarını çekmem için bana bir kupa seti göndermişlerdi bardak altlıklarıyla birlikte. Sanıyorum 4 tane farklı renkte kupa var, ancak hangisini denersem deneyeyim, kafelerde içtiğim zamanki keyfi alamıyorum. Daha doğrusu, kupalar hiçbir zaman kafelerdeki kadar "güzel" hissettirmiyor. Aslında Cooklife'taki misafirliğim boyunca bunu düşündüm: Evde buradaki tüm bu Kinfolk/Cereal dergilerinden var, kupalar da evdekinin aynısı, e evdeki seramik tabaklar da benzer... Ama yok, olmuyor! Cooklife, size bir atmosfer, eksiksiz bir yaşam tarzı sunuyor. İçeri adımınızı attıktan sonra farklı bir yere geldiğinizi hissediyorsunuz. Öğle arası geldiğinde bir anda kalabalıklaşıyor ve bir nevi üst kattaki plazanın kitchenette'i görevi görüyor, sonrasında tekrar güzel bir sakinlik, mutfaktan gelen hazırlık sesleri ve hafif müzik.


İstanbul'da kahve kültürü inanılmaz bir hale geldi, sürekli yeni bir yere gidiyor ancak asla bitiremiyorsunuz. Ben kafelerin müşterisine nasıl hissettirdiği kısmını önemsiyorum. Cooklife kendini bir materyal olarak değil, atmosfer olarak pazarlıyor. Kitlesinin güven verdiği hissini veriyor ve hiçbir masraftan kaçınmayarak kendi dünyasını oluşturuyor. Burada, buranın sahibi veya sahiplerinin bir şeylerin "bilincinde" olduğunu anlıyorsunuz. Bana biraz "Kopenhag" fısıldıyor. 


Biraz da bunu fısıldadığı için Norveç Egg Benedict istiyorum ve mükemmel çıkıyor. Uzun zamandır yaptığım en güzel kahvaltı.


Cinnamon Roll'unu açıkçası kuru buluyorum ancak diğer tatlısı güzel (Pata olabilir mi adı?). Sıcak yemek ve kahvaltı kısmı, Bakery'sine oranla daha iyi geliyor bana. Bakery'de tam olmayan şeyler var, insana yediği zaman "of, mükemmel bir şey yiyorum!"  hissini tam olarak vermiyor. Kahvesi güzel. Zaten, Acme'lerde gelen kahvenin kötü olduğu hiçbir zaman olmuyor. Gerçekten de bu kupalarda içindeki kahveyi eleştiriye karşı koruyan görünmez bir kalkan var. Belki de bu yüzden bu kadar çok tercih ediliyor...


İçeri ilk girdiğimde "etrafta birkaç fotoğraf çekebilir miyim" diye soruyorum, inanılmaz tatlılar. Sanırım nasıl bir canavarla karşı karşıya kaldıklarından o noktada habersizler. Hoş, herkes fotoğraf çekiyor. Tanıdık, tanımadık tüm sosyal medya yüzlerini görüyorum. 


Sanırım burayı güzelleştiren ve bu kadar çok "fotoğraf çekmeliyim!" hissiyatı veren şey, ışık. Işık, ışık, ışık. Türk mimarı ışığı ne zaman keşfedecek? Yumuşak, soft, insanı rahatlatan bir ışık var içeride. Siz de tam olarak bu sebeple aşağıda 500 tane fotoğraf görüyorsunuz...











PS. Bu gönderideki tüm fotoğraflar Fujifilm XT-4 ve 18-80mm lens ile çekildi.

GİTTİM VE GÖRDÜM: BOMONTİADA & BATARD İSTANBUL

16:00

 

Ne olacak bu Anadolu Yakasında oturanların Avrupa'ya geçince turist moduna geçme hali?!


Şaka değil, bu benim. Hayatı uzun zaman Anadolu Yakası'nda yaşayınca (Allah biliyor ya karşıya geçmeye hiç gerek duymuyorum, hatta arkadaşlar başka yer önermeseler Küçükyalı-Feneryolu arasından başka bir yere bile gitmeyecek gibiyim :( ) görünen o ki Avrupa'da turistliğim tutmuş bir sürü fotoğraf çekesim gelmiş... 


BomontiAda'ya ilk defa gittim ve içeride Mamut Art Project'in sergisi vardı. Sürekli olan bir etkinlik olup olmadığından emin değilim, bu yazıda hiçbir şeyden emin olmadığım gibi. Sergide, sizin de alttaki fotoğrafta tam karşıda göreceğiniz bir çerçeve vardı, inanılmaz etkilendiğim için bir tek onu göstermek istedim. Çerçeve şu: Karşıdan baktığınız zaman çerçevelenmiş bir kum olduğunu görüyorsunuz. Sanki farklı yerden edinilmiş ve bir çerçevede bir araya getirilmiş kumlar gibi görünüyor. Yakına gidip sergi notunu okuyunca ise şunu fark ediyorsunuz: Sanatçı, evdeki bütün ansiklopedileri yakıp küllerini bir araya getirerek böyle bir çerçeve oluşturmuş ve burada, içinde bulunduğumuz dönemde "bilgi"nin mahiyetini sorgulamak istemiş. 


Okuyunca durakladım, çerçevenin en dibine kadar gidip gerçekten de kum gibi görünüyorken bir anda kül şeklinde görmeye başladığım parçacıklardaki yazıları seçebilmeye başladım. İlginçti ama her anlamda ilginçti: Ansiklopediyi çerçeveleştirmek için yakmak ve bunun üzerinden mesaj vermek. Uf! Bu yüzden sanatçı değilim diyorum görünce...


BomontiAda sonrasında buraya kadar gelmişken bir de Batard yapalım fikri çıktı ve hooop, Batard'dayız.


Batard, övgüsünü çok duyduğum bir yerdi, sanırım yine gitmeyen arkadaşımın kalmadığı, bir yolum düşse de French Toast'larından yesem dediğim yerlerden birisiydi. Öğleden sonra gittiğimiz için French Toast yiyemedik ama menüdeki iki tatlıyı da deneme fırsatı bulduk, ikisi de mükemmeldi. Aşırı kalabalık olduğu için (sanırım günün her saati böyle bir yer. İstanbul'da bazı yerlerin "tutunca" tam tutması inanılmaz!) çok fazla fotoğraf çekemedim ama şu tatlıların tadı damağımda, French Toast'a geleceğim diye sayıklaya sayıklaya ayrıldım.


CAFE WESTEND: KÖTÜ BİR KAHVALTIYA DAİR

10:32


Kötü bir kahvaltıya dair pek çok şey anlatılabilir, ben burada sadece küçük bir kısmından bahsedeceğim. Keyifli bir anı olarak. 

Bu bir kahvaltıyı kutsama yazısı değil, siz değerli kahvaltı severler ve kahvaltısız güne başlayamayanlar tarafından bu şekilde yanlış anlaşılmayı kesinlikle istemem. Bir gün siz değerli okuyucularımla kahvaltıya dair neler düşündüğümü de uzun uzun paylaşmak isterim (bu blog neler neler gördü!) ancak bu yazı o yazı da değil. Bu, bildiğiniz kötü bir kahvaltı yazısı. Ve bu aralar sıklıkla eleştirildiğim şekilde uzun da olmayacak, kötü kahvaltının bir özelliğinin de kısa sürmesi olduğu gibi, bu yazıyı da kısacık tutacağım. Eh işte başlıyoruz.

Yer: Viyana. 
Zaman: 2019. 

Viyana'daki son günümüzde kendimize bir iyilik yapasımız gelmiştir ve Viyana'da en ama en çok önerilen tarihi brasserie'lerden birinde kendimize kahvaltı ısmarlamaya karar vermişizdir. O halde güncelleyelim:

Yer: Cafe West End, Viyana.
Zaman: Christmas, 2019.

Öncelikle burada bir menü yok, en azından o anda bize verilen bir menü yoktu ve genel olarak birkaç tip kahvaltı olduğu söylenmişti. Bu arada esas konumuz olan kahvaltıya geçmeden önce, mekan Christmas etkisiyle inanılmaz güzel süslenmişti ve Orta Avrupa'daki her tarihi ve "fancy" cafede olduğu gibi inanılmaz şık giyimli, yoğun Almanca aksanlı İngilizcesiyle ortama İkinci Dünya Savaşı'ndaymışız hissiyatı veren garsonlar etrafımızda dört dönmekteydi ve takdir edersiniz ki içeri girdiğimiz gibi bu durumdan etkilenmiştik. Biz bu garsonlardan birisine (bilmiyorum ki garson diyerek kabalık mı ediyoruz, eminim çok özel ve giyimleri kadar havalı ayrı bir isimleri de vardır, mesela Le Garsonneire filandır) kahvaltı olarak ne alabileceğimizi sorduğumuzda bize ilk etapta anlamadığımız birkaç şey sıralamıştı...

Ve her İkinci Dünya Savaşı zamanı cafe'sinde takılan gençler gibi kısa bir "wow" anı yaşamıştık. Gerçekten adam karmakarışık bir İngilizce ile konuşmakta ve bizleri sene 80'lere geldiğinde Adolf Eichmann savunmasını siyah beyaz televizyonlardan seyredecek çocuklarımıza bu anı anlatacakmışız gibi hissettirmekteydi. "Viyanadaydık..." diyecektik, "bir Christmas zamanı, etrafta Alman askerleri füme hindi eti yerken, dışarıda ayaz..."

Kendimizi toparlayıp Le Garsonneire'imizden menüyü tekrar söylemesini istedik, o anda yabancı olduğumuzu anlamıştı ve artık uzmanlaştığı o ihtişamlı ortama yakışmayacak derecede minimalist küçümser bakışını bize atarak klasik Viyana kahvaltısını alabileceğimizi söyledi. Klasik Viyana kahvaltısı deyince gözlerimiz ışıldamıştı, klasik'ler güvenliydi, belki milyonlarca kişi tarafından denenmişti ve tarihçenin getirdiği bir sırtını dayama hissi vermekteydi. Biz de coşkulu bir şekilde Klasik Viyana kahvaltısına tamam dedik, vakit öğlene yaklaşmakta, Flughafen Wien treninin kalkmasına git gide daha az kalmaktaydı...
Çok geçmeden, Le Garsonneire'miz masamızın üzerinde sunum şovunu yapmaya başlamıştı, son derece zarif peçetelerimizi koymuştu ve etrafı toparlamıştı; bir an Türkiye'de en son yaptığım kahvaltıyı düşünmüştüm, Beykoz'da denize sıfır bir yerdeydi ve soba yanıyordu, masanın ortasına hiçbir gösterişi olmadan demliği koyup gitmişlerdi. O zaman da mutluydum ama hayatı uçlarda yaşadığımı hissetmemiştim, ne bileyim Beykoz'daki o kahvaltı buraya yazılacak bir kahvaltı değildi mesela, o daha çok arkadaşın bir kahvaltı mekanı önermeni istediğinde sıralayacağın listedeki sıradan maddelerden biriydi. Yüzümü buruşturup Beykoz'u kenara bırakmış ve Viyana'da olduğumu kendime hatırlatmıştım, arkada Christmas'a özgü Jazz şarkıları çalmakta ve büyülü an, Garsonneire'mizin uzaklardan getirdiği sunum tepsisi ile iyice ışıldamaktaydı...

-tabağı masaya bırakma sesi-

..

-bakışmalar-

..

-devamı gelmeyecek herhalde anlamında sorgulayıcı bakış-

..

Evet.

Bu an, Klasik Viyana kahvaltısının bir soğuk kruvasan, bir yemek kaşığı ucu kadar ucuzluk marketlerde satılan tereyağı ve bir yemek kaşığı ucu kadar çok şekerli reçelden ibaret olduğunu anladığımız an. Bu an'da bir süreliğine durabilir miyiz?

**

Kötü kruvasanı (bundan sonra senin adın kötü kruvasan) servis ettikleri yemek tabağı o kadar boştu ki çatal bıçağı tabağın içerisinde servis etmişlerdi. Gerçekten yer kaplasın diye servis ettiklerinden o kadar emindik ki; o an hayata, evrene ve varlığa dair emin olduğumuz tek şey buydu. Bütün beyin kıvrıklarımıza kadar bunu biliyorduk. Girus ve silcuslarımız homurdanmıştı, beynimiz bu gerçekliği inkar etmekte ve bilişsel olarak çarpıtmaktaydı. Peş peşe görüntüler görmeye başlamıştım, Beykoz, serpme kahvaltı, -2 derecede Westend'in dışında bekleyenler...  

**

Tabii ki doymamıştık.
Ve bütün büyüsü bozulmuş, Matrix filmlerinde bir anda halüsinatif ilacın etkisinden çıkıp gerçekliğe dönmüş Neo gibi kalakalmıştık. Flughaven Wien treni saati gelmekteydi ve Christmas ruhu 2019 senesini terk etmişti, bir kötü-kruvasan kahvaltısına 39 Euro verdikten sonra dünyanın tüm renkleri solmuştu ve bizim artık kalkmamız gerekiyordu...

Westbhanhauf metro altındaki Ströck'ten doymayan karınlarımız için tazecik 3 euroluk sıcak sandviçlerimizi almış ve havalimanına doğru hızlı hızlı yürümeye başlamıştık. Bu konu, bir sessizlik yemini altında bir süre konuşulmayacaktı, hiç konuşmadan bu kararı vermiştik bile... 

FRANZ LEO & COMP. (VE DİĞER TÜM KİTAPÇILAR)

09:32

Kitapçılarla aram oldum olası iyi olmuştur. 

Ben de şu ailesi büyük kardeşine okumayı öğretmeye çalışırken büyükten önce okumayı söken kardeşlerdenim, anneme göre bu dönem 3-3.5 yaş civarını kapsıyor. Haliyle okumayı öğrenme sürecimi hiç hatırlamıyorum, otobiyografik belleğime danışacak olursam doğuştan okumayı biliyormuşum gibi bile hissediyorum (bu bazı duaları çok erken yaşta öğrenmek gibi). Hoş, lisans tezimde otobiyografik belleğin okumayı öğrenme süreci ile ilintili olduğuna dair akademik veriler de okumuştum ancak şimdi bu konuyu kenara bırakalım.

Hatırladığım ilk kitapçı deneyimi, Mardin’den Samsun’a ilk taşındığımız zamana, 7 yaşıma kadar gidiyor. Gülten Dayıoğlu kitaplarının neredeyse tamamını okumuşumdur ama bu kitapları Mardin’deyken mi yoksa Samsun’dayken mi okuduğumu hatırlayamıyorum. Ama Mardin’deyken okuduğuma inanıyorum çünkü ilkokuldayken (2. sınıfa kadar orada okudum) sınıf kitaplığındaki her kitabı okumuş, öyle ki yokluktan o zamanlar olup artık çoktan maziye karışmış Belirli Gün ve Haftalar kitaplarını bile bitirmiştim. Komik şeyler. Ders kitaplarını kendimiz aldığımız dönemde her zaman edebiyat kitabını önceden alıyordum. Abimin Dil ve Edebiyat kitaplarını da okurdum. Hatta Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle çok eski zamanlarda bu şekilde karşılaştığımı çok net hatırlıyorum. Kitabın içerisinde saat ve kuleli bir görselle beraber kitaptan bir okuma metni vardı. Neredeyse gözümün önünde.

Çok çok derinlere gittim ama gidesim varmış belli ki. Samsun’a taşındığımızda, ilk kitapçı anılarım Site Camiisinin altındaki kitapçılarda başlıyor. Biz 2000’de taşındık, anlayacağınız her açıdan kritik bir dönem: Harry Potter'ın kitapları, Yüzüklerin Efendisi'nin filmleri dönemi. Abime, aşırı ısrarları sonucu buradaki kitapçılardan Harry Potter'ın ilk 3 kitabını almıştık. Abim üçünü toplam 1 haftada bitirmişti, ki abimin 3 kitabı 1 haftada bitirmesi şimdi değil ama o dönemde hayli şaşırtıcı olmuştu bizim için. Sonrasında kitaplar bana döndü ve ben de okudum: Bayılmıştım. Bu dönemde bir başka kritik nokta 5. sınıfa giderken çok uzaklardan bir akrabamızın Yüzüklerin Efendisi’ni aşırı övmesi ve benim okumayı sevdiğimi bilmesinin sonucu olarak İki Kule kitabını ondan alıp okuyabilmem oldu (bu kitabın ondan bana geçiş süreci bile ayrı bir hikaye...). İlginç bir şekilde ben Yüzüklerin Efendisi ve genel olarak Tolkien dünyasını, ne filmlerden sonra, ne de ilk kitabı okuduktan sonra görüp sevmiştim. Genelde kimsenin beğenmediği İki Kule kitabından okumaya başlayınca adeta büyülenmiştim. Öyle ki Yüzük Kardeşliğini çok çok sonra okuyabilmiştim (o zamanlar bu kitaplar arasında en pahalı olan kitap ilk kitaptı, almam bu sebeple uzun sürmüştü. Önce ikinci kitabı, sonra üçü, sonra ilk kitabı okumuştum (üçüncü kitabı alışım da bambaşka bir hikaye, yine: Abim kendi Ateş Kadehi kitabını arkadaşının Kralın Dönüşü kitabıyla değiştirmişti sırf benim okuyabilmem için. Ateş Kadehi kitabı bir daha geri gelmediği gibi, ben de Kralın Dönüşü'nü iade etmedim, kimse de sormadı). İki Kule'de yazarın betimleme kabiliyeti beni derinden etkilemişti. Fangorn bölümlerini hala kendim yazmışım gibi hatırlarım. Tolkien dünyası ile ilgili konuşacak çok şeyim var ama bu yazının esas konusu, kitapçılar…

Samsun’daki kitapçılarla ilgili birkaç parça şey daha hatırlıyorum: Liseye giderken kimsenin kullanmadığı şehir kütüphanesinde Lale Müldür’ün Anemon’unu keşfedip şiirlerin güzelliği ile çarpılışım ve bir de tabii ki, Endülüs Kitabevinin açılışı… O sıralar Uğur Dersanesine gidiyordum, öğle aralarında bir arkadaşımla beraber gider orada kitap bakar, kitap okur, kitap alırdık. Ah, az kalsın unutuyordum, Samsun’daki kitapçılar deyince: Yeşilyurt AVM’deki D&R… En yakın arkadaşımla beraber para biriktirir biriktirir gidip kitap alırdık. Bu D&R’dan aldığım o kadar çok kitap var ki. CD’ler ve albümler de. Grangé’e sardığımız, daha doğrusu polisiye romanlara sardığımız karanlık bir dönem vardı. Sonra üniversite sınavlarına hazırlanırken abimin doğumgünü hediyesi olarak bana Psikoloji bölümlerinde ders kitabı olarak okutulan şu pembe kapaklı Kişilik kitabını hediye alışı… The Tolkien Ensemble albümlerini İstanbul’dakiler bulamıyorken benim Samsun’da bulmam…

Samsun’daki kitapçılarla ilgili son bir anı şöyle: Liseye giderken Türk-İş Meydanı dediğimiz bölgede bir Pınar Süpermarket vardı. Şimdi ne alaka diyeceksiniz ama bu marketin üst katında bir de indirimli kitap bölümü vardı. Sanırım tüm dünya klasiklerini buradan alarak okumuşumdur. Goethe’ler, Dostoyevskiler, tam metin halinde ve uygun fiyatlı olurdu. Burası hiç şüphesiz garip garip şeyler okumama da vesile olmuştu (mesela bir kitap vardı, adını şu an hatırlamıyorum ama hala kitaplığımda mevcut. Kitabın konusu şuydu: Freud’un eşi, Freud’un çalışma odasındaki Elektra rölyefine olan kıskançlığı üzerinden Freud’u anlatıyordu. İlginç bir şekilde Freud’u taa o zamandan çok iyi öğrenebilmiştim. Hatta, Viyana'daki Sigmund Freud müzesinde o rölyefi görmek beni lise ikinci sınıfa ışınlamıştı, gülümsemiştim). Pınar Süpermarket’i burada saygıyla anmasam olmaz, elbette.

Üniversite için Ankara’ya gidince ve ilk sene yurtta kalırken yurdum Kızılay’da olunca akşam yemeğinden sonra bir İmge, Dost yapmak benim için bir ritüel olmuştu. Sonrasında Evrensel’di, şu an adını hatırlayamadığım Sakarya’daki kitapçı ve Turhan Kitabevleri vs derken Ankara’nın bu yönünü oldukça sevmiştim. Üniversite sonuna doğru başka yerlerden de keyif almaya başlamıştım: Armada’daki Remzi’de, Cepa’daki Arkadaş’ta ve çok sonrasında One Tower’daki Arkadaş’ta çok çok keyifli vakitler geçirmiştim. İkinci el olarak Adilhan’lar, Tunalı’daki sahaflar, çizgi romancılar…

Şimdi İstanbul’da hala kafama göre kitapçı aramaya devam ediyorum ve hala bana çok tatmin veren bir yer bulamadım (Bağdat Caddesindeki Penguen buna biraz yaklaşıyor şimdilik) ama gittiğim, yurtiçi yurtdışı her şehirde kitapçı aramak, bulmak benim için hayatta en çok keyif aldığım şeylerden birisi. Bir şehre gitmeden önce muhakkak kitapçılarına bakıyorum. Kitapçılar, güzel dekore edilmiş olduğunda bir fotoğraf nesnesi olarak da çok güzel geliyor bana. Vintage tabelaları olduğunda, belirli oranda markalaştırıldığında (fazlası zarar ama. Mesela bu yazıda Franz Leo’ya kendilerine ait bir kimlikleri olduğu için bayılıyorken İstanbul’daki Robinson’u aşırı kurumsallaştığı için çok sevemiyorum, en azından yeni yerinde. Pandora, Mephisto da aynı şekilde).

Bu yazının esas konusu olan Franz Leo’ya gelene kadar tüm hayat hikayemi anlatmam gerektiği için üzgünüm ama bu kış akşamında, ofiste Donovan Frankenreiter’ın yeni şarkısı Amie’yi dinlerken biraz mazi yapmak beni çok çok mutlu etti. Hava erken kararıyor artık ve belli ki dışarısı epey soğuk, şimdi anlatmazsam sizi bir daha nerede bulabilirim…

Franz Leo. 

Burası, benim Viyana’ya gelmeden önce bildiğim, duyduğum bir yerdi. Elimde kışın kar yağarken çekilmiş bir fotoğrafı da vardı. Dikkatli okuyucu o fotoğrafı bu blogun derinliklerinde bulabilir de. Her zaman merakla gelmeyi beklediğim bu yer benim Viyana’daki ilk gidilecek yerlerimden birisiydi.

Küçücük, daha doğrusu küçük değil, daracık bir yer. Her tarafta çocuk kitapları, Christmas zamanı olduğu için advent calendar’lar, Christmas Carol temalı defterler, bez çantalar ve üst üste, dünya kadar Almanca kitap… Viyana’da bir kitapçı daha keşfettim, Freud Müzesine çok yakın ancak burası kadar tematik bir hissiyatı yok. İçeri girdiğinizde gerçekten de kitapçının açıldığı yıllara kadar gidiyorsunuz. Almanca bilmeyi dilediğim nadir anlardan biri: Çünkü içeride İngilizce kitap neredeyse yok gibi bir şey.

Eh şimdi madem alıp okuyamayacağız, neden bu kadar övüyorsun diye sorduğunuzu gibi oldum.  

Ve bu sorunun cevabını bildiğim de söylenemez.

Franz Leo, kış akşamlarında yolunuzu düşürmek için uğraşmak isteyeceğiniz, içerideki sıcak ortamda üstünüzdeki yünlü kıyafetleri çıkartıp saatlerce vakit geçirebileceğiniz bir yer. Eh bu da, yılın bu vaktinde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey değil midir?

Bu yazıyı yazarken şu şarkıları dinleyerek epey eğlendim:

1. Donovan Frankenreiter - Aime. TIK.
2. Tiesto - BLUE. TIK

GİTTİM VE GÖRDÜM: RUMİSU

07:34


Şubat ayında İstanbul’da çok sevdiğim bir yeri ziyaret ettim: Rumisu.

Çeşitli aksilikler peşi sıra geldi, en nihayetinde bu gezinin yazısını yazmak bugüne kaldı. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra çoğu ayrıntıyı unutmuşumdur diye kendi kendime hayıflanırken bir anda o gün oradaki sohbetimizin ses kaydını aldığımı hatırladım (arada bir temkinlilik yapmasam hayatı kendime zor edeceğim gerçekten). Yüzlerce fotoğrafı tekrar gözden geçirdim, düzenlemelerini yaptım, en sonunda ne kadar uzun bir yazı olacağını fark edip bir yerden başlamam gerektiğine kanaat getirdim. 

Çok hevesli, çok da heyecanlı bir şekilde nihayet, başlıyorum.


Rumisu, İstanbul’da doğup İstanbul’un ilham verici topraklarında gelişen küçük bir atölye (ya da butik tasarım markası). Pınar ve Deniz Yeğin kardeşler kendilerine has çizimleri ve göz alıcı renkleriyle, bakmaya doyamayacağınız şallar, fularlar ve sweatshirtler tasarlıyor (ve yaptıkları çeşitli işbirlikleriyle bu ürün çeşitliliğini arttırıyorlar). Rumisu’yu bu kadar özel yapan şey, baktığınız zaman her anlamda “güzel” olan şeyler üretmeleri: Çizimleri, renkleri ve kumaş seçimleri, birbirlerini olabilecek en dikkat çekici şekilde tamamlıyor.


Rumisu, (isminin oluşma şekliyle: Rumi ve Su. Rumi sevgileriyle Su isminin birleşmesinden oluşan, su gibi akıp giden, kulağa hoş gelen bir sözcük) başta da isimlerini söylediğim iki kız kardeşin ortak bir girişimi: Deniz Yeğin ve Pınar Yeğin. Deniz, küçük olan (üstteki fotoğraf). New York’ta 6 sene kadar yaşamış ve Pratt Institute’de moda tasarım okumuş. Ardından İtalya’da master yapmış ve geri dönüp Beymen’de çalışmaya başlamış. Beymen’de sevdiği işi yapamadığını fark ettikten sonra Rumisu, onun bir sonraki kapısı olmuş. Ablası Pınar ise Harvard’da ekonomi ve Wharton Business School’da finans okumuş, bir süre çalıştıktan sonra ailenin işlerinin bir kısmını yürütmek üzere İstanbul’a geri dönmüş. Bir süre sonra Rumisu’nun diğer desteği, içindeki tasarım yeteneğine ve hevesine dur diyemeyen abladan gelecekti.


Her zaman kendime ait bir girişimim olmasını istediğim ve bu süreçte alınabilecek risklere karşı bilgi sahibi olmak istediğim için Rumisu ekibine ilk sorum, “Şu an bulunduğunuz noktaya gelmek için ne gibi riskler aldınız?” sorusu oldu.


Başından beri amaçları, dijital ortamdaki çizimlerini aktarabilecekleri bir objenin olmasıymış. İşin en çok tasarım yönünü sevmişler. Ortaya çıkma amaçları da yine sadece tasarım etrafında dönüyor: Tasarımların elle tutulur olmasını sağlamak. Çizimlerini aktarabilecekleri her şeyi düşünmüşler ama ilk tercihleri, özellikle ipek üzerinde renklerin çok güzel görünmesinden kaynaklı olarak fular ve şallar olmuş. Sadece giyim üzerine moda tasarım yapmayı da düşünmüşler ama Deniz’in Beymen’deki tecrübelerinden yola çıkarak böyle bir şeye girdiklerinde işin içine tasarımdan çok daha farklı etkenler gireceğini bildikleri için vazgeçmişler. İlk üretimleri, çok sınırlı sayıda olmuş (tam sayıyı bilemiyorum ama 5 diye hatırlayasım var). Ne kadar satabileceklerini, ne kadar ilgi görebileceklerini kestirmek için en başta hep küçük küçük adımlar atmışlar.

"Bu açıdan bakınca, aslında biz hiç risk almadık, her şeyi sırasıyla yaptık" diyor Deniz.

Ardından ülke dışında birkaç fuara katılmışlar ve aslında ilk talepler yurtdışından gelmiş. Yavaş yavaş, fuar fuar daha tanınır daha aranır olmuşlar. Gitgide biraz daha fazla sayıda talep almışlar ama tasarımdan kalite kontrole kadar üretim dışındaki tüm süreçleri hep kendileri yürütmüşler.  Bu durum kendilerinin ne kadar titiz ve mükemmeliyetçi olduklarını görmek açısından faydalı olabilir. Verilen tüm siparişleri, kelimenin tam anlamıyla dikiş dikiş, renk renk kontrol ediyorlar.


Her zaman en çok karşılaştıkları sorun, tasarımlarını istedikleri şekilde üretebilecek bir yer bulamamak olmuş. Büyük şal/fular/eşarp markalarının üreticileri, yeni doğma sürecinde olan böyle bir markanın az sayıdaki üretim talebine karşılık vermek istememiş. Uzun arayışlar sonucunda bir yerle anlaşılmış ama genel olarak her üretim sürecinde benzer bir sorun yaşadıklarını söylüyorlar. Tasarımlarını istedikleri kalitede istedikleri kumaşlara basabilecek olan üreticiler onlarla küçük adetler için çalışmak istemiyorlar, küçük üreticilerde de kalite düşüşü yaşanıyor. İkili bu konuda aynı fikirde: Bir eşyanın üretim sürecinde kendi üstünüze düşenleri en iyi yaptıktan sonra çıkabilecek kritik hataların başkalarından kaynaklı olması ve bunu kontrol edememe can sıkıcı bir durum. Gerekli makineleri alıp kendi üretiminizi yapamaz mıydınız diye sorunca, bunu da çok düşünüp çok istediklerini, ancak çok maliyetli olacağını söylüyorlar. Küçük bir işletme için altından kalkılamayacak bir yatırım. Neticede üreticiler, çok büyük seri üretimler yapan firmalara oranla küçük birer işletme oldukları ve daha az kâr edebildikleri için bu tarz butik ve tasarım atölyelerinin işlerini istedikleri gibi geciktirme/erteleme güveni de buluyorlar kendilerinde.


Rumisu, esasında bir tasarım markası ve ilhamlarını kelimenin tam anlamıyla her şeyden alıyorlar. İlk zamanlarda fularların kenarlarında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan kadınların yaptıkları el emeği oyaları bile kullanmışlar. En dikkate değer taraflarından biri de hiç şüphesiz, renk seçimleri. Gördüğünüz zaman enerjisini direkt yansıtabileceğiniz renkler kullanıyorlar. Kültürün renk seçimleri ve beğenileri üzerindeki etkisi yadsınamaz ama Rumisu renklerini dünyanın tamamından alıyor. Bir renk, hiçbir zaman sadece bir renk olduğu için seçilmiyor. Bunu hissedebiliyorsunuz.

Bir fuların tasarımını tamamlama süreçleri, ikilinin kendilerine ait ayrı tasarımlar yapması, sonra bunları birleştirmeleri ve beraber renklendirmelerini kapsıyor. Birinizin yapıp diğerinin hiç beğenmediği bir tasarım oldu mu diyorum, gülüşüp yok diyorlar. Muhtemelen kız kardeşinizle iş yapmanın en güzel yanlarından birisi bu: Bazen konuşmaya bile ihtiyaç duymadan diğerinin ne istediğini anlamak ve neyi beğeneceğini zaten bilmek.




Çocukluk, iki kardeşin de beslendikleri en temel kaynaklardan biri. İkisinin de hayalinde hep bir çocuk kitabı tasarımı yapmak varmış. Bir cinsiyete ya da bir gruba değil, kendilerine dönükler tamamen.

Anlatacak, bahsedecek çok fazla şey var ama sizlere Rumisu'nun atölyesinden birkaç fotoğraf göstermek istiyorum. O sırada biraz dinlenip, soluklanırsınız.


Burada uzun süre vakit geçirip dilediğimce ortalığı karıştırmama rağmen (ev sahibelerimiz bu konuda çook misafirperver ve inanılmaz anlayışlıydı) şimdi fotoğraflara bakarken birkaç gün daha içeride durup, her şeyi tek tek inceleyerek hikayelerini duymak istediğimi fark ediyorum.


Şimdilik benim söyleyeceklerim bu kadar. 

Rumisu'nun tüm tasarımlarına detaylı olarak bakmak isterseniz (ki benim en favorim olan "Man & Technology" serisine mutlaka bakmalısınız), internet siteleri burada, TIK. 
Biraz daha  yakından baksam daha güzel olur derseniz de, TIK.  (Kendilerine benden selam söylemeyi unutmayın. :)

Bir sonraki Gittim ve Gördüm'de görüşmek üzere, hoşçakalın!



Meraklısı için dipnot: Bu yazıdaki fotoğraflarda Sony A6000, 50mm f.1.4 ve 16-55mm birlikte kullanıldı. Son zamanlarda blogda daha çok "dergi" görüntüsünü seviyorum, siz ne düşünüyorsunuz, lütfen yazın. Başka şeyleri de yazın. Hep yazın. :) 

Sevgiler...

GİTTİM VE (YENİDEN) GÖRDÜM: RADARTEPE

01:43


Uzun yıllardır Zonguldak'a gidip gelirim ama daha önce babaannem ve dedemin yaşadığı yerlere fotoğrafçı gözüyle bakmayı hiç denememiştim. İkisi de vefat ettikten sonra işte, bizim bir zamanlar ikinci yuva dediğimiz yer, burasıydı...


GİTTİM VE GÖRDÜM: VAN

04:38


Geçtiğimiz günlerde iş dolayısıyla Van'a gittim. Ani bir giriş oldu ama önce kısa bir bilgi vereyim.

Kısa bilgi: Özel bir hastane grubunun İnsan Kaynakları biriminde İK ve Psikolog olarak çalışıyorum/Bu grubun Van'da da iki tane hastanesi var/Van'daki hastanelerde çalışan yaklaşık 600 personele eğitim vermek ve Sorumlu seviyesindeki yöneticilere bazı psikolojik testler uygulamak gerekiyor/Bu da benim işim oluyor.

Kısa bilgi bitti.

Bundan 5 ay kadar önce bana iş sebebiyle Van'a gideceğim söylenseydi tabii ki de inanamaz ve epey gülerdim. Gelin görün ki ben Batı'ya gitmek istedikçe kaderimin beni Doğu'ya sürüklediği de bir gerçek. Gitmeden önce bu gerçeği kabullenip (daha önce de başka bir kurum beni Suriye'de görevlendirmek istemişti) internetten Van'ı araştırmaya başladım ve çoğu yerde bu şehir için "Doğu'nun Paris'i" dendiğini okudum. Doğu vardı, Paris vardı, o halde ben de vardım??

Bir günlük bir gezi olacağını tahmin ettiğimiz için (Salı gidip Çarşamba dönmek şeklinde) yanıma tam iki parça kıyafet aldım ve yollara düştük.

Daha önce 4 sene kadar Mardin'de yaşadığımız ve o zamanlar Doğu'yu mütemadiyen gezdiğimiz için bu kültüre yabancı olmadığımı sanırdım. Ama Van, bambaşka bir tecrübeymiş. Hastane içerisinde hayatımın en güzel konaklamasını yaşadığım söylenebilir: Her bankoda çay ya da kahve ikram edildi, girdiğim her odada zorla yemek ısmarlanmaya çalışıldı, gezmeye gidiyorum dediğim zaman harçlığımın olup olmadığı bile soruldu. Herkes böyle sıcakkanlıyken siz de gevşiyor ve rahatlıyorsunuz ama dışarı çıktığınız zaman insanların garip bakışları sizi rahat bırakmıyor. İlk gittiğim gün, bir saat bile geçmemişken yöneticilerimizden biri oralı olmadığım çok belli olduğu için sokakta tek başıma gezmemem konusunda beni uyardı. Soğuk sebebiyle atkıyı burnuma kadar çekmiş halde gezerken rahattım ama dışarıda bir bakkala teşekkür ederken bile konuşmamdan oralı olmadığım anlaşılınca garip bakışlara maruz kaldım. Misafir değil, turist bile değil, tehdit gibi hissettiğim tek yer olabilir ve bu durum beni hayret ettirdi.

Çarşamba günü uçağa giderken yolda hava şartları yüzünden uçağımızın iptal olduğunu öğrenince ve en az bir gün daha kalmamız kesinleşince neden biraz gezmiyoruz ki dedik. Baştan söyleyeyim: Kar yüzünden Edremit'e gidemedik. Onun yerine Van Kalesi, Kedi Evi, Rus Pazarı, İran Çarşısı gibi yerleri dolaştık ama insan iki tane üstüyle beraber yeni bir şehri gezmeye çalışırken fotoğraf çekmek için çok da rahat olamıyormuş (ki ben bu konuda gayet arsız bir insanımdır).

Yukarıda gördüğünüz güzel kolye de direktörümle beraber en sevdiğimiz işlemeydi, Van Kedi Evinin hemen yanındaki antika pazarında satılıyor. Ermeni işçiliği ile yapılıyormuş ve fiyatları 700 liradan başlıyor. Van'da gördüğüm en estetik şey bu olabilir. Muhtemelen taktığınız zaman başınızda bir taç beliriyor ve kraliçeliğinizi ilan ediyorsunuz (hiç şaka sanmayın, böyle şeyler Van'da olabilir şeyler. Duyduğum kadarıyla zamanında bir aşiret ağası, göldeki adacıklardan birini karısına hediye etmiş. Biz de Ankara'da EGO otobüslerinde ezilmeden oradan oraya gitme telaşındayız. Hayaller, hayatlar...)

Kendisine ada hediye edilen biri değilseniz rica ediyorum çok da şeyyapmayın...

Van'da kar yüzünden bir gün daha kalmak bana yaradı ama giyecek kıyafetim kalmayınca akşam 8'de Maraş Caddesinde bir oraya bir buraya koşmak zorunda kaldım. Van'ın merkezi temel olarak Maraş ve Cumhuriyet Caddelerinden oluşuyor. Garip olan, buralarda Van'a özgü bir şey bulmanızın imkansız olması. Ara sokaklarda, gitmeden önce ününü çok duyduğum (ve yukarıda bahsettiğim) Mısır ve İran Çarşılarına gitme fırsatım oldu. İran Çarşısı, İran'dan kaçak gelen makyaj malzemelerinin satıldığı bir yer, dolayısıyla vergi olmayınca fiyatlar da dibe vuruyor. Aralarında çakma olan markalar da var ama kadınlar bilecektir, The Balm'lar Mac'ler hep orijinal bandrollü. Göz makyajı benim için yalnızca bir rimel anlamına geliyorken Ankara'daki arkadaşlarımın siparişiyle kendimi 6 tane maskara, 3 tane eyeliner ve bir sürü de far paleti alırken buldum. Bizi hep bu güzel far renkleriyle kandırıyorlar...

Van'ın merkezinde en güzel olan şeyler havası ve dağları. Havası çok temiz ve kuru, bir nefes alıyorsunuz dağ esintisi ciğerlerinize doluyor (ve kızlar, asla yağlanma olmadığı için makyajınız kesinlikle dağılmıyor). Ankara'dan giderken uçakla gördüğünüz manzaralar ise öyle kolay kolay hiçbir yerde göremeyeceğiniz güzellikte.  Binaların büyük kısmı depremle yıkılmış ve sonra yeniden yapılmış, kimisi de bomba ile patlatılmış. Karakolların etrafındaki büyük duvarları görmek ise insana gerçek bir üzüntü veriyor. Orada yaşayanlardan içerideki şiddet haberlerini dinlemek, psikolog olarak çoğunlukla bana düştü ama bunlar, yine de çok zor olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Onun dışında yazacak pek çok şey var ama kendimi Murat Belge gibi 4 ciltlik gezi kitabı serisi yazıyor bulmama ramak kaldığı için burada bitiriyorum. En yakın zamanda Van'a tekrar, bu sefer tek başıma gitmek ve güzel dağların fotoğrafını doya doya çekmek istiyorum.

Ve otlu peynir, seni çok seviyorum.