16-55 mm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16-55 mm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BURADA JAPON ARABALARI YOK

13:04


Ve ben de çok iyi bir yatırım sayılmam. Ama kendi neşemde muzur bir şeyler bulmayı da çok severim.

 

Burada Japon arabaları yok. Burada yoruluyoruz. Burası herkesin mutlu olacağı bir yer değil. Çoğunlukla ayakta olduğumuz ve çoğunlukla da bir şeylerle uğraştığımız... Aslında belki de... Burayı bir nevi avcı-toplayıcı toplum gibi düşünsek? Her şeyin özüne döndüğü ve bacakların ağrıdığı... Ferah çayırların ve muhteşem şehirlerin içerisinden geçeriz... Ferah çayırlar ve muhteşem şehirler gibi hissederiz... İşte şimdi güzel bir sabah güneşi doğar ve keyfimiz öyle bir yerine gelir ki... 

KUZEY YOLU, Refshalevej 96

09:12



Bu akşam güneşine karşı elinde ne varsa dök ortaya!  Fethetmeye hazır, fethedeceğinden emin, fethetmek için teklifsiz. Kendi kendinin iddialısı, kendi kendinin meraklısı, işte akşam güneşi, dök içinde ne varsa! 


Artık tanıdık olan bu dünyadan uzaklaşıyor ve sade bir şıklık içinde kendi gemine binip uzaklaşıyorsun. Nasıl yani, beraber değil miyiz?


Buraya gelmemiz kolay olmadı, burası insanın karar alıp hop diye ulaşabileceği bir yer değil. Bak işte yürüyorum, her gün en az 10000 adım atarak 3 senede buraya kadar gelebildim, belki ben yavaştım, belki diğer her şey ağırdan aldı. Taşıdığım tüm o antik mühürlerle birlikte ben bu kadarını yapabildiğimde… sen kendi gemine atlayıp uzaklaşmıştın ve bu umurumda olamayacak kadar acelem vardı. Bir ritmi bırakmamam gerekiyordu, bir ritmi sürdürmem ve o hiç sönmeden kendi seviyesinde tutmam gerekiyordu. Aklımda hiçbir şey yoktu. tüm dikkatimle Goddard’ın akşam güneşine yürüyor ve kalan son parçaları elimden bırakmamaya çalışıyordum. Sen kendi gemine atlayıp kendi karmaşana doğru çekip gittiğinde biz sakinleşmiştik ve hayatımızda kötüye giden hiçbir şey olmamıştı. Görüyorsun ya, biz bırakmadık, bu nehirin bizi yatağına çalması da bizi yıldırmadı. Toparlanıp devam etmek için çok vakit olmadığını anlamadan çoktan ayaktaydık. Bırakacak değildik. Bırakmak, masada bile değildi. Etrafımızdaki tüm o insanlar, güzel arkadaşlarla, Kadıköy’de bir çay ocağında pek çok tabureyi küçük bir masaya yaklaştırıp oturmuştuk. Birbirimize anlattığımız tüm gerçeküstü hikayelerle birlikte ev yoluna geçtiğimizde saat geç olmuştu. Kendimi tekrar Kızılay’da Birsen Tezer dinleyerek dolaşan üniversite öğrencisi gibi hissettiğim birkaç an da yaşamıştım o günlerde… İster uykulu, ister uykusuz… Güzeldi. Kendime uzandığım zaman elini tuttuğum birisi vardı, o da oradaydı. Her zaman karşılık veren, her zaman sessizlik içinde dinleyen… İşte tüm bu hüznün üzerimden nasıl da kayarak gittiğine bak. Heyecanlı bir kanat çırpış, heyecanlı bir rüzgarına bırakılış. Biraz da tatlı yürüyüş… Çok uzun süre olmadı. Birer mühür gibi gururla taşıdığımız, annelerimizden kalan hatıralarla birlikte oturuyoruz burada... Bir çay ocağında pek çok tabureyi küçük bir masaya yaklaştırmışız ve pastane keklerinin kağıtlarını kıvırarak oturuyoruz... 



Kendini içinden çekip aldığın şeyler…


O günlerde, şefkatli bir iyilik halinin büyüsünü taşıyorum üzerimde. Bu iyilik haline aşığım. Kuzey yolu boyunca bu iyilik halini düşünerek yürüyorum. Sevimlilik. Sıcaklık. Tüm olasılıkları düşünerek içine kıvrılıyorum. Burası benim kurduğum bir yuva ve sen de hoş geleceksin. Kedi, mırıldıyor. Belki de, şimdiden hoş geldin bile. Sanki her şey mümkünmüş gibi, tüm dünyalarda her şey mümkünmüş gibi hissettiğimiz bir an yaşıyoruz. Mümkünmüş gibi. Bir büyüsü var bu anın. Bu anı seviyorum ama bu anın imkansızlığıyla bir daha büyüleniyorum. Efsunlu bir şey bu… Arkada, diğer insanların mırıl mırıl konuşmaları… Fark etmedikleri bir sahnede garip sözcükler fısıldıyorlar. Hangi alternatif evrende gerçek bu? Hangi dilde böyle bir şey var? Bilmiyorum… Bunlar, tüm bunlar anlamadığım şeyler… Belki unuttuğum,  belki de kafamda kurduğum şeyler… 


Kuzey yolu üzerinde uzun, soğuk bir yürüyüş… Bu yolu seviyorum. Bu yol bana bir kış akşamını anımsatıyor, Kasım sonu veya Aralık başında bir akşam... 






















Yeşil söğütlerin serin gölgesinden geçerken, dalların arasından aniden ortaya çıkan bir güneşle her şey mümkünmüş gibi olmuştu, bir an… O ses içimde kalk diyordu, kalk hadi. Muzaffer bir kumandana duyulan saygı gibi sözünden asla çıkmıyordum… Sadece bir kere raprap’lar bir kere tekler gibi olmuştu, o an bir sessizlik… İşte torunlarıma kadar anlatacağım uzun bir hikaye, sadece bu andan oluşmuştu… 


Oysa sen zaten kendi gemine atlayıp çoktan uzaklaşmıştın ve ben amansız bir çaba içerisindeydim, hiçbir şey umurumda değildi ve zaten olamayacak kadar hareket halindeydim, bit mek bilmeyen soğuk bir yürüyüş… Bırakmamam, kaçırmamam gereken bir ritm vardı, iflah olmaz bir ses beynimin içinde durmadan tingirderken…





ESKİ DOSTUM CARTER

05:08

Başka bir hayata dair başka anılar... Başka inatlaşmaların başka kavgaları bunlar... 


Pruvasında durduğum hırpalanmış bir filikayı deniz taşlarından oluşan büyük bir kıyıya vurarak oturtuyorum. Düşünmek için uzunca vaktim var artık. Pek çok manzaraya bakarak geldiğim bu yarım ada, bozkırlardan ve tundralarından geçtiğim ülkeler, limon çiçekleri ve geri kalan her şey... 


“Affedersiniz Konsolos, 20 saatiniz var.”


Televizyonda Bitirim İkili'nin bitter çikolatası çapkın Carter üstü açık bir arabayı son hız sürerken telefonda konuştuğu kişiye kendisini sevimli bir şekilde bencil ve egoist olarak tanıtıyor. Gözünüzde canlandırabiliyorsunuz değil mi: 28 yaşındayım, arkadaşlarım tarafından tansiyon-düşüren olarak tanımlanan kötü ışık sebebiyle tamamen karanlık bir salonda uzanıyorum, üzerimde Johnny Cash tişörtü yok ama ciddi bir sarhoşluk beklentisiyle sade soda içiyorum ve uyku öncesi kablolu kanalda Carter’ın güleç yüzüne bakarak aynı güleç yüzlü mutluluğu kendimden bekliyorum. 


Makineler, dikkatsizlik, şarj kabloları. Tüm serotonin inhibitörleri sönünce geriye kalan “ee nasıl olacak şimdi” beyni... “Abi ne yapabilirim, buna da şükret şimdiye kadar gayet iyi idare ettik” beyni. Arada yediği çikolatadan gelebilecek tüm mutluluğu aldığı kalorinin tedirginliğini bastırmaya çalışarak emmikleyen tam zamanlı çalışan beyni... Bu eski, karanlık makinenin insanı üzen farkındalık seviyesi... Carter’ın yüzüne bakıyorum, istediğim hayat budur diyorum ya. Eski dostum Carter, bana uyku öncesi yaşamı sorgulama anında resmen eşlik ediyor. Hayat ya. 


Başka bir hayatın başka dertleri bunlar... Hafta sonu trafiğinde arabayı bırakıp yolun geri kalanını koşarak gitmek istediğiniz ve buna başladıktan sonra Şener Şen’in üstünü parça parça çıkartıp atmalı koşusuna döneceğinden emin olduğunuz hayatın dertleri. Biz böyle şeyleri hiçbir zaman istemeyiz ve böyle şeylere yol açmayız. Biz aşk çeşmesine atılmış bozuk paralar gibi umutlu bir şekilde “hoop!” ederek bir delilik yoluna düşeriz ve hayat devam eder... Ne kadar temiz bir atlayış olduğunu anlatırız insanlara, ne kadar da Darphane’den sıcak çıkmış bozuk parayızdır ve ne kadar özelizdir, nasıl bir başarıdır bu kadar temiz kalabilmek... 


Başka inatlaşmaların başka kavgaları bunlar...


Bizim de inatlaştığımız zamanlar oldu, bizim de kendimizi güzel bir şekilde anlatırsak dinleneceğimizi sandığımız zamanlar oldu. Bizim de her şey mantıklı bir şekilde konuşulursa çözüleceğini sandığımız zamanlar oldu. Bisiklet sürerken yüzümüze esen rüzgarla tüm iç sıkıntılarımızın uçup gideceğini sandığımız zamanlar, işte, Carter’ın neşesi ile yuvarlanırız geniş bahçelerde ve umurumuzda bile olmaz nereye düştüğümüz... 


O an birisi yumruk yaptığı elinde baş parmağı ile bizi bir aşk çeşmesine fırlatır atar, değerli bir külçe gibi tepetaklak olurken “hoop!” ederiz sevinçle. Bizim olayımız budur işte, beyinlerimiz vücudun yedikleri arasında kendisini biraz olsun mutlu edecek bir şey var mı diye didikler durur. 


Ama başka hayata dair başka gerçekler bunlar, biz sabah olduğunda asla böyle olmayız. Her sabah filikamızın başına geçer efendi efendi kaptanlık yaparız, yolumuz da yol arkadaşımız bellidir. Bizim öyle coşkulu aksiyon hikayelerimiz olmaz, dümdüz devam ederiz, elimizde bir sade soda. Tuhaf şeylere bulaşmayız, tuhaf şeyler de bizimle uğraşmak istemez. Bir enkaz haline gelip okkalı bir gürültüyle karaya oturuncaya dek kaptan köşkümüzdeki makinelerin ve şarj kablolarının arasında yaşamaya devam ederiz...


Başka hayatlar bunlar, çok başka... 

KIŞA VE GETİRDİKLERİNE DAİR

10:00


Bir anda durup hikayemde nerede olduğumu düşünüyorum, hayli pahalı bir kahvaltının ortasındayız ve “yediklerimize dikkat etme” gerekçesi altında sipariş edilen keyifsiz bir omletin üzerindeki soğuk brokoliyi didikliyorum. Şu anda bu hikayenin neresindeyim diye düşünüyorum, şu anda temponun yükseldiği yerde olmalıydık; kamera açısı hızla değişirken benim olimpik atletler gibi engellerin üzerinden coşkulu bir şekilde atlamam gerekiyordu, oysa bu Pazar günü oturmuş “elit” bir restoranda...

 

Hayır hayır, sizi biraz öncesine götüreceğim. 

 

Kış günlerine. 

 

Hava, yazının burasında bir anda soğuyor. Günler birbirinin aynısı haline gelirken bir yandan erken kararmaya da başlıyor. Burada artık 1 haftayı x8 hızda görüyoruz: İnsanlar sözde “sabah” kalkıp işe gidiyor, metrolar, tramvaylar ve pis otobüsler, evden çalışanlar üst pijamalarını çıkartıp kahve makinesinin suyunu tazeliyor, 08:00’de 2 saatlik hastane vardiya değişimleri, çalışma çalışma çalışma, akşam ne yemek yapacağım, ne yiyeceğiz düşünceleri ve yine karanlık...

 

Tüm bu x8’lik kaydın içerisinde duraksadığım bir an var. Bir an, bir an’lar dizisi.

 

Akşam koşusu yapanların arasında denize karşı duruyorum. Rüzgar artık sert esiyor ama buradayım işte, buradayım, tam bu anda dururken beni görebilirsiniz. 

 

Rüzgar trençkotumu şiddetle savuruyor, “Geç oluyor” diyor, “eve gitme zamanı.” Üzerimi düzeltip biraz daha vakit istiyorum: Fırtına gelirken, evde ne yapacağız? Gerçekten, evde ne yapacağız? Daha fazla kitap mı, yumuşak içimli kahveler mi, peluş kilimler üzerinde yayılarak dizi seyretmek ya da yumuşatıcı kokan çamaşırların arasında kaybolmak mı? Hayır hayır diyorum, bu kış evde olmayacağım. Bu kış, evde durdukça durduğum, oturdukça oturduğum ve günlerin birbirine katıp karıştığı, bilincimi kaybetmişçesine tekrar tekrar yaşadığım aynı eylemler dizisinden farklı bir şey olacak, farklı bir hikaye yazacağım... 

 

Farklı bir hikaye, farklı bir hikaye... 

 

İşte şimdi pahalı bir restoranda, haftasonu kahvaltısındayız... Etraftaki mırıltıların içerisinde hevesli hevesli konuşanlar var, keyifsiz bir omleti didikliyorum. Buradan çıktıktan sonra tahminen kaç kilometre yürümem gerekecek hesabı yapıyorum, artık burada değilim çok uzaktayım artık. Kendi yanıma 5 yaşımdaki ben’i, 15 yaşımdaki ben’i, belki 25 yaşımdaki ben’i alıyor anlatıyorum. Beni buraya getiren her kendim’e anlatıyorum: Artık neredeyse 28 yaşındayım çok şey değişti. Kendilik ülkemin sınırları genişledi, genişledi, ne kadar yayılabileceğimi görmek için bambaşka bir şeye dönüştüm artık. Kendi içimde bir yerlerde özgürce dolaşıyor ve bu his hakkında yazmak istiyorum. Burada kimsenin dokunmadığı bir yerde, çayırların üzerinde vücudum genişliyor, genişliyor... Bir şeyleri çözmüş gibiyim sonunda, bir şeyleri değiştirmiş gibiyim bunu aynaya baktığımda iyiden iyiye sivrilen yüzümde bile görebiliyorum. Bir şeyleri anlamış gibiyim, sanki o her köşesini bildiğim şehre dönmüş gibiyim.

 

Farklı bir hikaye, farklı bir hikaye...

 

Farklı bir hikaye, insanlar kendi rüzgarıyla içimden esip gittiğinde öğleden sonra 16:30 güneşine karşı oturmuş Kasım serinliğinin keyfini çıkarttığımda bulduğum bir şeydi. Çok sevdiğim şeyleri doğru şekilde sevemediğim için onlara asla doyamayacağımı anladığım zaman yaşadığım bir şeydi. Bir türlü bırakmak istemediğim, ayrılmak istemediğim şeyleri onların bir gün biteceğini kabul ettiğim zaman yaşadığım bir şey. Her an aynı coşkulu halimi özleyeceğimi anladığımda bundan sonra hep öyle olmaya karar verdiğim zaman yaşadığım bir şeydi. O soğuk ülkelerin soğuk meydanlarında elimde sıcak elma şirasıyla dolaşırken kendimde bulduğum ve adını sonunda burada koyduğum bir şeydi. Her şeye rağmen akan yaşamın içinde olacaktım. Oradan oraya, şuradan şuraya... Üşenmeyecek, sızlanmayacak, hep etrafta bir yerde olacaktım... 

 

Yazın, kışın, geri kalan olası her mevsimde... 

GROOVE

11:38


TrackLab’in groove’unun içerisinde, yine, trendeyim. 

Amatör bilimkurgu filmlerinin ucuz kurgusunu tekrar tekrar yaşıyormuş gibi, camlardan şimşek gibi vurup kaçan tünel ışıklarıyla gecenin içinden geçiyorum. Bistro’daki yırtık bar koltuklarında oturup kötü sandviçlerimizi yerken yemek programı kayıtlarını seyredip birbirimizle ilgilenmiyormuş gibi yapıyoruz. 

Sanki herkesi yerinde yavaş yavaş sallıyor gibi... 

13C’de oturan muhtemel akademisyen emeklisi, Turing makineleri hakkında bir makale okuyor. Güzel diyorum, Turing makinelerini severiz. Makine olduklarını bildikleri sürece. Acaba şu an sene kaçtır...

Kendi kendime gezegenin bir köşesinden diğerine kayarak gittiğimi hatırlatıyorum. İndiğim zaman arabanın anahtarlarını alıp kapıları açtığımın, bagaja sarı çantamı fırlatıp attığımın ve ardından koltuğumu ayarlayıp eve sürdüğümün hayalini kuruyorum. TrackLab’in groove’u... Sanki herkes aynı şarkıyı dinleyerek olduğu yerde sallanıyor... 

Hep belirli bir yükseklikte yaşıyorum bu hayatı diyorum kendime içimden, televizyondaki sunucu gelecek planların neler diyor…
Biraz uçarı, biraz kaçarı, biraz da huysuzum diyorum, ödül beklentin nedir diyor…
Bazen manikliğim gelir, bakın ben yerimde duramam diyorum, çalışma saatleri böyledir diyor…

*

Trenin bistrosunda tanımadığım bir “eve geç döneceğim, erkenden tost yiyeyim” adamıyla kayıttan çok eski bir yemek programını seyrediyoruz. Meksikalı aşçılardan birisi taco’nun tortilla’sı sebebiyle eleniyor. Kendime, senin ne işin var burada kızım diyorum. Hakikaten, senin burada ne işin var? Kendimi limonlu soda içerek Meksikalı aşçı Angel için üzülebilecek bir noktada görmem beni şaşırtıyor. Hayır, hayır, Angel denedi ama olmadı. Jürinin dediği gibi, “(tortilla’sını) bu kadar basit tutacaksan, kusursuzlaştıracaksın”. 

Evet diyorum, basit tutacaksam, kusursuzlaştırmalıyım. 

Kusursuzlaştırmalıyım.

TrackLab’in groove’u…. Etrafta şöyle bir salınıyorum. 

Biraz yorulmuşum. 

*

Güzel bir günışığı.

*

Bu şehirleri geçmiştim, şimdi geriye doğru bir tur daha geçiyorum. Flashback’ler, ani hatıralar, Roma rakamlarından oluşan dövmeli barmenleriyle gece treni bistrosu... Yapış yapış bar masaları, sırtçantamı dayadığım tekli boş koltuk, eve geç döneceğim erkeği’nin evdeki mutsuz karısını arama isteğinin hala gelmeyişi, iyice ısınıp tadı kaçan limonlu soda ile birlikte ucuzlaşan, homurdanarak sallanan eski trenin içindeki gece sessizliği...  Hep birlikte geriye doğru tekrar yaşıyoruz ve tekrar, tekrar... Asla bitmeyecek bir döngü bu diye düşünüyorum bıkkınlıkla; şehirlerin arasında, ülkelerin arasında, gezegenlerin arasında sonsuza kadar bitmeyecek bir yolculuk. İçimden kendime, acaba bu yemek programı kaç senelik diye soruyorum, 80’lerin aşırı abartılı tepkiler veren stüdyo kalabalığı, bu da minimum 30 senedir buradayım demek mi olur... 

Roma’lı barmen eski sevgilisini düşünüyor, oysa bir Temmuz akşamı ılık bir duş almak...

Şimdi bir sigara yakmayı ne isterdi, yatmadan önce alınan ılık duş...

Gözlerinin içine bakarak hangi Timbaland’e Nelly Furtado’luk yapmıştır, ayaklara değen soğuk su ve tatlı ürperme...

*

Groove.

Olduğum yerde hafifçe sallanıyorum. Biraz yorulmuşum.

Geçtiğimiz her kasabada biraz daha boşveriyorum, her istasyonda biraz daha, her tren düdüğünde biraz daha... 

Yerime geçerken kırık kapısını zorladığım her vagonda biraz daha...

Çarptığım her bavulda biraz daha...

Öylece boşveriyorum.

VE HİÇ DURMAKSIZIN

14:27

Ne kadar iyi gidebilecekse o kadar iyi gitse bile... 

İşte yaz ortasına gelmiş birbirimizin gözlerinin içine bakıyoruz. Mekan bükülüyor, bükülüyor, bir önceki bulunduğumuz yerde değiliz artık. Artık pek çok yaşantının içerisinden geçerek geldiğimiz yerdeyiz. Sanki hep beraber burada değilmişiz gibi, sanki hep beraber evde oturmamışız gibi kendimizi dışarıya attığımızda kollarımız açık bir şekilde sadece koşuyorduk koşuyorduk ve koşuyorduk. Biraz rüzgara bırakıyor ve biraz daha koşuyorduk; biraz daha anlaşılıyor biraz daha bakışıyor biraz daha yarışıyorduk...

Biraz daha koşuyorduk.

Bakmamayı öğrenmiştim uzun bir süre sadece bakmamayı, yazdığıma nasıl yazdığıma neyi yazdığıma neyle yazdığıma bakmamayı, bunlar küçük detaylardı bunlara takılarak ilerleyemeyecektim. Benim anlatmaya ihtiyacım vardı anlatmaya sanki bentlerinden aşan sular gibi atlayarak sıçrayarak ve kendisini aşarak anlatmaya...

Biraz daha koşuyorduk biraz daha koşuyorduk ve biraz daha...

Her defasında biraz daha yukarıya sıçrayarak ve tutturduğu ritmi bozmadan, bazen durup kendi etrafımda dönüp, biraz dans edip koşmaya devam edecektim, ben de bu hayatı böyle dizayn edecektim. Özlediğim her şeyi kendimi yargılamadan özleyecektim, severek ve düşünmeden yiyecek,
ve istediğim kadar su içecektim, doya doya, doya doya, doya doya. İşte burada birlikte oluşturduğumuz şey buydu, burada birlikte var oluşumuzu başlatmaya çalışıyorduk, biraz daha koşacaktık biraz daha biraz daha...

Tekli uzaya dair tüm sırları bilerek burada duruyorken bir baktım artık duramıyorum, burası derin bir evren değil, buraya sığamıyorum artık, burası bizim daha yakın durmamız gereken bir evren değil, burası bizim birbirimizi atlatmamız birbirimizin üzerinden atlamamız gereken bir evren. Bendlerinden aşan sular gibi coşkuyla ve karbeyazı pırıltılarını yüzümüzde taşıyarak atlatmamız gereken bir evren, işte bu yüzden biraz daha koşacaktık, biraz daha...

Her defasında biraz daha yükseğe sıçrayacak ve istifimizi hiç bozmadan devam edecektik, burası senin ve benim anlaşmamız veya savaşmamız gereken bir evren bile değil bunu anlayacaktık, burası dar, burası sıkışık, burası kollarımı sıkıca tutup üzerime yürüyen insanların evreni...

Biraz daha koşacaktık biraz daha, ta ki yeni bir şey olana yepyeni bir şeye dönüşene kadar, artık olduğumuz kişiler olmayana kadar, koşacaktık ve atlayacaktık ıslak taşların üzerinden; birbirimize karışacak karmaşıklaşacak bambaşkalaşacaktık.

İşte yaz ortası gelmiş birbirimizin gözlerinin içine bakıyoruz; içten gelen bir gülme hissini bastırarak ve birbirimizin etrafında dönerek; her şeyin en iyi gitme ihtimalinde bile burada birbirimize böylece bakarak geçirdiğimiz bir zaman vardı, tüm evrenlerde bu an vardı ve tüm ihtimallerde yaşanacaktı...

Ancak gözünün ucuyla yakalayabileceğin kadar hızlı, ancak pırıltılı bir yaz ortası güneşi kadar ılık, ancak senenin ilk karpuzunu ısırdığın zamanki kadar keyifli ve yerinde hissettiren bir an vardı ve evet, tüm ihtimallerde yaşanacaktı...

BADEM ÇİÇEKLERİZM

03:38


Kapıyı usulca arkamdan kapatıp çıplak ayakla kalebodurlara basarak salona gitmek ve gecenin serinliğinde çocukluğuma uzanmak... 

Biliyor musunuz, çok mutluyum.

Baharda badem ağaçlarının fotoğraflarını çekecek kadar mutluyum. Bu badem çiçeklerini daha önce görmemiş olmam çok garip, oysa buradalardı. Tam burada. Burada, onları görmem için o kadar uzun zamandır sabırla bekliyorlardı ki, hayret etmiştim. Dünyada beni hiçbir şey badem çiçekleri ve babam kadar hevesli beklememişti. Badem çiçekleri ve babamın, yeteri kadar değer görmemeleri gibi bir ortak noktası olması inanılmazdı. Bu beni zamanında üzmüştü ama şimdi tüm varlık adına onları ben sevecektim. Evren bana bu görevi verdiyse, seve seve yerine getirecektim. 

Bir zaman sonra onların mahiyetinde ben de güzelleşmiş hissetmiştim. Nasıl bir güzelleşmeydi biliyor musunuz, gidip kendime yırtık paçalı kahverengi bir kot almıştım ve beyaz bir loafer. İşte bu kadar. 26 yaşıma kadar kendime hiçbir şekilde yakışmayacağını düşündüğüm iki şey, bir anda üzerimde belirivermişti ve içlerinde iyi hissediyordum. Kendinizi başka ne zaman bu şekilde iyi hissedersiniz, hemen peşinden onu da keşfetmiştim: İşte mesai bitimine azıcık kalmışken en yakın arkadaşınız sizi arayıp Edinburgh vizesinin çıktığını söylediğinde. Dünyaya verecek çok fazla mutluluğum vardı, iş arkadaşlarımdan birinin kızı olacağını öğrendiğimde akşam Berry içerek bu sevinci kutlamıştım. 

Ciddiye alma sınırlarım değişmişti, ben de değişmiştim. Kendimle uğraşmayı bırakmıştım, ben’im sakin sularında kuşluk vakti serinliğinde yüzüyordu. En büyük zevkim araba sürerken yarı açık ön camdan gelen rüzgarı yüzümde hissetmekti. Rüzgarları dinlemeyi seçtiğinizde, adımınızı yola attığınızda her şey yavaşlamaya başlıyordu. Dünya, yavaşlıyordu. Şöyle bir silkelenip tekrar oluşuyordu. Ben böyle şeylere -tahmin edebileceğiniz üzere- çok tavdım. Neden olduğunu bilmediğim bir şekilde yaşanma ihtimali olan her şeyi yaşama konusunda garip bir şekilde atılgandım. Bence bunun sebebi, akşam bir şekilde güvenli bir eve döneceğimi içten içe bilmekti. 

Baharda badem çiçekleri…

Badem çiçekleri bana evimi hatırlatır ve bir anda çok mutlu olurum. Babaannem tekrar saçlarımı tarar… 


Badem çiçekleri bana lisede dersi asmış sahile doğru Therion dinleyerek yürüdüğümüz zamanları anımsatır, tupturuncu bir gökyüzünün altında, keyifle kikirdeyerek yürüyüşlerimiz ve hararetli konuşmalarımız… 

Uzun bir aradan sonra B. ile Jules’ün dedikodusunu yaparız, ben baş nedimesiyim, Christmas’ta evlenir…

Bazen şimdi olduğum insana beni getiren şeyleri düşünürüm: Bu uzun, meşakkatli ve yer yer birbirinden çok farklı insanların eşlik ettiği, eğlenceliden çok üzerine düşündükçe tatlı bir hüzünle karışık mutluluk duyacağınız cinsten keyifli bir yol… Kapıyı usulca arkamdan kapatıp çıplak ayakla kalebodurlara basarak salona gitmek ve gecenin serinliğinde çocukluğuma uzanmak...

S. ile video konferans yapar, annesi Zeynep Teyze ile hasret giderir, gülüşürüz. Düğün fotoğraflarını çektikten sonra terasta mangal yapma planları, limon-sodalar içilir... Ardından kışa hazırlıklar… Yeni evimde ne zaman domates rendeleyeceğiz… 

Baharda badem çiçekleri...

Badem çiçekleri bana belli belirsiz bir umut verir. 

Yemyeşil ovalarının ortasından geçtiğim güzel bir ülke bana bağrını açar, dans ederek ona koşmamı ister... 

Hayattan sağlam bir intikam almam beklendiğinde inadına gidip yeni bir ev tutar, kilimimi holüne serip şöööyle keyifle yerde yayılır, evrenle makul bir anlaşmaya varırım.

En iyi anılarımla beraber tam da bu mevsimde, bir süre dinlenirim...

GİTTİM VE GÖRDÜM: RUMİSU

07:34


Şubat ayında İstanbul’da çok sevdiğim bir yeri ziyaret ettim: Rumisu.

Çeşitli aksilikler peşi sıra geldi, en nihayetinde bu gezinin yazısını yazmak bugüne kaldı. Aradan bu kadar zaman geçtikten sonra çoğu ayrıntıyı unutmuşumdur diye kendi kendime hayıflanırken bir anda o gün oradaki sohbetimizin ses kaydını aldığımı hatırladım (arada bir temkinlilik yapmasam hayatı kendime zor edeceğim gerçekten). Yüzlerce fotoğrafı tekrar gözden geçirdim, düzenlemelerini yaptım, en sonunda ne kadar uzun bir yazı olacağını fark edip bir yerden başlamam gerektiğine kanaat getirdim. 

Çok hevesli, çok da heyecanlı bir şekilde nihayet, başlıyorum.


Rumisu, İstanbul’da doğup İstanbul’un ilham verici topraklarında gelişen küçük bir atölye (ya da butik tasarım markası). Pınar ve Deniz Yeğin kardeşler kendilerine has çizimleri ve göz alıcı renkleriyle, bakmaya doyamayacağınız şallar, fularlar ve sweatshirtler tasarlıyor (ve yaptıkları çeşitli işbirlikleriyle bu ürün çeşitliliğini arttırıyorlar). Rumisu’yu bu kadar özel yapan şey, baktığınız zaman her anlamda “güzel” olan şeyler üretmeleri: Çizimleri, renkleri ve kumaş seçimleri, birbirlerini olabilecek en dikkat çekici şekilde tamamlıyor.


Rumisu, (isminin oluşma şekliyle: Rumi ve Su. Rumi sevgileriyle Su isminin birleşmesinden oluşan, su gibi akıp giden, kulağa hoş gelen bir sözcük) başta da isimlerini söylediğim iki kız kardeşin ortak bir girişimi: Deniz Yeğin ve Pınar Yeğin. Deniz, küçük olan (üstteki fotoğraf). New York’ta 6 sene kadar yaşamış ve Pratt Institute’de moda tasarım okumuş. Ardından İtalya’da master yapmış ve geri dönüp Beymen’de çalışmaya başlamış. Beymen’de sevdiği işi yapamadığını fark ettikten sonra Rumisu, onun bir sonraki kapısı olmuş. Ablası Pınar ise Harvard’da ekonomi ve Wharton Business School’da finans okumuş, bir süre çalıştıktan sonra ailenin işlerinin bir kısmını yürütmek üzere İstanbul’a geri dönmüş. Bir süre sonra Rumisu’nun diğer desteği, içindeki tasarım yeteneğine ve hevesine dur diyemeyen abladan gelecekti.


Her zaman kendime ait bir girişimim olmasını istediğim ve bu süreçte alınabilecek risklere karşı bilgi sahibi olmak istediğim için Rumisu ekibine ilk sorum, “Şu an bulunduğunuz noktaya gelmek için ne gibi riskler aldınız?” sorusu oldu.


Başından beri amaçları, dijital ortamdaki çizimlerini aktarabilecekleri bir objenin olmasıymış. İşin en çok tasarım yönünü sevmişler. Ortaya çıkma amaçları da yine sadece tasarım etrafında dönüyor: Tasarımların elle tutulur olmasını sağlamak. Çizimlerini aktarabilecekleri her şeyi düşünmüşler ama ilk tercihleri, özellikle ipek üzerinde renklerin çok güzel görünmesinden kaynaklı olarak fular ve şallar olmuş. Sadece giyim üzerine moda tasarım yapmayı da düşünmüşler ama Deniz’in Beymen’deki tecrübelerinden yola çıkarak böyle bir şeye girdiklerinde işin içine tasarımdan çok daha farklı etkenler gireceğini bildikleri için vazgeçmişler. İlk üretimleri, çok sınırlı sayıda olmuş (tam sayıyı bilemiyorum ama 5 diye hatırlayasım var). Ne kadar satabileceklerini, ne kadar ilgi görebileceklerini kestirmek için en başta hep küçük küçük adımlar atmışlar.

"Bu açıdan bakınca, aslında biz hiç risk almadık, her şeyi sırasıyla yaptık" diyor Deniz.

Ardından ülke dışında birkaç fuara katılmışlar ve aslında ilk talepler yurtdışından gelmiş. Yavaş yavaş, fuar fuar daha tanınır daha aranır olmuşlar. Gitgide biraz daha fazla sayıda talep almışlar ama tasarımdan kalite kontrole kadar üretim dışındaki tüm süreçleri hep kendileri yürütmüşler.  Bu durum kendilerinin ne kadar titiz ve mükemmeliyetçi olduklarını görmek açısından faydalı olabilir. Verilen tüm siparişleri, kelimenin tam anlamıyla dikiş dikiş, renk renk kontrol ediyorlar.


Her zaman en çok karşılaştıkları sorun, tasarımlarını istedikleri şekilde üretebilecek bir yer bulamamak olmuş. Büyük şal/fular/eşarp markalarının üreticileri, yeni doğma sürecinde olan böyle bir markanın az sayıdaki üretim talebine karşılık vermek istememiş. Uzun arayışlar sonucunda bir yerle anlaşılmış ama genel olarak her üretim sürecinde benzer bir sorun yaşadıklarını söylüyorlar. Tasarımlarını istedikleri kalitede istedikleri kumaşlara basabilecek olan üreticiler onlarla küçük adetler için çalışmak istemiyorlar, küçük üreticilerde de kalite düşüşü yaşanıyor. İkili bu konuda aynı fikirde: Bir eşyanın üretim sürecinde kendi üstünüze düşenleri en iyi yaptıktan sonra çıkabilecek kritik hataların başkalarından kaynaklı olması ve bunu kontrol edememe can sıkıcı bir durum. Gerekli makineleri alıp kendi üretiminizi yapamaz mıydınız diye sorunca, bunu da çok düşünüp çok istediklerini, ancak çok maliyetli olacağını söylüyorlar. Küçük bir işletme için altından kalkılamayacak bir yatırım. Neticede üreticiler, çok büyük seri üretimler yapan firmalara oranla küçük birer işletme oldukları ve daha az kâr edebildikleri için bu tarz butik ve tasarım atölyelerinin işlerini istedikleri gibi geciktirme/erteleme güveni de buluyorlar kendilerinde.


Rumisu, esasında bir tasarım markası ve ilhamlarını kelimenin tam anlamıyla her şeyden alıyorlar. İlk zamanlarda fularların kenarlarında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan kadınların yaptıkları el emeği oyaları bile kullanmışlar. En dikkate değer taraflarından biri de hiç şüphesiz, renk seçimleri. Gördüğünüz zaman enerjisini direkt yansıtabileceğiniz renkler kullanıyorlar. Kültürün renk seçimleri ve beğenileri üzerindeki etkisi yadsınamaz ama Rumisu renklerini dünyanın tamamından alıyor. Bir renk, hiçbir zaman sadece bir renk olduğu için seçilmiyor. Bunu hissedebiliyorsunuz.

Bir fuların tasarımını tamamlama süreçleri, ikilinin kendilerine ait ayrı tasarımlar yapması, sonra bunları birleştirmeleri ve beraber renklendirmelerini kapsıyor. Birinizin yapıp diğerinin hiç beğenmediği bir tasarım oldu mu diyorum, gülüşüp yok diyorlar. Muhtemelen kız kardeşinizle iş yapmanın en güzel yanlarından birisi bu: Bazen konuşmaya bile ihtiyaç duymadan diğerinin ne istediğini anlamak ve neyi beğeneceğini zaten bilmek.




Çocukluk, iki kardeşin de beslendikleri en temel kaynaklardan biri. İkisinin de hayalinde hep bir çocuk kitabı tasarımı yapmak varmış. Bir cinsiyete ya da bir gruba değil, kendilerine dönükler tamamen.

Anlatacak, bahsedecek çok fazla şey var ama sizlere Rumisu'nun atölyesinden birkaç fotoğraf göstermek istiyorum. O sırada biraz dinlenip, soluklanırsınız.


Burada uzun süre vakit geçirip dilediğimce ortalığı karıştırmama rağmen (ev sahibelerimiz bu konuda çook misafirperver ve inanılmaz anlayışlıydı) şimdi fotoğraflara bakarken birkaç gün daha içeride durup, her şeyi tek tek inceleyerek hikayelerini duymak istediğimi fark ediyorum.


Şimdilik benim söyleyeceklerim bu kadar. 

Rumisu'nun tüm tasarımlarına detaylı olarak bakmak isterseniz (ki benim en favorim olan "Man & Technology" serisine mutlaka bakmalısınız), internet siteleri burada, TIK. 
Biraz daha  yakından baksam daha güzel olur derseniz de, TIK.  (Kendilerine benden selam söylemeyi unutmayın. :)

Bir sonraki Gittim ve Gördüm'de görüşmek üzere, hoşçakalın!



Meraklısı için dipnot: Bu yazıdaki fotoğraflarda Sony A6000, 50mm f.1.4 ve 16-55mm birlikte kullanıldı. Son zamanlarda blogda daha çok "dergi" görüntüsünü seviyorum, siz ne düşünüyorsunuz, lütfen yazın. Başka şeyleri de yazın. Hep yazın. :) 

Sevgiler...

LİSANS SONRASI: ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -1-

11:40


Blogu Psikoloji bloguna çevirmemek için ne kadar diretirsem direteyim, bölümü okuyanlardan o kadar çok mesaj ve yorum geliyor ki dönüp dolaşıp kendimi yine bir "Lisans Sonrası" yazısında buluyorum. Bu yazıda psikoloji öğrencilerinin pek düşünmediği bir alandan bahsedeceğim: Endüstri ve Örgüt Psikolojisi.

İnsan Kaynaklarında işe girdikten sonra Psikoloji okuyan öğrencilerden sürekli sorular alıyorum: Stajlar, iş imkanları, maaşlar... Öncelikle şunu söyleyeyim. İK'da olmak her gün elinizden (en iyi ihtimalle) yüzlerce CV geçmesi demek. Daha geçtiğimiz günlerde Ankara'da iki tane büyük okuldan mezun olmuş iki tane psikologla görüşme yaptım ve yine malum problemlerle karşılaştım: 

1. Psikoloji mezunu ne yapmak istediğinin farkında değil.
2. Psikoloji mezunu ne bildiğinin farkında değil.

Gördüğüm kadarıyla eğitim hayatımız bizde şöyle bir güdülenmeye sebep oluyor: "En mutlu olduğum yerde olmalıyım". Tatminimiz ortalamanın üstünde bile olsa, en iyi olmadığı sürece aklımızda şüpheler ve kafamızda soru işaretleri oluşuyor (çünkü bize okulda insanın en iyi olduğu ana ulaşması gerekliliği öğretiliyor: Kendini Gerçekleştirme). Bu tabii ki güzel bir şey, ama şöyle bir sorun var: Mezun olduğumuz gibi "en iyi" olabileceğimiz bir sistemde yetişmiyoruz. Kendini Gerçekleştirme ideali bizim için gecikmeli olarak gerçekleşebilecek bir ideal. Bana sorarsanız, dünyanın her yerinde bu şekilde. Ama bir hülyalar balonu içerisinde mezun olduğumuz zaman çok büyük bir hayalkırıklığı da yaşayabiliriz (ki genelde yaşıyoruz). Şu gerçeklerin farkına varmamız gerekiyor:

1.a. Gerçek: Kariyerinizin ilk yıllarını, sonrası için feda etmeniz gerekiyor.
1.b. Gerçek: Öylece durarak hiçbir yere varamazsınız.

Türkiye'de Psikoloji "kariyer"i yapmak kolay bir şey değil. Psikoloji mezunları için kariyer yolu çok da yok. Devlete atandığınız zaman, psikolog olarak devam ediyorsunuz. Çok çok nadiren bakanlıklarda uzman yardımcısı olarak başlayıp belki yavaş yavaş kıdem alarak uzmanlaşabiliyorsunuz ama bu kısım çok küçük. %90 ihtimalle, düz bir psikolog olarak başlayıp aynen o şekilde emekli oluyorsunuz. Yüksek lisans yapsanız dahi bu size çalışma alanında bir getiri vermiyor; "title", hep aynı. Bundan şikayetçi olmayanlar olabilir ama ben, yerinde durabilen insanlardan değilim pek.

Özel eğitimde çalışan büyük kısım için de aynısı geçerli. Tüm hayatınızı aynı isim altında sadece maaşınız biraz değişerek geçirmeyi istiyorsanız bu yazı zaten pek de size göre değil. 

Konuyu çok fazla dağıtmadan devam edeyim.

Devlette çalışmak isteyebilirsiniz ama artık o da eskisi gibi kolay değil. 85 üstü puanlar alan arkadaşlarım, Şubat ayı gelmesine rağmen hala atanamadı. Devlet açmıyor: Açınca da zaten üç dört kişi alıyor. Ceza ve Tevkifevlerinde (Maaşı iyi/İş tatmini kötü) çalışmak istemiyorsanız (bu sene 270 kişi alacaklar sanırım) geri kalan her yer için en az 85 puan almanız gerekiyor. 

Peki yeni mezunlar ne yapıyor? Bekliyor. Çoğunlukla devlet kadro açsın diye. Onun dışında? Özel eğitimlerde çalışılıyor. Ama istisnasız herkeste belirgin bir ne yapacağını bilememezlik durumu var. 

Buna önerim nedir: Farklı bir şeyler yapın. Sizi farklı kılacak bir yanınız olsun ki dikkat çekin. İçinde bulunduğunuz ortamda sizi farklılaştırabilecek her şeyi deneyin (Benim işe alım sürecimde "patronum" benim blogumu görünce şöyle düşünmüş: "Bu kız elindeki imkanları kullanıp farklı bir şeyler yapmak istiyor"). İş hayatı şimdi size uzak olabilir ama işin içine girince göreceksiniz: Hayatınız iş oluyor. İnsanların hayatı hep işte geçiyor. İş için bir şeyler yapın, sadece patolojik rahatsızlıkları olan hastaların size ihtiyacı yok, büyük bir çalışan kesim var ve onların da tahmin edemeyeceğiniz kadar sıkıntıları oluyor. Bu ülkede insanlar çok çalışıp az kazanıyor ve canları bir şeye sıkıldığı zaman paylaşma ihtimalleri yok, buna vakit bile bulamıyorlar. İçinizdeki "yardım" güdüsü sadece ağır psikopatolojiler için geçerli olmamalı. İnsanlar muhakkak kliniğinizde karşınızda oturup size sıkıntılarını anlatmamalı, yer yer siz de onların yanına gidip bir sıkıntıları olup olmadığını sorabilmelisiniz. Bizim hayalimizdeki Psikoloji, 1940'ların başında Viyana'daki Psikoloji. Ama Türkiye'de Psikolojinin durumu o zamanın Viyanası gibi değil. Maaşlar düşük, mezun sayısı her geçen gün artıyor ve istihdam düşüyor.

Biz, özellikle okullarda hocalarımızdan gördüğümüzü istiyoruz: Psikoloji üzerine rahat bir akademik hayat. Ama hocalarımız bizim şartlarımız altında hoca olmadılar, muhtemelen onların zamanında Psikoloji sıradan, mezun olunca karşılığı olmadığı için fazla tercih edilmeyen düşük puanlı bir bölümdü. Her üniversite mezununun yaşadığı mezuniyet krizini bence biz biraz daha ağır atlatıyoruz: Mezun olunca karşılaştığımız hayat bize gösterilenden çok farklı. Herkes yüksek lisans yapmak istiyor ve binlerce mezun var. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, yüksek lisansa girecek olanlar mezuniyet esnasında zaten çoktan belli oluyor. Ortalama/ALES/YDS'si yüksek olanlar ve mezun olduğu okula master için başvuru yapanlar yüzünden o yol kapanıyor. Sonrası nedir? Sonrası şu: "Ortalamam çok düşük ama yüksek lisans yapmak istiyorum, sence okulu uzatmaya değer mi?" soruları.

Ortalamanız yüksekse ama "en iyi" değilse bile okulu uzatmaya değmiyor çünkü yüksek lisans yapamayacaksanız, devlet istemiyorsanız ya da devlete giremiyorsanız, geriye sadece özel sektörde bir yer bulmak kalıyor. Peki özel sektörde akademik hayatın yeri nedir? Elbette var ama sizden daha tecrübeli biri geldiği zaman mezuniyetinizin çok anlamlı bir tarafı kalmıyor. Çünkü gerçekten, tecrübeli lisans mezunu ne yapacağını biliyorken tecrübesiz bir yüksek lisans mezunu bile ne yapacağını tam olarak bilemiyor. Hem yüksek lisans yapmış hem tecrübeli olan adaylar işin içine girince zaten bütün şansınız kayboluyor. Bu durumda hangi yolu tercih edeceğiniz size kalmış. Ama hangi yolu seçerseniz seçin, mezuniyetinizin ilk yıllarını çok çalışarak feda etmeniz gerekiyor. Kimse gökyüzünden size bir kariyer vermeyecek. Mantıken.

O halde çalışın. (Ben artık şakayla karışık şöyle diyorum: En azından sigortanız yatmaya başlar ve biraz daha erken emekli olursunuz. Hayat şartları...)

İkinci konu, psikoloji mezunlarının ne bildiğinin ya da bilgisinin kullanım alanlarının farkında olmaması.

İK için görüşülen yeni mezun psikologlar, "İK'da neler yapabilir, bize neler katabilirsiniz?" sorusuna cevap veremiyor. Gelenlerin tamamı, "klinik olmadığı için" gelenler. Uygulama alanı hakkında okullarda bize verilen eğitim çok kötü. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi derslerimiz hiç işlenmiyor bile. 

Yeni mezunları sarsıp şöyle bir kendilerine getirmek istiyorum: İnsanın olduğu her yerde çalışabilirsiniz. Bir işe alım sürecinin her aşamasında bir şeyler yapabilirsiniz: Kişilik testleri yapıp aldığınız niyet mektuplarında kişilerin el yazısından grafolojik analizler yapabilirsiniz, onu geçtim kendi kişilik envanterinizi oluşturabilirsiniz ve bunun geçerlilik güvenilirlik çalışmasını da yapabilirsiniz, bütün çalışanlara çeşitli psikolojik testler uygulayabilir çalışan memnuniyetini arttırabilirsiniz, iş yerinde psikolojik eğitimler verebilir, bireysel terapiler ve grup terapileri yapabilirsiniz; mülakatlara girip psikolojik analizler de yapabilirsiniz. "Psikolojik sermaye ile örgütsel vatandaşlık davranışı"nı arttırmak için çabalayabilirsiniz (bu benim şu sıralar üzerine çalıştığım bir şey ama buyrun, fikri çalabilirsiniz). Elinizde tecrübe kazanmanız için hazır bekleyen bir örneklem var, daha ne olsun.

Sosyal bilimler derya deniz, her sosyal bilimin içinde psikolojiyle çalışabilecek bir ortak alan bulabilirsiniz. Çalışma ekonomisi, İşletme, İktisat, Hukuk... Bu alanlarda psikolog olarak çalışıp yine yüksek lisans yapılabilecek bir sürü altalan söz konusu (Örgütsel Davranış'ta yüksek lisans yapıyor olmak gibi. Başvuru koşullarından ilki, Psikoloji bölümü mezunu olmaktı). Amerika'da klinik psikologlar tüm psikologların sadece %10'unu oluşturuyor. Yine Amerika'da "işyeri psikoloğu" denilen bir kavram var. Bunları bilmiyoruz. Yüksek lisansa gerek kalmadan da psikolog olarak yapabileceğiniz pek çok meslek mevcut. Gerekli eğitimleri aldıktan sonra hiçbir şey sizin psikologluğunuza gölge düşürmüyor, bu konudan emin olabilirsiniz. Etiketlere ve isimlere takılmayın, kendinize en kısa yoldan bir Harvard Business Review alın ve içindeki psikoloji yazılarına şaşırın. 

Hiçbir şey, üzerinde sadece "X üniversitesinden şu sene mezun olmuş psikolog" CV'si kadar kötü görünmüyor, bundan emin olabilirsiniz. Dümdüz bir mezuniyet, hiçbirimize yakışmıyor. 

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

Hoşçakalın!

*

Fotoğraf dipnotu: Üstteki fotoğraftaki "güneş sızıntısı"nı çok seviyorum, hatta o fotoğrafı koymaktaki tek amacım o olabilir. Bana annelerimizin analog fotoğraflarına bakınca yaşadığımız belli belirsiz hüzünlü mutluluğu hissettiriyor: Bir yaz akşamında günün son güneşi, evimizin mutfak masasına vuruyor. Umarım size de böyle bir şey hissettirmiştir. Sonuçta Jackie Higgins'in kitabının adında olduğu gibi: "Fotoğraf kusursuz olmak zorunda değildir".

GİTTİM VE GÖRDÜM: VAN

04:38


Geçtiğimiz günlerde iş dolayısıyla Van'a gittim. Ani bir giriş oldu ama önce kısa bir bilgi vereyim.

Kısa bilgi: Özel bir hastane grubunun İnsan Kaynakları biriminde İK ve Psikolog olarak çalışıyorum/Bu grubun Van'da da iki tane hastanesi var/Van'daki hastanelerde çalışan yaklaşık 600 personele eğitim vermek ve Sorumlu seviyesindeki yöneticilere bazı psikolojik testler uygulamak gerekiyor/Bu da benim işim oluyor.

Kısa bilgi bitti.

Bundan 5 ay kadar önce bana iş sebebiyle Van'a gideceğim söylenseydi tabii ki de inanamaz ve epey gülerdim. Gelin görün ki ben Batı'ya gitmek istedikçe kaderimin beni Doğu'ya sürüklediği de bir gerçek. Gitmeden önce bu gerçeği kabullenip (daha önce de başka bir kurum beni Suriye'de görevlendirmek istemişti) internetten Van'ı araştırmaya başladım ve çoğu yerde bu şehir için "Doğu'nun Paris'i" dendiğini okudum. Doğu vardı, Paris vardı, o halde ben de vardım??

Bir günlük bir gezi olacağını tahmin ettiğimiz için (Salı gidip Çarşamba dönmek şeklinde) yanıma tam iki parça kıyafet aldım ve yollara düştük.

Daha önce 4 sene kadar Mardin'de yaşadığımız ve o zamanlar Doğu'yu mütemadiyen gezdiğimiz için bu kültüre yabancı olmadığımı sanırdım. Ama Van, bambaşka bir tecrübeymiş. Hastane içerisinde hayatımın en güzel konaklamasını yaşadığım söylenebilir: Her bankoda çay ya da kahve ikram edildi, girdiğim her odada zorla yemek ısmarlanmaya çalışıldı, gezmeye gidiyorum dediğim zaman harçlığımın olup olmadığı bile soruldu. Herkes böyle sıcakkanlıyken siz de gevşiyor ve rahatlıyorsunuz ama dışarı çıktığınız zaman insanların garip bakışları sizi rahat bırakmıyor. İlk gittiğim gün, bir saat bile geçmemişken yöneticilerimizden biri oralı olmadığım çok belli olduğu için sokakta tek başıma gezmemem konusunda beni uyardı. Soğuk sebebiyle atkıyı burnuma kadar çekmiş halde gezerken rahattım ama dışarıda bir bakkala teşekkür ederken bile konuşmamdan oralı olmadığım anlaşılınca garip bakışlara maruz kaldım. Misafir değil, turist bile değil, tehdit gibi hissettiğim tek yer olabilir ve bu durum beni hayret ettirdi.

Çarşamba günü uçağa giderken yolda hava şartları yüzünden uçağımızın iptal olduğunu öğrenince ve en az bir gün daha kalmamız kesinleşince neden biraz gezmiyoruz ki dedik. Baştan söyleyeyim: Kar yüzünden Edremit'e gidemedik. Onun yerine Van Kalesi, Kedi Evi, Rus Pazarı, İran Çarşısı gibi yerleri dolaştık ama insan iki tane üstüyle beraber yeni bir şehri gezmeye çalışırken fotoğraf çekmek için çok da rahat olamıyormuş (ki ben bu konuda gayet arsız bir insanımdır).

Yukarıda gördüğünüz güzel kolye de direktörümle beraber en sevdiğimiz işlemeydi, Van Kedi Evinin hemen yanındaki antika pazarında satılıyor. Ermeni işçiliği ile yapılıyormuş ve fiyatları 700 liradan başlıyor. Van'da gördüğüm en estetik şey bu olabilir. Muhtemelen taktığınız zaman başınızda bir taç beliriyor ve kraliçeliğinizi ilan ediyorsunuz (hiç şaka sanmayın, böyle şeyler Van'da olabilir şeyler. Duyduğum kadarıyla zamanında bir aşiret ağası, göldeki adacıklardan birini karısına hediye etmiş. Biz de Ankara'da EGO otobüslerinde ezilmeden oradan oraya gitme telaşındayız. Hayaller, hayatlar...)

Kendisine ada hediye edilen biri değilseniz rica ediyorum çok da şeyyapmayın...

Van'da kar yüzünden bir gün daha kalmak bana yaradı ama giyecek kıyafetim kalmayınca akşam 8'de Maraş Caddesinde bir oraya bir buraya koşmak zorunda kaldım. Van'ın merkezi temel olarak Maraş ve Cumhuriyet Caddelerinden oluşuyor. Garip olan, buralarda Van'a özgü bir şey bulmanızın imkansız olması. Ara sokaklarda, gitmeden önce ününü çok duyduğum (ve yukarıda bahsettiğim) Mısır ve İran Çarşılarına gitme fırsatım oldu. İran Çarşısı, İran'dan kaçak gelen makyaj malzemelerinin satıldığı bir yer, dolayısıyla vergi olmayınca fiyatlar da dibe vuruyor. Aralarında çakma olan markalar da var ama kadınlar bilecektir, The Balm'lar Mac'ler hep orijinal bandrollü. Göz makyajı benim için yalnızca bir rimel anlamına geliyorken Ankara'daki arkadaşlarımın siparişiyle kendimi 6 tane maskara, 3 tane eyeliner ve bir sürü de far paleti alırken buldum. Bizi hep bu güzel far renkleriyle kandırıyorlar...

Van'ın merkezinde en güzel olan şeyler havası ve dağları. Havası çok temiz ve kuru, bir nefes alıyorsunuz dağ esintisi ciğerlerinize doluyor (ve kızlar, asla yağlanma olmadığı için makyajınız kesinlikle dağılmıyor). Ankara'dan giderken uçakla gördüğünüz manzaralar ise öyle kolay kolay hiçbir yerde göremeyeceğiniz güzellikte.  Binaların büyük kısmı depremle yıkılmış ve sonra yeniden yapılmış, kimisi de bomba ile patlatılmış. Karakolların etrafındaki büyük duvarları görmek ise insana gerçek bir üzüntü veriyor. Orada yaşayanlardan içerideki şiddet haberlerini dinlemek, psikolog olarak çoğunlukla bana düştü ama bunlar, yine de çok zor olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Onun dışında yazacak pek çok şey var ama kendimi Murat Belge gibi 4 ciltlik gezi kitabı serisi yazıyor bulmama ramak kaldığı için burada bitiriyorum. En yakın zamanda Van'a tekrar, bu sefer tek başıma gitmek ve güzel dağların fotoğrafını doya doya çekmek istiyorum.

Ve otlu peynir, seni çok seviyorum.

GİTTİM VE GÖRDÜM: 95.8 MAX FM

13:45


Uzun zamandır atmak istediğim bir başlıktı bu, "Gittim ve Gördüm: Max FM". Nereden başlasam bilemediğim, toplamda 390 fotoğraf/video arasından 20 tanesini zar zor seçebildiğim ama daha başında çok uzun olacağı belli olan bu yazıya hoşgeldiniz. Bugün, sizi Ankara'nın gözbebeği olan bir radyo ve stüdyosuna götürüyorum. Hadi başlayalım.


Bilmeyenler için Max FM stüdyoları, Ankara, Tunalı'da yer alıyor. Tam olarak Havuzlu Sokak'ta. Pek çok erteleme nedeninden sonra (patlayan bombalar, bomba alarmları, sağlık problemleri derken) bir cumartesi günü son anda haberleşip radyonun en sakin olduğu zamanı da yakalamış olup gittik. Girişin tam olarak nerede olduğunu çözmeye çalışırken herkesin en bir sevdiği Nur Şentürk tarafından içeri alındık ve işte, her şey bu şekilde başlamış oldu. Sanki evimizdeymiş gibi hissettirilip radyo mutfağına alındık ve dekorasyonun her bir ayrıntısını keşfetmemiz de böyle başladı. Buraya gelmeden önce radyo direktörü Melisa (Kalafatoğlu) hanım ile ufak bir konuşmamız olmuştu ve bana radyoyu muhtemelen beklediğimden çok daha güzel bulacağımı söylemişti ama bu kadar olacağını da tahmin etmemiştim. Radyo deyince aklıma basık, dar stüdyolar ve karanlık bir ortam geldiği için böyle bir iç tasarım karşısında epey şaşırdım.


Radyonun içerisinde sürekli radyo yayının olduğunu zaten tahmin edersiniz ama sürekli radyodan dinlediğimiz sesi canlı canlı dinlemek kadar hoş bir duygu yoktur sanırım. Arada radyodaki Nur'un konuşması ile yanımızdaki Nur'un konuşması birbirine karışıyor, galiba en sevdiğim anlardan biri. Bu sırada radyonun nefis kütüphanesini kurcalamaya çoktan başlamışız. Yukarıda mutfağı görüyorsunuz, altta da hemen radyonun girişinde solda kalan oturma salonunu.


Çok uzun zamandır merak ettiğim ve kimisi çocukça bile olabilecek sorularımın hepsini Nur Şentürk tek tek sabırla cevapladı. Röportaj gibi olmadığı ve kaydetmediğim için direkt cevaplarını ne yazık ki veremeyeceğim ama cidden, geceleri radyoda neler olduğunu hiç merak etmemiş miydiniz mesela? Akşam bir saatten sonra otomasyon sistemi devreye giriyormuş. Tamam, peki ya gece yayında bir sorun olursa ne olacak? Radyo yayınında herhangi bir aksaklık olması durumunda e-mail alert sistemi devreye giriyormuş, 7 gün 24 saat aktif bir durummuş bu. O an ofiste kimse yok ise uzaktan müdahale sistemi ile yaşanan sorun çözülmeye başlanıyormuş, buna benzer pek çok donanım da kullanıyorlarmış aynı zamanda. Peki hiç böyle bir sorun olmuş mu? Bir keresinde sık sık elektrik kesintisi olduğu için ana stüdyonun jenaratörü bozulmuş ve kablolar yanmış, ardından hemen yedek stüdyoya (production room) geçmişler, birkaç gün içerisinde de sorun giderilmiş. Peki ya şarkı keşfetme süreci? Melisa hanım bu süreci şu şekilde açıklıyor:

Bu bizim tutkuyla yaptığımız bir şey. Max Fm’in en önemli özelliklerinden bir tanesi, son 50 yılın en güzel şarkılarını bir araya getirmekle kalmayıp bugün piyasaya sürülmüş bir şarkıyı da anında radyoda duyabilmeniz. Hit müziğin peşinde değildir, Max Fm belirlediği tarzın, kalitenin ve insanın ruhunun iliklerini müzikle canlandırmanın peşindedir. 
60lar, 70ler, 80ler, 90lar, 00ler, 10lar dan ve alternatif, country, pop, rock, singer/songwriter, folk, indie, etc. ve bunların alt kategorilerinden şarkıları bir araya getirmek için çok özel sıralamalar geliştirmiştir bu radyo, bu kadar çeşidi birbirine uydurmak hiç kolay değildi. Ama bu bizim vizyonumuz ve bunu tutkuyla gerçekleştiririz.  
Dünyanın her yerinde cuma günü yeni müzik piyasaya sürülür. Bu yazdan beri bu böyle, bundan önce salı günleriydi, new music (single/album) release date. Cuma yeni müzikler gelir gelmez uygun kategoriler dinlenir ve özenle seçim yapılır. Seçilen şarkılar yayına alınmak üzere sıraya girer, yayına yeni giren ve yayında olan şarkılar içinde çok özel bir akış belirlenmiştir ve bu şekilde uygulanır. 


Hazır yakalamışken yerel bir radyo olmalarını düşünerek aylık dinlenme sayılarını soruyorum. Türkiye'deki reyting ölçer cihazların güvenilir bir sonuç verdiğine inanmayıp bilinçli bir tercihte bulunuyorlar ve erişimlerinden, kitle düzeyleri ve kitle genişliğinden hiçbir şüpheleri yok. Bunu da gerek sosyal platformlar, gerek uygulamalar ve internet sitelerindeki dinleyici geri dönüşünden net bir şekilde anlayabiliyorlar. Radyodaki bu bilinçlilik, işin gerçekten sevilerek yapıldığını size fazlasıyla hissettiriyor (ki dinleyici kitlesi için bunu hissetmek hiç de zor değildir diye düşünüyorum). Bunları kahvemizi içerken konuştuğumuz yer ise hemen aşağıda, mutfakta gördüğünüz masalar. Her bir köşesini sonsuz kere çekip en sonunda zorla çıktığım bir yer.


Bu kadar oturmak yeter diyerek sizi biraz yerinizden kaldırayım ve yukarıda bahsettiğim prodüksiyon odasının (ama acil durumlarda yedek stüdyo olarak da hizmet verebilen bir yer burası) içerisine şöyle bir göz atalım şimdi. Radyo gezisi henüz başlıyor aslında.


Bu odada reklam spotu, jingle, sweeper, promo, aklımıza ne gelirse onun prodüksiyonu yapılıyormuş.

İçeriye biraz daha bakalım...


Biraz daha...


Buranın girişinde şöyle çok güzel bir "RECORD" tabelası var, ki ben bunu çekene kadar on farklı ışık/perde kombinasyonu oluşturan djimize ne kadar teşekkür etsem az. 


Bir de şöyle güzel bir ayrıntı var:


Prodüksiyon odası karşıdan şu şekilde görünüyor, burada kapısı kapalı olan yerin içerisini gördünüz az önce:


Burada ışıkları yanan odada pek çok televizyon var ve haber takipleri genelde buradan yapılıyor. O odayı da ayrıntılı olarak bu yazının altına koyacağım video ile görebilirsiniz. 

Bu odanın hemen sağ tarafında ise, tam anlamıyla radyonun "beyni" var. İçerisi özel olarak soğutulmuş ve kapıları tabii ki kuvvetlice kilitli. Müziklerin büyük kısmı burada saklanıyor, otomasyon sistemi de burada, her şey burada.


Sizi daha fazla gizli saklı yerlerde dolaştırmayıp ana stüdyoya getireyim, ki Nur Şentürk burayı açarken "işte burası da bizim mabedimiz" demişti. Kendisini mabedinde gizlice yakaladığım bu fotoğrafı ise ben çok sevdim:


İçerisi ise tam olarak şu şekilde:


Hava durumu bilgisine dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama biraz daha yakından bakalım:


Buradan tam karşıya baktığınız zaman ise bu yazının en başındaki ON AIR yazısı yansımalarını görüyorsunuz.

Bir de ayrıntının ayrıntısı...


(Bu arada ben bu yazıyı yazarken Max FM'de My Heart Will Go On çalmaya başlaması da işitsel bir güzellik olarak kalsın burada.)

Sanırım bir radyo gezisini en güzel ve farklı yapan şey, aslında sizin hissiyatınızı da kontrol eden bir yere gelmiş olmanız. Arabada giderken radyonun etkisine kendinizi kaptırıp uzaklara gitme isteği duymanızı sağlayan yere gelmek insanda tarifsiz hisler uyandırıyor. Benim bütün bu fotoğraflar arasında en favorim ise Nur Şentürk'ün, en sevdiğimiz dj'in kendisine has, ait olduğu yerdeki fotoğrafı oldu: 


Pek çok eksikliklerin, unutulmuşlukların olduğunu biliyorum ama Max FM, şimdiye kadar en sevdiğim Gittim ve Gördüm oldu. Şimdi kısacık fotoğraflardan da konuşmak istiyorum. Kahvelerinizi yudumlamaya devam edin.


Bu yazıdaki fotoğrafların sanırım en önemli özelliği, kontrastın yüksek olması oldu. Makine ayarlarında da, ardından yaptığım kısa editleme işleminde de kontrastın biraz fazla olmasının fotoğraflara yakıştığını düşündüm. Bazı fotoğraflarda ışığın pek çok yerden harsh bir şekilde gelmesi beni zorladı, ama toparlanmayacak bir şey olmadığını düşünüyorum; siz ne düşünüyorsunuz, lütfen yazın. Onun dışında bütün fotoğrafları ve videoları her zamanki gibi Sony A6000, 16-50mm ve 50mm f 1.8 ile, sabit ISO'da (200) çektim. Çok fazla fotoğraf olduğu için minimuma indirebilmek için en geniş açıları almak zorunda kaldım çoğu zaman, umarım sizin için de sorun olmamıştır. 

Video ile bitirmeden önce sağladığı sınırsız rahatlık ve misafirperverlik yüzünden Nur Şentürk'e sonsuz teşekkürler. Ardından Melisa Kalafatoğlu'na da ta yurtdışından bizim için bu buluşmayı ayarladığı ve ardından radyo hakkında daha detaylı bilgiler verdiği için çok teşekkürler. Son olarak bir de yol arkadaşıma teşekkür etmek istiyorum. 


Bir sonraki yazıda görüşünceye dek, hoşçakalın!