lisans sonrası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lisans sonrası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LİSANS SONRASI: ALTERNATİF YOLLAR -1-

09:02

2020'nin sonuna doğru yaklaşırken ve artık iş hayatında 5. seneme doğru giderken alan ne durumda, sahada işler nasıl, biraz değerlendirmek ve 5 senelik tecrübemin bakış açısıyla son durumu irdelemek istedim. Ne yalan söyleyeyim, artık bu blogda Psikoloji ile alakalı çok fazla yazı yazmak istemiyorum. Ben daha kişisel şeyler yazmak istedikçe inadına en popüler yazılarım Psikoloji ile ilgili olanlar oluyor, en çok Psikoloji ile ilgili soru alıyorum. Mezunlar ya da mezuniyet sürecinde olanlar o kadar sıkıntılı ki, bu yazıları yazmanın bir şekilde sosyal sorumluluğum olduğunu düşünmeye başladım. Beni 4 sene üniversitede okutmuş, ardından yüksek lisanslara göndermiş ve en sonunda iş sahibi yapmış güzel ülkemin güzel gençliğine belki yardımı dokunur diyerek bir yerden başlayayım.

Geçmişte pek çok yere Psikoloji bölümünden mezuniyetten sonra neler yapıldığını ve neler yapılabileceğini konuştum, ben Endüstri ve Örgüt tarafına yöneldim ancak HR'da çalışmak uçtan uca mezunların hangi alanlara yöneldiğini kuşbakışı görmemi de sağladı ve sağlıyor. Örgütte çalışma hakkında çok detaylı yazılar var ve gördüğüm kadarıyla gün geçtikçe daha çok Psikoloji mezunu bu alana yöneliyor. Bu, doğal bir sirkülasyon: Çünkü Klinik doydu, her sene daha kötüye gittiği şekilde bu sene bir de Pandemi geldi ve Devlet alım yapmıyor, aldığında da ücretler düşük. Ben de artık i/o'nun da (Endüstri ve Örgüt'ün kısaltması olarak kullanacağım bundan sonra) doyduğunu düşünmeye başlıyorum, şu anki mezunlar için değil ancak henüz üniversite okuyanlar için uzun vadede talep olduğu kadar arz olmayacaktır. Arz olduğunda da muhtemelen bu arzı, ülkenin en yüksek ÖSYM puanıyla öğrenci alan okullarının mezunları kapatacaktır. Bu sebeple mevcut öğrenci, vizyoner davranmak ve şansını olabilecek her anlamda zorlamak zorunda. Her zaman dediğimiz gibi, farklılaşmak ve kendi yolunu çizebilecek becerilere sahip olmak çok önemli. Türkiye'de Psikoloji lisans eğitimi Klinik/Sosyal zincirinde sıkışıp kalmış vaziyette ve Freudyen, içine kapanık, asosyal, apolitik, dünyadan uzak ve bir o kadar otoriteryen bir disiplin haline geldi. Bunun sonucu olarak öğrenci ve işsiz mezunlar hem vakit kaybediyor hem de gelecekte sahip olacakları maddi gelirden kaybediyor. Bu uzun konuya sonda tekrar geleceğim, şimdi madde madde Psikoloji'de ilerisi için alternatif yollar neler olabilir, bu sene yeni bir trend var mı, buna bakalım:

1. Conversational UX/UI Designer

Bu aralar bir proje için Dialog Tasarım ve Dialog Kalite Uzmanları ile görüşüyorum. Başlığı çevirirsek yaklaşık olarak böyle bir şeye denk geliyor: Kullanıcı Deneyimi Dialog Uzmanı. Gibi bir şey. Türkiye'de neredeyse hiç bulunmayan ancak yavaş yavaş robotik süreçlerin gelişiyle ihtiyaç duyulan, gelecekte ise çok daha ihtiyaç duyulacak bir alan. UX/UI Designer olarak Psikolog ne yapabilir: 

- Chatbot teknolojileri içinde görev alabilir. Herhangi bir marka, hizmet veya servisin Chatbot tasarımında Psikoloji açısından kullanıcı deneyimi nasıl geliştirilebilir, hangi soruya karşılık ne tarz bir dialog tasarımı yapılırsa iç ve dış müşteri bağlılığı oluşur, danışmanlık verebilir. 
- Çağrı merkezleri dünya var oldukça devam edecek bir hizmet olabilir: Çağrı merkezlerinde yetkililerin arama yaptıklarında kullandıkları dili ve script'i tasarlayabilir, bunun müşteri üzerindeki etkisini analiz edebilir. Tamamen davranışsal olarak "nasıl yaparsak kurum/şirket kazanırken müşteriyi de mutlu ederiz"i kurgulayabilir. 

Online alışveriş ve marketplace projelerinin bu kadar büyük bir ivmeyle büyüdüğü zamanda gerçek bir kariyer fırsatı. Psikoloji okuyan ve kreatif tarafı güçlü olan, metin yazarlığı yapmış ya da yapabilecek, ama aynı zamanda veri yorumlama ve analitik kabiliyetlerine de güvenen mezunlar yönelmeli...

2. UX/UI Designer

Kullanıcı deneyimi, kullanıcı etkileşimi tasarımı nasıl oldu da bu kadar alakasız bölümlerden bu kadar alakasız insanların eline kaldı bilmemekle birlikte, yurtdışında psikologların en çok sevdiği alanlardan birisi bu. Aklınıza gelebilecek her alanla ilgili kullanıcı deneyimi tasarlayabilir ve aklınıza gelecek her alana sızabilirsiniz. Bir bankanın mobil aplikasyonunda kullanılan arayüzlerin müşteri davranışına olan etkisini analiz ederek daha da mükemmelleştirebilirsiniz mesela. Ya da bir e-ticaret sitesinin Pazarlama reklam kampanyasının müşteri davranışına olan katkısını analiz edebilirsiniz. Renklerin, seslerin, görünen ve görünmeyen her şeyin bir kullanıcı deneyimi ve etkileşimi unsuru olduğunu ve bu deneyimin davranışsal olarak ölçümlenmesi gerektiğini düşünürsek alanın ne kadar devasa bir hale geldiğini anlamak zor olmayacaktır.

3. CRM - Customer Relationship Management

İnsanlarla birebir görüşmekten hoşlanmayan ancak insan davranışını manipüle etmekten veya büyük veriler üzerinden davranışı analiz edip onu istediği şekilde yönlendirmek için stratejiler geliştirmek isteyenler için alternatif bir kariyer yolu.

Burada Psikoloji'ye olan bakış açımızı komple değiştirmemiz gerek. Bu disiplinin aslında davranış bilimi olduğunu unutuyoruz, daha doğrusu üniversitelerimizde verilen eğitim bize bu vurguyu hiçbir şekilde yapmıyor. İnsanın olduğu, insan davranışının olduğu her yerde var olması gereken bir alanken hastane koridorlarında Psikiyatristlerin yan odasındaki test yapıcılar haline gelmemeliyiz. Psikoloji öğrencisi hala lisansta tez yazarken topladığı anketleri analiz edebilmek için İstatistik dersi aldığını ve SPSS öğrendiğini sanıyor. Oysa kök yetkinliklerine baktığımızda insan davranışını ölçümlemek ve yeri geldiğinde manipüle edebilmek için analitik kabiliyetlerimizi daha da güçlendirmemiz gerek. 

4. Copywriter

İlk madde ile yakın ve değil: Genelde ajanslarda ya da freelance olarak çalışan ve farklı metin yazarlığı projelerinde Psikoloji eğitiminin katkısını görebilecek ve gösterebilecek bir alan. 

Peki ya işin vicdani tarafı ne olacak diye soran öğrencileri duyar gibi oluyorum. Bir şekilde insanlara yardım etme isteğiyle bu bölüme gelmiş, bu kadar eğitim aldıktan sonra bu bilgiyi insanlara yardım etmek için değil, insan davranışlarını analiz ederek büyük kurum veya şirketlere daha fazla kazanç sağlamak için kullanmanın getirdiği yük?

Bu kişinin kendi muhasebesini yapacağı bir şey, ama seneler geçtikçe büyük şirketlerin MT programına daha çok psikolog başvuruyor, daha çok öğrenci okula devam ederken kurumsalların departmanlarında uzun dönem staj yapıyor, daha çok öğrenci alanın lisansta anlatıldığı gibi olmadığını, yüksek lisans yapmayan yeni mezunun dışlandığını ve hiçbir yere giremediğini görüyor. 

Peki ya ne yapacağız, bu kadar sayıyorsun ve çok güzel ama nasıl yöneleceğiz diye soran diğerlerini de görür gibi oluyorum. Yolu kendimiz çizmektense gösterilsin istiyoruz. Şunları şunları yaparsan şu maaşla şu yerde çalışabilirsin garantisi verilsin istiyoruz. Belki de niş bir alanda özel bir iş yapalım istiyoruz ancak birisi bize yine de göstersin... Hayat böyle bir şey değil: Evet iş hayatındaki 5. senemde artık gönül rahatlığı ile bunu söyleyebilirim. Hayatta risk alanlar, hayattaki her şeyi "atılırcasına" yaşayanlar ve farklı alanlara ilgi duyanlar kazanıyor. Sevdiğiniz alanları birleştirmeli, melezleştirmeli, en sonuna kadar sahip olduğunuz bilgiyi kullanarak onu daha değerli hale getirmelisiniz. Bugün akşam haberlerinde spikerin okuyacağı metni yazan editörün de psikoloji bilmeye ihtiyacı var, siyasetçilerin mitinglerde yaptığı konuşmayı yazanların da psikoloji bilmeye ihtiyacı var, büyük markaların sosyal medya hesaplarının yönetiminde de psikoloji gerekir, satış pazarlama tekniklerinde de vesaire vesaire... 

Her yerde size ihtiyaç duyulduğunu kanıtlamak ise sizin elinizde. İşvereninize, işveren her kimse, o daha ihtiyacı olduğunu bile bilmiyorken aslında size ihtiyacı olduğunu fark ettirmek, sizin elinizde.

Sanıyorum şimdilik bu kadar, tekrar görüşmek üzere!

Ps: Fotoğraflar, Viyana'daki Freud Museum'dan, 2019'da çekildi. 

KLİNİK PSİKOLOJİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, BELKİ YARINI

06:32


Psikoloji öğrencilerini çok severim: Muhtemelen her yaz toplanan Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongrelerinin de etkisiyle psikolog adaylarıyla vakit geçirmeye bayılıyorum. Hepimiz aynı geminin yolcusu olduğumuz için (ve bu gemi çok da iyi noktalara gitmediği için) birbirimize karşı doğal bir dert ortağı yaklaşımımız oluyor.

Geçtiğimiz günlerde hiç aklımda olmamasına rağmen İstanbul’da köklü bir okulda Klinik Psikoloji için yüksek lisans bilim sınavına girme şansım oldu. Uzun bir süre Örgüt’te çalışınca Klinik Psikoloji yüksek lisansı yapmak nasıl olur diye düşüne düşüne İstanbul yollarına düştüm, en azından bir Boğaz havası alıp gelmek benim için yeterli bir bahaneydi. Bilim sınavı deyince haliyle aklımda yazılı sınav imajı belirdiği için çantama 700 sayfalık bir Klinik Psikoloji kitabını attım, böylelikle genel bir tekrar yapacak olmama içten içe epey bir seviniyordum. Sabahın köründe okula varınca Ankara’dan tanıdıklarımı görünce çok fazla şaşırmadım. Kendi bölümümden, kendi sınıfımdan bir arkadaşım bile vardı. 10 kişi alınacakmış, toplamda 30 kişiyi bilim sınavına çağırmışlar. Bilim sınavı ama nasıl bir bilim sınavı…

İlk şok, bilim sınavının sadece mülakat olduğunu öğrenince oldu. İlginç. Yaklaşık bir senedir işe alımlarda yüzlerce mülakata girmiş biri olarak sadece mülakatla nasıl bir “bilim sınavı” ölçümü yapacaklarını merakla beklemeye başladım. İkinci şok da kendi mülakatımda oldu. İçeri girip kendimi kısaca tanıtmamı istediler. Harika. Tanıttım. Devamı şöyle:

Jüri1: Sen zaten çalışıyormuşsun, neden yüksek lisans istiyorsun ki?
Ben: İşte öyle böyle şöyle.
Jüri2: Zaten Ankara’da da yaşıyormuşsun.
Ben: Evet ama İstanbul’a gelmek istiyorum, bir engelim yo-
Jüri1: Ne çalışmak istiyordun tam olarak?
Ben: Travma üzerine çalışmayı düşünüyorum, lisansta da zaten otobiyografik bellek çalışm-
Jüri3: Not ortalaman nerede yazıyordu?
Ben: İşte transkriptimde şurada (gösterir)
Jüri3: Tamam başka bir şey açıklamana gerek yok teşekkürler.

Bitti.

Girdiğim gibi çıktım.

Bu bana ilginç geldi çünkü şimdiki yüksek lisansım için Hacettepe'de mülakata girdiğimde bana ciddi ciddi yetkinlik soruları sormuşlardı: "Motivasyon nedir, nasıl tanımlarsın? Örgütün içerisinde yetenekleri nasıl keşfedersin? Üniversitede çalışmanın sana şimdiki faydası ne olabilir?" gibi.

Yaklaşık 30 psikoloji öğrencisiyle aynı ortamda beklerken giren çıkan, selam veren vermeyen herkesle bir iki çift laf etme şansım oldu. İstanbul’da ilk defa bir mülakata girdiğim için hemen her üniversiteden birilerinin olmasına şaşırdım: Şehir, Arel, Boğaziçi, Ankara, Abant İzzet Baysal… Böylelikle bol bol sohbet ettik ve konuşma ilerledikçe daha da mutsuzlaştık, bildiğimiz hikayeler:

İstanbul Üniversitesinin kendi öğrencisi dışında öğrenci almaması. Ankara’nın yüksek lisans bile açmaması. Abant İzzet Baysal’ın iki senedir yüksek açmaması. Dokuz Eylül’ün 10 kişi alacağı Klinik Psikoloji mülakatına 260 kişinin girmesi ve mülakatın günler sürmesi. Bahçeşehir’in 51 bin olan ücreti. Başkent’in 30 bin lira olması. Özel okullarda Psikoloji yüksek lisansları için talep çok olduğundan burs verilmemesi. Burssuz ücretlerin de 40-50 bin lira arası değişmesi. Devlet üniversitelerinin git gide daha az yüksek lisans ve kontenjan açması. Açınca kendi öğrencilerine öncelik vermesi. Samsun OMÜ’nün giriş listelerinde en düşüğü 90 ortalaması olan özel okul mezunu öğrenciler.

Yeni mezunlar bunlardan şikayet ederken biraz eskiler (bilhassa benim dönemim) çelişkiler içerisinde kalmış vaziyette: Her sene ALES çalışıp yüksek lisans idealiyle mülakat mülakat gezip, bir yandan iş arayıp, ikisine de kavuşamayanlar. Beraber mezun olduğumuz arkadaşlara bakıyorum: Devlete ve iyi yere atananlar, kariyer beklentisi olmadığı için mutsuz. Ama ortalamaya göre yine de iyi durumdalar. Devlette sözleşmeli olarak çalışanların maaşı düşük, gelecekleri belirsiz. Özel eğitimde çalışanlarının maaşları, çoook daha düşük. Asgari ücret idealist arkadaşlarım için artık normalleşmiş durumda. Kimse yerinden kıpırdamaya cesaret edemiyor. Benim gibi ilerleyenlerde ise: Açıkçası tanıdığım kimse İK’da ilerlemeyi tercih etmedi. Ben de İK hakkındaki düşüncelerimi uzun uzun yazmıştım zaten. 

Peki nereye geliyoruz?

Bana sorarsanız bilhassa Klinik’in bitmişliğine. Okurken ve mezun olduktan sonra hiç Klinik düşünmediğim için durumun böyle olmasını beklemiyordum. 2016 mezunları daha yerleşememişken 2017’ler şimdiden şikayet ediyor. 2018 ise son hız yolda. Ben açıkça, bu mezunlar ne yapacak diye sormak istiyorum.  Sadece paranız varsa bile istediğiniz özel okulda yüksek lisans yapamıyorsunuz, her şart altında en iyi olacaksınız. Alınacak olan kişiler genelde belirlenmiş oluyor, peki bu geri kalanlardan kim sorumlu?

Psikolojinin bu ülkedeki altın çağında, yani lisede eşit ağırlıkçı olup hukuk değil de psikolojinin tercih edildiği zamanlarda tercih edip mezun olmuş herkese soruyorum, herkes aynı şeyi söylüyor: “Böyle olacağını tahmin edememiştik.” “Böyle olacağını bilseydim X tercih ederdim.” “Yüksek lisans bile işe yaramıyor ki psikoterapi yapmak için sertifika almak lazım.” “Dışarıdan eğitim almakla yüksek lisans aynı şey.”

Sonuç olarak üzücü. 

Lisans hayatı boyunca mutluluk teorilerini ve kendini gerçekleştirmeyi öğrenmeye çalışan psikolog adaylarının mezuniyet sonrası tatminsizlikleri, kolay kolay atlatılabilecek cinsten değil.

Şimdilik bu kadar,

Görüşmek üzere.

22.03.2018 tarihli not: Sonrasında gelen mesajlara dönüş yapmak için güncelleme yapmak istedim: Burada bahsettiğim programa kabul edildim ve şu an devam ediyorum. Sevgiler! :)

LİSANS SONRASI: ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -1-

11:40


Blogu Psikoloji bloguna çevirmemek için ne kadar diretirsem direteyim, bölümü okuyanlardan o kadar çok mesaj ve yorum geliyor ki dönüp dolaşıp kendimi yine bir "Lisans Sonrası" yazısında buluyorum. Bu yazıda psikoloji öğrencilerinin pek düşünmediği bir alandan bahsedeceğim: Endüstri ve Örgüt Psikolojisi.

İnsan Kaynaklarında işe girdikten sonra Psikoloji okuyan öğrencilerden sürekli sorular alıyorum: Stajlar, iş imkanları, maaşlar... Öncelikle şunu söyleyeyim. İK'da olmak her gün elinizden (en iyi ihtimalle) yüzlerce CV geçmesi demek. Daha geçtiğimiz günlerde Ankara'da iki tane büyük okuldan mezun olmuş iki tane psikologla görüşme yaptım ve yine malum problemlerle karşılaştım: 

1. Psikoloji mezunu ne yapmak istediğinin farkında değil.
2. Psikoloji mezunu ne bildiğinin farkında değil.

Gördüğüm kadarıyla eğitim hayatımız bizde şöyle bir güdülenmeye sebep oluyor: "En mutlu olduğum yerde olmalıyım". Tatminimiz ortalamanın üstünde bile olsa, en iyi olmadığı sürece aklımızda şüpheler ve kafamızda soru işaretleri oluşuyor (çünkü bize okulda insanın en iyi olduğu ana ulaşması gerekliliği öğretiliyor: Kendini Gerçekleştirme). Bu tabii ki güzel bir şey, ama şöyle bir sorun var: Mezun olduğumuz gibi "en iyi" olabileceğimiz bir sistemde yetişmiyoruz. Kendini Gerçekleştirme ideali bizim için gecikmeli olarak gerçekleşebilecek bir ideal. Bana sorarsanız, dünyanın her yerinde bu şekilde. Ama bir hülyalar balonu içerisinde mezun olduğumuz zaman çok büyük bir hayalkırıklığı da yaşayabiliriz (ki genelde yaşıyoruz). Şu gerçeklerin farkına varmamız gerekiyor:

1.a. Gerçek: Kariyerinizin ilk yıllarını, sonrası için feda etmeniz gerekiyor.
1.b. Gerçek: Öylece durarak hiçbir yere varamazsınız.

Türkiye'de Psikoloji "kariyer"i yapmak kolay bir şey değil. Psikoloji mezunları için kariyer yolu çok da yok. Devlete atandığınız zaman, psikolog olarak devam ediyorsunuz. Çok çok nadiren bakanlıklarda uzman yardımcısı olarak başlayıp belki yavaş yavaş kıdem alarak uzmanlaşabiliyorsunuz ama bu kısım çok küçük. %90 ihtimalle, düz bir psikolog olarak başlayıp aynen o şekilde emekli oluyorsunuz. Yüksek lisans yapsanız dahi bu size çalışma alanında bir getiri vermiyor; "title", hep aynı. Bundan şikayetçi olmayanlar olabilir ama ben, yerinde durabilen insanlardan değilim pek.

Özel eğitimde çalışan büyük kısım için de aynısı geçerli. Tüm hayatınızı aynı isim altında sadece maaşınız biraz değişerek geçirmeyi istiyorsanız bu yazı zaten pek de size göre değil. 

Konuyu çok fazla dağıtmadan devam edeyim.

Devlette çalışmak isteyebilirsiniz ama artık o da eskisi gibi kolay değil. 85 üstü puanlar alan arkadaşlarım, Şubat ayı gelmesine rağmen hala atanamadı. Devlet açmıyor: Açınca da zaten üç dört kişi alıyor. Ceza ve Tevkifevlerinde (Maaşı iyi/İş tatmini kötü) çalışmak istemiyorsanız (bu sene 270 kişi alacaklar sanırım) geri kalan her yer için en az 85 puan almanız gerekiyor. 

Peki yeni mezunlar ne yapıyor? Bekliyor. Çoğunlukla devlet kadro açsın diye. Onun dışında? Özel eğitimlerde çalışılıyor. Ama istisnasız herkeste belirgin bir ne yapacağını bilememezlik durumu var. 

Buna önerim nedir: Farklı bir şeyler yapın. Sizi farklı kılacak bir yanınız olsun ki dikkat çekin. İçinde bulunduğunuz ortamda sizi farklılaştırabilecek her şeyi deneyin (Benim işe alım sürecimde "patronum" benim blogumu görünce şöyle düşünmüş: "Bu kız elindeki imkanları kullanıp farklı bir şeyler yapmak istiyor"). İş hayatı şimdi size uzak olabilir ama işin içine girince göreceksiniz: Hayatınız iş oluyor. İnsanların hayatı hep işte geçiyor. İş için bir şeyler yapın, sadece patolojik rahatsızlıkları olan hastaların size ihtiyacı yok, büyük bir çalışan kesim var ve onların da tahmin edemeyeceğiniz kadar sıkıntıları oluyor. Bu ülkede insanlar çok çalışıp az kazanıyor ve canları bir şeye sıkıldığı zaman paylaşma ihtimalleri yok, buna vakit bile bulamıyorlar. İçinizdeki "yardım" güdüsü sadece ağır psikopatolojiler için geçerli olmamalı. İnsanlar muhakkak kliniğinizde karşınızda oturup size sıkıntılarını anlatmamalı, yer yer siz de onların yanına gidip bir sıkıntıları olup olmadığını sorabilmelisiniz. Bizim hayalimizdeki Psikoloji, 1940'ların başında Viyana'daki Psikoloji. Ama Türkiye'de Psikolojinin durumu o zamanın Viyanası gibi değil. Maaşlar düşük, mezun sayısı her geçen gün artıyor ve istihdam düşüyor.

Biz, özellikle okullarda hocalarımızdan gördüğümüzü istiyoruz: Psikoloji üzerine rahat bir akademik hayat. Ama hocalarımız bizim şartlarımız altında hoca olmadılar, muhtemelen onların zamanında Psikoloji sıradan, mezun olunca karşılığı olmadığı için fazla tercih edilmeyen düşük puanlı bir bölümdü. Her üniversite mezununun yaşadığı mezuniyet krizini bence biz biraz daha ağır atlatıyoruz: Mezun olunca karşılaştığımız hayat bize gösterilenden çok farklı. Herkes yüksek lisans yapmak istiyor ve binlerce mezun var. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, yüksek lisansa girecek olanlar mezuniyet esnasında zaten çoktan belli oluyor. Ortalama/ALES/YDS'si yüksek olanlar ve mezun olduğu okula master için başvuru yapanlar yüzünden o yol kapanıyor. Sonrası nedir? Sonrası şu: "Ortalamam çok düşük ama yüksek lisans yapmak istiyorum, sence okulu uzatmaya değer mi?" soruları.

Ortalamanız yüksekse ama "en iyi" değilse bile okulu uzatmaya değmiyor çünkü yüksek lisans yapamayacaksanız, devlet istemiyorsanız ya da devlete giremiyorsanız, geriye sadece özel sektörde bir yer bulmak kalıyor. Peki özel sektörde akademik hayatın yeri nedir? Elbette var ama sizden daha tecrübeli biri geldiği zaman mezuniyetinizin çok anlamlı bir tarafı kalmıyor. Çünkü gerçekten, tecrübeli lisans mezunu ne yapacağını biliyorken tecrübesiz bir yüksek lisans mezunu bile ne yapacağını tam olarak bilemiyor. Hem yüksek lisans yapmış hem tecrübeli olan adaylar işin içine girince zaten bütün şansınız kayboluyor. Bu durumda hangi yolu tercih edeceğiniz size kalmış. Ama hangi yolu seçerseniz seçin, mezuniyetinizin ilk yıllarını çok çalışarak feda etmeniz gerekiyor. Kimse gökyüzünden size bir kariyer vermeyecek. Mantıken.

O halde çalışın. (Ben artık şakayla karışık şöyle diyorum: En azından sigortanız yatmaya başlar ve biraz daha erken emekli olursunuz. Hayat şartları...)

İkinci konu, psikoloji mezunlarının ne bildiğinin ya da bilgisinin kullanım alanlarının farkında olmaması.

İK için görüşülen yeni mezun psikologlar, "İK'da neler yapabilir, bize neler katabilirsiniz?" sorusuna cevap veremiyor. Gelenlerin tamamı, "klinik olmadığı için" gelenler. Uygulama alanı hakkında okullarda bize verilen eğitim çok kötü. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi derslerimiz hiç işlenmiyor bile. 

Yeni mezunları sarsıp şöyle bir kendilerine getirmek istiyorum: İnsanın olduğu her yerde çalışabilirsiniz. Bir işe alım sürecinin her aşamasında bir şeyler yapabilirsiniz: Kişilik testleri yapıp aldığınız niyet mektuplarında kişilerin el yazısından grafolojik analizler yapabilirsiniz, onu geçtim kendi kişilik envanterinizi oluşturabilirsiniz ve bunun geçerlilik güvenilirlik çalışmasını da yapabilirsiniz, bütün çalışanlara çeşitli psikolojik testler uygulayabilir çalışan memnuniyetini arttırabilirsiniz, iş yerinde psikolojik eğitimler verebilir, bireysel terapiler ve grup terapileri yapabilirsiniz; mülakatlara girip psikolojik analizler de yapabilirsiniz. "Psikolojik sermaye ile örgütsel vatandaşlık davranışı"nı arttırmak için çabalayabilirsiniz (bu benim şu sıralar üzerine çalıştığım bir şey ama buyrun, fikri çalabilirsiniz). Elinizde tecrübe kazanmanız için hazır bekleyen bir örneklem var, daha ne olsun.

Sosyal bilimler derya deniz, her sosyal bilimin içinde psikolojiyle çalışabilecek bir ortak alan bulabilirsiniz. Çalışma ekonomisi, İşletme, İktisat, Hukuk... Bu alanlarda psikolog olarak çalışıp yine yüksek lisans yapılabilecek bir sürü altalan söz konusu (Örgütsel Davranış'ta yüksek lisans yapıyor olmak gibi. Başvuru koşullarından ilki, Psikoloji bölümü mezunu olmaktı). Amerika'da klinik psikologlar tüm psikologların sadece %10'unu oluşturuyor. Yine Amerika'da "işyeri psikoloğu" denilen bir kavram var. Bunları bilmiyoruz. Yüksek lisansa gerek kalmadan da psikolog olarak yapabileceğiniz pek çok meslek mevcut. Gerekli eğitimleri aldıktan sonra hiçbir şey sizin psikologluğunuza gölge düşürmüyor, bu konudan emin olabilirsiniz. Etiketlere ve isimlere takılmayın, kendinize en kısa yoldan bir Harvard Business Review alın ve içindeki psikoloji yazılarına şaşırın. 

Hiçbir şey, üzerinde sadece "X üniversitesinden şu sene mezun olmuş psikolog" CV'si kadar kötü görünmüyor, bundan emin olabilirsiniz. Dümdüz bir mezuniyet, hiçbirimize yakışmıyor. 

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

Hoşçakalın!

*

Fotoğraf dipnotu: Üstteki fotoğraftaki "güneş sızıntısı"nı çok seviyorum, hatta o fotoğrafı koymaktaki tek amacım o olabilir. Bana annelerimizin analog fotoğraflarına bakınca yaşadığımız belli belirsiz hüzünlü mutluluğu hissettiriyor: Bir yaz akşamında günün son güneşi, evimizin mutfak masasına vuruyor. Umarım size de böyle bir şey hissettirmiştir. Sonuçta Jackie Higgins'in kitabının adında olduğu gibi: "Fotoğraf kusursuz olmak zorunda değildir".

LİSANS SONRASI, 1. BÖLÜM: PSİKOLOJİDE YÜKSEK LİSANS

10:22


Mezun olma sürecinde ve hemen ardından bütün yaz tatili boyunca üniversitelerin yüksek lisans süreçlerini, iş ilan ve imkanlarını takip ettikten sonra, geçtiğimiz günlerde aniden bir ışık yandı ve "neden artık tecrübe olmuş olan tüm bu bilgileri yazıya dökmüyorum ki?" dedim. Ardından olan oldu. Çevremde Psikolojiden mezun olan herkesle bu konuları enine boyuna tartışmaya ve elime geçen her yere notlar almaya başladım. Daha kafamda tasarlarken bile çok uzun bir yazı olacağını tahmin edebiliyordum ama bölüme yeni başlayanlar için çok yardımcı olabileceğini düşündükçe çeşitli üşengeçliklerden sıyrılarak nihayet yazmaya başlayabildim (bu bana ikinci bir lisans tezine başlıyor gibi hissettiriyor). Diğer bir yazma nedenim de "Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler, şimdiki gençler şanslı" diyebilme keyfini yaşamak, ehem öhöm. Fazla sulandırmadan, hadi başlayalım.

Başlamadan önceki son uyarı, burada yazılanların tamamen benim fikirlerim olmasından kaynaklı hatalar içerebileceği gerçeğidir.

İlk bölüm, tabii ki,

1. Yüksek Lisans:

Yüksek lisans yapmak, Psikoloji bölümlerinin bir olmazsa olmaz'ı. Henüz birinci sınıfa giderken bile "yüksek lisans yapmadan bir şey olamazsınız" söylemleri fısıltı halinde dolaşmaya başlıyor öğrenciler arasında. Bu söylem tam olarak doğru değil ama o konuya sonra geleceğiz, yani yüksek lisans yapmadan direkt iş hayatında lisans mezunu olmanın karşılığının ne olduğuna.

Muhtemelen hiçbir bölümde öğrenciler Psikoloji bölümündekiler kadar akademisyen olmak istememiştir. 60 kişilik sınıfımda akademisyen olmayı düşünmeyen, en azından yüksek lisans yapmayı düşünmeyen kişi sayısı 5'i geçmezdi (5 burada epey iyi niyetli bir rakam bu arada). Üniversitede yatay geçiş yaptığım için (özel üniversiteden devlet üniversitesine), eski okulumda da durumun tamamen aynı olduğunun farkındaydım. Daha da ileriye gidelim, her yaz yapılan Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongresi (UPOK)'ta da tanıştığım her öğrenci yüksek lisans yapmak istiyordu. Ama şöyle bir durursak: Hepimiz master yapamayız. Bu kadar öğrencinin yarısı, hatta çeyreği kadarı bile master yapamaz. Gerçekçi olursak, mezun olunca çoğumuz Psikolojiden master yapamayacağız. Master imkanlarını (gözlemlediğim kadarıyla) ikiye ayırıyorum: Mezun olunan üniversiteye göre, başvurulan üniversiteye göre. Şimdi tek tek inceleyelim.

1.a. Mezun Olunan Üniversiteye Göre: 

Bizim zamanımızda, yani bundan 5-6 sene öncesini kastediyorum, psikoloji popüler bölüm olmanın doruklarındayken (KPSS'de 65 ile atanılan o görkemli dönem :), özel üniversiteye gitmek ile devlet üniversitesine gitmek arasında da dağlar kadar fark vardı. Devlet her zamanki gibi daha "tercih edilir" olandı, oysa şimdi öyle değil. Büyük okullar dışında (ODTÜ ve Boğaziçi), Psikolojinin şu anki iyi bölümleri hep özellere kaymış durumda (Bilkent, Bilgi, Bahçeşehir vs... İstanbul Şehir Üniversitesinin ilk 5 binden Psikoloji öğrencisi aldığını biliyor muydunuz? Bizim zamanımıza göre inanılmaz rakamlar...). Bu genel olarak bütün bölümlerde var olan bir şey sanırım ve temel sebebi "iyi hocaların özel okullara geçmesi" olarak görülüyor (bu başka bir yazının konusu ama). Kendi okulumdan örnek verecek olursam, zamanında ilk 6 binle alan okul yanlış bilmiyorsam 10 binlere kadar kaymış durumda. Anlayacağınız, "okul adının önemi" konusu, son birkaç senede çok değişti. Şimdi "köklü" bir devlet üniversitesinden mezun olduğunuz zamanın, yeni bir özel üniversiteden mezun olduğunuz zamandan avantajlı olan tek kısmı, özel sektörde işe girerken ya da devlette mülakatlı bir alım yapılırken daha sağlam bir imaj veriyor olması.

Peki yüksek lisansta durum nedir?

Burada pek çok değişken var. Mezun olunan üniversiteye göre değil, tamamen not ortalamasına göre işleyen bir süreç başlıyor. Genelde kimse, hani hep internette dalga geçilen İsim Üniversitelerinin birinden mezun olduğu için yüksek lisansa kabulde bir sorun yaşamıyor: Not ortalaması çok yüksek olduğu sürece. Burada çok yüksek olma kriterimiz ise: 90+/100 GPA. Özel üniversitelerden düşük ya da orta seviye bir ortalama ile mezun olan kitle, muhtemelen en şanssız kitle. Çünkü devlet üniversitesinden orta seviye bir ortalama ile mezun olanlara göre mülakatlı kabullerde onlara büyük bir önyargı ile yaklaşılıyor. Aynı şekilde iş hayatında da, devlet mezunları daha tercih edilebilir çünkü daha "sağlam" bir eğitim aldıkları izlenimi var. Görece doğru. İyi hocalar özel üniversitelere kayıyor olsa da, çoğu "yeni" özel üniversitede "hoca" yok (Psikoloji bölümleri için konuşuyorum). Üç tane yarddoç'tan dönüşümlü olarak eğitim alarak mezun olan arkadaşlarım var. Bazı okullar, "hocaları" olmadığı için Yüksek Lisans açamıyor. YÖK, popüler bir bölüm olduğu için Psikoloji bölümlerini özel okullarda açmada çok elibol davransa da eğitim kalitesi kontrol altında tutulmuyor.

Burada pek çok haksızlık ve hakkaniyetsizlik de var ama genel bir eğitim sistemi sorunu bu. Ortalama yapmak hiç kimse için kolay bir şey değil ama bazen kolay olduğu durumlar da oluşabiliyor. Siz bir üniversitedeki 70 geçme notu (70=CC, 90+=AA) ile bir özel üniversitedeki çan eğrisinde (45 ile de AA alınabilir, 70 ile de, 90 ile de) aynı ortalamayı yapmış iki insanın emeğini hiçbir şekilde eşitleyemezsiniz. Sırf bulunduğunuz sınıftakilerden (ve doğal olarak ortalamadan) biraz daha iyisiniz diye dersleri geçmek, çok adil bir yöntem değil. Burada Çan Eğrisi kolaydır denilmiyor, eğer çok iyi bir okuldaysanız Çan sizin aleyhinize de dönebilir elbette. Ama piramidin altındaki büyük kısım ortalama seviyede okullardan oluşmakta ve bu not sistemlerindeki haksızlıklar, en azından bazı okullardan mezun olan öğrenciler için tamamen bir hayalkırıklığına sebep oluyor. Çünkü yüksek lisans sıralaması yapılırken mezun olunan okullara ya da o okulların zorluk derecesine (ki böyle bir şey olduğuna iki okul görmüş bir insan olarak kesinlikle inanıyorum) bakılmıyor.

Ayrıca çok iyi okullardan mezun olduğunuz zaman zaten sizin yeriniz de belirlenmiş oluyor.

Bu başka bir problem, yani ikinci kısım.

1.b. Başvurulan Üniversiteye Göre:

Lisans 1. sınıfta bölümü tanıtmak için gelen bir araştırma görevlimiz vardı, kendisi Ankara'da yüksek lisans yapıyordu o sırada. Boğaziçi mezunuydu ve iyi bir ortalaması (3.60 civarıydı sanırım) vardı ama bize sürekli kabul sürecinde ne kadar zorlandığından bahsetmişti. İyi okulların master kontenjanlarını zaten kendilerinin en iyi öğrencileri dolduruyor (ki bütün okulların kendi öğrencilerini kabul etme yanlılığından bahsetmiyorum bile burada). Bu sene Hacettepe'nin Klinik Psikoloji'sine kabul alan öğrencilerden en düşük ortalama ile girenin bile 100 üzerinden 98 ortalaması var. Bu gençler aynı şekilde çılgın TOEFL, ALES puanları alıyorlar. Diğer üniversite mezunu gençler büyük başarılar elde etmediği sürece, en tepedeki okullar genelde kendi öğrencilerini kendi aralarında değiştiriyorlar sadece.

Geriye kalan en iyi öğrenciler de diğer okullar arasında paylaşılıyor. Bu denklemde ortalama bir öğrenci olmanın pek bir yeri olmadığını siz de fark etmişsinizdir. Tabii ki paranız yoksa.

Bu da başka bir problem.

Yani özel üniversitelerden birinde yüksek lisans yapmak.

Bin kere söyledim ama Psikoloji popüler bir bölüm ve ilginç bir şekilde bölümü isteyen çılgın bir kitle var. "Psikoloji olmazsa başka bir yer de olmasın" diye defalarca üniversite sınavına hazırlanan (ki bunlardan biri de bendim zamanında) ve ardından mezun olunca da bu bakışı devam ettiren. Böyle olunca çoğu özel üniversitede burslu bir şekilde Psikolojide yüksek lisans yapma imkanı kalktı (emin değilim ama şu an hiçbirinde olmuyor bile olabilir). Çılgın bir talep olduğu için, işe bakın ki en pahalı yüksek lisans bölümleri de Psikolojininkiler oldu. Başvuru döneminde çoğu özel okulun burs verilebilecek durumlar listesine "Psikoloji Bölümleri Hariç" yazısı eklenmeye başlandı. Buralarda bahsedilen fiyatlar minimum 35 binlerden başlayıp, ucu açık olarak 60 binlere kadar çıkabiliyor. Burada sizin akademik başarılarınızın hiçbir anlamı kalmıyor. Boğaziçinden iyi bir ortalama, güzel ALES puanları ile mezun olmuş ve kaderin tuhaf bir cilvesi sonucunda Başkent'te yüksek lisans yapmak isteyen bir insansanız (neden yapmak isteyesiniz hiç bilmiyorum) hiçbir burs indirimi alamıyorsunuz (kendi öğrencisi de olmadığınız için, hiç). Lisansta çocuğunu yarı burslu olarak okutabilen aileler bile bu noktadan sonra çare bulamıyor. Tüm bu durumun görmezden gelinmesi de Psikolojide yüksek lisansın korkunç bir ticaret olduğu hissini uyandırıyor bende.

Ki yüksek lisans yapmış olsanız bile ilgili "sertifika"ları almadan test veya terapi yapamıyorsunuz. Sadece uzman oluyorsunuz, yani sırada benzer bir yarışı doktora için sergilemek var. Bu sertifikalardan en temel olanları (basic kelimesinin karşılığı olarak) bile bin liralardan başlıyor. İçinizi daha da karartmak istemiyorum ama örneğin bilişsel terapi yapabilmek için sertifikasını, eğitimini ve süpervizyonunu almalısınız ve bu toplam 10 bin lirayı bulabilen bir süreç. Ciddi bir klinik psikolog olmak, iyi bir kendine yatırım gücü istiyor.

Başvurulan üniversiteye göre başlığının altında olması gereken bir diğer konu da, başvurulan üniversitenin o dönem açtığı kontenjan sayısı. Bu tamamen şansa yönelik bir değişken ve gitgide azalıyor da (bunun sebebi de zamanında ÖYP'lilerin bu kontenjanları direkt doldurmasıydı; istedikleri yere geçebiliyorlardı ve okullar gitgide daha az master öğrencisi almaya başladı). Bu konuyla alakalı (Psikoloji bölümleri kontenjanları ile alakalı) her sene güncel bilgiler veren bir hocamız var, Engin Arık. Onun sayfasından ve TPÖÇG'den aldığım son verilere göre şu anda Türkiye'de 75 tane üniversite Psikoloji öğrencisi alıyor ve sadece geçen sene yaklaşık 8 bin psikoloji öğrencisi mezun olmuş. Yüksek lisans programı sayısı (16 Haziran 2016 itibariyle) 90. Ayrıntılı program listelerine şuradan bakılabilir: TIK. 

Bu yazıyı şimdilik burada noktalıyorum, devam edecek serinin ilk yazısı olarak. Muhtemelen size çok fazla karamsar geldi ancak ben, umutlu kısmı serinin diğer yazılarına saklıyorum. Bundan sonra sırayla mezun olduktan sonra iş hayatındaki seçenekler, yurtdışı imkanları, diğer alanlara kayma gibi konuları ele almaya çalışacağım. Bu yazı da dahil olmak üzere eklemek ya da eleştirmek istediğiniz her şeyi duymak isterim, lütfen yazın.

Şimdilik hoşçakalın!