psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

PSİKOLOJİ: BİR ELEŞTİRİ

14:20



Türkiye’de bilim eğitiminin hayli yetersiz olmasındaki en büyük sebeplerden biri şüphesiz alan içerisindeki eğitimde alanın eleştirisi ile ilgili hiçbir konuya yer vermemek. Temel dogmatik yaklaşım buradan başlıyorken, Psikoloji bir bilim iddiası ile ortaya çıktığından beri çok sert eleştirilere maruz kalsa da, sadece Türkiye’de değil, Dünya’da da hiçbir şekilde “eleştirilemiyor”. Sonuçta kendi temellerini eski Yunan’a kadar dayandırmayı başarabilmiş görünen “tıbbi” bir bilimden bahsediyoruz. Bu yazıda Psikoloji'nin uçtan uca eleştirilebilir her kısmı üzerine konuşacağım, yazıda psikolog Ian Parker’dan ve makalelerinden, düşüncelerinden çok faydalandım. Yazının amacı Psikoloji'yi itibarsızlaştırmaktan ziyade kendisine karşı dürüst bir hale getirip birlikte daha uzun süre çalışmak için bir göz açabilmektir. Umarım yeni tercih edecekler, halihazırda öğrenci, mezun veya çalışan pek çok kişinin işine yarar. Paragraf paragraf, her konuya değinmeye çalışacağım. 


Psikoloji, kendisini insandaki işlevsel olmayan patolojik özellikleri/davranışları saptamak üzerinden tanımlar. Araştırma yapan psikologların amacı, biçimlenmesinde aslında sıklıkla etkin rol aldıkları davranışların (birazdan temellendireceğim) “bilimsel” bir tarifini yapmaktır. Yapacakları bu tarifin yansız olduğunu, kimseden yana taraf olmadıklarını varsayarlar. Her genel kuram, aynı zamanda genel kanıya, dolayısıyla da çağdaş sermaye düzeni altında sürdürülen hayatın insanlara normal ve doğal görünmesini sağlayan ideolojik açıklamalara dayanır. Bu noktada kolektif eylem tamamen patolojikleştirilir, burası çok önemli. Siz kolektif bir eylemin içerisinde bulunarak doğal ve pozitif bir sonuca ulaşsanız bile temelde iradenizi "teslim etmiş"sinizdir ve "mass hysteria" adı verilen insanların bir arada bulunmasının getirdiği histeri durumuna geçiş yapmışsınız. Alan içerisindeki deneylerde de, örneğin Zimbardo deneyinde oluşturulan cezaevi sisteminde, insanlara kolektif olarak örgütlenebilecekleri bir alan tanınmaz (oysa bir grup kurmak veya bir gruba aidiyet duymak insan hayatının çok büyük bir parçasıdır), dolayısıyla aslında gerçek dünyada bulunan seçenekler, toplumsal rollerin birey üzerindeki gücünü yok sayar. Burada psikologları politik tartışmalardan kaçınmaya iten, araştırmalarında belirleyici rol oynayan ödenek olanakları ve öğretim üyeliği yolundaki kariyerinde ya ana akım dergilerde yayın yapacaklarını ya da kaybedip gideceklerini hep hatırlatan Amerikan sistemi gibi başka güçlü etkenler vardır. Politikaya herhangi bir şekilde bulaşılmasını önlemenin en iyi yolu da, “sosyal psikoloji” veya “siyaset psikolojisi” gibi alanların her tür toplumsal ve politik içerikten arındırılmasıyla, iktidar, çatışma ve değişim meselelerinin salt psikolojik sorulara indirgenmesiyle olur. Burada Psikoloji kendisini "bireyin bilimi" olarak tanımakla korumaya çalışır, toplumsal konular, onunla ilgili değildir. Apolitikliği bu şekilde doğar.


Bu noktada Gelişim Psikoloji'sine değinmeden geçmek olmaz. Doğumdan itibaren ortaya çıkan Piaget’nin gelişim evreleri sayesinde en ideal toplum İsviçre oluverir. Afrikalı yerliler az gelişmiştir, çünkü "aktif bir çalışma" hayatları yoktur. Kendilerine yetecek kadar beslenmeye çalışmakta, günün geri kalanı yatmaktadırlar. Her defasında konu bir şekilde çalışma disiplini ve üretkenliğe takılır kalır (ve bu aşamada Psikoloji Marksist disiplinler tarafından çok eleştirilir). Oysa Batı'da da çok sayıda “çok çalışan” insan kendi benliğine yabancılaşmış ve hayli yalnızlaşmıştır; artık mutlu olmaları uzun süreli psikoterapi veya ilaç tedavisine bağlıdır. Bu aşamada toplum içerisinde genel bir dağılım oluşur ve “normal” denilen kitle ortaya çıkar, geri kalan herkes bu normale uydurulmaya çalışılırken psikolog bunun temellendirmesini yapmaya çalışır: “IQ yüksek ancak anksiyetesini kontrol edemiyor, hiperaktivite bozukluğu var”… Sonuç olarak mutlu aileler, “uysal işçiler” üretir ve psikolog, mutlu ailenin ne olduğunu araştırmayı ve işler ters gittiğinde onu tamir etmeyi kendisine görev bilir. Burası çok ağır, ama Psikoloji 101 derslerinde bile yeni öğrencilere kişinin psikoloğa gitmesi için gerekli koşulun kişinin bireysel ve toplumsal "işlevselliği"nin bozulması durumunda olduğu söylenir. İşlevsellik nedir? 


Psikolojide insanların danışmanlık almaktan veya psikoterapiden gerçekten faydalanıp faydalanamayacağına dair yapılan değerlendirmeler tekrar düşünülebilir. Terapiye yatkın olduğu farz edilenler, fiziksel tedaviden kurtulacak kadar "şanslı" görülür. Terapiye gelen kişilerden orada belli bir dili konuşabilmeleri beklenir, yani danışmanlık ve terapiye girebilmek, “konuşma tedavisi”nin harikalar dünyasına kabul edilmek demektir. Burada belirleyici olan, kişinin kendisi hakkında “doğru şekilde” konuşabiliyor olmasıdır. "Doğru şekilde" konuşabiliyor olmak, danışanın sorumluluğundadır ve doğru şekilde konuşmak temelde belirli bir bilişsel seviyeye sahip olmak demek olduğundan, bu seviye de sosyoekonomik durumla çok yakından ilişkili olduğundan Psikoloji'nin "sınıfsallığı" da tartışmaya açık bir konu haline gelir. Bu şekilde Psikolog kendisini "itham"lardan da kurtarmış olur, sonuçta karşısındaki kişi "sözle terapi" sırasında kendisini iyi ifade edememiştir?


Psikoloji içerisinde farklı çalışma alanları rekabet halindedir, bütünleyici değildir. Aslında bu seviyede “birey”e faydalı olma iddiası ile ortaya çıkmış bir bilimin kendi içinde bu kadar ayrıştırıcı olması ilginç. Bir dini/spiritüel/siyasi akıma körü körüne bağlı olan herkeste patoloji arayan psikoloğun, kendisini tek bir psikoterapi yöntemine hapsetmesi inanılmaz “doğru”dur. Logoterapi yapan, sadece logoterapi yapar; psikanalizden destek alamaz. Veya Bilişsel-Davranışçı psikolog, oyun terapisinden faydalanamaz. “Ekol” katı bir şekilde korunması gereken bir şeydir ve bunun temelleri sağlam bir yere oturtulamaz. Bu durumu lisans seviyesinde sorduğunuzda bile düzgün bir cevap alamazsanız, her nedense bir psikolog bir akımı benimsemeli ve onun yolundan gitmelidir. 


Ruhsal/zihinsel sıkıntılara yönelik tıbbi yaklaşımlar, psikiyatride tarihsel olarak gün geçtikçe belirginleşmiştir ve psikologların bazen psikiyatristlerden daha düşük bir statüye sahip gibi görünmesine yol açmıştır. Psikolog her daim bu uygunsuz gerçekle baş etmeye çalışmıştır; geçmişte de, şimdi de. Elbette psikologlar ilaç tedavileri için reçete yazma hakkına sahip olmayı da çok isterlerdi ancak bu durum sebebiyle, organik bağlantısı bulunabilen pek çok hastalığı (şizofreni, gibi) bilişsel terapi ile regüle edebileceklerini iddia ederek yerlerini sağlamlaştırmaya çalıştığı iddiasını da yok sayamayız. Baktığınız zaman 2021 Psikoloji'sinin elinde BDT dışında elle tutulur ne var? 


Bu noktada davranışçı olmayan, yani psikolojinin tek konusunun insanların gözlemlenebilir davranışları olması gerektiğini savunmayan psikologlar, davranışın “dolayımladığı” varsayılan bilişleri incelemeye yöneldiklerinde, dış dünyayı yapılandıran tüm neden-sonuç ilişkilerini bastırırlar ve kafanın içindeki dünyayı, tam da bu ilişkiler gibi göstermeye çalışırlar. İdeal dünyanız, sizi bir bölmeden diğerine yönlendiren okların olduğu dev bir ofis gibiyse eğer, o zaman bilişsel psikoloji size göredir. Bilişsel psikoloji, kafanızın içine, bürokratik akışlı bir diyagrama benzer bir varlık gibi davranır. Bu şekilde gerçek dünya ortamlarından soyutlanılır. Benzer şekilde algı araştırmaları, algılayan öznenin durağan olduğunu varsayar, “kontrollü” denilen deneyler yapılırken bile insan algısının nasıl bir oranda değişimlediği gözden kaçırılır. Akademide psikologlar hala “motivasyon”, “duygu” ve gözlemlenebilir davranış arasındaki bağlantıyı çalışmaya ve yabancılaşmış hayat koşullarında üretilmiş bu kategorilere sıkışıp kalmaya devam ediyor.


Bir başka konu, ki bence en önemli noktalardan birisi: Psikolojik araştırmaların büyük bölümü, insanlara ne üzerinde çalıştığınızı söyleyecek olursanız davranış biçimlerini değiştirecekleri önermesi üzerine kuruludur ve oldukça tuhaf bir biçimde, araştırma bağlamında insanların yaptıkları ve değiştirdikleri üzerine düşünme kapasitesi kötü bir şey olarak görülür. Çalışma nesnelerini aldatmanın ve ilgilerini ölçüm yapılan şeyden uzaklaştırmanın daha bilimsel olduğu varsayılır, dolayısıyla çıkan sonuçlar, deneklerin gerçek anlamda “fail” olmadıklarında yaptıkları üzerine kuruludur. Ayrıca, psikoloji araştırmalarının çoğu lisans öğrencilerine de dayanır. Öğrenciler birbirlerinin, araştırma görevlilerinin ve her türlü akademik personelin denek havuzu olur. Bu havuz, deneklerin belirli bilişsel becerileri sebebiyle önceden seçilmiş ve akademik görevleri yalıtılmış biçimde yürütmeye uygun bulunmuş olduğu anlamına gelir. İnsan ırkı bir anda “kağıt kalem sınavlarında uzmanlaşmış, yalnız, mülayim, uyumlu pısırıklardan oluşan” düzeye indiriverilir. 


Yetmez gibi, bunlara ek olarak, araştırmacı yaptığı araştırma için bir tutumu ölçmeyi amaçladığında ve denekten anketteki bir ifadeye ne ölçüde katıldığını veya katılmadığını belirten kutuyu işaretlemesini istediğinde sonuç, fikirlerinizin araştırmacı tarafından önceden belirlenen bir boyut boyunca düzenlenen “tutumlar” olduğu düşüncesini pekiştirir. Araştırmacı saçma sonuçlar aldıysa, bunun denekler tarafından düzeltilme ihtimali yoktur, çünkü zaten deneklere saçma seçenekler sunulmuştur. 


Ve ekolojik geçerlilik, düşer. 


Şunu da eklemek gerek: Psikoloji'de ölçeklerdeki boyutların ölçülmesi için araştırmacı bir soru havuzu oluşturur ve bu havuz içerisinden "istatistiki" yöntemlerle en "ölçücü" soru bulunmaya çalışılır. Ancak burada kullanılan, aslında bütün Psikoloji tezlerinde kullanılan verilerin analiz edilme şekli her an sorgulanabilirdir. Kişilerin davranışlarının temelde correlation-causation problemini dibine kadar yaşayabileceğimiz SPSS'te Varyans analizleri, Anova analizleri ile gerçekten "ölçümlüyor" olmak, bunu belirli bir p<.5 seviyesinde tutmaya çalışmak akademide sıklıkla karşılaştığımız tartışmalı şeylerden bir diğeridir.


Burada pek çok yanlılıkla da karşılaşırız: Zeka testlerinin ilk çıktığı dönemde kadınların yüksek puanlar almasından sonra ölçümlenme şekli hızlıca değiştirilir ve bir daha bu konudan hiçbir yerde bahsedilmez. “Bağlanma kuramları” aracılığıyla aile, kadınların çalışması için bir mekan haline getirilir. Baba, hiçbir zaman annenin sağlayabileceği “sıcak” güvenli bağlanma hissini veremez çünkü. Spor psikolojisi, erkeklerin hüküm sürdüğü, kadınların sadece jenerik olarak katılabilecekleri bir alan haline gelir vs vs.


Devasa yazının sonuna doğru, aslında pek çok blur tarafı olup bunu yarınlar yokmuşçasına inkar eden bir bilim dalı ile karşı karşıya kalırız. İçerisi yayın rekabetçisi, danışan rekabetçisi, kazanç rekabetçisi insanlarla fokur fokur kaynarken; bir yanda bir P değeri arasına sığdırılmaya çalışılan SPSS analizcileri, bir yanda harıl harıl anket çözen lisans öğrencilerini, bir yanda işverene daha fazla ek kaynak sağlamak için çalışanları motive etmeye çalışan endüstri'cileri, bir yanda devam eden çözümsüz psikoterapileri görürüz... 

LİSANS SONRASI: ALTERNATİF YOLLAR -1-

09:02

2020'nin sonuna doğru yaklaşırken ve artık iş hayatında 5. seneme doğru giderken alan ne durumda, sahada işler nasıl, biraz değerlendirmek ve 5 senelik tecrübemin bakış açısıyla son durumu irdelemek istedim. Ne yalan söyleyeyim, artık bu blogda Psikoloji ile alakalı çok fazla yazı yazmak istemiyorum. Ben daha kişisel şeyler yazmak istedikçe inadına en popüler yazılarım Psikoloji ile ilgili olanlar oluyor, en çok Psikoloji ile ilgili soru alıyorum. Mezunlar ya da mezuniyet sürecinde olanlar o kadar sıkıntılı ki, bu yazıları yazmanın bir şekilde sosyal sorumluluğum olduğunu düşünmeye başladım. Beni 4 sene üniversitede okutmuş, ardından yüksek lisanslara göndermiş ve en sonunda iş sahibi yapmış güzel ülkemin güzel gençliğine belki yardımı dokunur diyerek bir yerden başlayayım.

Geçmişte pek çok yere Psikoloji bölümünden mezuniyetten sonra neler yapıldığını ve neler yapılabileceğini konuştum, ben Endüstri ve Örgüt tarafına yöneldim ancak HR'da çalışmak uçtan uca mezunların hangi alanlara yöneldiğini kuşbakışı görmemi de sağladı ve sağlıyor. Örgütte çalışma hakkında çok detaylı yazılar var ve gördüğüm kadarıyla gün geçtikçe daha çok Psikoloji mezunu bu alana yöneliyor. Bu, doğal bir sirkülasyon: Çünkü Klinik doydu, her sene daha kötüye gittiği şekilde bu sene bir de Pandemi geldi ve Devlet alım yapmıyor, aldığında da ücretler düşük. Ben de artık i/o'nun da (Endüstri ve Örgüt'ün kısaltması olarak kullanacağım bundan sonra) doyduğunu düşünmeye başlıyorum, şu anki mezunlar için değil ancak henüz üniversite okuyanlar için uzun vadede talep olduğu kadar arz olmayacaktır. Arz olduğunda da muhtemelen bu arzı, ülkenin en yüksek ÖSYM puanıyla öğrenci alan okullarının mezunları kapatacaktır. Bu sebeple mevcut öğrenci, vizyoner davranmak ve şansını olabilecek her anlamda zorlamak zorunda. Her zaman dediğimiz gibi, farklılaşmak ve kendi yolunu çizebilecek becerilere sahip olmak çok önemli. Türkiye'de Psikoloji lisans eğitimi Klinik/Sosyal zincirinde sıkışıp kalmış vaziyette ve Freudyen, içine kapanık, asosyal, apolitik, dünyadan uzak ve bir o kadar otoriteryen bir disiplin haline geldi. Bunun sonucu olarak öğrenci ve işsiz mezunlar hem vakit kaybediyor hem de gelecekte sahip olacakları maddi gelirden kaybediyor. Bu uzun konuya sonda tekrar geleceğim, şimdi madde madde Psikoloji'de ilerisi için alternatif yollar neler olabilir, bu sene yeni bir trend var mı, buna bakalım:

1. Conversational UX/UI Designer

Bu aralar bir proje için Dialog Tasarım ve Dialog Kalite Uzmanları ile görüşüyorum. Başlığı çevirirsek yaklaşık olarak böyle bir şeye denk geliyor: Kullanıcı Deneyimi Dialog Uzmanı. Gibi bir şey. Türkiye'de neredeyse hiç bulunmayan ancak yavaş yavaş robotik süreçlerin gelişiyle ihtiyaç duyulan, gelecekte ise çok daha ihtiyaç duyulacak bir alan. UX/UI Designer olarak Psikolog ne yapabilir: 

- Chatbot teknolojileri içinde görev alabilir. Herhangi bir marka, hizmet veya servisin Chatbot tasarımında Psikoloji açısından kullanıcı deneyimi nasıl geliştirilebilir, hangi soruya karşılık ne tarz bir dialog tasarımı yapılırsa iç ve dış müşteri bağlılığı oluşur, danışmanlık verebilir. 
- Çağrı merkezleri dünya var oldukça devam edecek bir hizmet olabilir: Çağrı merkezlerinde yetkililerin arama yaptıklarında kullandıkları dili ve script'i tasarlayabilir, bunun müşteri üzerindeki etkisini analiz edebilir. Tamamen davranışsal olarak "nasıl yaparsak kurum/şirket kazanırken müşteriyi de mutlu ederiz"i kurgulayabilir. 

Online alışveriş ve marketplace projelerinin bu kadar büyük bir ivmeyle büyüdüğü zamanda gerçek bir kariyer fırsatı. Psikoloji okuyan ve kreatif tarafı güçlü olan, metin yazarlığı yapmış ya da yapabilecek, ama aynı zamanda veri yorumlama ve analitik kabiliyetlerine de güvenen mezunlar yönelmeli...

2. UX/UI Designer

Kullanıcı deneyimi, kullanıcı etkileşimi tasarımı nasıl oldu da bu kadar alakasız bölümlerden bu kadar alakasız insanların eline kaldı bilmemekle birlikte, yurtdışında psikologların en çok sevdiği alanlardan birisi bu. Aklınıza gelebilecek her alanla ilgili kullanıcı deneyimi tasarlayabilir ve aklınıza gelecek her alana sızabilirsiniz. Bir bankanın mobil aplikasyonunda kullanılan arayüzlerin müşteri davranışına olan etkisini analiz ederek daha da mükemmelleştirebilirsiniz mesela. Ya da bir e-ticaret sitesinin Pazarlama reklam kampanyasının müşteri davranışına olan katkısını analiz edebilirsiniz. Renklerin, seslerin, görünen ve görünmeyen her şeyin bir kullanıcı deneyimi ve etkileşimi unsuru olduğunu ve bu deneyimin davranışsal olarak ölçümlenmesi gerektiğini düşünürsek alanın ne kadar devasa bir hale geldiğini anlamak zor olmayacaktır.

3. CRM - Customer Relationship Management

İnsanlarla birebir görüşmekten hoşlanmayan ancak insan davranışını manipüle etmekten veya büyük veriler üzerinden davranışı analiz edip onu istediği şekilde yönlendirmek için stratejiler geliştirmek isteyenler için alternatif bir kariyer yolu.

Burada Psikoloji'ye olan bakış açımızı komple değiştirmemiz gerek. Bu disiplinin aslında davranış bilimi olduğunu unutuyoruz, daha doğrusu üniversitelerimizde verilen eğitim bize bu vurguyu hiçbir şekilde yapmıyor. İnsanın olduğu, insan davranışının olduğu her yerde var olması gereken bir alanken hastane koridorlarında Psikiyatristlerin yan odasındaki test yapıcılar haline gelmemeliyiz. Psikoloji öğrencisi hala lisansta tez yazarken topladığı anketleri analiz edebilmek için İstatistik dersi aldığını ve SPSS öğrendiğini sanıyor. Oysa kök yetkinliklerine baktığımızda insan davranışını ölçümlemek ve yeri geldiğinde manipüle edebilmek için analitik kabiliyetlerimizi daha da güçlendirmemiz gerek. 

4. Copywriter

İlk madde ile yakın ve değil: Genelde ajanslarda ya da freelance olarak çalışan ve farklı metin yazarlığı projelerinde Psikoloji eğitiminin katkısını görebilecek ve gösterebilecek bir alan. 

Peki ya işin vicdani tarafı ne olacak diye soran öğrencileri duyar gibi oluyorum. Bir şekilde insanlara yardım etme isteğiyle bu bölüme gelmiş, bu kadar eğitim aldıktan sonra bu bilgiyi insanlara yardım etmek için değil, insan davranışlarını analiz ederek büyük kurum veya şirketlere daha fazla kazanç sağlamak için kullanmanın getirdiği yük?

Bu kişinin kendi muhasebesini yapacağı bir şey, ama seneler geçtikçe büyük şirketlerin MT programına daha çok psikolog başvuruyor, daha çok öğrenci okula devam ederken kurumsalların departmanlarında uzun dönem staj yapıyor, daha çok öğrenci alanın lisansta anlatıldığı gibi olmadığını, yüksek lisans yapmayan yeni mezunun dışlandığını ve hiçbir yere giremediğini görüyor. 

Peki ya ne yapacağız, bu kadar sayıyorsun ve çok güzel ama nasıl yöneleceğiz diye soran diğerlerini de görür gibi oluyorum. Yolu kendimiz çizmektense gösterilsin istiyoruz. Şunları şunları yaparsan şu maaşla şu yerde çalışabilirsin garantisi verilsin istiyoruz. Belki de niş bir alanda özel bir iş yapalım istiyoruz ancak birisi bize yine de göstersin... Hayat böyle bir şey değil: Evet iş hayatındaki 5. senemde artık gönül rahatlığı ile bunu söyleyebilirim. Hayatta risk alanlar, hayattaki her şeyi "atılırcasına" yaşayanlar ve farklı alanlara ilgi duyanlar kazanıyor. Sevdiğiniz alanları birleştirmeli, melezleştirmeli, en sonuna kadar sahip olduğunuz bilgiyi kullanarak onu daha değerli hale getirmelisiniz. Bugün akşam haberlerinde spikerin okuyacağı metni yazan editörün de psikoloji bilmeye ihtiyacı var, siyasetçilerin mitinglerde yaptığı konuşmayı yazanların da psikoloji bilmeye ihtiyacı var, büyük markaların sosyal medya hesaplarının yönetiminde de psikoloji gerekir, satış pazarlama tekniklerinde de vesaire vesaire... 

Her yerde size ihtiyaç duyulduğunu kanıtlamak ise sizin elinizde. İşvereninize, işveren her kimse, o daha ihtiyacı olduğunu bile bilmiyorken aslında size ihtiyacı olduğunu fark ettirmek, sizin elinizde.

Sanıyorum şimdilik bu kadar, tekrar görüşmek üzere!

Ps: Fotoğraflar, Viyana'daki Freud Museum'dan, 2019'da çekildi. 

ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -3-

06:29


Bir süredir görmezden gelmeye çalıştığım ancak her gün aldığım maillere daha fazla aynı cevapları vermek istemediğim için, eskiden beri burada olanlara ve aramıza yeni katılanlara, katılmak isteyenlere kısa bir hoşgeldiniz deyip anlatmaya başlasam iyi olacak. Daha önce Endüstri ve Örgüt’ün dünü, bugünü, yarını hakkında konuşmuştum. Şimdi, birazcık daha konuşacağım. Adım adım, hiçbir şeyi es geçmeden sıklıkla bana sorduğunuz ve bu cevapları okurken de aklınızda oluşabilecek soruları yanıtlamaya çalışacağım. 

- Öncelikle nasılsın, iyi misin? Hayat nasıl gidiyor?

Kendime hal hatır sormakla başladığım bu yazının hangi noktaya gideceğini merakla beklemekle beraber; çok şükür, iyi gidiyor. Uzun bir süre, aklı yarı havada yazılar yazdıktan sonra nihayet biraz ayakları yere basan ve birilerine faydası olabilecek bir şeyler yazmanın heyecanı içerisindeyim. Şu anda hızlı trendeyim, çay içiyorum ve tam 4 saat boyunca buradayım. Hadi başlayalım.

- Ne kadar zamandır çalışıyorsun; iş değiştirdiğini biliyoruz, şimdi neler yapıyorsun? Keyfin yerinde mi, iş tatmini nasıl? Zorlukları neler?

3 senedir çalışıyorum, yaklaşık 8 ay kadar önce iş değiştirdim. Neler yaptığımdan daha önceki iş yerimde bahsetmiştim, burada biraz daha farklı bir iş tanımım var. En basit şekilde özetlemek gerekirse, çalıştığım kurumda bazı departmanlardan oluşan büyük bir portföyüm var, bu portföydeki tüm insanların işe alım sürecinden başlayarak, kariyer yönetimlerine, psikolojik desteğinden, kurumdan çıkmaya karar verirlerse kurumdaki son günlerine kadar her şeylerinden sorumluyum. Ben yeni insanlar tanıyıp, onlarla ilgilenmeyi oldum olası çok sevdiğimden ve onları, kendilerini gerçekleştirmeleri için elimden geldiğince desteklemeye çok önem verdiğimden (şimdilik) işimden memnunum. Normalde bu işi İK yapıyorken biz İK çatısı altında daha farklı bir birimiz. Ama bundan sonra genel kullanıma uygun olarak bu yapıyı İK olarak anacağım. İK’da Psikolog olmanın en büyük zorluklarından birisi, kişinin bireysel çıkarları ile kurumun çıkarları zıtlaştığında ortada kalmanız. Bunun için iyi bir strateji oluşturmanız gerekiyor. Eski çalıştığım yerde direktörüm, İK’da olmanın bir bıçağın üzerinde olduğunu söylerdi: Bir tarafı kurum, diğer tarafı çalışan olan. Ne tarafa kayarsanız diğer tarafı kesiyorsunuz. İnternette, Örgüt’te çalışan Psikologların işverenlerin çalışanları kandırma yöntemlerinden olduğunu söyleyen sert eleştiriler bu sebeple var (bu arada bu eleştirilerin sadece yabancı kaynaklarda yapılıyor olması ayrı bir dram). İşveren, çalışanı mutsuz edecek bir uygulamada bulunuyor bile olsa, sizin çalışanın iş tatmini seviyesini arttırmanız beklenebilir. Burada Türkiye’deki işverenler gördüğüm kadarıyla daha çok İK uygulamalarıyla bunu sağlamaya çalışıyor. Bu uygulamalara her şey dahil: Beraber piknik yapmaktan tutun, askere gönderme töreni ve happy hour’lara kadar. Kurumun kültürü hangisine müsaade ediyorsa, o yapılıyor. Bu uygulamaların pratikte çalışan bağlılığına etkisi de tartışmalı bir şey. Ama bizim konumuz çalışan bağlılığından ziyade, çalışanın psikolojik sıhhati, en azından benim daha çok önem verdiğim ve burada konuşmak istediğim şey bu.

- Çalışanın psikolojik sıhhati derken neyi kastediyorsun?

Türkiye’de çalışan olmanın bazı genel zorlukları var ve bunlara karşı kişilerin geliştirmiş olduğu savunma mekanizmaları onları “savunmak”tan ziyade geri çekebiliyor. Şu an mevcut portföyümde ülkenin en iyi okullarından yeni mezun arkadaşlarla çalışıyorum. Çok büyük bir genelleme yapmak istememekle beraber, çoğunun her zaman bir yurtdışı planı var ve yaptığı her şeye “bu bana ne katıyor” gözüyle bakıyor. Ben bu bakış açısını destekliyorum (sürekli öğrenmeyi pekiştiren bir şey bu), ama bu kadar “lider”in olduğu yerde en küçük “operasyon”lar bile yılgınlıkla karşılanıyor. Kişiler kendi yetkinliklerini değerlendirme konusunda her zaman pozitif yanlılıkta. İlginç bir şekilde, kırılganlar. Çok aceleciler. Kariyerleri çok önemli olmasına rağmen çoğunun tek bir kariyer planlaması var ve ona çok sadıklar. O kariyer planını mevcut yerde gerçekleştiremiyorlarsa hemen aynı uzmanlıkta farklı bir sektör ya da kuruma atlamaya çalışıyorlar. Bunların hepsini anlamakla beraber, psikolojik açıdan çok sıhhatli olduğunu düşünmüyorum. Çok odaklanılmış bir kariyer ve tek bir hayat imgesi, kişilerin o alanla ilgili olumsuz bir durum olduğunda olması gerektiğinden çok daha fazla yıkılmasına sebep oluyor. Varoluşçuların “otantik” kavramını çoğu kariyer görüşmesinde muhakkak söylemişimdir. Daha otantik, daha b-c-d planları olan, mevcut işinden çok daha farklı yetenekler geliştirmeye hevesli ve geliştirmiş olan bir nesil hayal ediyorum. Sorunların çoğu zaman dışsal kaynaklı olduğu ve hiyerarşik sebeplerle müdahalede bulunamadığınız noktalarda yapmanız gereken şey, ona vereceğiniz enerjiyi başka bir noktaya güzel yansıtmaktır. Psikolojiye Giriş 101’de olduğu gibi, çok sinirleyseniz, boksa başlarsınız. Ve bu sizi iyi bir yere taşır.

- Bir psikolog olarak neden İK’da çalışmalıyım?

Bu soruyu bir yol ayrımında olup kendini ikna etmeye çalışan son sınıf öğrencisi ya da yeni mezun bir arkadaşımız olarak soruyorsan şöyle söyleyebilirim: İşin zor. Daha doğrusu, işimiz zor. Önümüzdeki seçeneklere beraber bakalım.

Devlette işe girmeyi tamamen geçiyorum. KPSS’den 85 alıp hala atanamayan, değil psikolog olarak memur olarak bile atanamayan arkadaşlarımın olduğu ülkede benim için devlette psikologluk bitmiş vaziyette. Psikolog, devlette çalışmamalı da bir yandan. Devlette çalışıp iş tatminlerinin var olma zahmetine bile girmediği o kadar çok psikolog arkadaşım oldu ki. Sağlık bakanlığının bazı bölgelerinde ve Adli Tıp Kurumunda çalışanları çıktıktan sonra, gerisini olduğu gibi kenara koyabilirim kendi adıma. En azından benim hayattan beklentilerimle uyuşmuyor diyip, bu konuyu kapatayım.

Gelelim özel sektöre.

Daha önce defalarca anlattığım şeyleri tekrar anlatmamak için direkt İK’da çalışma konusuna geleceğim. 

Türkiye’de Endüstri ve Örgüt Psikolojisi yüksek lisansı da yapsanız, herhangi bir şirkette yine İK’cı olarak çalışacaksınız. İyi bir İK geçmişi, size kariyer ve ileride yönetici olabilme imkanı sağlar. Kariyer hedefleriniz arasında ileride beyaz yakalı bir müdür olmak varsa ve plaza ortamı size Anadolu’daki bir Asdep merkezinden daha çekici geliyorsa İK’ya yönelebilirsiniz. 

İK, prosedürel bir iş. Muhtemelen çalıştığınız şirketin şirkete en “uyumlu” çalışanı siz olmalısınız. Bu anlamda tüm tutum ve davranışlarınız karakterinizden çıkacak, İK’cı kimliğinizle yorumlanacak, buna hazır olmanız gerekiyor. Yani çok marjinal bir şirket olmadığı müddetçe rengarenk saçlarınızdan ya da piercinglerinizden vazgeçemiyorsanız İK’cı olmamalısınız. Spor ayakkabı giyemediğiniz bir iş yaşantısı sizi ürkütmüyorsa, doğru yerde olabilirsiniz.

İK, yer yer personeli üzecek söylemlerde bulunmanız gereken bir yer. Hayır diyemiyorsanız, size göre bir yer değil. Ama ikna becerilerinize güveniyorsanız, hoşgeldiniz diyebiliriz. Çoğu şeyi ikna ederek çözmeniz gerekecek. Öyle ki, bir noktadan sonra Pazarlamacı mı olsaydım diye düşünmeye başlayabiliyorsunuz. You know, we all do. 

İK, içerisinde bulunduğunuz şirkete göre kimliği çok değişebilecek bir departman. Şirketin en yenilikçi yeri de olabilirsiniz, en ketum yeri de. Kimisi kurum içerisinde değişim İK’da başlar/başlamalı derken kimi yerde tüm departmanlar değişmişken İK hala bildiği yolda devam da edebilir. Bu iki uçtan birine düşebilirsiniz. Sizin için de ikisi de yaşanılabilirse, yine hoşgeldiniz.

İK, maalesef kültüre bağlı bir birim. Ülkedeki şirketler her nasıl gidip yabancı uyruklu bir İK’cı işe almıyorsa (ki bu saçma olurdu gerçekten de), yurtdışında da tek bir ihtimal hariç (buna sonra geleceğim) bu kimliğinizin bir karşılığı olmayacak. Bir süre çalıştıktan sonra yurtdışı planları yapmaya başlamak istiyorsanız yanlış yerdesiniz. Ama zaten psikolog olarak bu seçeneği zaten uzun zaman önce elediğiniz için (akademisyenlik ve çocuk bakıcılığı hariç) bir sorun yoktur diye düşünüyorum. 

İK, teknik bir birim değil. Yani, çoğu zaman yaptığınız işte diğer iş birimlerine göre kendinizi geliştiremediğinizi hissedeceksiniz (yoğun bir program ya da uygulamama öğrenememe kaynaklı). Ama, insan kaynağını yönetmek ve genelinde insanları yönetme tecrübesini doya doya yaşayacağınız bir yer. Burada yine işe girdiğiniz yere göre yetkileriniz değişiyor. Ne kadar yetkiniz olursa işinizden o kadar tatmin alacaksınız. Psikologlar insanların ruhsal durumlarıyla uğraşmayı çok sevdiği için bu yönünüzün mutlu olacağını seziyorum. 

İK, maaşları (bilhassa işe girdikten birkaç sene sonra) diğer çoğu alan psikologlarına göre fazla maaş alacağınız bir birim. Devlette ve sözleşmeli olarak çalışan psikologların maaşlarından yükseğe çok rahat çıkabilirsiniz. Önceliğiniz maddi geleceğiniz ise, doğru yerdesiniz. 

- İK’da yurtdışı konusunda bir şey diyecek gibiydin?

İK’da yasal süreçler her ne kadar kültüre ve içinde bulunulan ülkenin mevzuatlarına göre şekillense de, tüm dillerin üzerinde olan güzel bir dil var: Yazılım. Dünya üzerinde şu anda IT alanında ne kadar büyük bir hareketlilik olduğu gerçek. Yazılım mühendislerini yerlerinde tutamadığımız gibi, IT Recruiter’ları (İşe Alımcıları) da yerlerinde tutamıyoruz. Nasıl IT recruiter olacağınıza gelince, psikolog olarak hafif hafif IT’ye kayıp, mümkünse yazılım dillerinden öğrenip, veri analisti ve veri bilimci arasındaki farkları iyice öğrenip, teknik sınav yaptıktan sonra en azından birazını anlayabilecek bir noktaya gelmeniz gerekiyor. Sonrası da bol bol tecrübe. Tam anlamıyla Head Hunter’lık yapıyorsunuz. Bu işi evden de, freelance de, kurumsal bir yerde de yapabilirsiniz. IT Recruiter’lar şu anda kendilerine ait İK danışmanlık şirketleri kuruyorlar. IT alanı çalışan bulma konusunda hayli zor bir alan olduğu için spesifikleşmek size sadece kurumsal hayatta değil, startup’larda da iyi bir alternatif sağlayabilir. Yurtdışı imkanı her ne kadar artı bir özellikse, IT’de psikolog olarak tatmin olamayacağınız da bir o kadar eksi bir özellik. Bire bir görüşmeleriniz sessiz, çok sessiz, epeeey sessiz geçecektir. Çok konuşkan, sessizliğe tahammül edemeyen, aşırı iletişimciyseniz, bir düşünmeniz gerekebilir. 

- Çok güzel, çok da hoşumuza gitti. İlgi duyduk. Nasıl gireceğiz bu alana?

Daha önce de söylemiştim, Türkiye’de İK psikologlar için zor bir alan. Gerçi 3 sene öncesine kadar çok daha zordu, şimdi büyük şirketlerin tamamı İK’da psikolog istihdamı yapıyor. Sözü uzatmayacağım: Staj, staj, staj. Yeri geldiğinde bordro ve özlük de öğrenmeniz gerekecek. Ama stajsız olmuyor, muhtemelen olmayacak. İK’da kariyer yapmaya hevesli bir psikolog olduğunuzu ekibe göstermeli ve mümkün olan her fırsatta mevcut durumlara uygun psikoloji yaklaşımı getirmelisiniz. Mümkünse misler gibi bir İşletme yüksek lisansı yapmalı ve pastanın çileğini de unutmamalısınız.

- Staj nereden bulabilirim, sen yardımcı olabilir misin, ayarlayamaz mıyız bir şeyler? :)

Her öğrenci gibi, iş arama sitelerinden ve şirketlerin kendi işe alım portallarından işe başvuru yaparak staj bulabilirsiniz. Günde birkaç tane bana staj konusunda yardımcı olabilir misiniz diye soran mail alıyorum ve bana olan bu inancınız gözlerimi dolduruyor. Yine de yardımcı olamıyorum. Bizim bir ihtiyacımız olduğunda da ilan veriyoruz, bu ilanları sürekli olarak takip etmelisiniz. Gözünüze bazı şirketlerin İK’larını kestirip, Linkedin’den bağlantı kurup, bire bir görüşme talep edip, o görüşmelerden sonra ihtiyaç olması durumunda sizi değerlendirebileceklerini söyleyebilirsiniz. İK’ları biraz markaja almanız gerekiyor. 

- İK hakkında okumalar yapmak, bu alanı biraz daha sevmek istiyorum. Hadi öner bir şeyler.

Ben İK’yı Harvard Business Review okuyarak sevdim, tek tavsiyem de bu. HBR’ı düzenli okuduktan sonra o sizi zaten kaynakçalar ve daha da fazlası bölümleriyle pek çok yere yönlendirecek. HBR’daki İK anlayışı, Amerika merkezli olduğu için daha da Psikolojik altyapılı ve yayınlanan çoğu yazının Psikoloji bölümü çıkışlı olduğunu görebiliyorsunuz. Aralıksız 3 senedir okuyorum diyebilirim.

- Bize bilmediğimiz bir şey söyle.

Türkiye’de henüz çok gelişmemiş olan ama geleceği çok parlak olan bir İK alanı var: Değerlendirme Merkezleri. Bu konuya önem verdiğim için biraz uzun bahsetmek istiyorum.

Değerlendirme Merkezi, bir adayın bir iş için uygun olup olmadığının değerlendirilmesi sürecini kapsar: Bu adayın yetkinliklerinden, davranış sistemlerine, yöneticilik becerilerinin tespit edilmesinden, liderlik şekline kadar pek çok davranışsal analizin yapıldığı süreçlere deniyor. Bu alan, psikolojinin terapötik değil analitik tarafı. Dışarıda yeni yeni açılmaya başlayan DM danışmanlık şirketleri var: Psikolojik ölçümler yapabilmek için vaka yazıyor, sunumlar tasarlıyor, hatta oyunlaştırma yapıyorlar. Tüm bu süreçlerin araştırılmasından başlayarak tasarlanması, test edilmesi, yazılması; uygulama rehberinin, sonuç raporlarının oluşturulması ve takibinin yapılmasına kadar her şeyle ilgileniyorlar. Alanda şu anda bu konuda ciddi bir eksiklik olduğu için yurtdışı kaynaklı bilginin tercümesi ve güvenilirlik analizinden sonra (o da yapılırsa tabii) uygulanması yoluna gidiliyor. Ancak psikologların bu alana el atmasının vaktinin geldiğini düşünüyorum. Değerlendirme Merkezi uygulamaları, kişilere DM’den çıktıktan sonra gerilbildirim verilmesini de içerdiği için hemen peşinden koçluğu da getiriyor. Türkiye’de tamamen yanlış anlaşılmış koçluk (esasında mentoring) sistemine psikologlar bir an önce el atmalı: Hem daha kötüye gidişin durması için, hem de ülke için yepyeni bir iş kolu olup geliştirilmesi gerektiği için. Yani her şeyi bir yana bırakıp akredite bir koçluk eğitimi alarak da işe başlayabilirsiniz. Bu alanın ileride çok değerleneceğine inanıyorum. 

- Her şey çok güzel ama menüde başka şeyler yok mu? 

Var, olmaz mı… Yakında psikologların Pazarlama, Marka Yönetimi, CRM ve Kurumsal İletişim alanlarında nasıl çalışabileceğine dair de yazmak istiyorum. Hepsi için İK için olduğu kadar geniş olmamakla beraber birkaç bir şey karalayacak kadar şey gördüğümü düşünüyorum. Şimdilik bu kadar.

Tüm bunların dışında başka sorularınız varsa, her zaman olduğu gibi bu yazıya yorum yaparak veya bana mail atarak sorabilirsiniz. Ee malum, “biz size 15 gün içerisinde dönüş yapacağız”. 

Kendinize iyi bakın ve sevgiyle kalın. Hepinizi seviyor, başarılı bir kariyer diliyorum.

ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -2-

04:05

Blogda yazmaya geri dönmüşken bana Psikoloji hakkında en çok sorulan sorulardan bir kısmıyla devam edeyim. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi yazımın ikinci bölümü başlasın o halde. Birincisi için tık.

Mezun olmaya yakın ya da yeni mezun Psikoloji öğrencilerinden en çok duyduğum sorulardan birisi bu. KPSS ile atanamayacağını fark eden mezunlar doğal olarak özel sektörü didiklemeye başlıyor. Bizim mesleğimizde devlet alımları az, özel sektör alanımız az, ama mezunumuz çok. Her şey bu noktada başlıyor. İktisadi-İdari Bilimler mezunları gibi çoğu alana sızamıyoruz. Sızmaya çalışınca da ilerleyemiyoruz. Kariyer.net gibi sitelerde "Psikoloji" şeklinde arama yapınca karşınıza özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri, belki birkaç özel hastane (klinik psikoloji olarak) ve İnsan Kaynakları ilanları çıkıyor. Mezun profilimiz olarak yakında Amerika standardına ulaşacağımıza inanıyorum, kinikçiler azalıp iş yeri ve örgüt psikologları artıyor.

Ankara'da bir hastaneler kompleksinin İnsan Kaynaklarında çalıştığım için sürekli olarak psikoloji bölümü stajyer başvurusu alıyorum. Başvuruyu yapanlar ısrarlı bir şekilde klinik isterken onlara detaylı olarak hasta mahremiyeti sebebiyle çoğu özel hastanede klinik stajyerine izin verilmediğini, isterlerse İK'da staj yapabileceklerini söylüyorum ama ne yazık ki 2 senedir kabul eden tek bir öğrenci bile çıkmadı. Ancak mezun olduktan sonra mezun olanların çok büyük bir kısmı hayallerindeki gibi klinikçi olarak çalışamayacağının farkında değil. Hatta, klinik psikoloji yüksek lisansından mezun olanların klinikte hayallerindeki gibi çalışacağı bile kesin olmuyor. Üniversitelerde Endüstri ve Örgüt için daha çok yer açılmalı, öğrencilere bu bölümün avantajlarından da bahsedilmeli ki teşvik edici olsun. Öğrenciler maalesef örgütü daha çok "klinik olmayınca buna razı gelmek" olarak algılıyor. Oysa yurtdışındaki araştırmalara göre İK, en çok gelir getiren psikoloji alanlarının başını çekiyor. Psikoloji bölümünün bizdeki toplumsal algısı sebebiyle Örgüt, tam olarak "Psikoloji" değilmiş gibi geliyor. Oysa sürekli personel görüşmesi yapıyor, gerektiğinde psikoterapi yapıyor, bir klinikçinin yapmadığı kadar kişilik analizi yapıyor, işe alım yaparken uzmanlaşıyor ve bir kariyer yoluna girmiş oluyorsunuz. Çoğu yerde yönetici adayı olarak yetiştiriliyorsunuz.

Ama ben sizi biliyorum. Psikoloji öğrencisi genelde çok hırslı olmuyor, bir "yöneticilik" beklentisi içerisine giremiyor.

Bu sefer alanın içerisine istilalar başlıyor. Çoğunlukla İİBF mezunları birkaç kişisel gelişim/psikoloji eğitimi alıp kendilerini danışman ya da koç ilan ediyor. Psikolojinin kliniğin içine kaçması yüzünden psikologlar sadece kişilerle bire bir görüşme yapma yetkinliği varmış gibi algılanıyor. Oysa kendinizi biraz daha farklılaştırıp, Stanford-Binet ve WISC test eğitimlerinin içerisinden çıkıp koçluk eğitimleri alıp kurumsal şirketlerde eğitim uzmanı ya da danışman olarak çalışabilirsiniz. Haliyle, klinik psikolog olarak alacağınız maaşı en az iki kat arttırabilirsiniz.

Ama ben sizi biliyorum. Psikoloji öğrencisi genelde maaşın derdinde de olmuyor. Önemli olan iş tatmini diyorsunuz, başka bir şey demiyorsunuz. Bu yüzden sizleri çok seviyorum ama, bir ama var:

Adalet Bakanlığında ceza ve tevkif evlerinde psikolog olan arkadaşlarıma "iş tatmini nasıl?" diyorum bir hevesle. "Eh işte. Cezaevindekilere dantel örneği çıkartıyoruz bilgisayardan bazen. Bire bir görüşme yapamıyoruz yer sıkıntısı yüzünden. Ya da mahkumun suçunun niteliği yüzünden bire bir kalamıyoruz. Ama maaşları iyi."

Sağlık Bakanlığında çalışan arkadaşlarım biraz daha mutlu. Maaşları da iyi. Çalışma saatleri de. Ama Sağlık Bakanlığı alım yapmıyor. Alım yaptığında ise puanlar çok yükseliyor. Sağlık Bakanlığındaki mesleki tatmininiz, biraz şansa kalıyor. Beraber çalıştığınız psikiyatristin psikolojiye olan bakış açısına kalıyor daha doğrusu.

Özel eğitimlerde mesleki güvence olmadığı gibi maaşlar da düşük. ASDEP'lerde sözleşmeli olarak çalışıldığı için sözleşme bitiminde yine sıfırdan ortada kalıyorsunuz.

Adliyelerdeki psikologlar, mahkum ya da mağdurlarla birebir görüşme yapamıyor, yazdıkları raporlar hakimin düşüncesine bağlı olarak ciddiye alınıyor ya da alınmıyor. Detaylı bir görüşülme, tanı vs mümkün değil. Yine "yer sıkıntısından", danışan mahremiyeti etik ilkelerin dışına çıkıyor.

Özel hastanelerde klinik psikolog olarak başladığınız zaman bir miktar ücret + prim/hak ediş şeklinde çalışıyorsunuz. Örneğin bir arkadaşım İstanbul'da bir hastaneyle 1500 tl net maaş + baktığı hastaların muayene ücretinin %10'u şeklinde anlaşmıştı.

Fazla uzatmayacağım. Türkiye'de psikolog olarak çalıştığınız yer çok büyük bir ihtimalle size dört dörtlük bir mesleki tatmin sağlamayacak ve başladığınız yerde durmanızın tek sebebi yine maaşı olacak. Türkiye standartlarında çalışıp yaptığınız işten gerçekten tam anlamıyla tatmin sağlamanın ne kadar zor olduğunu, eminimi ki siz de yakında göreceksiniz.

Peki ya senin hayatın nasıl gidiyor diye soracak olursanız...

Her ne kadar şimdiye kadar beyaz yakalı olarak çalışmaktan memnun olsam da, her X kuşağı bireyi gibi ben de içten içe 9-5 çalışmanın rahatsızlığını hissediyorum. İK'da olmaktan bağımsız olarak, düzenli bir işte çalışmanın kesinlikle kişinin yaratıcılığını engellediğini düşünüyorum. Şimdilerde daha farklı şeyler düşünüyorum, bir psikolog olarak ülke sınırlarının içerisinde ve dışarısında elde edebileceğim tüm alternatifleri genç yaşımda keşfetmek ve 30'larımın başında ne istediğimden tamamen emin olmak istiyorum. Öte yandan bizler gezmek, araştırmak, bunları yayınlamak ve bu şekilde hayatını sürdürmek isteyen bir nesiliz. Çeşitli keyifleri olan ve bunlardan taviz vermek istemeyen bir nesil.

Ta ki diplomasını eline alıp ne yapacağını bilemez halde evde oturup beklemeye başlayana kadar...

KLİNİK PSİKOLOJİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, BELKİ YARINI

06:32


Psikoloji öğrencilerini çok severim: Muhtemelen her yaz toplanan Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongrelerinin de etkisiyle psikolog adaylarıyla vakit geçirmeye bayılıyorum. Hepimiz aynı geminin yolcusu olduğumuz için (ve bu gemi çok da iyi noktalara gitmediği için) birbirimize karşı doğal bir dert ortağı yaklaşımımız oluyor.

Geçtiğimiz günlerde hiç aklımda olmamasına rağmen İstanbul’da köklü bir okulda Klinik Psikoloji için yüksek lisans bilim sınavına girme şansım oldu. Uzun bir süre Örgüt’te çalışınca Klinik Psikoloji yüksek lisansı yapmak nasıl olur diye düşüne düşüne İstanbul yollarına düştüm, en azından bir Boğaz havası alıp gelmek benim için yeterli bir bahaneydi. Bilim sınavı deyince haliyle aklımda yazılı sınav imajı belirdiği için çantama 700 sayfalık bir Klinik Psikoloji kitabını attım, böylelikle genel bir tekrar yapacak olmama içten içe epey bir seviniyordum. Sabahın köründe okula varınca Ankara’dan tanıdıklarımı görünce çok fazla şaşırmadım. Kendi bölümümden, kendi sınıfımdan bir arkadaşım bile vardı. 10 kişi alınacakmış, toplamda 30 kişiyi bilim sınavına çağırmışlar. Bilim sınavı ama nasıl bir bilim sınavı…

İlk şok, bilim sınavının sadece mülakat olduğunu öğrenince oldu. İlginç. Yaklaşık bir senedir işe alımlarda yüzlerce mülakata girmiş biri olarak sadece mülakatla nasıl bir “bilim sınavı” ölçümü yapacaklarını merakla beklemeye başladım. İkinci şok da kendi mülakatımda oldu. İçeri girip kendimi kısaca tanıtmamı istediler. Harika. Tanıttım. Devamı şöyle:

Jüri1: Sen zaten çalışıyormuşsun, neden yüksek lisans istiyorsun ki?
Ben: İşte öyle böyle şöyle.
Jüri2: Zaten Ankara’da da yaşıyormuşsun.
Ben: Evet ama İstanbul’a gelmek istiyorum, bir engelim yo-
Jüri1: Ne çalışmak istiyordun tam olarak?
Ben: Travma üzerine çalışmayı düşünüyorum, lisansta da zaten otobiyografik bellek çalışm-
Jüri3: Not ortalaman nerede yazıyordu?
Ben: İşte transkriptimde şurada (gösterir)
Jüri3: Tamam başka bir şey açıklamana gerek yok teşekkürler.

Bitti.

Girdiğim gibi çıktım.

Bu bana ilginç geldi çünkü şimdiki yüksek lisansım için Hacettepe'de mülakata girdiğimde bana ciddi ciddi yetkinlik soruları sormuşlardı: "Motivasyon nedir, nasıl tanımlarsın? Örgütün içerisinde yetenekleri nasıl keşfedersin? Üniversitede çalışmanın sana şimdiki faydası ne olabilir?" gibi.

Yaklaşık 30 psikoloji öğrencisiyle aynı ortamda beklerken giren çıkan, selam veren vermeyen herkesle bir iki çift laf etme şansım oldu. İstanbul’da ilk defa bir mülakata girdiğim için hemen her üniversiteden birilerinin olmasına şaşırdım: Şehir, Arel, Boğaziçi, Ankara, Abant İzzet Baysal… Böylelikle bol bol sohbet ettik ve konuşma ilerledikçe daha da mutsuzlaştık, bildiğimiz hikayeler:

İstanbul Üniversitesinin kendi öğrencisi dışında öğrenci almaması. Ankara’nın yüksek lisans bile açmaması. Abant İzzet Baysal’ın iki senedir yüksek açmaması. Dokuz Eylül’ün 10 kişi alacağı Klinik Psikoloji mülakatına 260 kişinin girmesi ve mülakatın günler sürmesi. Bahçeşehir’in 51 bin olan ücreti. Başkent’in 30 bin lira olması. Özel okullarda Psikoloji yüksek lisansları için talep çok olduğundan burs verilmemesi. Burssuz ücretlerin de 40-50 bin lira arası değişmesi. Devlet üniversitelerinin git gide daha az yüksek lisans ve kontenjan açması. Açınca kendi öğrencilerine öncelik vermesi. Samsun OMÜ’nün giriş listelerinde en düşüğü 90 ortalaması olan özel okul mezunu öğrenciler.

Yeni mezunlar bunlardan şikayet ederken biraz eskiler (bilhassa benim dönemim) çelişkiler içerisinde kalmış vaziyette: Her sene ALES çalışıp yüksek lisans idealiyle mülakat mülakat gezip, bir yandan iş arayıp, ikisine de kavuşamayanlar. Beraber mezun olduğumuz arkadaşlara bakıyorum: Devlete ve iyi yere atananlar, kariyer beklentisi olmadığı için mutsuz. Ama ortalamaya göre yine de iyi durumdalar. Devlette sözleşmeli olarak çalışanların maaşı düşük, gelecekleri belirsiz. Özel eğitimde çalışanlarının maaşları, çoook daha düşük. Asgari ücret idealist arkadaşlarım için artık normalleşmiş durumda. Kimse yerinden kıpırdamaya cesaret edemiyor. Benim gibi ilerleyenlerde ise: Açıkçası tanıdığım kimse İK’da ilerlemeyi tercih etmedi. Ben de İK hakkındaki düşüncelerimi uzun uzun yazmıştım zaten. 

Peki nereye geliyoruz?

Bana sorarsanız bilhassa Klinik’in bitmişliğine. Okurken ve mezun olduktan sonra hiç Klinik düşünmediğim için durumun böyle olmasını beklemiyordum. 2016 mezunları daha yerleşememişken 2017’ler şimdiden şikayet ediyor. 2018 ise son hız yolda. Ben açıkça, bu mezunlar ne yapacak diye sormak istiyorum.  Sadece paranız varsa bile istediğiniz özel okulda yüksek lisans yapamıyorsunuz, her şart altında en iyi olacaksınız. Alınacak olan kişiler genelde belirlenmiş oluyor, peki bu geri kalanlardan kim sorumlu?

Psikolojinin bu ülkedeki altın çağında, yani lisede eşit ağırlıkçı olup hukuk değil de psikolojinin tercih edildiği zamanlarda tercih edip mezun olmuş herkese soruyorum, herkes aynı şeyi söylüyor: “Böyle olacağını tahmin edememiştik.” “Böyle olacağını bilseydim X tercih ederdim.” “Yüksek lisans bile işe yaramıyor ki psikoterapi yapmak için sertifika almak lazım.” “Dışarıdan eğitim almakla yüksek lisans aynı şey.”

Sonuç olarak üzücü. 

Lisans hayatı boyunca mutluluk teorilerini ve kendini gerçekleştirmeyi öğrenmeye çalışan psikolog adaylarının mezuniyet sonrası tatminsizlikleri, kolay kolay atlatılabilecek cinsten değil.

Şimdilik bu kadar,

Görüşmek üzere.

22.03.2018 tarihli not: Sonrasında gelen mesajlara dönüş yapmak için güncelleme yapmak istedim: Burada bahsettiğim programa kabul edildim ve şu an devam ediyorum. Sevgiler! :)

PODCAST: DİDİK DİDİK FREUD

23:31


Son zamanlarda çok sevdiğim bir şey var: "Didik Didik Freud".

Şenol Ayla ve Serol Teber, Freud'un tüm hayatını gerçekten yayının adına yakışacak şekilde didik didik ediyorlar. Doğumundan, gitti okullara, sevdiği şeylere, hayatına giren insanlara ve onlarla olan ilişkisine ve psikanalizin kendisine kadar...

Serol Teber'in yaşlı, hafif titrek ve her daim şömine başında torunlarına başından geçenleri anlatıyormuş edasıyla konuşması ve Şenol Ayla'nın neşeli konuşmaları... Serol Teber'in yer yer değişik telaffuzları, "Froyt"ları, "kerelerce"leri, "gerçekten büyük bir kapasite"leri... Yer yer oturup beraber dedikodu yapıyormuş gibi hissediyorsunuz: Anna O.'nun kimliği, Jung'un fazlaca Almanlığı...

İlk defa 2004 yılında Açık Radyo'da yayınlanmış, bir 10 sene sonra Serol Teber anısına olmak üzere tekrar aynı radyoda yayınlanmış, toplamda tam 26 hafta devam etmiş. Sonra da bu kayıtları podcast haline getirmişler. Uzun zamandır podcast dinliyor olmama rağmen bu programla yakın sayılabilecek bir vakitte karşılaşmış olmam üzücü. Ama artık bu ikisi, benim yürüyüş arkadaşım gibiler: Birkaç durak erken ineyim yürürken rahat rahat dinlerim, gece olsun hemen dinleyeyim, işten çıkayım hemen dinleyeyim...

Sadece Psikoloji öğrencilerinin değil, herkesin çok seveceğine eminim, küçük bir şans verin yeter.

Didik Didik Freud'un kayıt arşivi: TIK.
Didik Didik Freud, podcastler ve yayın transkriptleri: TIK.

LİSANS SONRASI: ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -1-

11:40


Blogu Psikoloji bloguna çevirmemek için ne kadar diretirsem direteyim, bölümü okuyanlardan o kadar çok mesaj ve yorum geliyor ki dönüp dolaşıp kendimi yine bir "Lisans Sonrası" yazısında buluyorum. Bu yazıda psikoloji öğrencilerinin pek düşünmediği bir alandan bahsedeceğim: Endüstri ve Örgüt Psikolojisi.

İnsan Kaynaklarında işe girdikten sonra Psikoloji okuyan öğrencilerden sürekli sorular alıyorum: Stajlar, iş imkanları, maaşlar... Öncelikle şunu söyleyeyim. İK'da olmak her gün elinizden (en iyi ihtimalle) yüzlerce CV geçmesi demek. Daha geçtiğimiz günlerde Ankara'da iki tane büyük okuldan mezun olmuş iki tane psikologla görüşme yaptım ve yine malum problemlerle karşılaştım: 

1. Psikoloji mezunu ne yapmak istediğinin farkında değil.
2. Psikoloji mezunu ne bildiğinin farkında değil.

Gördüğüm kadarıyla eğitim hayatımız bizde şöyle bir güdülenmeye sebep oluyor: "En mutlu olduğum yerde olmalıyım". Tatminimiz ortalamanın üstünde bile olsa, en iyi olmadığı sürece aklımızda şüpheler ve kafamızda soru işaretleri oluşuyor (çünkü bize okulda insanın en iyi olduğu ana ulaşması gerekliliği öğretiliyor: Kendini Gerçekleştirme). Bu tabii ki güzel bir şey, ama şöyle bir sorun var: Mezun olduğumuz gibi "en iyi" olabileceğimiz bir sistemde yetişmiyoruz. Kendini Gerçekleştirme ideali bizim için gecikmeli olarak gerçekleşebilecek bir ideal. Bana sorarsanız, dünyanın her yerinde bu şekilde. Ama bir hülyalar balonu içerisinde mezun olduğumuz zaman çok büyük bir hayalkırıklığı da yaşayabiliriz (ki genelde yaşıyoruz). Şu gerçeklerin farkına varmamız gerekiyor:

1.a. Gerçek: Kariyerinizin ilk yıllarını, sonrası için feda etmeniz gerekiyor.
1.b. Gerçek: Öylece durarak hiçbir yere varamazsınız.

Türkiye'de Psikoloji "kariyer"i yapmak kolay bir şey değil. Psikoloji mezunları için kariyer yolu çok da yok. Devlete atandığınız zaman, psikolog olarak devam ediyorsunuz. Çok çok nadiren bakanlıklarda uzman yardımcısı olarak başlayıp belki yavaş yavaş kıdem alarak uzmanlaşabiliyorsunuz ama bu kısım çok küçük. %90 ihtimalle, düz bir psikolog olarak başlayıp aynen o şekilde emekli oluyorsunuz. Yüksek lisans yapsanız dahi bu size çalışma alanında bir getiri vermiyor; "title", hep aynı. Bundan şikayetçi olmayanlar olabilir ama ben, yerinde durabilen insanlardan değilim pek.

Özel eğitimde çalışan büyük kısım için de aynısı geçerli. Tüm hayatınızı aynı isim altında sadece maaşınız biraz değişerek geçirmeyi istiyorsanız bu yazı zaten pek de size göre değil. 

Konuyu çok fazla dağıtmadan devam edeyim.

Devlette çalışmak isteyebilirsiniz ama artık o da eskisi gibi kolay değil. 85 üstü puanlar alan arkadaşlarım, Şubat ayı gelmesine rağmen hala atanamadı. Devlet açmıyor: Açınca da zaten üç dört kişi alıyor. Ceza ve Tevkifevlerinde (Maaşı iyi/İş tatmini kötü) çalışmak istemiyorsanız (bu sene 270 kişi alacaklar sanırım) geri kalan her yer için en az 85 puan almanız gerekiyor. 

Peki yeni mezunlar ne yapıyor? Bekliyor. Çoğunlukla devlet kadro açsın diye. Onun dışında? Özel eğitimlerde çalışılıyor. Ama istisnasız herkeste belirgin bir ne yapacağını bilememezlik durumu var. 

Buna önerim nedir: Farklı bir şeyler yapın. Sizi farklı kılacak bir yanınız olsun ki dikkat çekin. İçinde bulunduğunuz ortamda sizi farklılaştırabilecek her şeyi deneyin (Benim işe alım sürecimde "patronum" benim blogumu görünce şöyle düşünmüş: "Bu kız elindeki imkanları kullanıp farklı bir şeyler yapmak istiyor"). İş hayatı şimdi size uzak olabilir ama işin içine girince göreceksiniz: Hayatınız iş oluyor. İnsanların hayatı hep işte geçiyor. İş için bir şeyler yapın, sadece patolojik rahatsızlıkları olan hastaların size ihtiyacı yok, büyük bir çalışan kesim var ve onların da tahmin edemeyeceğiniz kadar sıkıntıları oluyor. Bu ülkede insanlar çok çalışıp az kazanıyor ve canları bir şeye sıkıldığı zaman paylaşma ihtimalleri yok, buna vakit bile bulamıyorlar. İçinizdeki "yardım" güdüsü sadece ağır psikopatolojiler için geçerli olmamalı. İnsanlar muhakkak kliniğinizde karşınızda oturup size sıkıntılarını anlatmamalı, yer yer siz de onların yanına gidip bir sıkıntıları olup olmadığını sorabilmelisiniz. Bizim hayalimizdeki Psikoloji, 1940'ların başında Viyana'daki Psikoloji. Ama Türkiye'de Psikolojinin durumu o zamanın Viyanası gibi değil. Maaşlar düşük, mezun sayısı her geçen gün artıyor ve istihdam düşüyor.

Biz, özellikle okullarda hocalarımızdan gördüğümüzü istiyoruz: Psikoloji üzerine rahat bir akademik hayat. Ama hocalarımız bizim şartlarımız altında hoca olmadılar, muhtemelen onların zamanında Psikoloji sıradan, mezun olunca karşılığı olmadığı için fazla tercih edilmeyen düşük puanlı bir bölümdü. Her üniversite mezununun yaşadığı mezuniyet krizini bence biz biraz daha ağır atlatıyoruz: Mezun olunca karşılaştığımız hayat bize gösterilenden çok farklı. Herkes yüksek lisans yapmak istiyor ve binlerce mezun var. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, yüksek lisansa girecek olanlar mezuniyet esnasında zaten çoktan belli oluyor. Ortalama/ALES/YDS'si yüksek olanlar ve mezun olduğu okula master için başvuru yapanlar yüzünden o yol kapanıyor. Sonrası nedir? Sonrası şu: "Ortalamam çok düşük ama yüksek lisans yapmak istiyorum, sence okulu uzatmaya değer mi?" soruları.

Ortalamanız yüksekse ama "en iyi" değilse bile okulu uzatmaya değmiyor çünkü yüksek lisans yapamayacaksanız, devlet istemiyorsanız ya da devlete giremiyorsanız, geriye sadece özel sektörde bir yer bulmak kalıyor. Peki özel sektörde akademik hayatın yeri nedir? Elbette var ama sizden daha tecrübeli biri geldiği zaman mezuniyetinizin çok anlamlı bir tarafı kalmıyor. Çünkü gerçekten, tecrübeli lisans mezunu ne yapacağını biliyorken tecrübesiz bir yüksek lisans mezunu bile ne yapacağını tam olarak bilemiyor. Hem yüksek lisans yapmış hem tecrübeli olan adaylar işin içine girince zaten bütün şansınız kayboluyor. Bu durumda hangi yolu tercih edeceğiniz size kalmış. Ama hangi yolu seçerseniz seçin, mezuniyetinizin ilk yıllarını çok çalışarak feda etmeniz gerekiyor. Kimse gökyüzünden size bir kariyer vermeyecek. Mantıken.

O halde çalışın. (Ben artık şakayla karışık şöyle diyorum: En azından sigortanız yatmaya başlar ve biraz daha erken emekli olursunuz. Hayat şartları...)

İkinci konu, psikoloji mezunlarının ne bildiğinin ya da bilgisinin kullanım alanlarının farkında olmaması.

İK için görüşülen yeni mezun psikologlar, "İK'da neler yapabilir, bize neler katabilirsiniz?" sorusuna cevap veremiyor. Gelenlerin tamamı, "klinik olmadığı için" gelenler. Uygulama alanı hakkında okullarda bize verilen eğitim çok kötü. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi derslerimiz hiç işlenmiyor bile. 

Yeni mezunları sarsıp şöyle bir kendilerine getirmek istiyorum: İnsanın olduğu her yerde çalışabilirsiniz. Bir işe alım sürecinin her aşamasında bir şeyler yapabilirsiniz: Kişilik testleri yapıp aldığınız niyet mektuplarında kişilerin el yazısından grafolojik analizler yapabilirsiniz, onu geçtim kendi kişilik envanterinizi oluşturabilirsiniz ve bunun geçerlilik güvenilirlik çalışmasını da yapabilirsiniz, bütün çalışanlara çeşitli psikolojik testler uygulayabilir çalışan memnuniyetini arttırabilirsiniz, iş yerinde psikolojik eğitimler verebilir, bireysel terapiler ve grup terapileri yapabilirsiniz; mülakatlara girip psikolojik analizler de yapabilirsiniz. "Psikolojik sermaye ile örgütsel vatandaşlık davranışı"nı arttırmak için çabalayabilirsiniz (bu benim şu sıralar üzerine çalıştığım bir şey ama buyrun, fikri çalabilirsiniz). Elinizde tecrübe kazanmanız için hazır bekleyen bir örneklem var, daha ne olsun.

Sosyal bilimler derya deniz, her sosyal bilimin içinde psikolojiyle çalışabilecek bir ortak alan bulabilirsiniz. Çalışma ekonomisi, İşletme, İktisat, Hukuk... Bu alanlarda psikolog olarak çalışıp yine yüksek lisans yapılabilecek bir sürü altalan söz konusu (Örgütsel Davranış'ta yüksek lisans yapıyor olmak gibi. Başvuru koşullarından ilki, Psikoloji bölümü mezunu olmaktı). Amerika'da klinik psikologlar tüm psikologların sadece %10'unu oluşturuyor. Yine Amerika'da "işyeri psikoloğu" denilen bir kavram var. Bunları bilmiyoruz. Yüksek lisansa gerek kalmadan da psikolog olarak yapabileceğiniz pek çok meslek mevcut. Gerekli eğitimleri aldıktan sonra hiçbir şey sizin psikologluğunuza gölge düşürmüyor, bu konudan emin olabilirsiniz. Etiketlere ve isimlere takılmayın, kendinize en kısa yoldan bir Harvard Business Review alın ve içindeki psikoloji yazılarına şaşırın. 

Hiçbir şey, üzerinde sadece "X üniversitesinden şu sene mezun olmuş psikolog" CV'si kadar kötü görünmüyor, bundan emin olabilirsiniz. Dümdüz bir mezuniyet, hiçbirimize yakışmıyor. 

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

Hoşçakalın!

*

Fotoğraf dipnotu: Üstteki fotoğraftaki "güneş sızıntısı"nı çok seviyorum, hatta o fotoğrafı koymaktaki tek amacım o olabilir. Bana annelerimizin analog fotoğraflarına bakınca yaşadığımız belli belirsiz hüzünlü mutluluğu hissettiriyor: Bir yaz akşamında günün son güneşi, evimizin mutfak masasına vuruyor. Umarım size de böyle bir şey hissettirmiştir. Sonuçta Jackie Higgins'in kitabının adında olduğu gibi: "Fotoğraf kusursuz olmak zorunda değildir".

LİSANS SONRASI, 2. BÖLÜM: İŞ HAYATI

07:57


Psikolojiden mezun olduktan sonra neler yapılabileceğiyle alakalı yazmaya başladığım dizinin ikinci kısmı bu: İş hayatı. Zorlu, geçen her seneyle beraber daha da zorlu olacağını düşünmeye başladığım bir süreç bu. Fazla uzatmadan direkt konuya geçeceğim ki, ana kısımı istediğim kadar anlatabileyim. Bu yazı zamanla kendini güncelleyecektir muhtemelen, o yüzden her bilginin geçerlilik süresinin çok uzun olmadığını hatırlatmak isterim. Bu sırada ilk bölümü de tekrar hatırlatmakta fayda var: Mezun Olduktan Sonra Psikolojide Yüksek Lisans.

Şimdi başlayabiliriz.

"Mezun olduktan sonra nerede, nasıl çalışabilirim?" sorusunu ben 3 ana bölüme ayırıp tek tek inceleyeceğim: Devlette nasıl, özelde nasıl, bireysel nasıl?

1. Devlette Çalışmak

Üniversiteye devam ederken benim ve çoğu arkadaşımın en az düşündüğü seçeneklerden biri buydu. Stajımı bir devlet hastanesinde yaptıktan sonra da bundan fazlasıyla emin olmuştum: Çalıştığım yerdeki psikiyatristlerin psikologlara olan tavrı çok çirkin olduğu için ben de bunu çekecek durumda değildim. Yani değil gibiydim. Gelin görün ki, mezun olduktan sonra devlette çalışmak bir "imkan" haline geliyor; bütün mesleklerde olduğu gibi, özellikle maaşları sebebiyle.  

Peki nerelerde çalışabiliyoruz?

Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı (hastaneler), ASPB, Halk Sağlığı, EGM, üniversiteler, Milli Eğitim (psikoloji öğretmeni ya da formasyon alıp rehber öğretmen olarak), ceza ve tevkifevleri, TSK vs vs...

Geçtiğimiz sene Sağlık Bakanlığında en düşük olarak 75,911 ile Rize'de üniversiteye atanılmış. Sıralama da alaniçinde 400'lerde. Adalet Bakanlığının bu seneki alım için açtığı kontenjan sayısı 20, Ankara için ise bir kişi alınacak sadece. Şuradaki linkten 2014'te kaç puanla nerelere atanıldığı konusunda bir fikir sahibi olabilirsiniz. 2014 atamalarında 75 puan alan öğrencilerin alaniçi sıralamaları 500'lerden itibaren iken bu sene 1500'lere kadar gerilemiş durumda. Her sene 6000'den fazla mezun veren bir bölüme göre iki senede bir tekil sayılarla yapılan alımların sonuçlarından biri bu. KPSS'den 89 puan alıp, sıralaması 60'larda olan bir tanıdığımın büyük şehirlerdeki hastanelerde çalışmasının artık çok zor olması bana ürpertici geliyor. 2014 sınavında 84 puan alıp 1.5 sene bekledikten sonra üçüncü bölge olarak Kastamonu'ya yerleşebilen bir arkadaşım var. İki sene önce bile çok zorken, bu sene neler olacağını beraber göreceğiz. Yine aynı şekilde 2 sene önce 75 puanla ASPB ile Niğde'ye atanmış bir tanıdığım var, huzurevinde psikolog olarak çalışıyor. Yığılma puanların 70-80 arasında olduğunu düşünürsek atanabilme ihtimali git gide daha da zorlaşacak. Tüm bunlardan geriye kalan kitle ise şansını mülakatlı alımlarda denemeye devam ediyor. Devlette çalışanlar için alınan maaşlar ise 2300-3.500 lira (Bakanlıklarda uzman olanlar için) arasında değişiyor. Staj yaptığım yerde 18 senelik uzman psikologun maaşı, döner sermaye ile beraber 2800 liraydı (ek bir not: Hastanede çalışanlar için uzman olup olmamak arasında hiçbir fark olmuyor, maaşınıza bir katkısı yok bu durumun).

Burada bir mola verip devlette de özelde de çalışmayı kapsayabilecek, bütün psikoloji öğrencilerinin er geç kavuşmak istediği işe yer vermek istiyorum:

1.a. Araştırma Görevlisi Olmak

Bu bölümde kişisel olarak yorum yapmadan önce harika bir kaynağı paylaşmak yapmak istiyorum. Şuradan günümüz öğretim görevlisi ilanlarına ve geçmişteki ilanlara ulaşabilirsiniz. Uzun uzun incelemiş olmama rağmen fazla yorum yapmayacağım ama benim düşüncem kısaca şu şekilde: İlan sonuçlarının çok büyük oranda belli olduğuna inanıyorum ve geri kalan umutlu gençlerin de boşu boşuna uğraşıp durduklarına. Burada hem olumlu hem olumsuz bir taraf var. Birincisi, üniversitelerdeki hocalar tabii ki tanıdıkları, bildikleri insanları araştırma görevlisi olarak almak isteyeceklerdir çünkü basitçe kendileri için de çalıştırıyorlar. Akademi referanslarla ilerlediği için bu normal olarak karşılanabilir. Olumsuz taraf ise şu: Yüksek lisans mülakatlarında mülakata gelmeyen öğrencilerin bile yerleştiklerini gördükten sonra bu kadrolar hakkındaki genel tepkim maalesef "bunu bize bırakırlar mı?"ya evriliyor. Araştırma görevlisi kadroları çok çok azken (her sene 15 okul araştırma görevlisi alacak olsa bile okul başına 1'den fazla araştırma görevlisi kadrosu çıktığını henüz hiç görmedim ben) istenilen şartların bazen fazlasıyla abes olması (bu konuda yukarıda verdiğim linki inceleyebilirsiniz) beni umutsuzluğa düşürüyor.  

1.b. Formasyon - PDR

Psikoloji mezunları üniversitelerin eğitim fakültesinde formasyon alarak devlette ve özelde rehber ve psikolojik danışman olarak da çalışabiliyor, gördüğüm kadarıyla bu git gide artan bir talep görüyor. Bu yazıyı yazarken PDR mezunu bir arkadaşımla şans eseri görüşme imkanı da buldum ve ona tam anlamıyla "sizde işler nasıl?" diye sordum. Haliyle, zor. Onlar da zamanında 50'li puanlarla atanırken şimdi en düşük 75'lerle atanıyorlar. Psikolojide olduğu gibi onların da 75-78 puanlar arasında büyük bir yığılma var ve bu sene Adalet Bakanlığı toplamda 15 kadro vermiş. Milli Eğitim'e de mülakat sistemi getirildiği için biraz daha tedirginler. Ama güzel tarafı, kadro sayısının çokluğu. Yanlış hatırlamıyorsam 5 bin kişi alacaklarmış bu sene. Bu, ne olursa olsun güzel bir haber. Formasyon aldıktan sonra çalışma alanınız da hayli genişliyor: Özel okullarda, Kuran kurslarında ve kreşlerde pedagog olarak çalışabilmeye başlıyorsunuz. Düşünülesi bir seçenek.

2. Özelde Çalışmak

2. a. Özel eğitim kurumları ve rehabilitasyonlar: 

Özelde çalışmak deyince aklımıza ilk gelen yerler özel eğitim kurumları ve rehabilitasyon merkezleri oluyor. Bu kurumlar yeni mezun psikoloji öğrencilerinin ilk tecrübe yuvası gibi, hemen herkesin bir özel eğitim geçmişi oluyor alanda. Bunun sebebi, özel eğitimlerin işe alımda çok fazla tecrübe istemiyor olması. Psikolog alma amaçları bazen kurumda psikolog bulundurma zorunluluğundan kaynaklanıyor, bir nevi diploma kiralanması gibi. Burada yapılan işler özel eğitim gören çocuklarla ve aileleriyle görüşme yapmayı içeriyor, görece rahat çalışma koşulları var. Küçük bir yerdeyseniz, haftaiçi her gün bile çalışmıyorsunuz: Bütün görüşmelerinizi haftada iki ya da üç güne sığdırabilirsiniz. Buna göre maaşınız da değişiyor, örneğin haftada iki gün çalışmaya aylık 1000 lira alıyorsunuz. Büyük şehirlerde özel eğitimlere girmek tabii ki zor, küçük şehirlerde maaşları da daha yüksek oluyor. Şehirdeki üniversitelerde psikoloji bölümü olup olmaması burada arz-talep eğrisini ciddi bir şekilde etkiliyor, örneğin Trabzon'da tam zamanlı olarak 1800 liraya işe başlayabilirken Ankara'da size asgari ücret (1300 lira) teklif ediliyor. Burada sizin çok tecrübeli olmanız yüzünden yüksek bir maaş talep etmeniz önemli değil, mezun sayısı çok olduğu ve çok da uzman aramadıkları için sizi gönderip yerinize daha düşük ücretle çalışabilecek birilerini bulmak kolay. Bizzat gittiğim bir özel eğitim görüşmesinde kurum müdürü bana eskiden psikolog bulamadıkları için diploma kiraladıklarını, şimdi bu kadar başvuru olmasına şaşırdıklarını söylemişti. 1300 lira maaş için şehirlerarası yerlerden arayanlara yanımda "açıkçası bu maaş size Ankara'da yaşamak için yetmez" diyordu. Özel eğitimde aranan özellikler nedir diye sorduğum zaman genelde şu cevabı alıyorum: Yeni mezun, özel eğitime yakın oturan, mümkünse evli ya da ailesiyle yaşayan ve KPSS ile atanmayı düşünmeyen/puanı bile olmayan adaylar öncelikli. (Meraklısı için: Ben de tabii ki bu işe giremedim.)

Özel hastaneler ise klinik psikoloji yüksek lisansı ve tecrübe ikilisi ile bu yarışa dahil oluyor.

2.b. İnsan kaynakları uzmanı olmak

İtiraf etmek gerekirse benim bütün bu yazdıklarım arasında en çok içime sinen kısım, bu bölüm. Bu alanda diğer psikoloji mezunlardan ziyade İktisadi/İdari Bilimler mezunları ile yarışıyorsunuz. Haliyle herkes IK'da olmak istiyor: Kim uzun bir süre iş aradıktan sonra işe alımlarda görevli olmak istemez ki? Üniversiteye yerleştikten sonra öğrendiğim bir şey var, herhangi bir yerde iibf mezunlarına bir şekilde kadro açılmışsa o mezunlar o kadroyu yeyip bitirir (alan sınavları ve mülakatlar yüzünden bu mezunların Türkiye'de hayatta kalma becerileri oldukça gelişmiş, her türlü zorluğa karşı yılmadan ilerleyebilmeyi öğrenmişler). Gelin görün ki büyük şirketler artık verdikleri IK ilanlarına kocaman kocaman "Psikoloji Mezunları" da yazıyorlar da bizim de bir umudumuz oluyor. Olumsuz tarafları, Ankara'da özel sektör diye bir şey olmadığı için İstanbul'a gitmenin bir kere farz olması. Olumlu tarafları da, meslek doyumu ve maaşın daha yüksek olması. Ya da, daha yüksek olmasının umut edilmesi diyelim. 

3. Bireysel/Diğer Alanlar

Bu alanlar sizin kendinizi nasıl geliştirdiğinize ve yüksek lisansınızı nerede yaptığınıza göre değişebilen seçenekler sunuyor. Mezun olduktan sonra spor bilimlerinde yüksek lisans yaparak Spor Psikologluğu yapabilirsiniz. Örneğin bir arkadaşım mezun olduktan sonra Radyo, Televizyon ve Sinema'da yüksek lisans yaptı ve şu anda TV kanallarına psikolojik danışmanlık yapmakta, editöryal işlerde çalışıyor. Ya da İlahiyatta yüksek lisans yaparak ileride çok revaçta olacağını düşündüğüm din psikologluğu yapabilirsiniz. İki sene kadar önce Aile Danışmanlığı mezunları için büyük bir atama haberi çıkmıştı ve bir anda bu bölüm de hayli popüler oldu. Belki düşünülebilir. Bunlar, tamamen sizin becerilerinize kalmış seçenekler. Şu an kanun durumunu bilmediğim için emin değilim ama bir süre önce klinik psikoloji mezunları tek başlarına ya da bir psikiyatristle beraber klinik açabiliyorlardı. Muhtemelen şu an da bu şekildedir ama ilerlemek için testlere ve belirli bir tanınma oranına ihtiyacınız olacaktır. 
*
Psikoloji bölümü ile alakalı en sevdiğim şey, biraz da UPOK'ların sayesinde adeta bir aile gibi oluşumuz. Meslek yasamızın olmaması sebebiyle görüyorum ki biz birbirimizi kollamadığımız sürece işverenler bizi daha fazla kullanıyor. Bildiklerimi paylaşmaya çalışarak biraz da olsa bu çabaya katkıda bulunmaya çalışıyorum, bu yüzden tüm bu yazdıklarımla alakalı eklemek istedikleriniz ya da yanlış olduğunu düşündüğünüz şeyler varsa lütfen yazın.

Şimdilik hoşçakalın!

LİSANS SONRASI, 1. BÖLÜM: PSİKOLOJİDE YÜKSEK LİSANS

10:22


Mezun olma sürecinde ve hemen ardından bütün yaz tatili boyunca üniversitelerin yüksek lisans süreçlerini, iş ilan ve imkanlarını takip ettikten sonra, geçtiğimiz günlerde aniden bir ışık yandı ve "neden artık tecrübe olmuş olan tüm bu bilgileri yazıya dökmüyorum ki?" dedim. Ardından olan oldu. Çevremde Psikolojiden mezun olan herkesle bu konuları enine boyuna tartışmaya ve elime geçen her yere notlar almaya başladım. Daha kafamda tasarlarken bile çok uzun bir yazı olacağını tahmin edebiliyordum ama bölüme yeni başlayanlar için çok yardımcı olabileceğini düşündükçe çeşitli üşengeçliklerden sıyrılarak nihayet yazmaya başlayabildim (bu bana ikinci bir lisans tezine başlıyor gibi hissettiriyor). Diğer bir yazma nedenim de "Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler, şimdiki gençler şanslı" diyebilme keyfini yaşamak, ehem öhöm. Fazla sulandırmadan, hadi başlayalım.

Başlamadan önceki son uyarı, burada yazılanların tamamen benim fikirlerim olmasından kaynaklı hatalar içerebileceği gerçeğidir.

İlk bölüm, tabii ki,

1. Yüksek Lisans:

Yüksek lisans yapmak, Psikoloji bölümlerinin bir olmazsa olmaz'ı. Henüz birinci sınıfa giderken bile "yüksek lisans yapmadan bir şey olamazsınız" söylemleri fısıltı halinde dolaşmaya başlıyor öğrenciler arasında. Bu söylem tam olarak doğru değil ama o konuya sonra geleceğiz, yani yüksek lisans yapmadan direkt iş hayatında lisans mezunu olmanın karşılığının ne olduğuna.

Muhtemelen hiçbir bölümde öğrenciler Psikoloji bölümündekiler kadar akademisyen olmak istememiştir. 60 kişilik sınıfımda akademisyen olmayı düşünmeyen, en azından yüksek lisans yapmayı düşünmeyen kişi sayısı 5'i geçmezdi (5 burada epey iyi niyetli bir rakam bu arada). Üniversitede yatay geçiş yaptığım için (özel üniversiteden devlet üniversitesine), eski okulumda da durumun tamamen aynı olduğunun farkındaydım. Daha da ileriye gidelim, her yaz yapılan Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongresi (UPOK)'ta da tanıştığım her öğrenci yüksek lisans yapmak istiyordu. Ama şöyle bir durursak: Hepimiz master yapamayız. Bu kadar öğrencinin yarısı, hatta çeyreği kadarı bile master yapamaz. Gerçekçi olursak, mezun olunca çoğumuz Psikolojiden master yapamayacağız. Master imkanlarını (gözlemlediğim kadarıyla) ikiye ayırıyorum: Mezun olunan üniversiteye göre, başvurulan üniversiteye göre. Şimdi tek tek inceleyelim.

1.a. Mezun Olunan Üniversiteye Göre: 

Bizim zamanımızda, yani bundan 5-6 sene öncesini kastediyorum, psikoloji popüler bölüm olmanın doruklarındayken (KPSS'de 65 ile atanılan o görkemli dönem :), özel üniversiteye gitmek ile devlet üniversitesine gitmek arasında da dağlar kadar fark vardı. Devlet her zamanki gibi daha "tercih edilir" olandı, oysa şimdi öyle değil. Büyük okullar dışında (ODTÜ ve Boğaziçi), Psikolojinin şu anki iyi bölümleri hep özellere kaymış durumda (Bilkent, Bilgi, Bahçeşehir vs... İstanbul Şehir Üniversitesinin ilk 5 binden Psikoloji öğrencisi aldığını biliyor muydunuz? Bizim zamanımıza göre inanılmaz rakamlar...). Bu genel olarak bütün bölümlerde var olan bir şey sanırım ve temel sebebi "iyi hocaların özel okullara geçmesi" olarak görülüyor (bu başka bir yazının konusu ama). Kendi okulumdan örnek verecek olursam, zamanında ilk 6 binle alan okul yanlış bilmiyorsam 10 binlere kadar kaymış durumda. Anlayacağınız, "okul adının önemi" konusu, son birkaç senede çok değişti. Şimdi "köklü" bir devlet üniversitesinden mezun olduğunuz zamanın, yeni bir özel üniversiteden mezun olduğunuz zamandan avantajlı olan tek kısmı, özel sektörde işe girerken ya da devlette mülakatlı bir alım yapılırken daha sağlam bir imaj veriyor olması.

Peki yüksek lisansta durum nedir?

Burada pek çok değişken var. Mezun olunan üniversiteye göre değil, tamamen not ortalamasına göre işleyen bir süreç başlıyor. Genelde kimse, hani hep internette dalga geçilen İsim Üniversitelerinin birinden mezun olduğu için yüksek lisansa kabulde bir sorun yaşamıyor: Not ortalaması çok yüksek olduğu sürece. Burada çok yüksek olma kriterimiz ise: 90+/100 GPA. Özel üniversitelerden düşük ya da orta seviye bir ortalama ile mezun olan kitle, muhtemelen en şanssız kitle. Çünkü devlet üniversitesinden orta seviye bir ortalama ile mezun olanlara göre mülakatlı kabullerde onlara büyük bir önyargı ile yaklaşılıyor. Aynı şekilde iş hayatında da, devlet mezunları daha tercih edilebilir çünkü daha "sağlam" bir eğitim aldıkları izlenimi var. Görece doğru. İyi hocalar özel üniversitelere kayıyor olsa da, çoğu "yeni" özel üniversitede "hoca" yok (Psikoloji bölümleri için konuşuyorum). Üç tane yarddoç'tan dönüşümlü olarak eğitim alarak mezun olan arkadaşlarım var. Bazı okullar, "hocaları" olmadığı için Yüksek Lisans açamıyor. YÖK, popüler bir bölüm olduğu için Psikoloji bölümlerini özel okullarda açmada çok elibol davransa da eğitim kalitesi kontrol altında tutulmuyor.

Burada pek çok haksızlık ve hakkaniyetsizlik de var ama genel bir eğitim sistemi sorunu bu. Ortalama yapmak hiç kimse için kolay bir şey değil ama bazen kolay olduğu durumlar da oluşabiliyor. Siz bir üniversitedeki 70 geçme notu (70=CC, 90+=AA) ile bir özel üniversitedeki çan eğrisinde (45 ile de AA alınabilir, 70 ile de, 90 ile de) aynı ortalamayı yapmış iki insanın emeğini hiçbir şekilde eşitleyemezsiniz. Sırf bulunduğunuz sınıftakilerden (ve doğal olarak ortalamadan) biraz daha iyisiniz diye dersleri geçmek, çok adil bir yöntem değil. Burada Çan Eğrisi kolaydır denilmiyor, eğer çok iyi bir okuldaysanız Çan sizin aleyhinize de dönebilir elbette. Ama piramidin altındaki büyük kısım ortalama seviyede okullardan oluşmakta ve bu not sistemlerindeki haksızlıklar, en azından bazı okullardan mezun olan öğrenciler için tamamen bir hayalkırıklığına sebep oluyor. Çünkü yüksek lisans sıralaması yapılırken mezun olunan okullara ya da o okulların zorluk derecesine (ki böyle bir şey olduğuna iki okul görmüş bir insan olarak kesinlikle inanıyorum) bakılmıyor.

Ayrıca çok iyi okullardan mezun olduğunuz zaman zaten sizin yeriniz de belirlenmiş oluyor.

Bu başka bir problem, yani ikinci kısım.

1.b. Başvurulan Üniversiteye Göre:

Lisans 1. sınıfta bölümü tanıtmak için gelen bir araştırma görevlimiz vardı, kendisi Ankara'da yüksek lisans yapıyordu o sırada. Boğaziçi mezunuydu ve iyi bir ortalaması (3.60 civarıydı sanırım) vardı ama bize sürekli kabul sürecinde ne kadar zorlandığından bahsetmişti. İyi okulların master kontenjanlarını zaten kendilerinin en iyi öğrencileri dolduruyor (ki bütün okulların kendi öğrencilerini kabul etme yanlılığından bahsetmiyorum bile burada). Bu sene Hacettepe'nin Klinik Psikoloji'sine kabul alan öğrencilerden en düşük ortalama ile girenin bile 100 üzerinden 98 ortalaması var. Bu gençler aynı şekilde çılgın TOEFL, ALES puanları alıyorlar. Diğer üniversite mezunu gençler büyük başarılar elde etmediği sürece, en tepedeki okullar genelde kendi öğrencilerini kendi aralarında değiştiriyorlar sadece.

Geriye kalan en iyi öğrenciler de diğer okullar arasında paylaşılıyor. Bu denklemde ortalama bir öğrenci olmanın pek bir yeri olmadığını siz de fark etmişsinizdir. Tabii ki paranız yoksa.

Bu da başka bir problem.

Yani özel üniversitelerden birinde yüksek lisans yapmak.

Bin kere söyledim ama Psikoloji popüler bir bölüm ve ilginç bir şekilde bölümü isteyen çılgın bir kitle var. "Psikoloji olmazsa başka bir yer de olmasın" diye defalarca üniversite sınavına hazırlanan (ki bunlardan biri de bendim zamanında) ve ardından mezun olunca da bu bakışı devam ettiren. Böyle olunca çoğu özel üniversitede burslu bir şekilde Psikolojide yüksek lisans yapma imkanı kalktı (emin değilim ama şu an hiçbirinde olmuyor bile olabilir). Çılgın bir talep olduğu için, işe bakın ki en pahalı yüksek lisans bölümleri de Psikolojininkiler oldu. Başvuru döneminde çoğu özel okulun burs verilebilecek durumlar listesine "Psikoloji Bölümleri Hariç" yazısı eklenmeye başlandı. Buralarda bahsedilen fiyatlar minimum 35 binlerden başlayıp, ucu açık olarak 60 binlere kadar çıkabiliyor. Burada sizin akademik başarılarınızın hiçbir anlamı kalmıyor. Boğaziçinden iyi bir ortalama, güzel ALES puanları ile mezun olmuş ve kaderin tuhaf bir cilvesi sonucunda Başkent'te yüksek lisans yapmak isteyen bir insansanız (neden yapmak isteyesiniz hiç bilmiyorum) hiçbir burs indirimi alamıyorsunuz (kendi öğrencisi de olmadığınız için, hiç). Lisansta çocuğunu yarı burslu olarak okutabilen aileler bile bu noktadan sonra çare bulamıyor. Tüm bu durumun görmezden gelinmesi de Psikolojide yüksek lisansın korkunç bir ticaret olduğu hissini uyandırıyor bende.

Ki yüksek lisans yapmış olsanız bile ilgili "sertifika"ları almadan test veya terapi yapamıyorsunuz. Sadece uzman oluyorsunuz, yani sırada benzer bir yarışı doktora için sergilemek var. Bu sertifikalardan en temel olanları (basic kelimesinin karşılığı olarak) bile bin liralardan başlıyor. İçinizi daha da karartmak istemiyorum ama örneğin bilişsel terapi yapabilmek için sertifikasını, eğitimini ve süpervizyonunu almalısınız ve bu toplam 10 bin lirayı bulabilen bir süreç. Ciddi bir klinik psikolog olmak, iyi bir kendine yatırım gücü istiyor.

Başvurulan üniversiteye göre başlığının altında olması gereken bir diğer konu da, başvurulan üniversitenin o dönem açtığı kontenjan sayısı. Bu tamamen şansa yönelik bir değişken ve gitgide azalıyor da (bunun sebebi de zamanında ÖYP'lilerin bu kontenjanları direkt doldurmasıydı; istedikleri yere geçebiliyorlardı ve okullar gitgide daha az master öğrencisi almaya başladı). Bu konuyla alakalı (Psikoloji bölümleri kontenjanları ile alakalı) her sene güncel bilgiler veren bir hocamız var, Engin Arık. Onun sayfasından ve TPÖÇG'den aldığım son verilere göre şu anda Türkiye'de 75 tane üniversite Psikoloji öğrencisi alıyor ve sadece geçen sene yaklaşık 8 bin psikoloji öğrencisi mezun olmuş. Yüksek lisans programı sayısı (16 Haziran 2016 itibariyle) 90. Ayrıntılı program listelerine şuradan bakılabilir: TIK. 

Bu yazıyı şimdilik burada noktalıyorum, devam edecek serinin ilk yazısı olarak. Muhtemelen size çok fazla karamsar geldi ancak ben, umutlu kısmı serinin diğer yazılarına saklıyorum. Bundan sonra sırayla mezun olduktan sonra iş hayatındaki seçenekler, yurtdışı imkanları, diğer alanlara kayma gibi konuları ele almaya çalışacağım. Bu yazı da dahil olmak üzere eklemek ya da eleştirmek istediğiniz her şeyi duymak isterim, lütfen yazın.

Şimdilik hoşçakalın!