iphone xr etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iphone xr etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MARUS THE EMPRESS

03:40

Kesinlik hali. Keskinlik hali.


Ancak ve ancak ekinokslarda karşılaşacağın, 04:55 olduğunda derin bir Klein mavinin içindeki gökyüzüne aynı anda bakıyoruz, bir kahramanlık hikayesi bu, bir başarma hikayesi. Tüm o soğuk ülkelerde unutmak için adım adım yürüdüklerimiz ve peşini sürdüklerimizin hikayesi. Ormanlarında dolaştığımız ve yabani eğreltiotlarına basıp düşerken hatırladığımız şeylerin hikayesi. Kervangeçmez tavernalarda başını kaldırdığında göz göze gelenlerin hikayesi, o an artık yola çıkma vakti gelmiş ve imparator, imparatoriçe, yerini almıştır…


Salaş bir hikaye bu. Salaş, çetin, birbirine yoldaşlık eden çok kimsenin olmadığı bir hikaye. Küçük imparatoriçe, sevimlilik büyüsüyle kontrol altına aldığı Büyük Aslan’ı yönetmekte ve ona tatlı emirler yağdırmaktadır. Büyük, çok büyük bir denizin kıyısında durmuş karşı kıyıdaki askerlere baktığımız bir an yaşarız. Bu bizim birlikte olduğumuz, aynı gurur ve korku duygusunu yaşadığımız anlardan birisi. Bir esiş, bir gürleyiş aramızdan geçer. Uzun bir aradan sonra birlikteyizdir, uzun bir aradan sonra kendimi bağlanmış hissederim. Kabul etmesi zor, inkar etmesi zor, karşına alıp savaşması zor bağlanışlar. Birlikte bir şehri bozkırın ortasına inşa ederiz.


Gece uykusundan da önce geceyi öğrendiğimiz bir gerçeklik oluşur.


İmparatoriçe, görkemli bir göz devirişi ile yol gösterir, peşinden gideriz. Tüm kolluk kuvvetleri toplanmış, neşeli mi tedirgin mi olduğu belli olmayan bir akıl karışıklığıyla hareket eder. Bir dalganın arkasındaki diğer dalga oluruz. Diğer dalganın arkasındaki rüzgar oluruz. Peşinden geldiği göklerdeki kuzgun, tundralarındaki aslan oluruz.


Bir bakışıyla mest olan çocuklar oluruz…

PAZAR, 11:18

08:32



Fırtına geldiğinde bu evde, artık barınağımız olan bu evde, oturma odasının tıkırtılarını dinleyerek bir süre güvende olabiliriz… 


Mutfak tezgâhına yaslanarak konuştuğumuz şeyler, bulaşık makinesi tabletleri, yulaf lapaları, çocukluk aşklarımız... 

Yeni bir kahve demlemek için cam hazneyi temizlerken aklımızdan geçen şeyler, rutinler, rutinlerimiz... Kalan posayı dökmeden önce çöp kutusunun organik geri dönüşüm tarafını el yordamıyla bulmak, üzerinde artık düşünmediğimiz davranışlar, Aralık ayı soğuğu, rüzgâr, daha çok rüzgâr...

Mırıl mırıl konuşmalar, kahve yanına tezgâh altından çıkan kuru meyveler ve birkaç ceviz... O an zihnim ikiye bölünmüş gibi, bir tarafım ne kadar sıradan diyor ne kadar sıradan ve ne kadar güzel. Tüm partiküllerimizle birlikte bu anı dolduruyoruz, bu mutfağı, üzerimizde pofuduk kazaklar, temizlik sonrası yakılmış salondan gelen vanilyalı mum kokusu ve titrek ışık, o gün evden çıkılmayacağı o kadar belli ki...
 

Fırtına geldiğinde bu evde, artık barınağımız olan bu evde, oturma odasının tıkırtılarını dinleyerek bir süre güvende olabiliriz… 


Hatırladığımız her şeyin içinde, coşkuyla yaşadıklarımız, oradan oraya koştuklarımız, kahkahalarımız, mutluluktan yemek yemeyi unuttuklarımız ya da yemeye doyamadıklarımız, o yukarıda, çok yukarıda ruh hali... İşte hepsi buraya kadar; hepsini bugünün, bulaşık makinesi tabletlerinden, yulaf lapalarından ve aşklarımızdan konuştuğumuz bugünün dinginliğine bırakıyoruz, usulca bir bırakış bu...

Usulca bir bırakış, zarar vermeden, ürkütmeden...


Kusurlu, kalitesiz, doğal...

Arkadaşça...

Karşılıklı oturuyoruz, dışarıda heybetli bir rüzgar var. Bakışlarımızla fırtına geliyor’laşıyor, başlarımızla birbirimizi onaylıyoruz. Fırtına geliyor. 


İçimizden gelen çocuksu bir "burası güvenli" hissi, burası sıcak, burası temiz, burası aradığımız her şey, burası bir kucak, bir annenin dizinde yatıp saçlarını okşaması, bir kardeş boğuşması, pati dokundurması... 

DURUN, BEN HO’DAYIM!

06:09


Gerçek bir “home office’te neler yapıyorum” yazısı. Çünkü neden olmasın?


Uzun, çok uzun zamandır home office’teyim, bir süredir de İstanbul’dayım. Evdeyim, kendi evimde. 24 saatim nasıl geçiyor, size biraz anlatayım:


Sabahları 6:55-7:00 gibi kalkıyorum, bazen tembellik yapacaksam ve biraz uykusuz kalmışsam 7:30. Mesaimin resmi olarak başladığı saat 7:30, genelde bu saate uymakla beraber bazen 8’e kadar esnetiyorum (güne 8’deki bir toplantı ile başlayacaksam). Her sabah istisnasız, işe gider gibi hazırlanıyorum: Giyiminden, makyajına kadar (hoş, makyaj anlayışım kaşlarımı taramak ve yüz ve dudak nemlendiricisi sürmek olduğu için çok büyük bir olay olmuyor). Bu sene Massimo Dutti’den iki tane loafer almıştım, bej ve kahverengi. Bej olanı dışarıda çokça giydim ancak kahverengi olan kendi kendisine ev ayakkabısı oldu. Bilgisayarı ve balkon kapılarını açtıktan sonra epey bir su içiyorum ve ardından kahve için su koymaya gidiyorum. İsveç’ten getirdiğim kahveler çok şükür ki hala bitmedi, kahvenin yanında bayram tatilinde Ankara’da kuruttuğumuz armut kurularından 1-2 dilim yiyorum. Öğlene kadar tüm yiyip içme bundan ibaret oluyor: 1 litreye yaklaşık, günümdeysem 1.5 litre su, 2 bardak kahve, 2 dilim armut kurusu. Açsam, salatalık yiyorum. Çok açsam, 2-3 salatalık yiyorum. Ardından tabii ki bilgisayarın başına geçip bire bir görüşmeler, toplantılar, bitmeyen telefon konuşmaları, Cisco’lar...


Genelde yoğun çalıştığım için öğle arası çok hızlı geliyor. O gün ortalık biraz sakinse bazen televizyonu açıp haberleri epey kısık seste dinliyorum. Sabahları genelde “kafam almıyor”. Arkada mırıl mırıl seslerin olmasını bazen seviyorum, bazen ona bile tahammül edemiyorum. Ardından öğle arası adını verdiğim bölüm başlıyor.


Öğle arası benim için telefonu yakınımda tutarak kahvaltı hazırlamak (çünkü telefonum hiç susmuyor!). Kahvaltı yapmayı çok sevdiğim ve gün içinde birden çok kere yemek hazırlamak istemediğim için öğle arasını kahvaltıya ayırıyorum. Kahvaltılarım çok güzel, gerçekten eminim ki siz de çok seversiniz: Bu aralar zeytinli ve kekikli ekşi mayalı ekmeği zeytinyağında hafifçe kızartıyorum, yanına biraz tatlı biber ve domates kesiyorum, üzerine labne ve bazen kahvaltılık sos sürerek yiyorum. Bazen ise tamamen semizotu ve dereotundan oluşan bir salatanın yanında haşlanmış yumurta yiyorum. Kahvaltıda tatlı şeyleri bir tek haftasonu yiyorum, ama haftaiçi kahvaltısından sonra nektarin yemeyi garip bir alışkanlık haline getirdim bir süredir. Kahvaltı yaparken dizi seyrediyorum biraz, bazen erken bitirip biraz uzanıyorum. Keyifli bir dinlence...


Öğleden sonrası o kadar hızlı geçiyor ki, o kadar olur. Bir bakmışım 16:30 olmuş aslında mesai bitmiş. Genelde mesaim bu saatte hiçbir zaman bitmiyor, en iyi ihtimalle 17:30’da biraz bırakmış oluyorum. Ardından ev kıyafetlerine geçiyor iyice rahatlıyorum. Ardından akşam yemeği. Akşam yemeği için her şeyi yapabilirim, bu çok değişiyor. Gerekiyorsa akşam yemeği bulaşığı sonrası biraz daha mesai. Sonrasında ise üşenmeme ve yemeğin ağırlığının üzerime çökmesine asla izin vermeden giyinip kendimi dışarı atıyorum. Geçen sene böyle değildim, bu sene enerjim gün içinde çok yüksek oluyor, bunu atmak istiyorum.


Biliyorsunuz, Küçükyalı’da oturuyorum. Sahile 5 dakika mesafe gibi bir yakınlıktayım. İyi günümdeysem, iyi günümüzdeysek S. ile, Erenköy’e kadar yürüyoruz. Biraz daha üşeniyorsam ya da üşeniyorsak, Suadiye’ye kadar... 


Erenköy’e kadar yürüdüysem muhtemelen Klar’a gitmişimdir, dönüşte ihtiyacım varsa İtimat’a uğrayıp tulum peyniri ve ev yoğurdu yapmak için süt alacağımdır. Suadiye’ye kadar gitmişsem, %95 Comfy’deyimdir, %5 Grandma’da. Buraları seviyorum, sanıyorum biraz da seviliyorum. Buralar Bakery kültürünün olduğu yerler: Sıcacık çörekler yiyebileceğiniz, taze ekmeğinizi alabileceğiniz, kahvenizin her zaman sizi mutlu edeceğinden emin olduğunuz yerler... En azından benim için. 


Akşam eve bir yürüyüşle dönüyorum, bu bazen her gün, bazen iki günde bir yaklaşık 10 km yol demek oluyor. Bu yolda müzik dinlemek beni bazen sıkıyor, duruma göre podcast dinliyorum, Ankara radyosu Maxfm’i dinliyorum veya Kur’an dinliyorum. Değişiyor.


Sanırım son aylarda kendime soda içme alışkanlığı da kazandırdım. Sodayı da sayarsak günlük 3 litrenin üzerinde su tüketiyorum (kahve vs hariç). Akşam eve geldiğimde o soğuk sodayı içmek güzel bir ritüel. Bazen karanlıkta oturup, bazen kitap okuyup, bazen televizyon seyredip, bazen ev işlerini hallederken o soğuk sodayı içmek ne kadar sıradan ama ne kadar iyi hissettiren bir davranış...


Yapmayı en çok sevdiğim şeylerden birisi yemek tarifi okumak, yemek fotoğraflarına bakmak, videolarını seyretmek, kitaplarını araştırmak, - yemekle alakalı her şey! Yemeğe karşı bu ilgime şaşırmıyorum: Anne genlerimden gelen ekmekçilik, Avrupa’nın bakery kültürüne duyduğum ilgi ile harmanlandı ve ortaya ileride ne zaman kendi bakery’sini açacağını merak eden klasik beyaz yakalı genç kadını ortaya çıkardı... 


Genelde en geç 12 gibi yatıyorum. Gece birkaç kere uyanıyorum, hatta bazen gece kalkıp salondaki Poang’ımda oturup ya da uzanıp dışarıyı seyrediyor ve geceyi dinliyorum. Kendi evimde olmak, 2020’de benim için en büyük şükür sebebi sanırım. Bazen buna o kadar şükrediyorum ki, nazar değdireceğimden bile korkuyorum. Rahat rahat banyo yapabilmek, yemek yapabilmek, istediğini istediğin saatte istediğin şekilde yapabilmek, istediğini eve alabilmek istediğini alıp satabilmek, evine misafirlerin gelmesi, onlar için hazırlık yapmak...


Bunun dışında standart bir home office günümü hareketlendiren şeyler, S.’nin eve gelip tatlı getirmesi veya fotoğraf çekmek için evin bir kısmını kullanması, komşularla sohbet etmek, akşam arkadaşlarla buluşmak yeni bir yer keşfetmek, Çevre kulübüyle ekip toplantısı yapmak, arabayla bir yerlere kaçmak gibi şeylerden oluşuyor. Bazen de öğle arası dışarı çıkıp farklı bir yerde çalışıyorum.


Bu sene, garip bir şekilde kendimi çok iyi hissediyorum. Garip bir şekilde değil gerçi, üzerine çalışılmış, işlenmiş ve elde etmek için çaba sarf edilmiş bir iyilik hali bu... Sahip olduklarım bana daha güzel geliyor, kendim de kendime daha güzel geliyor. Uzun bir süre evde olmak beni dalgalandırdıktan sonra dingin bir yaz akşamı denizine çevirdi. Çoğu zaman çok yoğun çalışsam ve bazen bundan bunalsam da kendi evimde olmanın güvenli rahatlığı içerisindeyim. Sevdiğim insanlar etrafımda, yakınımda, ailemin bir kısmına uzağım ancak 3 saatte yanlarına gidebilirim, hepimiz güvendeyiz. Günü arkada bırakıp akşam sahile kaçmak ve uzun yürüyüşler yapıp sevdiğim bir kafede kahve içmek, sahipleriyle Ekler’in içindeki Şu hamuru üzerine sohbet etmek bana öyle yetiyor ki, iyilik hali ile dolup yaşıyorum. 


Haftasonları ya da olası tüm tatillerde bambaşka bir yaşam modeline geçiyorum, o ise başka bir yazının konusu. Şimdilik benden bu kadar, artık latte’min parasını da ödeyip Klar’dan kalkabilirim... 

GÜNE DÜŞÜLEN NOTLAR

10:56

Hayatı biraz, biraz, yavaşlatmak istediğim, kendimde özlediğim her şeye kavuşmak istediğim bir dönem... Malum, bir de eski kafalı bir blog yazarı olduğum için son zamanlarda bana en çok keyif veren şeylerden biraz bahsetmek istedim.

2018 yılında en çok dinlediğim şarkı Olafur Arnalds ve Nils Frahms'ın Trance Frendz albümündeki, gece 03:06'da çalmalarına binaen adı da 03:06 olan şarkıydı; bu aralar yine çok dinliyorum. Ruha dokunan, arkadaşlığın sıcaklığı ile sarıp sarmalandığımı hissettiğim pür-ü pak bir Ada şarkısı. Akşam güneşine karşı yürüdüğünüzde burnunuzun üzerini hafifçe pembeleştirerek sizi mutlu edecek bir şarkı...

Bu şarkı bana Olafur Arnalds'ı ne kadar sevdiğimi de tekrar anımsattı. Olie... Ardından geceleri balkonda ayaklarımı uzatarak KEXP performanslarını yeniden dinlemeye başladım. Keyifli bir dinlence... Austin'e gittiğimde dinlemek üzere bir konseri denk gelse efsane olmaz mıydı, Mellow Johnny'nin bisiklet mağazasında hem de... Yere oturur ortada bisikletlerin asılı olduğu kolonlardan birine yaslanır, ayaklarımı da uzatırdım. İşte diye düşünürdüm sanırım, dünya bu kadardı, bitti...

Silmarillion'a tekrar başladım, nereden nasıl esti bilmiyorum... En son ne zaman okuduğumu da hatırlayamıyorum, çok şey unutmuşum ve bunun mükafatı olarak çok heyecanlanıyorum okurken. Şu anda Beren ve Luthien'deyim, ilk okuduğumda en abartıldığını düşündüğüm hikayede bile aldığım zevk bambaşka... Kralın Dönüşü'nün sonunda Aragorn ve Arwen'in nasıl tanıştığını anlatan bir ek bölümü vardı, orada Aragorn, Arwen'i ilk gördüğünde ona "Tinuviel! Tinuviel!" şeklinde sesleniyordu. Çocuk halimle okurken o sahneyi gözümde nasıl canlandırdıysam, Beren efsanesini okurken aklıma hep o an geliyor. Sanki yaşamışım da, bir anımı hatırlıyormuşum gibi. Güzellikler...

Yeni makinemi kurcalıyorum, yıllarca Sony diye "fangirlling" yapıp (bunu Türkçe'ye nasıl çevirmek gerekir?) gidip Fujifilm almak tam bana göre bir karar alma davranışı... Makine, eski analog makinelere benziyor, hatta Zenit'ime benziyor. Güzel fotoğraflar çekiyorum ancak henüz paylaşma isteğim hiç yok, fotoğraf çekmeyi de yeniden keşfediyor gibiyim. 35mm, diyaframı 1.4 olan bir lens var üzerinde. Bokeh'lere yeniden aşık oluyorum. Yaz akşamları trafikte çektiğim fotoğrafları hayal edebiliyor musunuz... Tam benim fotoğrafım olmaz mıydı?

Bu aralar pek çok el işine giriyorum, girmeye çalışıyorum. Geçtiğimiz günlerde kendime yeni bir fotoğraf arka planı yapmıştım, ardından armut kurutma işine girdim, komik ama gerçek. Armutları öğlen sıcağında oturup soymak, tek tek dilimlemek, ardından ipe geçirmek, asmak... Ve tabii ki yemek. Tüm bunları yaparken ilk yayınlandığı sırada üniversite hazırlıkta, yurtta kalırkenki zamanlarımı hatırlatan How I Met Your Mother'ı seyretmek... Ki bunu diziyi seviyor da değildim ancak armut soyarken yanınızda arkadaşlarınızın olması gibi bir şey bu. 

Ahh, resmen yaşlanıyorum.

Anlatacak çok şey var, sizleri ise çok sıkmak istemem... Burada yeni bir yer keşfettim, daha doğrusu yeni açılmış bir cafe var. O kadar sevimli ki. Sahipleri ile tanışma şansım oldu, beni iPad'de çizim yaparken görmüşler ve kendi çizim gruplarına davet ettiler. Çizim yapmakta o kadar kötüyüm ki, inanamazsınız, o kadar kötüyüm! Belki bu çizim grubu (Urban Sketchers) bana en azından birkaç doodle yapmayı öğretir. Kendimden çok büyük beklentilerim yok, ama bir gün burayı yiyecek illüstrasyonlarıyla dolu bir bakery bloguna çevirirsem de alınma, gücenme olmasın...


Şimdilik, durumlar böyle.

Bu yazı böyle biraz benden haberler verip sizden de yeni haberler duyma yazısı olsun istedim. Bir sonrakinde görüşünceye dek...

STOCKHOLM: KANELBULLAR REHBERİ (HAYLİ GEREKLİ BİR REHBER)

09:41


Muhtemelen bu bloga yazdığım en keyifli yazılardan birisi bu: Daha doğrusu yazıma hazırlanma süreci en keyifli olan... Hızlı bir giriş yapacağım çünkü konuşacak çok şey var. Öncüllerimiz şu şekilde, kısa bir giriş:

1. 4 Ekim, her sene İsveç'te Ulusal Kanelbullar (Tarçınlı Çörek) günü olarak kutlanıyor. Tarçınlı Çörek, Türkiye'de bildiğimiz Tarçınlı Çöreklerden değil. Yapı olarak ülkemizdeki tahinli çöreği daha çok andırıyor diyebiliriz sanırım (şekerli olduğu için).
2. Bu günde, aslında bugünün olduğu haftada, şehrin her tarafında Tarçınlı Çörek (bundan sonra özgün adının kısaltması olarak Kanel diyeceğim) satılıyor. Fırınlarda, marketlerde, kafelerde, her yerde Kanel var ve herkes akıl almaz bir şekilde Kanel yiyor.
3. Tahmin edeceğiniz üzere İsveç'teydim ve yanımda beni başladığım diyete sadık tutmasını umduğum bir arkadaşım vardı.
4. Ve kaçınılmaz olan şey oldu: Kanel bataklığına bir daha hiç çıkmayacakmışçasına düştük...

Tam bu noktada flash'lı olarak şu yazıların yazıp sönmesini istiyorum: "5 günde nasıl 3 kilo aldılar?!! Stockholm'deki en iyi Kanel'cileri bulma uğrunda yitip giden gençlere ne oldu?!! Kanel peşindeki gençlerden 3 gündür haber alınamıyor!!!"

Öncelikle stratejimizden bahsedeyim:

Tüm bu çılgınlığa girişmeden önce aklımızda Ulusal Kanelbullar Günü olduğu vardı ancak sadece 4 Ekim'de biraz tadına bakarız şeklinde düşünmüştük. Ama o hafta Instagram'daki tüm Stockholm ve Stockholm Fan sayfaları çılgınlar gibi şehrin en iyi Kanel'leri listeleri yayınlamaya başlamıştı. Bu listeye ilk başta kayıtsız kalsak da zamanla herkesin en iyi Kanel arayışında olduğunu fark ettik ve kendimizi büyük bir toplumsal histerinin içerisinde bulduk. Bu listelerde sıklıkla yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Bröd&Salt vardı ancak biz maalesef ondan hiç tadamadık. Aşağıdaki yazının büyüklüğünü gördüğünüz zaman neden tadamadığımızı zaten anlayacaksınız ama ben şimdiden söyleyebilirim: Gerçekten yer kalmadı. Yenilebilecek her Kanel'i yedikten sonra tükendik. Yürüyen kocaman Kanel'ler haline geldik ve durum ürkütücüleşti...

Şimdi sırasıyla bizim denediklerimiz, hadi başlayalım.

1. Grillska Huset, Stockholms Stadsmission, Stortorget, Stockholm, İsveç

Gamla Stan'da feci bir yağmura yakalanmışken kendimizi attığımız yerdi burası, Nobel Museum'un hemen karşısındaki köşede... Çok tatlı bir yerdi, filtre kahvelerinde refill serbest -her yerde olduğu gibi-. 

Bu arada İsveç'te filtre kahve aldığınızda sınırsız refill almış oluyorsunuz. IKEA'da sıcak kahve bardağına para verme olayı aslında bir gelenekmiş. Özel bir adı bile var: "påtår". Sadece kahvelerde geçerli. Hatta içeride 10 kupa kahve içtikten sonra termosunuzla take-away bile alabilirsiniz. 

"Ee peki buradaki Kanel nasıldı?" diye soracak olursanız: Yemin ediyorum doğru düzgün hatırlamıyorum. Buraya gittiğimizde o kadar üşümüş ve ıslanmış haldeydik ki ne bir şey yiyecek halimiz vardı, ne içecek. Yavru köpecikler gibi titriyorken yediğimiz bu Kanel'i genel ortalamayı düşünerek değerlendirirsem 6/10 diyebilirim. Soğuktu, aşırı lezzetli değildi ve zaten mükemmeli sonrasında bulacağımız için çok da yüksek puan vermeye gerek olmadığını düşünüyorum.



2. St Paul Bageri, Sankt Paulsgatan, Stokholm, İsveç

Södermalm'de... Illy Cafe ile yan yana, hatta birleşik. İçerideki ortamı tam olarak şöyle tarif edebilirim: Herkesin önünde Macbook ya da iPad'ler, bir kütüphanedelermiş edasında çalışılıyor... S.'ye sürekli herkesin grafik tasarımcı olduğunu iddia ettim ama eminim ki öyle değildir. Yeri çok güzel, Södermalm'i zaten çoook severim.

Kanel Değerlendirmesi: Epey güzeldi. 8/10 verebilirim. Bir süre yiyip yiyebileceğimiz en güzel Kanel'in bu olduğunu bile sanmıştık.





3. Fabrique Stenugnsbageri, Humlegårdsgatan, Stockholm, İsveç

Burada bizim gittiğimiz Fabrique'i işaretledim ancak Fabrique İsveç'in zincir fırını/kafesi. Hatta kendi kendime buranın "Simit Sarayı" diyerek epey eğlendiğim oldu.

Fabrique, çok güzeldi. Aşırı güzeldi.

İç ve dış dekorasyonu ayrı, ortamın sıcaklığı ayrı, yiyeceklerin tazeliği ayrı, kahvesi ayrı... Her bir şeyi ayrı güzeldi. Kanel'ine 9/10 verdik. Hatta bir ara bende şöyle bir his bile oluşmuştu: Kanel geleneği Fabrique'ten çıkmış bile olabilirdi. Burası Östermalm'deki, metronun hemen çıkışındaki şubesi. Ve inanmazsınız, içeride Elf kızları servis yapıyor.





Biter sandınız değil mi, bitmeeez.

Biraz da zincir marketlerdeki Kanel'leri denedik.

4. Coop Medborgarplatsen, Fatburstrappan, Stockholm, İsveç

İlki Coop.

İsveç'te her yerde Coop var ancak benim favorim kesinlikle burası: Sebebi Kanel'leri bizzat içerideki fırında yapıyor olmaları. Tam anlamıyla mükemmeldi. Hatta yediğimde hayatın anlamını bulduğumu sanmıştım ve işin garibi bunda çok ciddiydim: Hayat bi' 5 dakikalığına gerçekten anlamlanmıştı. Hem ucuz, hem lezzetli, her şeyiyle harikaydı. Gerçekten bir insan bu dünyada başka ne isteyebilirdi ki?

9/10. Hatta fiyat performans olarak bakacaksak, 10/10 diyorum (ama sadece bu şubesi için. Başka bir Coop'ta daha denemiş o kadar beğenmemiştik).

5. 7 Eleven, Stureplan, Stokholm, İsveç

7 Eleven'dan Kanel denemeyi aklımıza sokan şey hayli garip: Stockholm'de Birger Jarsgatan adında bir cadde var; hayli uzun, tamamen alışveriş ve yemek üzerine kurulmuş, genelde high-end mağazaların bulunduğu bir yer. Birger'de yürürken karşımızdan iki tane İsveçli genç ellerinde Kanel'lerle geldi ve bütün sokağı inanılmaz güzel bir sıcak Kanel kokusu sardı, biz de 7 Eleven'dan aldıklarını düşünerek neden denemiyoruz diyerek girdik (ne kadar mantıklı argümanlar, harikayız).

Kanel'ini değerlendirelim: Hmmm... Favorimiz diyemem, ama çok kötü de değildi. 7/10 olabilir.



Pressbyran, yine İsveç'te her yerde bulabileceğiniz bir yer. Bilhassa metro altlarında. Ben, sonrasında Birger'de gördüğümüz çocukların aldığı Kanel'leri buradan almış olabileceğini düşündüm (sebebi altlarındaki beyaz pişirme kağıdı). Sanırım burada yemedik, çünkü hatırlamıyorum. Ama fotoğrafı vardıysa yemişizdir şeklinde düşünüyorum. Bir ara Kanel yemekten bilincimi kaybetmiş olduğum için bu yazıyı görüp deneyecekler için burayı ekliyorum. S.'ye sorduktan sonra güncelleyeceğim, şimdilik ?/10 şeklinde kalabilir.



Bizim yediğimiz Vete-Katten altta fotoğrafını gördüğünüz yer değil, ancak haritada doğru yeri işaretledim. Hamngatan'da, yanlış hatırlamıyorsam Galeria adında bir AVM'nin içerisindeydi. Vete-Katten'i Stockholm'ün yerlileri çok övüyor ancak Fabrique'den daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Bu sebeple 8/10 diyeceğim. Kötü diyemem, ancak bu kadar çok Kanel yedikten sonra sınırlarınız çok değişebiliyor.


Yine fırtınadan kaçarken "neden yeni bir Kanel daha denemiyoruz ki" argümanıyla denediğimiz bir Kanel. Çok uzatmadan değerlendireceğim: 8/10. Ortalamanın üzerinde, ancak kahvesini içemediğimiz ve içeride oturamadığımız için biraz düşürdüm. Normal şartlar altında maksimum 9 olabilir.



Mükemmel. Belki mükemmel ötesi.

MR CAKE, İsveç'in meşhur bir pastacısıymış, biz bilmiyorduk. İlk gün MR CAKE'e gittiğimizde (ben biraz da "hadi artık onu da deneyelim ve bitsin" modundaydım) Kanel'lerimizi take-away almıştık (oturma sırası korkunç uzundu) ve insanların neden o kadar uzun bir sırayı beklediklerini anlayamamıştık. Sonra dışarıda bir yerde oturup Kanel'i yediğimizde S. ile birbirimizin gözünün içine bakarak donakaldık. Resmen şehirdeki en iyi Kanel'i bulmuştuk. İnternetten araştırmaya başladığımda ise MR CAKE'teki MR CAKE'in (Roy Farres) az önce kasada konuştuğumuz adam olduğunu anladık. 


O gün 2 ayrı Kanel denedik ancak kesmedi ve ertesi sabah erkenden (pazar sabahı 9'da orada olmak üzere) bu sefer kahvaltıya gittik (bu arada avokadolu tostu ve omleti aşırı derecede iyiydi, pancake'ini o kadar beğenmedik). Çantalara da fazladan Kanel atarak zorla ayrıldık. 

Sonuca ulaşmıştık: Kanelbullar, MR CAKE'te yenirdi. Bu iş, burada bitmişti.


Bu süreçte Kanelbullar ile ilgili iki tane kitap aldım, ilki İsveççe. Tamamen Kanel ve çeşitleri üzerine (Yapay Zeka çağında İsveççe olmasının çok dert olmayacağını düşündüm?!). Diğeri ise MR CAKE'in kendi kitabı. Eğer olur da bir gün Kanel yapma telaşına düşersem, elimin altında olsun, tam nokta atışı olsun istedim.

İlgilisi için ikisini de linkleyeyim:



Sanırım bu kadar!

Bu uzun ve lezzetli yolculukta bana eşlik ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki hedefim, İsveç'in bir diğer ulusal lezzeti: Semla. Sadece Şubat ayında çıkan bu hamurişini de benzer şekilde tatmak için çok sabırsızlanıyorum. Şubat ayına kadar Kanel kilolarını verebilirsem ancak kendime gelmiş olurum, orası apayrı...

Görüşmek üzere!

ps: Bu yazıdaki tüm fotoğraflar Sony A6000 (Canon FD 35mm lens ile) ve iPhone XR ile çekildi.