BURADA JAPON ARABALARI YOK

13:04


Ve ben de çok iyi bir yatırım sayılmam. Ama kendi neşemde muzur bir şeyler bulmayı da çok severim.

 

Burada Japon arabaları yok. Burada yoruluyoruz. Burası herkesin mutlu olacağı bir yer değil. Çoğunlukla ayakta olduğumuz ve çoğunlukla da bir şeylerle uğraştığımız... Aslında belki de... Burayı bir nevi avcı-toplayıcı toplum gibi düşünsek? Her şeyin özüne döndüğü ve bacakların ağrıdığı... Ferah çayırların ve muhteşem şehirlerin içerisinden geçeriz... Ferah çayırlar ve muhteşem şehirler gibi hissederiz... İşte şimdi güzel bir sabah güneşi doğar ve keyfimiz öyle bir yerine gelir ki... 

KÖR KRALIN ŞEHRİ

12:39


Rüzgâr kanatlarının altında hafif bir sarsıntı oluşturarak kendisine yer açıyor. Yolda olan, yola devam etmeye çalışacaktır. Dağılmaya başlamış olan, daha da dağılacak ve tekrar bir araya gelmek için gönülsüz olacaktır. Birileri... 42 deveyle birlikte bir sonraki ereğine varmaya çalışacaktır. 42 devenin hörgücünde 42 hikâye. Hepsi yalan dolan. 


*


Hikâyelerden birisi bize anlatılan, birisi bizim yaşadığımız, birisi inanmamız istenen, birisi inanmasak da kimsenin umurunda olmayan. Başka birisinde hikâyeyi biz anlatıyoruz, bir diğerinde hikâye bile yok. Bir başkasında hikâye hikâye bile değil birkaç anlamsız kelime, bir diğeri dağılmış ve asla toparlayamıyor. Bir hikâye çoktan unutulmuş bile, başka bir hikaye son demlerini yaşıyor. Bir tanesini biraz sever gibi olduk, bir tanesi bizi heyecanlandırdı, başka bir tanesiyle korktuk, bir diğeri birinin rüyasıydı. Başka bir hikâyede rüya bile yoktu öyle kesif, amansız bir boşluktu. Bir başkasında sadece sesler, bir diğerinde sadece titreşimler, bir diğerinde sadece ince bir gerginlik vardı. Saat çoktan geç olmuştu. Hikâyelerinizi anlatacağınız zamanların bir sınırı yoktu elbette ama hikâyelerin, nasıl desem, tutmayacağı zamanlar vardı. 42 deve yola 42 hikâye ile çıktı ve sabah olmadan pek çoğu... Yitti gitti...


İşte elimizde kalan hikâye de kendisini böyle aktarıyor. 


42 deveden kalanlar, kör kralın ihtişamlı şehrine girerken diş etlerine bir avuç tuzu sıkıştırdılar ve bir süre beklemeye başladılar. Bazılarını birileri karşıladı, bazıları kendileri gitti. Bazıları ise bekledi. Yaz geceleri geçti. Kış geceleri. Geçti. Yıldızların altında beklediler. Şimşekler çakarken de beklediler, tüm fırtınalar dindikten sonra da. Ağızlarındaki tuzlar yavaş yavaş eridi ve her şey çok tatsızlaşmaya başladı. Bir kısmı da... Beklerken yitti, gitti... Kimisi gücünü toplamaya çalışırken dizleri ağrıya ağrıya yerinden kalktı. Bilirsiniz. Bazı develerin boyunları biraz daha uzun, huyları biraz daha ağırdır. Biraz ahlayıp ohlamaları gerekir. Ama kalkacaklardır elbette. Biraz zaman alır. Bazı develer zıplayarak gider, bazıları ise yıkıp dökerek. Bazılarının kendi iç ritmleri vardır. Ne vardır, zamanı gelince olması gereken olacaktır işte. Bazıları daha çiğnemesini yeni bitirmiştir. Bazıları ise orada bir yerlerde... Yitip gitmiştir... 


İşte elimizde kalan hikâye de kendisini böyle aktarıyor. 


Kör kralın şehrinden bir şekilde çıkan develer artık tekrar yola düşmüş ve tekrar bir yere varmaya çalışır gibi görünmektedir. Uzaktan bakan için kalan bir avuç devenin anlamsız bir çöl dünyasına gitmesi imkansız gelir, öyle ya, bu yolu en iyi develer bilecektir. Develer utanmayı bilir mi? Develer mahcubiyeti bilir mi? Develer, mesela, öfkelenip... Delirip çöle gitseler... Tahmin edilir mi? Yoksa uzaktan bakıldığında her şeyden ne kadar emin göründüklerinin büyüsüyle... Yitip gidişin de muhteşem bir görüntüsü oluşur... Görkemli bir vazgeçiş... Kahramanca uzaklaşırken... Kendi ritmlerinde... Onları gölgelerinden tanırız... Siluetleri... Hafifçe kayar toprağın üzerinde... 

GECE MUTFAĞI

03:27


Gece mutfağı...


Sıcacık muhallebi kokusu veya henüz taze pişmiş, üzeri kabuklanmaya yeni başlamış supangle... Kaşıklıktan güzel bir tatlı kaşığı çekip yumuşak, tatlı, bu sıcak neşe iksirinden yemek istiyorum. Bu kıvamlı muhallebinin beni elimden tutup çocukluğuma götürdüğü, biraz daha güven verdiği, biraz daha her şeyi iyileştiren, biraz daha kolaylaştıran bir şeyleri var... Buraya gelene kadar hareket etmem gerekti. Bu takdire şayan bir şeydi, bir başarıydı. Bir hareketi başlatmış, biraz ilerleyebilmiş, parçaları bir araya getirebilmiş ve hatta topaklanmaması için ritmik hareketlerle tencereyi karıştırmıştım. Karıştırabilmiştim. Bu annemin çeyizinden kalan eski çelik tencerenin içinde (bilirsiniz bu işler böyle tencerelerde olur, Almanya'dan taşınmış olanlarda değil) yarım yamalak bir senkron bile oluşturabilmiştim. Bu ne kadar değerliydi. Ne kadar önemliydi. Bunu en iyi ben bilirdim belki. Tencerenin tepesinde durup dönen muhallebi karışımının kıvamlanması bir dirençti ve bunu bile kırabilmiştim. İnanılmaz değil miydi? Muhallebinin bile kendince bir direnci vardı ve ona da karşı gelmek gerekiyordu. Bu işin üzerinden gelmek gerekiyordu. Bütün gücün kırılmadan önce yapacağın şeyler. Belki bu küçük hareketler başka şeylere de vesile olurdu. Bulaşıkları yıkamak. Kaldırmak. Mutfağa kadar gelmişken yaş mamasını bekleyen Maruş'a mamasını vermek. Hatta suyunu da tazelemek. Olağan akışı sağlamak için gerekli olan hareket zinciri. Bu küçük zincirin kopmaması için bir iş daha. Sonra bir iş daha...  


İnsanın kendisini kilitleyen bir şeyi açmaya niyetlenmesi. Her şey o kadar küçük, o kadar imkansız bir hareketle başlıyor ki. Çocukken yediğimiz süt bisküviler vardı annemin biz gece acıkınca yaptığı. Sütü ısıt, içine cici bebe koy bu kadar. O cici bebenin o sütün içerisinde bir dağılma oranı vardı. Bazen cici bebe değil petibör... Evde ne varsa. Ben hatta petibör olanı daha çok severdim. Çok dağılırsa olmazdı. Az dağılırsa hiç olmazdı. Bir oranı bulduğumuz gibi yerdik. Ben genelde çabuk sıkılırdım ama abim epey yerdi. Doyar mıydık? Doyardık şüphesiz. Severdik. Gece ziyafeti gibiydi. Annem için de kolaydı ve çok hazırlık da istemezdi. Geçtiğimiz haftalarda evde yoğurt yaparken süt kaynatınca kavanozun almadığı çok az sütle şundan biraz yapsam diye aklıma gelmişti. Evde cheesecake'lik Burçak vardı sadece. Onla denemiştim ve o kadar olmamıştı ki. Hemen dağılmıştı. Burçak bu işin bisküvisi değildi. Maalesef hepsini dökmüş, lavabodan giden toz haline gelmiş bisküvi süt karışımına samimiyetle çok üzülmüştüm ama onu o an yiyemeyecektim. Annem çocukken üşenir miydi bize süt bisküvi yapmaya? Yoksa kolay ve sevilen bir şey olduğu ve her zaman işini gördüğü için hoşuna mı giderdi? Hep hoşuna gitmezdi bence. Çelik kaseleri vardı bu iş için. O kadar bulaşık çıkartmak istemezdi ki çelik kaselerde süt ısıtır hemen bisküvileri koyardık. Hayat o zamanlar bize kolaydı ama anneme eminim ki değildi. Bize içinde kaselerimiz olan tepsilerimizi verdikten sonra çifte kavrulmuş petibör paketinden 2, maksimum 3 tane de kendisine alırdı. Yerine oturur öyle yavaş yavaş keyfini çıkara çıkara yerdi. Biz petibörü çifte kavrulmuş sevmezdik sütün içinde. Biraz acı gelirdi. O kendisi için ayrı petibör, bizim için ayrı petibör almadığı için doğru petibörün gelme sırasını beklerdik. Bazen öyle. Bazen böyle. Evde doğru petibör sırasının gelmesini beklemek... Evin kendi çevrimi içerisinde, o sıranın geleceğinden emindik... 


Bu dümdüz, hiçbir özelliği olmayan muhallebiyi yaparken çocukluğumdaki süt bisküvinin hissiyatını yaşadığımı iliklerime kadar bilirdim. Benim böyle ataklarım var. Bir dönem, irmik helvasıydı. Uzun zamandır muhallebi atağı. 2026 yılında da yeni güncelleme aldım: Supangle... Supangle, bizim Mardin'de yaşadığımız zamanlar ödül reçetemizdi. Çarşıya gittiğimiz zaman üzerinde bir tutam fıstık olan, plastik kaplardaki supanglelerden alırdık. Ben maksimum 7 yaşındaydım. Supanglenin içinde o zamanlar kek olmazdı. Supangleyi neden o kadar çok severdik? O kadar bilmiyorum ki. Çok güzeldi. Çok tatlı değildi ama yoğundu. Pudingden daha çok çikolata tadı alırdık içinde. Supangle bu sene bir kere yedikten sonra bunca zamandır sen neredeydin dememe sebep oldu ve bir Supangle krizi yaşamaya başladım kendi içimde... Ama onu yerken hiçbir zaman 33 yaşımda ve İstanbul'da değilim. Bambaşka bir evdeyim ben. Mardin'de, salonun kapısının olmadığı ve taraça şeklinde hole ve mutfağa açıldığı o evdeyim. Evin içinde geziyorum hatta. Supangle yemek benim için o kapıdan girmek oldu artık. Sağda, yanda mutfak. Bu mutfak teyzem sebebiyle benim için içine girdiğin gibi otomatik olarak Tarkan şarkılarının çalmaya başladığı gizemli bir alan. Balkonu var ve karşıya bakıyor, parka. Mutfağın karşısında salon. Koridorda ilerliyorum ve yatak odası, banyo ve holün sonunda bizim oda... Çarpım tablosu ezberlerken uyuyakaldığım yün yatak. Supangle bitene kadar tekrar salona dönüp televizyon karşısına geçiyorum. Mardin'de televizyonda çizgi film olarak ne seyrederdik çok hatırlamıyorum ama orada işte. Oradayım. Güvende çünkü korunaklı. Orayı aldım, sakladım ve burada yiyorum şimdi...

NADİR DALGALANMALAR

01:28


Karzaoğlu ikametinde tuhaf bir gece. 


Ev, olduğu yerde içine doğru dönüp duruyor. 


Bu ev benim karnım. Bir şeylerden bahsetmem lazım ama çok da kırıp dökmeden


Ama o sırada ufaktan çıldırmış haldeyim. İnsan bazen bazı öfkelerini unutmamalı. Bu öfke o tarz bir öfke: Şöyle gün geçtikçe mayası zayıflamaktan çok, daha çok tutanlardan. Ama iyice gelişip kokmaya da başlamadan önce bir şey yapılması gerekenlerden. Bu öfkeler insanı harekete geçirmesi özelliği sebebiyle sevilir ama çok da karşılaşılmak istenmez. Böyle bir öfkeyle karşılaştığınız zaman ne yapmanız gerekir? Keyfinizi bozmanız. Ama keyif bir noktada size gelene kadar zaten bozulmuştur ve artık bütün büyüsü gitmiştir. Ani bir güneş ışığı Matrix evrenini yarıp geçer. Matrix’te bir hikaye vardır ve bu hikayeye inanmak isteriz, bu hikayede bir anlam buluruz, bu hikayeye bir aidiyetimiz olduğuna inanırız. Gerçek ise göründüğü gibi değildir, uzun zamandan beri. Gerçek soğuk, karlı bir kış gecesi eve varmaya çalışmak gibi tatsızdır.


Ev içine doğru burulurken gerçek genleşir, yayvanlaşır ve vahşi bir suret ortaya çıkar. Kaybedilecek şeyler bir anda yok olur ve savaş kılıçları hızlıca çekilir. Artık vakit gelmiştir. Müsaadenizle biraz kan dökülecektir. Öfke, kan istemektedir. Akıl öfkeyi izah ederken, öfke aklı çoktan işgal etmiştir bile. Belli ki öylece yürüyüp gitmeyecektir. Öfke fırsat bilip ufaktan kendini koyvermiştir de, yoluna çıkacak her şeyi sırasıyla kesecektir. Bazen belki nefesi kesilecek ama yoluna mutlaka devam edecektir. Bazen de... Duraklayacak, emin olmaya çalışacak ve sonra yoluna ağır ağır... ağır ağır devam edecektir.


Bazen tadın kaçması gerekir. İnsan böyle şeyleri beklediğini sanıyor. Hazırlıklı olduğunu, yüzleşeceğini, nasıl da etkileyici bir şekilde baş edeceğini... Ev içine doğru buruluyor, ben de içinde Maruş'la beraber buruşuyorum. Bir takım olarak müthiş bir performans gösteriyoruz, birimiz bir odada, diğeri diğerinde... Kendi fizyolojimizin rahatsız pozisyonunda oturmuş etrafı seyrediyoruz. Benim canım para harcamak istiyor, onun ise umurunda değil. Benim canım tatlı bir şeyler yemek istiyor, onun ise yine umurunda değil. Karanlıkta, sessizlikte, etrafı dinleyerek ve başımızın üstündeki çatıyı nasip edene şükrederek... zamanın kendi işini yapmasını bekliyoruz.


Bizim olayımız budur biraz. Böyle şeyler yaşamışızdır. Biraz dururuz. Öfkenin kendisini odalardan odalara hızla atmasını, kapıları çarpmasını, halıları uçurmasını, etrafı dağıtmasını, şöyle evin koridorunda kendisini bir yerlere fırlatmasını... bekleriz. Bekleriz. Sonra bir yerde kafamız karışır, emin olamayız. Biraz zaman geçince kafamız daha da karışır ve dururuz, kilitlenmemeye çalışarak... Kilitlendiğimiz bir zaman olmasından korkarız genelde çünkü hareketini kaybetmiş her şey gibi... Kötüye gider... Bunu çok düşünmek istemeyiz. Bunun olmaması için az az da olsa hareketi hep sürdürmeye çalışırız...


Nadir dalgalanmalar evin içinde sahile vurmaya devam eder: "Bir an çok emindim ama artık eskisi kadar emin değilim ve hatta yavaş yavaş kararsızım, bir süre daha geçerse hepten geri çekileceğim..."