fujinon 23mm f2 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fujinon 23mm f2 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NO: 37'NİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI - IV -

01:31


Bir iş sürekliliği toplantısında arka planda bir haber dönüyor ve olası İstanbul depreminde yapı stokunun yüzde bilmem kaçını -unutacağım kadar dikkatsiz dinlenmiş ama sayı o kadar büyük ki beynim bir yerden yakalıyor- kaybedeceğini ve aslında ev almanın ne kadar anlamsız olduğunu anlatıyor ve bir yerde diyorum ki hayatta bu şekilde anlam aramaya kalkacaksak şu anda burada ne işimiz var ve neden bunları konuşuyoruz. O an tutunduğum şeyi, her ne idiyse, kaybediyorum. Bu mücadele benimle ve bana özel değil; bu mücadele ayla ve denizle de yapıldı ve onlarla beraber herkes kaybetti, ben de omuzlarımdan kayıp gitmesine çok takılmayacağım gibi duruyor.


Eylül'de günler genelde böyle geçiyor. Eve gitmeyi istemekle. Ama biraz da gezmek istemekle. Kararsız. Saat 17:00. Dört ayaklı bir canlı etrafta dolaşmaya başlamış ve adını Otostopçunun Galaksi Rehberi’ndeki kederli robot Marvin’den alan ev içi kamera (Marvin 2.0) bildirim göndermeye başlıyor. İlk bildirim. Vakit ilerledikçe... Bildirimler de ilerliyor. Her bildirimle birlikte karar daha çok oluşuyor.


Evet, artık gel. 


Evin kendisi bir var oluş halinin kendisi ve yola ona tutunarak devam ediyorum. Bazen göz gözü görmez olduğunda ya da ben, basitçe kaybolduğumda da… Görünmez bir iple ona doğru çekilirim. Maruş’la beraber ona bir şekil verdik; doğal, içten, hesapsız bir bağlanma ve sınırsız kabul edilişle bir şey oluşturduk orada. Bir şeyler kattık ve orası maddi varlığını aştı, bir his oldu, bir kovuk oldu, rastgele bir yerde içine girilebilen bir yumaklık hali, bir sıcak mutfaklık, bir serin çardaklık hali… Bir hisler dünyası, görünmez bir kalkan etrafını kuşatıyor zihnimde, bu benim kendimim bizzat, bilincimin ta kendisi, çok yukarıda, çok çok yukarıda, karlı haşin zirvelerin ötesinde ulaşılmaz bir yerde mütevazi bir hayat sürüyor. Ya da aksine çok yol üstünde ama bir o kadar da sakin, gece olduğunda atlarımızı bağlayıp orada sabahlayacağımız... Hancının büyük bir kepçeyi içinde çok uzun süre pişmiş etli sebzeli türlü olan kocaman bir güveç kazanına daldırıp taş bir kaseye yoğun bir yemek koyduğu… Bazen bir British Countryside evi, bazen Marfa'da yol üstünde hindibaların uçuştuğu çorak bir arazinin ortasında... Tüm gerçek ve fantastik varyasyonlarıyla beraber hepsi bilincimin derinliklerinde ve her an biçim değiştirerek var oluyor... 

GECE MUTFAĞI

03:27


Gece mutfağı...


Sıcacık muhallebi kokusu veya henüz taze pişmiş, üzeri kabuklanmaya yeni başlamış supangle... Kaşıklıktan güzel bir tatlı kaşığı çekip yumuşak, tatlı, bu sıcak neşe iksirinden yemek istiyorum. Bu kıvamlı muhallebinin beni elimden tutup çocukluğuma götürdüğü, biraz daha güven verdiği, biraz daha her şeyi iyileştiren, biraz daha kolaylaştıran bir şeyleri var... Buraya gelene kadar hareket etmem gerekti. Bu takdire şayan bir şeydi, bir başarıydı. Bir hareketi başlatmış, biraz ilerleyebilmiş, parçaları bir araya getirebilmiş ve hatta topaklanmaması için ritmik hareketlerle tencereyi karıştırmıştım. Karıştırabilmiştim. Bu annemin çeyizinden kalan eski çelik tencerenin içinde (bilirsiniz bu işler böyle tencerelerde olur, Almanya'dan taşınmış olanlarda değil) yarım yamalak bir senkron bile oluşturabilmiştim. Bu ne kadar değerliydi. Ne kadar önemliydi. Bunu en iyi ben bilirdim belki. Tencerenin tepesinde durup dönen muhallebi karışımının kıvamlanması bir dirençti ve bunu bile kırabilmiştim. İnanılmaz değil miydi? Muhallebinin bile kendince bir direnci vardı ve ona da karşı gelmek gerekiyordu. Bu işin üzerinden gelmek gerekiyordu. Bütün gücün kırılmadan önce yapacağın şeyler. Belki bu küçük hareketler başka şeylere de vesile olurdu. Bulaşıkları yıkamak. Kaldırmak. Mutfağa kadar gelmişken yaş mamasını bekleyen Maruş'a mamasını vermek. Hatta suyunu da tazelemek. Olağan akışı sağlamak için gerekli olan hareket zinciri. Bu küçük zincirin kopmaması için bir iş daha. Sonra bir iş daha...  


İnsanın kendisini kilitleyen bir şeyi açmaya niyetlenmesi. Her şey o kadar küçük, o kadar imkansız bir hareketle başlıyor ki. Çocukken yediğimiz süt bisküviler vardı annemin biz gece acıkınca yaptığı. Sütü ısıt, içine cici bebe koy bu kadar. O cici bebenin o sütün içerisinde bir dağılma oranı vardı. Bazen cici bebe değil petibör... Evde ne varsa. Ben hatta petibör olanı daha çok severdim. Çok dağılırsa olmazdı. Az dağılırsa hiç olmazdı. Bir oranı bulduğumuz gibi yerdik. Ben genelde çabuk sıkılırdım ama abim epey yerdi. Doyar mıydık? Doyardık şüphesiz. Severdik. Gece ziyafeti gibiydi. Annem için de kolaydı ve çok hazırlık da istemezdi. Geçtiğimiz haftalarda evde yoğurt yaparken süt kaynatınca kavanozun almadığı çok az sütle şundan biraz yapsam diye aklıma gelmişti. Evde cheesecake'lik Burçak vardı sadece. Onla denemiştim ve o kadar olmamıştı ki. Hemen dağılmıştı. Burçak bu işin bisküvisi değildi. Maalesef hepsini dökmüş, lavabodan giden toz haline gelmiş bisküvi süt karışımına samimiyetle çok üzülmüştüm ama onu o an yiyemeyecektim. Annem çocukken üşenir miydi bize süt bisküvi yapmaya? Yoksa kolay ve sevilen bir şey olduğu ve her zaman işini gördüğü için hoşuna mı giderdi? Hep hoşuna gitmezdi bence. Çelik kaseleri vardı bu iş için. O kadar bulaşık çıkartmak istemezdi ki çelik kaselerde süt ısıtır hemen bisküvileri koyardık. Hayat o zamanlar bize kolaydı ama anneme eminim ki değildi. Bize içinde kaselerimiz olan tepsilerimizi verdikten sonra çifte kavrulmuş petibör paketinden 2, maksimum 3 tane de kendisine alırdı. Yerine oturur öyle yavaş yavaş keyfini çıkara çıkara yerdi. Biz petibörü çifte kavrulmuş sevmezdik sütün içinde. Biraz acı gelirdi. O kendisi için ayrı petibör, bizim için ayrı petibör almadığı için doğru petibörün gelme sırasını beklerdik. Bazen öyle. Bazen böyle. Evde doğru petibör sırasının gelmesini beklemek... Evin kendi çevrimi içerisinde, o sıranın geleceğinden emindik... 


Bu dümdüz, hiçbir özelliği olmayan muhallebiyi yaparken çocukluğumdaki süt bisküvinin hissiyatını yaşadığımı iliklerime kadar bilirdim. Benim böyle ataklarım var. Bir dönem, irmik helvasıydı. Uzun zamandır muhallebi atağı. 2026 yılında da yeni güncelleme aldım: Supangle... Supangle, bizim Mardin'de yaşadığımız zamanlar ödül reçetemizdi. Çarşıya gittiğimiz zaman üzerinde bir tutam fıstık olan, plastik kaplardaki supanglelerden alırdık. Ben maksimum 7 yaşındaydım. Supanglenin içinde o zamanlar kek olmazdı. Supangleyi neden o kadar çok severdik? O kadar bilmiyorum ki. Çok güzeldi. Çok tatlı değildi ama yoğundu. Pudingden daha çok çikolata tadı alırdık içinde. Supangle bu sene bir kere yedikten sonra bunca zamandır sen neredeydin dememe sebep oldu ve bir Supangle krizi yaşamaya başladım kendi içimde... Ama onu yerken hiçbir zaman 33 yaşımda ve İstanbul'da değilim. Bambaşka bir evdeyim ben. Mardin'de, salonun kapısının olmadığı ve taraça şeklinde hole ve mutfağa açıldığı o evdeyim. Evin içinde geziyorum hatta. Supangle yemek benim için o kapıdan girmek oldu artık. Sağda, yanda mutfak. Bu mutfak teyzem sebebiyle benim için içine girdiğin gibi otomatik olarak Tarkan şarkılarının çalmaya başladığı gizemli bir alan. Balkonu var ve karşıya bakıyor, parka. Mutfağın karşısında salon. Koridorda ilerliyorum ve yatak odası, banyo ve holün sonunda bizim oda... Çarpım tablosu ezberlerken uyuyakaldığım yün yatak. Supangle bitene kadar tekrar salona dönüp televizyon karşısına geçiyorum. Mardin'de televizyonda çizgi film olarak ne seyrederdik çok hatırlamıyorum ama orada işte. Oradayım. Güvende çünkü korunaklı. Orayı aldım, sakladım ve burada yiyorum şimdi...