Çocukluğum bir market çıkışında bir anda yanımdan geçiyor ve bana kızıyor. Benim ona kızdığım, onun bana kızdığı şeyleri karşılıklı dökmek isterdim ve bir hesabı çıkartmak, bir çeteleye dökmek. İşte beklediğim fırsat buydu ve buraya onun sayesinde gelmiş olduğumu bir saniye unutup, biraz, yani, yüzleşmek? Hayır, yüz yüzeleşmek. Yapışıp kaldığı için bana. Çok, nasıl desem, kendinden emin bir yapışıp kalma. O, tam olarak o haliyle peşimi bırakmadığı için. Çok da inatçıydı. İnatçı değil de aslında ısrarcıydı. Bir şey görmüştü galiba, bilmiyorum, bir şeyde ısrar ediyordu bir şeye inanıyordu. Sanki o yaşlarda anladığı bir şey vardı hayata dair. Bir yolunun olduğuna çok inanmıştı ve bu yol çok açıktı ve gidilmesi gerekliydi. Ne olursa olsun gidilmesi gerekliydi: Bu yolda yorulacağını düşünse kendisine kızardı, bu yolda zorlanacağını düşünse kendisine kızardı. Fark etmeyecekti. Bir hikayesi olmamasından ne kadar da korkardı. Yeni bir hikaye, bir şekilde oluşacaktı.
Hazırsan, hızlan. Bu, ateş atı.
Bir hesap içerisinde ama bir şeylere sürekli olarak tanıklık ediyor. Gerilip kendisini öne atışında da tanıdık bir şeyler var.
Nedenlerimizle birlikte pek çok şeyi düşünüyoruz, pek çok şeyi oluşturuyoruz. Bir iç sesler sistemi sürekli içimizde birbirini üreten, mekanik bir güç şebekesi gibi çalışıyor. Çalışırken bileniyor, bilenirken körleşiyor, ardından biraz daha bileniyor ve bir döngünün içine kuruyor kendisini. Bir yıkım ve yeniden başlangıç döngüsünün içerisinde kıvrılıp huzurla uyuyor. Dingin. Bu. Ateş atı.
Burası benimdi, burası senindi ve burası, sonsuza dek huzurlu bir uyku uyuyacağına çok inandığın burası, artık eskisi gibi hissettirmiyor. Bir şey değişti. Her şeyi sabit tutmaya çalışırken, her şeyi çelik kablolarla sabitlemişken bir şey değişiverdi. Hep öyle olur ya. Bir şey dikkatinden kaçar. Ya da bir şey dikkatini çeker. Bir şey değişir. Bir şey artık eskisi gibi değildir.
Ateş atı tüm hızıyla. Alevlenerek. Değişecek. Ve yeni kurallarını yazacaktır.
