Karzaoğlu ikametinde tuhaf bir gece.
Ev, olduğu yerde içine doğru dönüp duruyor.
Bu ev benim karnım. Bir şeylerden bahsetmem lazım ama çok da kırıp dökmeden.
Ama o sırada ufaktan çıldırmış haldeyim. İnsan bazen bazı öfkelerini unutmamalı. Bu öfke o tarz bir öfke: Şöyle gün geçtikçe mayası zayıflamaktan çok, daha çok tutanlardan. Ama iyice gelişip kokmaya da başlamadan önce bir şey yapılması gerekenlerden. Bu öfkeler insanı harekete geçirmesi özelliği sebebiyle sevilir ama çok da karşılaşılmak istenmez. Böyle bir öfkeyle karşılaştığınız zaman ne yapmanız gerekir? Keyfinizi bozmanız. Ama keyif bir noktada size gelene kadar zaten bozulmuştur ve artık bütün büyüsü gitmiştir. Ani bir güneş ışığı Matrix evrenini yarıp geçer. Matrix’te bir hikaye vardır ve bu hikayeye inanmak isteriz, bu hikayede bir anlam buluruz, bu hikayeye bir aidiyetimiz olduğuna inanırız. Gerçek ise göründüğü gibi değildir, uzun zamandan beri. Gerçek soğuk, karlı bir kış gecesi eve varmaya çalışmak gibi tatsızdır.
Ev içine doğru burulurken gerçek genleşir, yayvanlaşır ve vahşi bir suret ortaya çıkar. Kaybedilecek şeyler bir anda yok olur ve savaş kılıçları hızlıca çekilir. Artık vakit gelmiştir. Müsaadenizle biraz kan dökülecektir. Öfke, kan istemektedir. Akıl öfkeyi izah ederken, öfke aklı çoktan işgal etmiştir bile. Belli ki öylece yürüyüp gitmeyecektir. Öfke fırsat bilip ufaktan kendini koyvermiştir de, yoluna çıkacak her şeyi sırasıyla kesecektir. Bazen belki nefesi kesilecek ama yoluna mutlaka devam edecektir. Bazen de... Duraklayacak, emin olmaya çalışacak ve sonra yoluna ağır ağır... ağır ağır devam edecektir.
Bazen tadın kaçması gerekir. İnsan böyle şeyleri beklediğini sanıyor. Hazırlıklı olduğunu, yüzleşeceğini, nasıl da etkileyici bir şekilde baş edeceğini... Ev içine doğru buruluyor, ben de içinde Maruş'la beraber buruşuyorum. Bir takım olarak müthiş bir performans gösteriyoruz, birimiz bir odada, diğeri diğerinde... Kendi fizyolojimizin rahatsız pozisyonunda oturmuş etrafı seyrediyoruz. Benim canım para harcamak istiyor, onun ise umurunda değil. Benim canım tatlı bir şeyler yemek istiyor, onun ise yine umurunda değil. Karanlıkta, sessizlikte, etrafı dinleyerek ve başımızın üstündeki çatıyı nasip edene şükrederek... zamanın kendi işini yapmasını bekliyoruz.
Bizim olayımız budur biraz. Böyle şeyler yaşamışızdır. Biraz dururuz. Öfkenin kendisini odalardan odalara hızla atmasını, kapıları çarpmasını, halıları uçurmasını, etrafı dağıtmasını, şöyle evin koridorunda kendisini bir yerlere fırlatmasını... bekleriz. Bekleriz. Sonra bir yerde kafamız karışır, emin olamayız. Biraz zaman geçince kafamız daha da karışır ve dururuz, kilitlenmemeye çalışarak... Kilitlendiğimiz bir zaman olmasından korkarız genelde çünkü hareketini kaybetmiş her şey gibi... Kötüye gider... Bunu çok düşünmek istemeyiz. Bunun olmaması için az az da olsa hareketi hep sürdürmeye çalışırız...
Nadir dalgalanmalar evin içinde sahile vurmaya devam eder: "Bir an çok emindim ama artık eskisi kadar emin değilim ve hatta yavaş yavaş kararsızım, bir süre daha geçerse hepten geri çekileceğim..."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder