
CAFE WESTEND: KÖTÜ BİR KAHVALTIYA DAİR
10:32
, By: radyodepartmani
TIPKI ESKİSİ GİBİ / EKŞİ MAYA ANKARA
08:45
, By: radyodepartmaniTıpkı eskisi gibi.
Geride bıraktığımız masaya bakıyorum, tabaktaki kırıntı peçetedeki iz çay bardağındaki soğuduğu için içilmemiş son yudum, yerinden oynamış sandalye... Hepsi birer birer, keyifli bir sohbetin şahitleri haline gelmiş biz oturduktan sonra. Ne kadar oldu, 1 sene mi, daha fazlası mı, epeydir görüşmüyoruz. Şimdi burada, tıpkı eskisi gibi dingin bir beraberliğin, birbirimizi uzun zamandır tanımamızın ve birbirimizin burnu dahi akarken silmemizin getirdiği, o bildiğimiz dinginliğin tadını çıkartıyoruz. Burası bana şöyle bir his veriyor, öncelikle Türkiye’de bir yerde değiliz; daha çok nasıl desem, bir Orta Avrupa şehrindeyiz mesela, hatta soğuğundan ötürü Viyana ya da Stutgard’dayız ve pazar sabahı buluşup tote çantalarımıza haftaiçi kahvaltıları için zeytinyağında kızartmalık birer baget ekmek atmadan önce güzel bir kahvaltı yapmaya karar vermişiz. Soğuk Orta Avrupa şehirlerinin ortak noktası olan o tenha ama yokuşsuz sokaklardan buraya gelmişiz (oysa Tunalı Hilmi bunun ne de tam zıttıdır!). Yine de kruvasanlar için yeterince geç kalmış durumdayız, badem ezmeli kruvasan alabileceğimiz söyleniyor ancak ben marzipan sevmediğimi söylüyorum, B. gülüyor. B.’nin tanıdık gülüşü, tanıdık ses tonu, uzaktan tanıdık insanlara dair yeni hikayeler... Artık farklı hayatlar yaşıyoruz bu bir gerçek, aslında artık o eski üniversite arkadaşlarımın tamamıyla çok farklı hayatlar yaşıyoruz. B., mesela, en son beni robot-insan etkileşimi deneyine katılmam için Bilkent’e götürmüştü, ardından Hollanda’ya gitmişti, büyük pandemi patlamadan hemen önce de mucizevi bir şekilde dönüvermişti. Artık bu şehir bizim buluşma noktamız, ona şu anda bulunduğu yere ilk giderken söylediklerimi hatırlıyorum. Sonrasında ben, ben biraz değişmişim mesela onun beni en son görüşünden sonra tam 10 kilo vermişim bu ilginç bir şey. Eskisi gibi yürüyorum ve bu bana iyi geldi diyorum, iyi geldiği kesin diyip gülüyor. Trüflü parmesanlı omlet söylüyoruz yanında da ekşi mayalı ekmekten tostlar...
Sanırım hayatın durgunlaştığı, olumsuz anlamda değil, daha öngörülebilir olduğu bir yaşa geldiğimi bu şekilde anlıyorum. Bir şey olabilmek, bir yere gelebilmek için kimsenin ona sağlam bir dal uzatmadığı; karşısına çıkan her şeye “atılma” tarzıyla var olmaya çalışan insanlar haline geliyoruz vakit geçtikçe. Uzaktan masamıza baktığımda gördüğüm şey bu: Her duyguyu yaşayarak, her duyguyu anlamlandırmaya çalışarak ve tüm bu süreci birbirimize anlatarak ulaştığımız “şeyler”iz biz. Zaman geçtikçe de böyle insanlar toplanıyor etrafımızda, bir yandan da ne kadar az olduğumuza hayret ediyorum. Hayata atılma dediğim zaman ailemden ilk kez ayrıldığım zaman koskoca bir IKEA masası tablasını otobüsle eve götürmeye çalıştığım zamanı hatırlıyorum her defasında. Sökülü bacaklarını mavi IKEA çantasıyla omzuma asmış, 180’e 100 santim masanın tablasını bildiğiniz kucaklama usulü ile taşıyarak 30 km ötedeki evime otobüslere in bin yaparak kendim götürmüştüm. O gün o otobüste kendime şunu dediğimi hatırlıyorum, bak bunu bile yaptın. Fiziken değil belki ama, ruhen bu kadar güçsüz olduğun zamanda bunu bile yaptın. Ne kadar basit değil mi?
Sanırım
hepimizin ihtiyacı olan şey bu, yani hayata atılırken ve tabii ki bazen yere
çakılırken, hafifçe koluna girecek, belki ellerini tutacak, belki parmak
uçlarına hafifçe dokunacak, “hadi birazcık daha” diyebilecek bir ses, bazen
kendimiz bazen bir başkası... Sıcacık yatağında, güvenli ve sessizlik içinde
yatarken kendini kaldırıp hazırlayabilecek, giyip dışarıya çıkartabilecek bir
“kaynak”, bir başlama noktası...
Ne diyorduk, tıpkı eskisi gibi...
Ekşi
mayalı tostlar bizi erkenden doyuruyor, trüflü omletin kokusu ise bizi epey
güldürüyor, yiyemiyoruz. B., “bence bu omleti blogunda yaz” diyor, “hatta
yazının başlığı bile hazır ‘the day with the truffee omlet’”. İşte ben o trüflü
günü yazıyorum.
Havanın soğuk olduğu, hatta gerçekten düpedüz soğuk olduğu bugün bir bakeryde, buna fırın ya da kafe demek istemiyorum bildiğiniz bakery’de, birlikte yapılmış bir kahvaltıya uzaktan baktığımız zaman gördüğümüz şeyler... Kullanılmamış çay kaşıklarının kenara atılmışlığında oluşan bir şey, düşünülmemiş bir hareketsizlik. Farkına varılmamış bir unutuş...
Bir
Pazar sabahı mutfaktan gelen kızarmış ekmek kokusu, çatal bıçağı bırakıp
alırken oluşan tıkırtılar, insanların mırıltıları ve hafif çiseleyen yağmur...
KIŞA VE GETİRDİKLERİNE DAİR
10:00
, By: radyodepartmaniBir anda durup hikayemde nerede olduğumu düşünüyorum, hayli
pahalı bir kahvaltının ortasındayız ve “yediklerimize dikkat etme” gerekçesi
altında sipariş edilen keyifsiz bir omletin üzerindeki soğuk brokoliyi
didikliyorum. Şu anda bu hikayenin neresindeyim diye düşünüyorum, şu anda
temponun yükseldiği yerde olmalıydık; kamera açısı hızla değişirken benim
olimpik atletler gibi engellerin üzerinden coşkulu bir şekilde atlamam
gerekiyordu, oysa bu Pazar günü oturmuş “elit” bir restoranda...
Hayır hayır, sizi biraz öncesine götüreceğim.
Kış günlerine.
Hava, yazının burasında bir anda soğuyor. Günler birbirinin
aynısı haline gelirken bir yandan erken kararmaya da başlıyor. Burada artık 1
haftayı x8 hızda görüyoruz: İnsanlar sözde “sabah” kalkıp işe gidiyor,
metrolar, tramvaylar ve pis otobüsler, evden çalışanlar üst pijamalarını
çıkartıp kahve makinesinin suyunu tazeliyor, 08:00’de 2 saatlik hastane vardiya
değişimleri, çalışma çalışma çalışma, akşam ne yemek yapacağım, ne yiyeceğiz
düşünceleri ve yine karanlık...
Tüm bu x8’lik kaydın içerisinde duraksadığım bir an var.
Bir an, bir an’lar dizisi.
Akşam koşusu yapanların arasında denize karşı duruyorum.
Rüzgar artık sert esiyor ama buradayım işte, buradayım, tam bu anda dururken beni
görebilirsiniz.
Rüzgar trençkotumu şiddetle savuruyor, “Geç oluyor” diyor, “eve
gitme zamanı.” Üzerimi düzeltip biraz daha vakit istiyorum: Fırtına gelirken,
evde ne yapacağız? Gerçekten, evde ne yapacağız? Daha fazla kitap mı, yumuşak
içimli kahveler mi, peluş kilimler üzerinde yayılarak dizi seyretmek ya da
yumuşatıcı kokan çamaşırların arasında kaybolmak mı? Hayır hayır diyorum, bu
kış evde olmayacağım. Bu kış, evde durdukça durduğum, oturdukça oturduğum ve
günlerin birbirine katıp karıştığı, bilincimi kaybetmişçesine tekrar tekrar
yaşadığım aynı eylemler dizisinden farklı bir şey olacak, farklı bir hikaye
yazacağım...
Farklı bir hikaye, farklı bir hikaye...
İşte şimdi pahalı bir restoranda, haftasonu
kahvaltısındayız... Etraftaki mırıltıların içerisinde hevesli hevesli konuşanlar
var, keyifsiz bir omleti didikliyorum. Buradan çıktıktan sonra tahminen kaç
kilometre yürümem gerekecek hesabı yapıyorum, artık burada değilim çok
uzaktayım artık. Kendi yanıma 5 yaşımdaki ben’i, 15 yaşımdaki ben’i, belki 25
yaşımdaki ben’i alıyor anlatıyorum. Beni buraya getiren her kendim’e
anlatıyorum: Artık neredeyse 28 yaşındayım çok şey değişti. Kendilik ülkemin
sınırları genişledi, genişledi, ne kadar yayılabileceğimi görmek için bambaşka
bir şeye dönüştüm artık. Kendi içimde bir yerlerde özgürce dolaşıyor ve bu his
hakkında yazmak istiyorum. Burada
kimsenin dokunmadığı bir yerde, çayırların üzerinde vücudum genişliyor,
genişliyor... Bir şeyleri çözmüş gibiyim sonunda, bir şeyleri değiştirmiş gibiyim
bunu aynaya baktığımda iyiden iyiye sivrilen yüzümde bile görebiliyorum. Bir şeyleri anlamış gibiyim, sanki o her köşesini bildiğim şehre dönmüş gibiyim.
Farklı bir hikaye, farklı bir hikaye...
Farklı bir hikaye, insanlar kendi rüzgarıyla içimden esip
gittiğinde öğleden sonra 16:30 güneşine karşı oturmuş Kasım serinliğinin keyfini
çıkarttığımda bulduğum bir şeydi. Çok sevdiğim şeyleri doğru şekilde
sevemediğim için onlara asla doyamayacağımı anladığım zaman yaşadığım bir
şeydi. Bir türlü bırakmak istemediğim, ayrılmak istemediğim şeyleri onların bir
gün biteceğini kabul ettiğim zaman yaşadığım bir şey. Her an aynı coşkulu
halimi özleyeceğimi anladığımda bundan sonra hep öyle olmaya karar verdiğim
zaman yaşadığım bir şeydi. O soğuk ülkelerin soğuk meydanlarında elimde sıcak
elma şirasıyla dolaşırken kendimde bulduğum ve adını sonunda burada koyduğum
bir şeydi. Her şeye rağmen akan yaşamın içinde olacaktım. Oradan oraya, şuradan
şuraya... Üşenmeyecek, sızlanmayacak, hep etrafta bir yerde olacaktım...
Yazın, kışın, geri kalan olası her mevsimde...