KAMERANIN ARKASINDA BİR YERDE

02:41


Geçtiğimiz günlerde Fujifilm bana deneyimlemem için bir makine verdi, ben de kendi makinemle birlikte İsviçre’ye gidip ikisini birlikte kullanma fırsatı buldum. Bir süre yenisine baktıktan sonra kendi makinemi elime alınca nasıl desem, güçlü hissettim. O tanıdık, tüm tuşlarının tıkır tıkır nerede olduğunu çok iyi bildiğim makine. Sanki bir silahı elime almışım gibi, hem de olumsuz değil, iyi anlamda. Bu bana çok farklı bir his olarak gelmişti. Sonrasında yakın bir arkadaşıma fotoğraf makinesi almak için tekrar Fujifilm’e gittik ve orada da pek çok makine denedikten sonra yine kendi makinem elime “tam oturdu”. Nerede nasıl bir ses çıkardığını, yani iletişim dilini çok iyi bildiğim o cihaz... Aynı his tekrar geldi: "Güç bende. Şimdi tamamım." 


Fotoğraf makinesini bir diğer makine ya da cihazdan, her neyse işte, ayıran bir şey var benim için. Bu tanıdık olan şey bir eşyayı eline alınca gelen herhangi bir his değildi. Apaçık bir güven hissiydi. Bu his benim fotoğraf çekmeyi neden sevdiğimin sebeplerinden birisiymiş aynı zamanda. Üzerine bir süredir düşünüyor ve kendimi analiz ediyorum, bir noktaya kadar da takip edebildim kendimi. Bana ilginç geldiği için de üzerine yazmak istedim… 


Fotoğraf makinesi elime geçtiğinde iki baskın şey hissediyorum: İlki, yukarıda da bahsettiğim, neredeyse bedensel bir güven hissi. Sanki elimde bir silah varmış gibi. Ateş etmiyorum ama karar veriyorum. Ne zaman, nereden, neyi alacağım benim kontrolümde. Bu his saldırgan da değil; aksine çok düzenleyici. Dağınık olan dünya, kadrajın içine girdiği anda toparlanıyor. Kenarları, açıları, kompozisyonu kendim kurguluyorum. Kontrol bende. Belirli bir yere bakan bütün gözler aynı şeyi görüyor ama vizörden bakan ben olduğum zaman bir şey değişiyor, ben oradan bir şeyi seçiyorum ve ona odaklanıyorum. Genel görüntüdeki bir bölüme bireysel olarak ben, bir “anlam” veriyorum. Onu kendim için anlamlandırıyorum. Ve ben ona anlam verdiğimde o diğerleri için de ayrı bir anlam oluşumunu başlatmış oluyor ve pek çok benzer anlamlandırma serisi sonrası benim vizörden bakışım şu hale geliyor: “Bu tam senin çekeceğin tarzda bir fotoğraf!”. Büyüleyici. 


Bu silahlanma hissi aslında benim kontrol edilen kaygım ya da kaygıyı yönetme şeklim. Belirsizlik azalıyor, çevre anlamlı parçalara ayrılıyor. Kamera burada bir araç değil, özneleşme cihazı haline geliyor. Ben öylece bakan değil, bir kısmı seçenim ve ona o seçilmişliği verenim. O değeri veren ve her “bir şeye değer vermiş olan kişi” gibi bunu layık bulup gösterenim aynı zamanda… 


Makineyi kullanırken yaşadığım diğer çok güçlü his ise bunun tam tersi gibi görünüyor ama aslında tamamlayıcısı: Görünmezlik. Makine yüzüme yaklaştığında ben ortamdan geri çekiliyorum. İnsanlar beni değil, kamerayı görüyor. Bakış bana ait ama dikkat bende değil. Sosyal olarak silikleşmiş haldeyim ama bu bir kayıp değil, bir rahatlama. Görülmeden görülüyorum. Sahnede artık ben yokum, ben gizli gizli etrafı gören bir gözlemciyim. Dışarıyla olan ilk yüzleşmede ilk sorumlu ben değilim, fotoğraf makinesi. O çok gerçek, çok materyal bir şey olarak duruyor. 


Bu görünmezlik hissi sosyal bir kaçınmadan çok, rol değişimi gibi. “Katılan” olmaktan çıkıp “tanık” oluyorum ve bu çok güvenli bir alan. Bu güvenli pozisyon özellikle kalabalıkta, yabancı mekanlarda ya da yoğun duygularda beni koruyor aynı zamanda. Kamera beni sahneden alıyor ve kulise taşıyor. Sorumluluğu da alıyor. 


Bu hem görünmezlik hem de silahlanmış olma hislerinin ortak bir noktası var: Mesafe. Fotoğraf makinesi bana mesafe veriyor. Yaklaşmadan sahip olma, temas etmeden kayıt alma. Bu mesafe, duygusal regülasyon sağlıyor: Ne çok içindeyim, ne de tamamen dışındayım. Muhteşem değil mi? O anda etkinim, etkin bir şekilde bulunuyorum ama fark edilmiyorum. 


Dünyayla temas etmenin en güvenli mesafesini kuruyormuşum aslında ve bunu yeni anlıyorum artık... 


Peki... Peki ya bu özgürce gözlemleyebilme talebi neden?

PSİKOCOĞRAFYA: BERLİN

00:26


Uzun zamandır bir şekilde yurt dışına gidip gelirim ama sanırım bu tarz bir yazıyı ilk defa yazacağım. Çünkü üzerimden atamadığım tuhaf bir ruh hali var ve bunun kök nedeninin, evet doğru duyacaksınız, Berlin olduğunu düşünüyorum. 


Berlin. 


Tuhaf


Bu blogun okuyucusu veya beni bir şekilde tanıyan herhangi bir arkadaşım, II. Dünya Savaşı hakkında okumayı çok sevdiğimi bilir. Seyretmeyi. İncelemeyi. Her şey nasıl başladı biliyor musunuz, Erich Fromm'un bir kitabını okuduktan sonra. İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. Bu iki ciltlik bir seri ve Erich Fromm, başta Hitler olmak üzere İkinci Dünya Savaşındaki ana karakterlerin psikoanalizlerini inanılmaz bir seviyede yapıyor. Çok etkilenmiştim. Şöyle düşünmüştüm: Bu kadar sıradan, bu kadar normal, hatta vasatın altı profiller milyonlarca insanın hayatını etkileyen kararları alacak noktaya nasıl geldi ve sonrasında bu nasıl devam etti? Şok edici derecede sıradan bir gerçeklikti hayata dair. Savaş sadece bir dekordu, aslında günlük hayatımız fazlasıyla savaş alanıydı ve Savaş'ın kendi gerçekliğinde sadece bilançolar korkunç derecede büyümüştü. Maddi manevi kayıplar inanılmaz bir seviyede olduğu için bu kişiler incelemeye biraz daha değer olmuştu ama aslında hepsi tanıdıktı. Bir yerlerde karşımıza çıkmışlardı ve çıkmaya da devam edeceklerdi. Bu hikaye devam etti. Devlet Başkanlarının, Führer'in olduğu kadar bir panzer komutanının da sıradan bir cephe askerinin de hayatını okumak aslında klinik vaka raporu okumak gibiydi. Klinik vaka raporu detayında alabildiğiniz patolojik hayatlar. Travmanın tam içinde. Travmanın tam içinde sıradan insanlar. Sıradan insanların yaşamlarını devam ettirebilme kararlılığı. Bu kararlılıkta diretmesi. 


Bu şekilde içerisine dalıp çıktığım tarihin belirli bir kesiminin coğrafyası da bir o kadar ilgi çekici geliyordu çünkü öncelikle neden gelmesindi ki, bu insanlar bu coğrafyanın çocukları ve bu coğrafya da insanları kendi topografya kalıplarında mayalandırıyor ve şekillendiriyor. Çok uzatmayacağım, sözün özü, 2025 yılının yarısını Almanya üzerine okuyarak, yarısını da Almanya'yı gezerek geçirmiş oldum. Ve beni en çok şaşırtan yer Berlin oldu. Berlin: Bir açık hava müzesi. Ya da daha doğrusunu bulmaya çalışalım: Bir suçluluk anıtı, ortalık yerde görülen bir duruşma ve tüm bunlarda eksik olan bir taraf da var. 


Berlin bölük pörçük ve kasıtlı olarak bölük pörçük edilen her şey gibi etrafa olumsuz, öfkeli bir his veriyor. Berlin "psikocoğrafya"nın da doğduğu bir yer, neden olmasın ki? Kasıtlı olarak bozulmuş olmanın amacı bu en başında. 1945'te tamamen dümdüz edilmiş bir şehir ve sonrasında insanlar elleriyle, gerçekten elleriyle tekrar bu şehri yapıyorlar. Şehirleşme muhteşem. Asla yıkılmayacakmış gibi büyük bir hırsla yapılmış, hani, bir kere oldu ama bir daha olmayacak. Ama bir yandan böyle bir yapılaşmanın haklı gururunu yaşayamayacak bir yer. Bu şehirde kendi vatanınıza dair hiçbir şeye yükselemiyorsunuz. Düşünsenize, bayrağınızı doya doya dalgalandıramadığınız kendi topraklarınız, bayrak soykırım eğiliminizin canlı kanlı sembolü olmuş. Burada muhteşem bir ikilik var. Almanlar kendilerini çok seviyor, zaten Alman kalitesi denilen şeyin sebebi de bu: Çok değerliler. Üstü kapalı kibir üretilen basit bir bıçaktan kompleks bir otomobile kadar her yere sirayet etmiş halde ama çok da göstermemeniz gerekiyor. Almanya'nın her yeri biraz böyle ama Berlin bambaşka. Burada birkaç kavramdan da bahsetmek istiyorum aslında.


1. Erinnerungskultur. Bu kavram, Almanca "hatırlama kültürü" gibi bir anlamına geliyor. Bir toplumun geçmişte yaşadığı travmatik, önemli ya da belirleyici olayları (savaşlar, soykırımlar, darbeler, baskı dönemleri vs) nasıl hatırladığı, anlattığı, kamusal alanda görünür kıldığı ve kuşaklara nasıl aktardığını ifade ediyor. Bu kültür sadece tarihin ne olduğu ile değil, toplumun bu tarihle nasıl yüzleştiği ile de ilgili. Holokost sonrası "radikal yüzleşme" de denilebilecek genel Alman kültürü bunun üzerine kurulmuş durumda. 


"Yaralar" açık bir şekilde sergileniyor. Ama bu serginin arkasındaki politik kaygı çok görünür ve çok "kör göze parmak", hem de Berlin'in her metrekaresinde. Çok garip değil mi? Suçluluk ama kurumsal bir yerde duruyor. Bir bakanlık gibi. Soykırım bakanlığının geçmiş bir faaliyeti eleştiriliyor sanki. Bunu anlamlandırabiliyorum çünkü insanların sağlıklı bir şekilde yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli. Ama bir yandan da tuhaf hissettiriyor. İşte sorun hep bu ikiliklerde. Arada kalmışlıklarda. Atalarımızın yükünü tahmini ne kadar süre taşımalıyız? Atalarımızın yükü ne zamana kadar bizimdir? Ben bundan sorumlu olmak istemiyorum dediğimde kimler arkamda durur?


2. Mauer im kopf. Türkçesi "kafanın içindeki duvar". Günlük konuşma dilinde kişinin zihninde oluşturduğu psikolojik engelleri ve görünmez sınırları ifade ediyor. Almanya'da bilhassa Berlin Duvarı yıkıldıktan etkisini koruyan Doğu-Batı ayrımının insanların zihninde sürmesi metaforu olarak kullanılıyor. Yani fiziksel duvar kalksa bile, zihinsel bölünmeler ve alışkanlıklar uzun süre devam etmiştir ve edecektir. Bu toplumun temel kodlarından birisi.


3. Bir diğeri, "the Void". Boşlukların psikolojisi. Şehir geniş, geniş, çok geniş. Yollar, apartman boşlukları... O kadar geniş ki. Alman ve Sovyet etkisi burada birleşmiş ve aşırı derecede geniş yollarla Berlin birbirinden kopuk ve birleştirilmesi de çok zor ruhsal bir duruma geçmiş. 


Buna devam ederiz ama burada bir ara vermek istiyorum. 


Alman milletini Alman yapan en önemli şeylerden birisini, belki de en önemlisini yine başka bir kitapta okumuştum. "Pflichtbewusstsein". Almanca "görev bilinci" gibi bir anlama geliyor. Kişinin kendisine verilen görevi, kişisel duygularından bağımsız olarak, en doğru ve en iyi şekilde yapma sorumluluğu hissetmesine diyorlar. “Bana düşen neyse onu eksiksiz yapmalıyım”. Görev verilmişse, koşullar zor olsa bile yarım bırakmamalıyım. Hem de, etik olup olmadığı fark etmeksizin. Sonrasında bunun daha etik versiyonunu da kodlamaya çalışıyorlar ama bir Türkün içinden savaşma isteğini ne kadar alabilirseniz bunu da bir Almandan bu kadar alabiliriz diye düşünüyorum çünkü Prusyalı olmak... Leistungsprinzip. Emek ve zaman vermelisiniz; çünkü hayat böyle çalışır. Yapılması gereken yapılır. Yapılması söylenen, yapılır. 



Demek istediğimi anlatabildim mi bilmiyorum ama biraz daha devam edeceğim.


Geçen sene Christmas vaktinde Münihteydik, bu sene tam tersi istikamette Berlin'de. Bavyera Krallığının görkemli, folklorik, Almanlığı ile gurur duyan ve her bir santimine bunu işlemiş şehrinden Berlin'e... Münih'te toplumsal bir süreklilik var, hayat devam etmiş ve bunu seviyor. Hayat öngörülebilir ve kurallı. Hayat elinizde kalan bir avuç histen ibaret tuhaf bir şey değil. Berlin bağışlanmış, affedilmiş anlamında değil de, feda edilmiş anlamında bir parça toprak ve Başkent kalması da tesadüf değil. Bu olayın simgesel değerine inanabiliyor musunuz? Tor'un hemen karşısında İngiliz Büyükelçiliği. Tor'un 200 metre ilerisinde bir Sovyet askerinin Alman bir çocuğu Almanlığından "koruduğu(!)" 7 metrelik devasa bir anıt ve iki tarafında da iki tane Sovyet tankı... 


Berlin'i gezerken hep iki şeyi düşünüyorsunuz (ve kendinize buna dair pek çok soru soruyorsunuz): 


1. Berlin'in neden "uyuşmuş" olduğu çok anlaşılır çünkü bu ikilik hissi, bu zıt yönlü bilişsel yolaklar baş edilmesi kolay şeyler değil. Tek bir vücutta birbirine tamamen zıt iki karakter barınamıyor, barınıyor gibi görünmesi için kafadan hafif gidik olması gerek. Bu topraklara ait her şeye Almanlar o kadar değer vermiş ve veriyor ki "yabancılara" ait olan her şeyden nefret edilmesi bir "zorunluluk" gibi neredeyse. Suları değerli. Ağaçları değerli. Sokakları değerli. Bu değer, herhangi bir şeye verilen emeğin kalitesinden kolaylıkla anlaşılabiliyor. Peki ya sıradan bir Alman vatandaşı gerçekten Berlin midir? Ya da şöyle sorsak, sıradan bir Alman gerçekten Berlin olabilir mi? 


Sıradan bir Alman, ne zamana kadar daha Berlin rolü yapacaktır? 


Alibi-Erinnerung. Yani, Mazeret Hafızası tam olarak bu. Hatırlıyor ama hissetmiyor ve belki de şöyle, hatırlıyor ama törensel olarak, içsel olarak değil. Bir miktar acı yaşandı ama bunu o zamanın ruhu içerisinde de bir değerlendirmek gerekebilir, çok da duygusal bakmamak gerek. Almanlar gerçekten "yas tutmuş" mudur? Berlin, bir yas merkezi midir yoksa yasın işler bir sistem haline getirildiği yeni bir Alman makinesi mi? 


Burası bir ahlak sahnesi mi? Günter Grass'ın eleştirdiği gibi "Almanya suçluluğu ahlaki bir kimlik gösterisine dönüştürmüş" bir ülke midir? 


2. Peki, Almanlar gerçekten suçluluk mu hissediyor, yoksa suçluluk hissetmesi gerektiğini mi biliyor? 


**


Sessiz boşluklar... Tüm bu sessiz boşlukların içerisinde gerçekten olan tek şey şu sanırım: Savaş hiçbir şart altında iyi bir seçenek değildir. Savaş fantastik bir Hollywood filmi de değildir, zararsız bir strateji oyunu da... 

HAYATIN GÖVDESİ -II-

23:27


Zaman ters yüz oldu, değişti, içine büküldü. Arada kaybolanları tekrar konuştuk ve tekrar var olduklarına emin olduk. Gerçekten oradalar mıydı? Bir uyuma şekli, ağırlığının arkasında bıraktığı hafif izler. Ne kadar hafif? Ne kadar taşınabilir? 


Zaman ters yüz oldu. Bir an geldi, o anıldı. Onun şekli ona has. Ona ait. Peki ondan geriye ne kaldı? Onu hatırladın bitti. Öyle bir geldi geçti. 

HAYATIN GÖVDESİ -I-

05:56


Kendisine o anı verdi.


Hikayelerin, evlerin, anlaşılmaz mırıltıların, en sonunda eve dönecek olmanın, korkuyla uyuyarak geceden ve gecenin getirme ihtimali olan şeylerden kaçınmanın, hazırlanmanın... Farkında veya değil, haberli veya değil... Uyanık... veya değil... Tüm yüklerini silkelenip atarak ve her defasında inanılmaz bir mücadelenin içerisinden muzaffer bir şekilde çıktığını hayal etmeyi sürdürerek. 


Nasıl olacak birlikte anlayacağız ve anlamlandırabildiğimiz her şeye isimler koyacağız. 


Neşeli Eylül güneşi doğduğunda... Uyut onları artık... 

BİGA'DAN SON KAVUN DA GELDİ, ARTIK VEDA ZAMANI

11:10


Geçmişteki kendimin temkinliliğine güvenmek zorunda olduğum zamanlar... Hayatımın ana temalarından birisi. Şöyle düşünmek isterim: O zamanki ben, bunu böyle yapmıştır. Yani inşallah. Geçmişteki kendinin bugünün vaatçisi olması bir mesele: Pek çok şeyi ileriye doğru düşünmek zorundayım. Bunlar, kaygılarımın zincirleri. Bu zincirler, beni her an hasta olursam diye buzluğa yemek koymaya, eve fazladan su depolamaya, Maruş'un mamasını yedeklemeye... Anlarsınız ya, hazırlamaya çalışır. 


Tuhaf çünkü ben sanırım hep böyle birisiydim, annem böyle söyler. Soğukkanlı, bazen hatta fazla soğukkanlı çünkü bu şekilde olmak için hep önceden düşünmüş... Tuhaf işte, başka bir şey değil. Ama artık çok fazla şeyi düşünmek zorundaymışım gibi geliyor ve bazen bu beni bunaltıyor, bunu kontrol ediyorum. Kaygılarımın zincirleri birbirine ilikleniyor ve gittikçe uzayan bir seri haline geliyor. Bazen kendimi yaşlılığımı bile düşünürken buluyorum; daha doğrusu, yaşlılığımı düşünmek zorunda olduğumu düşünürken buluyorum. Anılarımın anıları, planlarımın planları... Çoğunlukla çok iyiyim, ama bazen iyi değilim. Bunu yönetebilmek de bana kalıyor ve bu iyi olamamaları yönetmektense en başta iyilik halini oluşturmak ve bunu devam ettirmek çok daha kolay geliyor artık bana... Demiştim ya... Tuhaf, başka bir şey değil...


Yaz akşamları artık sona eriyor ve Kuzey Rüzgarları esiyor. Bu rüzgarları nerede olsam tanırım: Alışıldık, eski bir dost evime nedense balkon kapısından içeriye girmeye çalışır. Şöyle içimden geçip beni süpürür gibi hissettiğim zaman, elim kolumdaki birkaç yükümü taşıdığı zaman, beni akşam eve gitmek için biraz acele ettirdiği zaman... Hafiflediğimde ve aynı zamanda ağırlaştığımda onun geldiğini anlarım. Bazı değişiklikler olmaya başlar evde: Artık balkabağı her an buzdolabına girmek üzeredir, Maruş geceleri biraz daha fazla uyur, salondaki koltukların üstüne iki tane battaniye çıkmıştır, su faturası az gelmeye başlar, yavaş yavaş ertesi gün giyeceğim etek-çizme kombinlerini düşünmeye başlarım... Komşum Biga'dan gelen, yazın son kavunlarından getirir; biraz nohutu kendi aramızda bölüşürüz, çoğu yemekten de sıkılmaya başlarım. Bazen hayal ettiğim bir şey olur, bir an, sonra mutlaka yapmam gereken bir iş çıkar. Hayat böyle geçecek sanırım diye düşünürüm ve işe doğru kalkarım yerimden... 


Kendimizi korumak için kaldırdığımız kalkanlar...  Ağır metaller, toprağa karışmış paslı zincirler... Ne kadar çok kalkan, ya da ne kadar ağır kalkanlar taşımak zorunda oluşumuz... Rüyamda babam bir yerlerden geçiyor ya da bir yerlerden geçtiğini hissediyorum ve gevşiyorum, gözlerimi hafif araladığımda kaskatı kesilmiş kollarımı fark edip kilitlerimi yavaşça açıyorum. Gece yarısı. Gece mutfağında kafamı boşaltmak için neler yapabilirim? Kendini korumak için kaldırdığın kalkanlar... Kaygılarımın zincirleri... Sonbahar gecesi uykudan uyanıp evin içinde şöyle birkaç tur atarım ve etrafı kolaçan ederim... Eskiden abim İstanbul'da yaşarken bana geldiği zaman arabasını bıraktığı yere bir bakarım. Karşı apartmandaki kedi. Dubleksteki ağaçlar... Belki evin içinde birkaç eşyayı gezinirken yerine koyarım, belki kafamı pencereden sokağa şöyle bir uzatırım rüzgarı hissetmek için. Tekrar yatmadan önce mama kabını kontrol etmeyi unutmadan...  Sabah olsa, kalan son kavundan biraz daha yesem diye hayal ederek... 

NO: 37'NİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI

03:51


Çantamda kargocunun teslim ettiği iki tane büyük boy deterjan, iş yerindeki X-ray'den geçip ofise geçiyor ve kendi kendime mızırdanıyorum. Sabah çok erken kalkmış, evi güzelce temizlemiştim (hatta çift su bile yapmıştım, bu sıcaklarda kapıları hiç kapatmadığım için parkeler temiz görünse bile kahverengi bir su çıkartmıştı) ama banyoyu bırakmıştım. Banyo için bu kargoyu beklemeye karar vermiştim. Banyo... Evin en sevmediğim yerlerinden birisi. Hoş, uzun zamandır evin birçok yerini sevmiyorum ve bugün, inanmazsınız ama size bundan bahsedeceğim. Evet gerçekten de doğru anladınız, evimin en sevmediğim yerlerinden...


Bu eve ilk taşındığım zamanı size daha önce hiç anlattım mı bilmiyorum ama şöyle olmuştu: Evi bir Ramazan günü, hatta Kadir gecesi günü, inanılmaz bir şekilde bulmuştum. Korkunç bir İstanbul sıcağı, oruçluyum, o zamanki iş yerimin servisinden tamamen rastgele inmiş ve yine tamamen rastgele bir emlakçıya girmiştim. İftar için arkadaşlarla dışarıda yeme planı yapmıştık ve öncesinde de bakabilirsem birkaç ev bakacaktım ama ev bulacağıma o kadar inanmıyordum ki bir alışveriş merkezine yakın da olsun, biraz orada serin serin takılırım diye düşünmüştüm. Her nasılsa kendimi bir emlakçıda buluverdim. Aslında şöyle oldu, tamamen kendime ayıp olmasın diye emlakçıya girmiştim. Hani, bir emlakçıya da girmiş olmak için. Şimdi olsa hiç umursamam ama o zaman tek başıma, hem de kadın başıma bir emlakçıya gidip ev bakmak da tuhaf bir işti benim için. Gitmiş, emlakçıya tam anlamıyla "çökmüştüm". Emlak ofisi serindi ve benden önce bir kadın vardı, birazdan ilgileneceğiz demişlerdi, tabii tabii hiç sorun değil demiştim serinliğin tadını çıkartarak. Sonra sıra bana gelmişti. Şartlarımı söyleyince size göre bir ev var, isterseniz bakalım beraber demişti emlakçı. Eh iyi demiştim, ben yürüyerek gideceğimi sanarken bir bakmıştım adam arabayla gelivermiş yanıma. Çok tatsız. Yapmayı hiç sevmediğim işler... Bir şekilde kendimi zorlayarak binmiştim ve bu eve gelmiştik. Şöyle söyleyeyim, evin kapısından girdiğimde ve salona girdiğimde... Bomboş salona nedense ışık o kadar iyi geliyordu ki... Yumuşacık bir ikindi ışığı... Off ne kadar hoşuma gitmişti! Bir bilseniz. Ama bana metroya uzak gibi geldi diye bin bir kusur bularak bir şekilde çıkmıştım evden. Emlakçı telefonumu almış, düşünüp dönüş yapacağım demiştim... 


Kader ağlarını aynı annemin şıkır şıkır el işi yapması gibi hızlıca örer. O hızlı örülen şişlerin birbirine vurunca oluşturduğu sesi bilirsiniz... Bu, bir cuma günüydü. Hayatımda ilk kez tek başıma emlakçıya gittiğim gün. 


O sırada annemler de İstanbul'a gelmişti, abimde kalıyorlardı veya kalacaklardı ve haftasonu olunca beni Tuzla'dan almaya gelmişlerdi. O gün bana ev bakacaktık. Babam arabayı kullanırken onu yönlendire yönlendire şimdi oturduğum bu mahalleye getirmiştim. Baba dün ben burada bir ev baktım, mahalle güzel ama hem kirası fazla hem de bana metroya uzak gibi geldi demiştim. Babam arabayı apartmanın köşesine çekmiş, kızım sanki o kadar uzak değil gibi demişti. Uzak diye tutturunca gel bir yürüyüp gelelim bakalım kaç dakika tutuyor demişti. Beraber metroya yürüdük, sonra döndük. 6 dakika. Arabanın oraya geldiğimizde telefonum çaldı, bilmediğim numarayı açınca karşıdaki adam şöyle dedi: Maide Hanım merhabalar, ben X emlak ofisinden arıyorum, dün size evi gezdirmiştim. Düşünme fırsatınız oldu mu? 


Büyük bir şok yaşamıştım. Babama bakmıştım, emlak ofisinden arıyorlar deyince gülmüştü, gelsinler bir beraber bakalım demişti. Baktık. Beğendik. Pazarlık yaptık. En nihayetinde kiraladık. 6 sene oldu, tam... 


Sonra çok ilginç hislerle bu evi dayadım, döşedim, bir sürü şey yaşadık. Babamlar eski yataklarını ve çamaşır makinelerini gönderdiler Ankara'dan. Bir gün eve geldim, bomboş evde bir yatak, bir çamaşır makinesi. Başka bir Ramazan günü başka bir ikindi vaktinde annemlerin kalın naylonlarla kapladığı eski yatağının üzerindeki naylon sesine aldırış etmeden yatıyorum ve Allah'a şükrediyorum. Allahım diyorum tek başına bu yatak bile bana yeter. O kadar sakin, o kadar huzurlu ki. Ev. Evim. Benim evim ya. Oh. Kimse yok benden başka... Tuzla'da çok bunalmıştım, ev arkadaşımla aram iyiden iyiye tatsızlaşmıştı, keyifsizdi... 


Ama hiçbir şey orada o yatakla bitmedi. Hatta o yatağı da sonrasında değiştirdim ve o da çok ilginç bir hikaye oldu. Tek başına emlakçıya gitmekten daha kötü bir deneyim nedir? Tek başına yatak almaya gitmek. Daha doğrusu, tek başına çift kişilik yatak almaya gitmek. "Beyefendi neredeler?" "Komple yatak odası mı alacaksınız?" "Düğün ne zaman?" Ama bunu şimdi anlatmayacağım, o, bambaşka bir hikaye...


Evet ne diyordum, o yatakla bitmedi. Aldım ve aldım. Ama her şey çok sırayla ve çok yavaş oldu. Önce tabii ki bir kanepe. Bir masa. 2 sandalye, 2 iskemle. İskemleler oturulmadığında sehpa. Bir baba koltuğu. Bir halı. Bir kitaplık. Sonra bunlar çeşitlendi. Çok uzun zaman sonra bir televizyon. Abim taşınırken gelen diğer koltuk. Çook daha uzun zaman sonra bir gardrop. Sonra yatağı yenileme, birkaç kitaplık daha. Sonra mutfak eşyaları. Sonrası hep mutfak eşyaları... Ev böyle zamanla kuruldu, kendi kendisine yerleşti ve her şey kendi köşesini buldu. Bir noktada Maruş geldikten sonra bazı kararları onun vermesi gerekti. Bazı yerlerde tartıştık. Bazı yerlerde anlaştık. Bazı yerlerde ihtilaflar devam etti. 


Yaklaşık bir 5 sene sonunda evin o toz pembe "evim" algısı gitti. Nasıl oldu anlamadım, evin kusurları bir bir gözüme gözüme girmeye başladı. Evin mutfağının kapısı yok. Sürgülü olması gereken kapı yerinde yok! Mutfağın servis penceresi var salona doğru ama mutfağın dışarıya bakan ayrı bir camı yok? Doğru düzgün mutfak dolabı yok. Mutfak genel olarak o kadar küçük ki iki kişi aynı anda iş yapamıyor. Banyo dolabının altı kopuk. Tesisat facia. Tesisat o kadar kötü ki geçen sene korkunç bir şekilde elimi yaktım ve 1 ay sargılı dolaştım ve tesisata olan öfkem bir sonraki nesle aktarılacak kadar pekişmiş oldu. Ahh. Salonun tavanındaki su çekme sorunu. Asla bitmeyen bir sorun. Yaz kış, bu sıcakta bir gram su bile damlamazken nereden çekiyor bu suyu bilemiyorum. Bitti mi, bitmedi. Banyo. Banyonun hem yatak odamla hem de yan dairenin mutfağıyla duvar komşusu olması. Bir banyo için olabilecek en korkunç yerlerden birisi, ne diyebilirim ki... Ve tabii ki karşı apartmandaki çıplaklar sorunu... Yaz kış, karda kışta, sürekli açık pencerelerin içinde dolaşan yarı çıplak adam... 


Diyorum ya aniden evim eskisi gibi toz pembe bir ev değil de, her şeye rağmen sevdiğim bir ev haline geldi. Çok garip değil mi? Sanırım ilişkimiz artık gerçekçi bir zemine oturmuş oldu. Aslında bir nevi, "evlilik" oldu. Eminim evlilik de böyle bir şeydir, bakın harika bir yere ulaştım. Kusurlarını görüyorum ama sen benim evimsin ve sana iyi bakıyorum, sana iyi bakmaya, elimden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğim. İşte bu yüzden sana en iyi deterjanları aldım ve akşam eve koşa koşa gidip bakımını yapmak için sabırsızlanıyorum. Duşakabindeki su lekeleri bir gün bile tamamen geçerse bu beni mutlu eder. Bir yaz daha biterken halıları yıkamaya veririm, camlardaki kirliliğe söylenir, yerleri tekrar tekrar tekrar süpürür ve silerim. 


Burada pek çok şey yaşadım ve kapısını kapattığımda içeride ben ve Maruş vardık ve çoğu şeyi birlikte yaşadık. Kaygıdan donakaldığım zamanlar, birkaç deprem, Maruş'un ve benim hastalıklarımız, gece gece ortaya çıkan hamur işleri, mayaya bırakılan ekmekler, öfkelenmeler, holü yatak odasından küçük odaya kadar pat pat pat koşmalarımız ve halıları uçurarak geri dönmemiz, ağırladığımız tüm o misafirler, komşularımız, Cumartesi günü pazarı, mavi şişe kapaklarıyla oynadıklarımız ve evin her yerinden çıkan toplar, iplikler, kuş oyuncakları... İşte tüm bunların hepsi bu evi benim, bizim evimiz yapan şeylerdir. 

BİN MUHTEŞEM SEVİNÇ - II

00:03

...

26. Eve geldiğinde Maruş'un yeni geçmeye çalıştığımız mamasını kusmadan yemiş olduğunu görmek. Kapıdan korkarak kafamı hole doğru uzatıyorum ve ta-tam, kusmamış! Yeni mama iyi bir mama, onunla anlaşabildiğini görünce seviniyorum.

27. Tezin enstitüden kabul aldığına dair Ahmet Hoca'nın mesajı.

28. Tez jürisinin oluşturulduğuna dair belgeyi tam olması gereken saatte Enstitü'ye iletebilmiş olmak.

29. Akşam yürüyüşleri ve her akşam ileriye doğru tam 15 bin adım! 

30. Bazen yediklerine dikkat etmeyi bırakmak ve bir oturuşta yarım kavun yemek. Hemen peşi sıra öğlen bile olmadan diğer yarısını da yemek. Kavun sevinci.

31. Maruş'a aniden gelen evde depar atma enerjisi. 

32. Kas ağrılarının olmamasının verdiği şükür hissi. Rahat hareket edebilmek, bacaklarımın beynimin verdiği komutları yoğun ağrılar olmadan alabilmesi ve ilerleyebilmesi.

33. Tekrar roman okumak, roman okumaktan acayip bir keyif almak. Özlemişim!

34. Mercimek köftesi, içli köfte. 1 merco köftesi, 1 içli köfte, 1 öğün.

35. 1 muz, 1 filtre kahve, bazen bir Fellas kakaolu. Bir öğün.

36. Yeşil soğanlı yumurta! 

37. Yeni aldığım yüzükleri takınca gelen sevimli his. Ben yüzük kadınıymışım ya!

38. Akşam yürüyüşlerinde Kehf suresinin tefsirini dinlemek. 

39. Caleb Hammer'in videoları. Ne zaman bıkacağım acaba dedikçe bıkmadım ve daha da derine gömüldüm. 

40. Abimlerin Gökçe ile birlikte İstanbul'a gelmesi ve ufaklığın pek çok hareketinin aslında aynı Maruş olması!!! İnanılmaz bi kız. 

41. Gokçekızımın varlığı.

42. Gokçekızımın pamuksu kokusu ve onu bu kadar sevmeye de hayret etmek.

43. İşten eve geldiğimde evde taptaze, sıcacık bir kabak dolması vardı ve müthişti!! Hatta sonrasında her şey daha da güzelleşti çünkü tencereyi açtığımda içinde patlıcan dolması da vardı!! O kadar çok yedim ki, sonra birazını da ayırdım ve ertesi gün kahvaltılık olarak işyerine götürüp orada yedim. 

44. Hop! Stuttgart'a bilet aldım! 

45. Artık her şey sakin bir şekilde paketleniyor ve bir düzene giriyor. Ya da bana öyle geliyor. Tezin sunumu için Berkan bana destek olmayı kabul etti ve muhteşem hissettiriyor ya!

46. Maruş'a sarı kareli bir evcil hayvan battaniyesi aldım. Hiç kullanmayacağını bile bile. Ama olsun, o kadar sevimli bir şey ve eve o kadar yakıştı ki. Evi sıcacık hissettiren her şeyi çok seviyorum.

47. Abim Clausewitz'in kitabını Ankara'dan getirdi ve bir devir teslim töreni ile kitap bana geçti.

48. Gokçekızımın benim eve geldiğinde rahatlayıp kendisini tamamen, ama gerçekten tamamen saldığını söylemiş miydim?? Uyumayan kız uyur, tuvaletini yapmayan kız yapar oldu. İştahı açıldı. Sanırım bu benim evimin en büyük gurur nişanesi olabilir. Madalya gibi taşımak istiyorum boynumda.

49. Seneler önce Gülsüm'ün Belçika'dan getirdiği yeşil Aldi bez çantasının artık ömrünü tamamlaması ama ısrarla, gerçekten ısrarla kullanmaya devam etmekten inanılmaz bir keyif almak. Mingei.

50. Çantama küçük bir çanta koydum ve içerisine küçük bir diş ipi, diş fırçası, macunu ve deodorant yerleştirdim. Sanırım bu benim hayatta ihtiyacım olan şeylerden birisiymiş. 

51. Bozdağ'daki atların gösterisi... 

52. Evden çıkardığın her kullanılmayan eşyanın getirdiği hafifleme hissi. 

53. "Bizler bambaşka bir delilik yoluna düşmüş, garip yolcularız." 

54. Sokaktaki smokinli topçik zilliyi beslemek. O nasıl bir koşuş öyle ya Rabbi! 

55. Salonda uyuyakalmak üzereyken gecenin bir yarısı annemin sansasyonel bir konu açması ve bütün uykumuz son raddesine kadar kaçana kadar üzerine sohbet etmek. 

56. Maruş'un dedikodu dinlemeyi çok sevmesi ve ne zaman ben keyifle sohbet edecek olsam karşıma geçip önce süzer mutlu gözlerle beni seyretmesi, sonra uyuyakalması. 

57. Bir dua: “Şeytan seni gelecek kaygısı ve gelecekte başına geleceklerle korkuttuğu zaman, onu Allah’a olan hüsnü zan ile darmadağın et ve kendine şunu söyle; geçmişte bana ikram eden Rabbim, gelecekte de bana ikram edecektir…”

58. Bir önceki geceden, ertesi gün işe giderken yanıma alacağım yiyecekleri hazırlayıp mutfak tezgahına ve buzdolabına bırakmak. Bu bir vaattir, yarının vaadi. Yarının olacağına dair bir umut ve bir bekleyiş. 

59...