KAMERANIN ARKASINDA BİR YERDE

02:41


Geçtiğimiz günlerde Fujifilm bana deneyimlemem için bir makine verdi, ben de kendi makinemle birlikte İsviçre’ye gidip ikisini birlikte kullanma fırsatı buldum. Bir süre yenisine baktıktan sonra kendi makinemi elime alınca nasıl desem, güçlü hissettim. O tanıdık, tüm tuşlarının tıkır tıkır nerede olduğunu çok iyi bildiğim makine. Sanki bir silahı elime almışım gibi, hem de olumsuz değil, iyi anlamda. Bu bana çok farklı bir his olarak gelmişti. Sonrasında yakın bir arkadaşıma fotoğraf makinesi almak için tekrar Fujifilm’e gittik ve orada da pek çok makine denedikten sonra yine kendi makinem elime “tam oturdu”. Nerede nasıl bir ses çıkardığını, yani iletişim dilini çok iyi bildiğim o cihaz... Aynı his tekrar geldi: "Güç bende. Şimdi tamamım." 


Fotoğraf makinesini bir diğer makine ya da cihazdan, her neyse işte, ayıran bir şey var benim için. Bu tanıdık olan şey bir eşyayı eline alınca gelen herhangi bir his değildi. Apaçık bir güven hissiydi. Bu his benim fotoğraf çekmeyi neden sevdiğimin sebeplerinden birisiymiş aynı zamanda. Üzerine bir süredir düşünüyor ve kendimi analiz ediyorum, bir noktaya kadar da takip edebildim kendimi. Bana ilginç geldiği için de üzerine yazmak istedim… 


Fotoğraf makinesi elime geçtiğinde iki baskın şey hissediyorum: İlki, yukarıda da bahsettiğim, neredeyse bedensel bir güven hissi. Sanki elimde bir silah varmış gibi. Ateş etmiyorum ama karar veriyorum. Ne zaman, nereden, neyi alacağım benim kontrolümde. Bu his saldırgan da değil; aksine çok düzenleyici. Dağınık olan dünya, kadrajın içine girdiği anda toparlanıyor. Kenarları, açıları, kompozisyonu kendim kurguluyorum. Kontrol bende. Belirli bir yere bakan bütün gözler aynı şeyi görüyor ama vizörden bakan ben olduğum zaman bir şey değişiyor, ben oradan bir şeyi seçiyorum ve ona odaklanıyorum. Genel görüntüdeki bir bölüme bireysel olarak ben, bir “anlam” veriyorum. Onu kendim için anlamlandırıyorum. Ve ben ona anlam verdiğimde o diğerleri için de ayrı bir anlam oluşumunu başlatmış oluyor ve pek çok benzer anlamlandırma serisi sonrası benim vizörden bakışım şu hale geliyor: “Bu tam senin çekeceğin tarzda bir fotoğraf!”. Büyüleyici. 


Bu silahlanma hissi aslında benim kontrol edilen kaygım ya da kaygıyı yönetme şeklim. Belirsizlik azalıyor, çevre anlamlı parçalara ayrılıyor. Kamera burada bir araç değil, özneleşme cihazı haline geliyor. Ben öylece bakan değil, bir kısmı seçenim ve ona o seçilmişliği verenim. O değeri veren ve her “bir şeye değer vermiş olan kişi” gibi bunu layık bulup gösterenim aynı zamanda… 


Makineyi kullanırken yaşadığım diğer çok güçlü his ise bunun tam tersi gibi görünüyor ama aslında tamamlayıcısı: Görünmezlik. Makine yüzüme yaklaştığında ben ortamdan geri çekiliyorum. İnsanlar beni değil, kamerayı görüyor. Bakış bana ait ama dikkat bende değil. Sosyal olarak silikleşmiş haldeyim ama bu bir kayıp değil, bir rahatlama. Görülmeden görülüyorum. Sahnede artık ben yokum, ben gizli gizli etrafı gören bir gözlemciyim. Dışarıyla olan ilk yüzleşmede ilk sorumlu ben değilim, fotoğraf makinesi. O çok gerçek, çok materyal bir şey olarak duruyor. 


Bu görünmezlik hissi sosyal bir kaçınmadan çok, rol değişimi gibi. “Katılan” olmaktan çıkıp “tanık” oluyorum ve bu çok güvenli bir alan. Bu güvenli pozisyon özellikle kalabalıkta, yabancı mekanlarda ya da yoğun duygularda beni koruyor aynı zamanda. Kamera beni sahneden alıyor ve kulise taşıyor. Sorumluluğu da alıyor. 


Bu hem görünmezlik hem de silahlanmış olma hislerinin ortak bir noktası var: Mesafe. Fotoğraf makinesi bana mesafe veriyor. Yaklaşmadan sahip olma, temas etmeden kayıt alma. Bu mesafe, duygusal regülasyon sağlıyor: Ne çok içindeyim, ne de tamamen dışındayım. Muhteşem değil mi? O anda etkinim, etkin bir şekilde bulunuyorum ama fark edilmiyorum. 


Dünyayla temas etmenin en güvenli mesafesini kuruyormuşum aslında ve bunu yeni anlıyorum artık... 


Peki... Peki ya bu özgürce gözlemleyebilme talebi neden?

PSİKOCOĞRAFYA: BERLİN

00:26


Uzun zamandır bir şekilde yurt dışına gidip gelirim ama sanırım bu tarz bir yazıyı ilk defa yazacağım. Çünkü üzerimden atamadığım tuhaf bir ruh hali var ve bunun kök nedeninin, evet doğru duyacaksınız, Berlin olduğunu düşünüyorum. 


Berlin. 


Tuhaf


Bu blogun okuyucusu veya beni bir şekilde tanıyan herhangi bir arkadaşım, II. Dünya Savaşı hakkında okumayı çok sevdiğimi bilir. Seyretmeyi. İncelemeyi. Her şey nasıl başladı biliyor musunuz, Erich Fromm'un bir kitabını okuduktan sonra. İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri. Bu iki ciltlik bir seri ve Erich Fromm, başta Hitler olmak üzere İkinci Dünya Savaşındaki ana karakterlerin psikoanalizlerini inanılmaz bir seviyede yapıyor. Çok etkilenmiştim. Şöyle düşünmüştüm: Bu kadar sıradan, bu kadar normal, hatta vasatın altı profiller milyonlarca insanın hayatını etkileyen kararları alacak noktaya nasıl geldi ve sonrasında bu nasıl devam etti? Şok edici derecede sıradan bir gerçeklikti hayata dair. Savaş sadece bir dekordu, aslında günlük hayatımız fazlasıyla savaş alanıydı ve Savaş'ın kendi gerçekliğinde sadece bilançolar korkunç derecede büyümüştü. Maddi manevi kayıplar inanılmaz bir seviyede olduğu için bu kişiler incelemeye biraz daha değer olmuştu ama aslında hepsi tanıdıktı. Bir yerlerde karşımıza çıkmışlardı ve çıkmaya da devam edeceklerdi. Bu hikaye devam etti. Devlet Başkanlarının, Führer'in olduğu kadar bir panzer komutanının da sıradan bir cephe askerinin de hayatını okumak aslında klinik vaka raporu okumak gibiydi. Klinik vaka raporu detayında alabildiğiniz patolojik hayatlar. Travmanın tam içinde. Travmanın tam içinde sıradan insanlar. Sıradan insanların yaşamlarını devam ettirebilme kararlılığı. Bu kararlılıkta diretmesi. 


Bu şekilde içerisine dalıp çıktığım tarihin belirli bir kesiminin coğrafyası da bir o kadar ilgi çekici geliyordu çünkü öncelikle neden gelmesindi ki, bu insanlar bu coğrafyanın çocukları ve bu coğrafya da insanları kendi topografya kalıplarında mayalandırıyor ve şekillendiriyor. Çok uzatmayacağım, sözün özü, 2025 yılının yarısını Almanya üzerine okuyarak, yarısını da Almanya'yı gezerek geçirmiş oldum. Ve beni en çok şaşırtan yer Berlin oldu. Berlin: Bir açık hava müzesi. Ya da daha doğrusunu bulmaya çalışalım: Bir suçluluk anıtı, ortalık yerde görülen bir duruşma ve tüm bunlarda eksik olan bir taraf da var. 


Berlin bölük pörçük ve kasıtlı olarak bölük pörçük edilen her şey gibi etrafa olumsuz, öfkeli bir his veriyor. Berlin "psikocoğrafya"nın da doğduğu bir yer, neden olmasın ki? Kasıtlı olarak bozulmuş olmanın amacı bu en başında. 1945'te tamamen dümdüz edilmiş bir şehir ve sonrasında insanlar elleriyle, gerçekten elleriyle tekrar bu şehri yapıyorlar. Şehirleşme muhteşem. Asla yıkılmayacakmış gibi büyük bir hırsla yapılmış, hani, bir kere oldu ama bir daha olmayacak. Ama bir yandan böyle bir yapılaşmanın haklı gururunu yaşayamayacak bir yer. Bu şehirde kendi vatanınıza dair hiçbir şeye yükselemiyorsunuz. Düşünsenize, bayrağınızı doya doya dalgalandıramadığınız kendi topraklarınız, bayrak soykırım eğiliminizin canlı kanlı sembolü olmuş. Burada muhteşem bir ikilik var. Almanlar kendilerini çok seviyor, zaten Alman kalitesi denilen şeyin sebebi de bu: Çok değerliler. Üstü kapalı kibir üretilen basit bir bıçaktan kompleks bir otomobile kadar her yere sirayet etmiş halde ama çok da göstermemeniz gerekiyor. Almanya'nın her yeri biraz böyle ama Berlin bambaşka. Burada birkaç kavramdan da bahsetmek istiyorum aslında.


1. Erinnerungskultur. Bu kavram, Almanca "hatırlama kültürü" gibi bir anlamına geliyor. Bir toplumun geçmişte yaşadığı travmatik, önemli ya da belirleyici olayları (savaşlar, soykırımlar, darbeler, baskı dönemleri vs) nasıl hatırladığı, anlattığı, kamusal alanda görünür kıldığı ve kuşaklara nasıl aktardığını ifade ediyor. Bu kültür sadece tarihin ne olduğu ile değil, toplumun bu tarihle nasıl yüzleştiği ile de ilgili. Holokost sonrası "radikal yüzleşme" de denilebilecek genel Alman kültürü bunun üzerine kurulmuş durumda. 


"Yaralar" açık bir şekilde sergileniyor. Ama bu serginin arkasındaki politik kaygı çok görünür ve çok "kör göze parmak", hem de Berlin'in her metrekaresinde. Çok garip değil mi? Suçluluk ama kurumsal bir yerde duruyor. Bir bakanlık gibi. Soykırım bakanlığının geçmiş bir faaliyeti eleştiriliyor sanki. Bunu anlamlandırabiliyorum çünkü insanların sağlıklı bir şekilde yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli. Ama bir yandan da tuhaf hissettiriyor. İşte sorun hep bu ikiliklerde. Arada kalmışlıklarda. Atalarımızın yükünü tahmini ne kadar süre taşımalıyız? Atalarımızın yükü ne zamana kadar bizimdir? Ben bundan sorumlu olmak istemiyorum dediğimde kimler arkamda durur?


2. Mauer im kopf. Türkçesi "kafanın içindeki duvar". Günlük konuşma dilinde kişinin zihninde oluşturduğu psikolojik engelleri ve görünmez sınırları ifade ediyor. Almanya'da bilhassa Berlin Duvarı yıkıldıktan etkisini koruyan Doğu-Batı ayrımının insanların zihninde sürmesi metaforu olarak kullanılıyor. Yani fiziksel duvar kalksa bile, zihinsel bölünmeler ve alışkanlıklar uzun süre devam etmiştir ve edecektir. Bu toplumun temel kodlarından birisi.


3. Bir diğeri, "the Void". Boşlukların psikolojisi. Şehir geniş, geniş, çok geniş. Yollar, apartman boşlukları... O kadar geniş ki. Alman ve Sovyet etkisi burada birleşmiş ve aşırı derecede geniş yollarla Berlin birbirinden kopuk ve birleştirilmesi de çok zor ruhsal bir duruma geçmiş. 


Buna devam ederiz ama burada bir ara vermek istiyorum. 


Alman milletini Alman yapan en önemli şeylerden birisini, belki de en önemlisini yine başka bir kitapta okumuştum. "Pflichtbewusstsein". Almanca "görev bilinci" gibi bir anlama geliyor. Kişinin kendisine verilen görevi, kişisel duygularından bağımsız olarak, en doğru ve en iyi şekilde yapma sorumluluğu hissetmesine diyorlar. “Bana düşen neyse onu eksiksiz yapmalıyım”. Görev verilmişse, koşullar zor olsa bile yarım bırakmamalıyım. Hem de, etik olup olmadığı fark etmeksizin. Sonrasında bunun daha etik versiyonunu da kodlamaya çalışıyorlar ama bir Türkün içinden savaşma isteğini ne kadar alabilirseniz bunu da bir Almandan bu kadar alabiliriz diye düşünüyorum çünkü Prusyalı olmak... Leistungsprinzip. Emek ve zaman vermelisiniz; çünkü hayat böyle çalışır. Yapılması gereken yapılır. Yapılması söylenen, yapılır. 



Demek istediğimi anlatabildim mi bilmiyorum ama biraz daha devam edeceğim.


Geçen sene Christmas vaktinde Münihteydik, bu sene tam tersi istikamette Berlin'de. Bavyera Krallığının görkemli, folklorik, Almanlığı ile gurur duyan ve her bir santimine bunu işlemiş şehrinden Berlin'e... Münih'te toplumsal bir süreklilik var, hayat devam etmiş ve bunu seviyor. Hayat öngörülebilir ve kurallı. Hayat elinizde kalan bir avuç histen ibaret tuhaf bir şey değil. Berlin bağışlanmış, affedilmiş anlamında değil de, feda edilmiş anlamında bir parça toprak ve Başkent kalması da tesadüf değil. Bu olayın simgesel değerine inanabiliyor musunuz? Tor'un hemen karşısında İngiliz Büyükelçiliği. Tor'un 200 metre ilerisinde bir Sovyet askerinin Alman bir çocuğu Almanlığından "koruduğu(!)" 7 metrelik devasa bir anıt ve iki tarafında da iki tane Sovyet tankı... 


Berlin'i gezerken hep iki şeyi düşünüyorsunuz (ve kendinize buna dair pek çok soru soruyorsunuz): 


1. Berlin'in neden "uyuşmuş" olduğu çok anlaşılır çünkü bu ikilik hissi, bu zıt yönlü bilişsel yolaklar baş edilmesi kolay şeyler değil. Tek bir vücutta birbirine tamamen zıt iki karakter barınamıyor, barınıyor gibi görünmesi için kafadan hafif gidik olması gerek. Bu topraklara ait her şeye Almanlar o kadar değer vermiş ve veriyor ki "yabancılara" ait olan her şeyden nefret edilmesi bir "zorunluluk" gibi neredeyse. Suları değerli. Ağaçları değerli. Sokakları değerli. Bu değer, herhangi bir şeye verilen emeğin kalitesinden kolaylıkla anlaşılabiliyor. Peki ya sıradan bir Alman vatandaşı gerçekten Berlin midir? Ya da şöyle sorsak, sıradan bir Alman gerçekten Berlin olabilir mi? 


Sıradan bir Alman, ne zamana kadar daha Berlin rolü yapacaktır? 


Alibi-Erinnerung. Yani, Mazeret Hafızası tam olarak bu. Hatırlıyor ama hissetmiyor ve belki de şöyle, hatırlıyor ama törensel olarak, içsel olarak değil. Bir miktar acı yaşandı ama bunu o zamanın ruhu içerisinde de bir değerlendirmek gerekebilir, çok da duygusal bakmamak gerek. Almanlar gerçekten "yas tutmuş" mudur? Berlin, bir yas merkezi midir yoksa yasın işler bir sistem haline getirildiği yeni bir Alman makinesi mi? 


Burası bir ahlak sahnesi mi? Günter Grass'ın eleştirdiği gibi "Almanya suçluluğu ahlaki bir kimlik gösterisine dönüştürmüş" bir ülke midir? 


2. Peki, Almanlar gerçekten suçluluk mu hissediyor, yoksa suçluluk hissetmesi gerektiğini mi biliyor? 


**


Sessiz boşluklar... Tüm bu sessiz boşlukların içerisinde gerçekten olan tek şey şu sanırım: Savaş hiçbir şart altında iyi bir seçenek değildir. Savaş fantastik bir Hollywood filmi de değildir, zararsız bir strateji oyunu da...