Hayat bir süre önce ritmini değiştirdi. 7 sene aynı yerde çalıştıktan sonra, 7 sene aynı yolları aynı şekilde yürüdükten sonra (literally, yürüdükten sonra!) hayat değişti ve ben de artık önce E-5 Bostancı trafiği, sonra TEM, sonra köprü trafiği mızırdanmalarına başlayanlardanım. Aslında henüz çok başlamadım çünkü hala yaz ve söylenenlere göre şu anda şikayet etmeye başlarsam kışın 2,5-3 saati bulacak olan dönüş süreme hiçbir şey kalmaz. Şikayetler stoklarla sınırlıdır ve onları tasarruflu kullanmak gerekir. Ben de şikayetlerimi karanlık kış günlerine saklıyorum, o yüzden tüm teselli cümlelerinizi de şimdilik kenarda bekletirseniz çok iyi olur.
Trafik. Trafik hakkında konuşacak çok şeyim var.
Ben hareket etmeyi seven bir insanım, daha doğrusu, hareket etmeyi kendisine sevdiren bir insanım. Son 4-5 senede oldu bu ve artık kendimin çok büyük bir parçası haline geldiğini de söyleyebilirim. Herhangi, ama herhangi bir işin hareket potansiyeline bakıp buna yatırım yapar bir zihinsel hesaplamayla çalışırım. Bazen delilik gibi. Çok yorgun olduğum olur, çok bitkin olduğum ama bir hareket fırsatı gelmişse onu yakalamaya çalışırım. Bunu da zoraki bir yerden değil, tuhaf bir içsel motivasyonla yaparım. Beynim çoğu zaman aşırı motivedir, bazen bacaklarım ve vücudum beynimin hareket talebine karşılık vermek istemez. Böyle olduğunda bazen magnezyum içerim, bazen kahve içerim, bazen de tatlı bir şeyler yerim ki enerjim artsın. Vücudum bazı dönemler artık yerinden kalkamayacak gibi hissettiğinde vaktin geldiğini anlayarak D vitamini içtiğim de olur. Hareket halinde olmanın verdiği o hissi çok severim. O devam etme hissi, ilerleme hissi. Aslında şöyle. Akışkanlık hissi. Akmaya devam ederim hayatın içerisinde ve kendime bu akışkanlık içerisinde bir yer bulabilirim. Hareketin o sürekliliği bana nazik davranmıştır, beni iyi hissettirir ve bu hissin içine yuvalanabilirim.
Sorun şu ki... Trafik bana bu hissi vermiyor. Araba kullanmayı seviyorum, araba kullanmaktan keyif alıyorum (belirli trafik yoğunluğuna kadar) ama arabadan indiğimde... O kadar iyiyim ki. Bacaklarımın üzerinde olmak mükemmel. Hemen trafikteki o durduğum kısmı telafi etmem gerek. Artık gerçekten hareket etmeliyim. İşte sorun burada başlıyor çünkü vakit kalmıyor. Akşam eve geç gelmiş oluyorum, vücudum yorgun olduğunu sanıyor ama aslında yorgun olmamalı (çünkü bu vücut günde 20 bin adım çok rahat atabilen, temposu yüksek bir hayatı tolere edebilen bir vücut). Ama güneş enerjisiyle çalışıyor ve akşam eve geldiğinde yaşadığı o ağırlık hissine yenilmemek için salondaki rahat koltuklara oturmamalı, yoksa rehavete kapılabilir, uyuyakalabilir vesaire vesaire. Sevgili okuyucum vücudumun buna ihtiyaç duyduğunu düşünüp "ne var bunda, biraz dinlensin" diyebilir ama inan ki sevgili okuyucum, o rehavet uykusu insana beyin uyuşukluğu, keyifsizlik ve boşa geçmiş bir akşam dışında hiçbir şey vermiyor. Direkt ertesi sabaha bağlanan o akşamlar... Sanki hiç mola vermemiş veya eve gitmemiş gibi bir bakıyorum sabah yine hazırlanıyorum.
Tüm bu duraksamalar, indi bindi'ler, dur kalk'lar içerisinde yeni bir ritm oluşturmak gerekiyor -çünkü trafik akıyor. Gece, gündüz, gece, kısalan gündüz, uzayan gece, daha da kısalan gündüz, çok uzun gece... Trafik, bir işgal halinde hep akıyor.
Hayat artık böyle görünüyor ve ne kadar bu şekilde görüneceğini (haliyle) bilemiyorum. Yeni işe başlayalı tam 2 ay oldu. 2 aylık bu süreç bende hep "geçici bir durum" hissi uyandırmıştı. Hani. Geçici, bitecek ve eskiye dönecekmişim gibi, anlatabildim mi? Eski dediğim şey koskoca bir 7 senelik alışa geldiğim hayat. İnsanın bir şeyleri yıkabilme gücü inanılmaz bir güç. Sadece bunu hissetmek için bile hayatını değiştirebilmek ve hep aynı yöne yatmış ağır çarkları ters istikamete doğru yüksek bir devirle döndürmeye çalışmak, daha doğrusu bu direnç halini kırmak gerekiyormuş bazen de... Biraz bunun üzerine düşünüyorum yollarda. Ben de artık o insanlardan biriyim, bakın etrafımda binlerce araba var, milyonlarca İstanbullu ile aynı döngünün içinde ve hala kendini bir yerde farklı, bir yerde özel, bir yerde ayrılmış hissetme telaşında... Tüm uzaktan baktığım insanlar... İçlerindeyim. Yeni kaygılar ve yeni tedbirler ile devam ediyorum hayatıma: Artık arabanın benzini, bakımı, trafiğin durumu, eve geliş saatim ilerledikçe oluşan mutsuzluk ve zamanımı kaybediyorum hissi, peşi sıra gelen "sadece ben değil herkes kaybediyor" tesellisi, "ama ben onlar gibi değilim benim yapacak sanki daha değerli işlerim var" hissi, oysa eve gidince aynı yemek, aynı bulaşık, aynı çamaşır döngüsü... Bir bulanıklaşma, sistemin içerisine eriyip gitme korkusu...

"Ne içindeyim zamanın,
YanıtlaSilNe de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir ânın,
Parçalanmış akışında."
Trafik. Hareket halindeki durağanlık. Garip bir eylemsizlik hali. Ecdâd'ın, "mutluluk kapısı" anlamındaki "Dersaadet" tamlaması ile ifade ettiği İstanbul'un güzelliğinin çile zekatı gibi.
Bu satırları, upuzun yıllardır evden çalışma nimeti ile nimetlendiren Allah'a hamd ederek bitiriyorum :)
https://i.ibb.co/FbwVY7pR/799aac7b-5c8a-4d49-8909-b0ab979acdd9.jpg