ÜÇ KERE İZLANDA

12:58

İzlanda, içimizden bir kere, iki kere, üç kere İzlanda… İzlanda, bu senin için. 


İzlanda, sen buraya uğradığında bu şehir, bu ülke, bu dünya böyle bir yok oluş görmemişti… 


Dar bir pencerenin önünde oturmuş martı seslerini dinleyip kar sisinin dağılmasını bekleyen kadınların yüzüne bir anlık, sarı bir ışık düşmekte... Güneşin okul sonrası biraz oyalanmak istediği kirpiklerle çevrili bir çift göz seçilir. Bültenlerde biraz, sadece biraz öncesini anlatan bir ses duyarsınız sonra, okyanuslardaki tedbirlilikten ve sahil güvenlikten bahseder, oysa sadece birkaç on metre uzakta sahile vurdukça ses çıkaran Akdeniz çakılları çoktan donmuştur… 


Bu dünya böyle bir yok oluş, kolay kolay görmemiştir. 


Dar bir pencerenin önüne oturmuş, gece çocuklarının neşeli seslerini dinlerken kedi kuyruğunu kıvırarak yanınıza kurulur, “bu sesler de nedir”. 


Vakit geldiğinde bozkırların üzerinde nasıl koşacağınızı düşünürsünüz, o sırada bir sincap hızlı hızlı söğüt köklerini kazacaktır; tam o sırada ağırdayan, gıcırdayan, eski ve bozuk bir şeyle karşı karşıya gelirsiniz. Sizin hızla yaklaştığınız, size hızla yaklaşmakta olan, ürkütücü bir karşılaşma anı vardır. Hiçbir, hiçbir şey tam da burada olduğu gibi kalmayacaktır; kar bulutunun içerisinden beyaz bir el uzanacak ve sizi çekecektir. Bir yavaşlatma büyüsü gibi etrafınızı saran, yoğun, çok yoğun bir doku tarafından yutulacak, kesinlik hali sizi usulca yere bırakacaktır... Ve bir süreliğine uyuyacaksınızdır. Bir şehir, işte böyle fethedilir.  


Her şey yumuşadığında ve güvenle geri döndüğünde, dünya elbette değişmiş olacaktır. Ağaç yapraklarının rengi değişmiş, yabani yabanmersinleri bayırlara keyifle yayılmıştır… 


Bu dünya böyle bir yok oluş, kolay kolay görmemiştir. 


Ani olmayan, sert olmayan, şiddetli olmayan, ürkütmeyen, aksine insanı sevimliliğiyle kandıran bir şeyin içerisine giriverirsiniz: Bu nedir bilmiyorum İzlanda, bu nedir? Gece olduğunda düşündüğün, hatta akşamdan suya yatırdığın, uyumadan üstünü kapattığın, sabah olduğunda verdiği sıcaklık ile kendini iyileşmiş bulduğun bu his, nedir?


Bu dünya böyle bir yok oluş, eminim ki görmemiştir…


Herkesin üzerine kazındığını düşündüğü kaderi nasıl da yumuşak bir şekilde çekip almıştın İzlanda. Hiçbir belirti gözetmeksizin, hiçbir mazeret dinlemeden, tüm yasal sınırların üzerinden kendini öylece bırakıp gitmiştin. Seni unutacağımız bir an olacaktı, bizi değiştirecektin ve seni kolaylıkla unutup devam edecektik…


20/22

00:13

Ankara sabahında trafikte yol alıyoruz, babamla birlikte evden çıkmışız ve bi 5-6 kilometre sonra o kendisini Petrol Ofisi'nin köşede bırakıp şoför koltuğunu bana bırakıyor... Sabah 06:28'de Maruş'un miyavlamaları ile güne erkenden, çok erkenden başlamıştım, içeride yanan bir ışık görünce "keşke birisi kediyle oynasa da birazcık daha uyusam" dilekleri içimden geçiyor... İçeride yanan ışık annem, salonda, Maruş'un evdeki favori insanlarından değil... Uyanıyorum, kediyi kucaklıyor salona getirip anneme şikayet ediyorum, o sırada Maruş gurulduyor, çok mutlu... Biraz evi dolaşıp sonra hupp diye tekrar yorganın altına kayıyorum, bi 20 dakika daha uyusam çok güzel olurdu... Ardından hazırlık ve işte, arabadayız, babam ve Petrol Ofisi'nin köşesinde şoför değişimi... 


Bugün işe gelirken Cuma günü olmasının getirdiği bir yüreklilikle önce Ekşi Maya'da kahvaltı yapmak istiyorum. Ankara'da Kasım sabahı sisli, soğuk, hala hafif karanlık... Devlet dairelerine giden kadınlar servisten inerken spor ayakkabılarını çıkartıp topuklulara geçiyor. Başkan'lar, yardımcıları ve arabaları etrafta... Ekşi Maya'nın içerisi sıcacık, kruvasanlar yeni çıkmış ve içerisi o kadar güzel kokuyor ki, bahçe tarafındaki bir ısıtıcının tam karşısına mayışıyor pamuk gibi oluyorum... Bir yerlerde sipariş verdim bile, Ankara ayazını dışarıda bırakmışken Jane Austen'in Pride and Prejudice'ine biraz daha devam ediyorum. Bu aklımın, zihnimin, tüm yorgunluklarımın üzerine bir Thai masajı etkisi yapıyor. Yavaş yavaş işe geçecekken kendimi biraz kandırıyorum, "mesai sonrası erken kaçabilirsem, Pataşu yerim belki"...


Önceki akşam bodrumdaki kitap kolilerini biraz kurcalamış, İstanbul'a getirmek için biraz kitap almıştım yanıma... Kitaplar son 1 haftada %40 zamlanmış, biraz eskileri hatırlayayım demiştim. Zor değil mi, pek çok şey çok zorlaşmadı mı artık? Dünyayı merak ettiğimiz zamanları geride mi bıraktık? Polonya'dan bir teknoloji firması benimle görüşmek istiyor bir hafta dönüş yapmıyorum, çok, çok tatsızlaştı her şey... Annemlere "yanınıza taşınacağım" diyorum şakayla karışık... Yılbaşı geliyor, yılbaşında Ankara'da olmak çok güzel değil mi... Gitmek istemiyorum buradan her gelişimde olduğu gibi, Ankara'nın tüm caddelerine serilmek kış sokaklarında salaş salaş gezmek istiyorum. Soğuk oysa, çok soğuk ve insan bir türlü tam olarak ısınamıyor sanki. Ama burada yazdığım yazı, aldığım not bile farklı geliyor, her şeyde hayali pirinç ışıkları oluyor yılın bu zamanında, neredeyse sabah trafiğinde bile, elektrik direklerine gerilmiş...


Arkadaşlarla buluştukça birbirimizin gözlerinin içine bakıyoruz, ne hakkında konuşacağız ekonomik kriz mi, birbirimizin arkadaşları ya da eski aşklarımız mı, boyun ağrılarımız mı... Aralık ayı omuzlarımıza kendi ağırlığını bıraktığı zaman silkelenip kurtulmaya çalışmıştık, bak şimdi akşam mahalle marketlerini geziyoruz artık... Birlikte gezdiğimiz tüm o yabancı marketlerin yabancı reyonlarını hatırlıyorum; yeni tatların o yakın, insanı heyecanlandıran ihtimali, olasılıklar evreninden çekip aldığımız şeyler... Yeni bir şehre alçalırken uçak'ı, yeni bir şehre inmişsin havalimanı, havalimanından çıkınca içine çektiğin ilk nefes... "Eh buradayım" hissi... 


Ne diyordum, işte, yılbaşı...


"Gizem bir geyik başı gibi uzanıyor aramızda." - l.m.


Artık eskide kalmış ve tüm tozunu kendi içerisine dökmüş her şey gibi, 2021'i de pervasız bir saç savurma hareketiyle arkamızda bırakmamız gerektiğini düşünürken bir çay daha istiyoruz dışarıdaki soğuğa karşı. Ne hakkında konuşacağız, ekonomik kriz mi? Birbirimize anlatmak istediğimiz çok şey olurdu şüphesiz, birbirimize her ay maaşlarımız yattıktan sonra harcamaları ve ödemeleri hangi sırayla yaptığımızı açıklamak ve birbirimizden akıl almak isteyebilirdik... Kredi kartını nasıl kullandığımızı, taksitle mi peşin mi alışveriş yaptığımızı, genel geçim stratejimizi, benim tam olarak hangi ayın faturasındaki hangi rakamı gördükten sonra evde babam gibi sürekli ışık kapatmaya başladığımı veya senin içinde bulunduğumuz o gün hangi kahveyi tasarruf olması için içmediğini... Bunların yerine yeni yılı konuşuruz bir umutlanma talebiyle, 2022'nin telaffuz ederkenki algısının nasıl olduğunu biraz kurcalarız hayli kafamıza göre linguistik yöntemlerle... 


Vakit bir Suadiye rüzgarı gibi geçip gider, anlamayız...

GİTTİM VE GÖRDÜM: CASA COOKLIFE

12:10


Bu bloga en son ne zaman "Gittim ve Gördüm" yazısı yazdım bilmiyorum ama eh, işte yine buradayız...


Birkaç gün önce buluştuğumuz bir arkadaşım, "blog okumayı çok sevdiğim halde seni ben bile az okuyorum, iyice kayboldun gittin" dedi. O zamandan beri içten içe biraz sorguluyorum neden hala yazdığımı ama galiba burası kendi parçalarımı bıraktığım eski bir sandık olmaya devam edecek... En azından bir süre daha...


Casa Cooklife'a eskiden gitmiştim, Balat'tayken. Hatta orada inanılmaz güzel fotoğraflar çekmiş (ve tabii ki yine bir yerlerde paylaşmamıştım, ama gerçekten çok güzellerdi!) ve yeni yerlerine taşındıktan sonra yolumu hiç düşürememiştim. Hoş, yolun kolay kolay düşeceği bir yerde de değil: Şişli, Bomonti'de. Now Plaza'nın altında. Now'da Karaca'nın ofisi varmış öğrendiğim kadarıyla, Cooklife'ın sahibi de zaten Karaca'nın sahibinin oğluymuş. Balat'taki yerinde de harika bir tasarımı vardı ama daha da değiştirmiş, yarı Nordik yarı Japon diyebileceğimiz bir hale getirmişler. Her yerde doğal malzemelerin kullanılmış olması insana iyi hissettiriyor: Masif masa ve sandalyeler, banklar, doğal stoneware tabaklar, artık dünyada da Türkiye'de de tüm kafelerin adı-soyadı olan seramik Acme kupalar... 


Acme Cups ile ilgili şöyle bir anım var: İlk çıktıklarında fotoğraflarını çekmem için bana bir kupa seti göndermişlerdi bardak altlıklarıyla birlikte. Sanıyorum 4 tane farklı renkte kupa var, ancak hangisini denersem deneyeyim, kafelerde içtiğim zamanki keyfi alamıyorum. Daha doğrusu, kupalar hiçbir zaman kafelerdeki kadar "güzel" hissettirmiyor. Aslında Cooklife'taki misafirliğim boyunca bunu düşündüm: Evde buradaki tüm bu Kinfolk/Cereal dergilerinden var, kupalar da evdekinin aynısı, e evdeki seramik tabaklar da benzer... Ama yok, olmuyor! Cooklife, size bir atmosfer, eksiksiz bir yaşam tarzı sunuyor. İçeri adımınızı attıktan sonra farklı bir yere geldiğinizi hissediyorsunuz. Öğle arası geldiğinde bir anda kalabalıklaşıyor ve bir nevi üst kattaki plazanın kitchenette'i görevi görüyor, sonrasında tekrar güzel bir sakinlik, mutfaktan gelen hazırlık sesleri ve hafif müzik.


İstanbul'da kahve kültürü inanılmaz bir hale geldi, sürekli yeni bir yere gidiyor ancak asla bitiremiyorsunuz. Ben kafelerin müşterisine nasıl hissettirdiği kısmını önemsiyorum. Cooklife kendini bir materyal olarak değil, atmosfer olarak pazarlıyor. Kitlesinin güven verdiği hissini veriyor ve hiçbir masraftan kaçınmayarak kendi dünyasını oluşturuyor. Burada, buranın sahibi veya sahiplerinin bir şeylerin "bilincinde" olduğunu anlıyorsunuz. Bana biraz "Kopenhag" fısıldıyor. 


Biraz da bunu fısıldadığı için Norveç Egg Benedict istiyorum ve mükemmel çıkıyor. Uzun zamandır yaptığım en güzel kahvaltı.


Cinnamon Roll'unu açıkçası kuru buluyorum ancak diğer tatlısı güzel (Pata olabilir mi adı?). Sıcak yemek ve kahvaltı kısmı, Bakery'sine oranla daha iyi geliyor bana. Bakery'de tam olmayan şeyler var, insana yediği zaman "of, mükemmel bir şey yiyorum!"  hissini tam olarak vermiyor. Kahvesi güzel. Zaten, Acme'lerde gelen kahvenin kötü olduğu hiçbir zaman olmuyor. Gerçekten de bu kupalarda içindeki kahveyi eleştiriye karşı koruyan görünmez bir kalkan var. Belki de bu yüzden bu kadar çok tercih ediliyor...


İçeri ilk girdiğimde "etrafta birkaç fotoğraf çekebilir miyim" diye soruyorum, inanılmaz tatlılar. Sanırım nasıl bir canavarla karşı karşıya kaldıklarından o noktada habersizler. Hoş, herkes fotoğraf çekiyor. Tanıdık, tanımadık tüm sosyal medya yüzlerini görüyorum. 


Sanırım burayı güzelleştiren ve bu kadar çok "fotoğraf çekmeliyim!" hissiyatı veren şey, ışık. Işık, ışık, ışık. Türk mimarı ışığı ne zaman keşfedecek? Yumuşak, soft, insanı rahatlatan bir ışık var içeride. Siz de tam olarak bu sebeple aşağıda 500 tane fotoğraf görüyorsunuz...











PS. Bu gönderideki tüm fotoğraflar Fujifilm XT-4 ve 18-80mm lens ile çekildi.

GİTTİM VE GÖRDÜM: BOMONTİADA & BATARD İSTANBUL

16:00

 

Ne olacak bu Anadolu Yakasında oturanların Avrupa'ya geçince turist moduna geçme hali?!


Şaka değil, bu benim. Hayatı uzun zaman Anadolu Yakası'nda yaşayınca (Allah biliyor ya karşıya geçmeye hiç gerek duymuyorum, hatta arkadaşlar başka yer önermeseler Küçükyalı-Feneryolu arasından başka bir yere bile gitmeyecek gibiyim :( ) görünen o ki Avrupa'da turistliğim tutmuş bir sürü fotoğraf çekesim gelmiş... 


BomontiAda'ya ilk defa gittim ve içeride Mamut Art Project'in sergisi vardı. Sürekli olan bir etkinlik olup olmadığından emin değilim, bu yazıda hiçbir şeyden emin olmadığım gibi. Sergide, sizin de alttaki fotoğrafta tam karşıda göreceğiniz bir çerçeve vardı, inanılmaz etkilendiğim için bir tek onu göstermek istedim. Çerçeve şu: Karşıdan baktığınız zaman çerçevelenmiş bir kum olduğunu görüyorsunuz. Sanki farklı yerden edinilmiş ve bir çerçevede bir araya getirilmiş kumlar gibi görünüyor. Yakına gidip sergi notunu okuyunca ise şunu fark ediyorsunuz: Sanatçı, evdeki bütün ansiklopedileri yakıp küllerini bir araya getirerek böyle bir çerçeve oluşturmuş ve burada, içinde bulunduğumuz dönemde "bilgi"nin mahiyetini sorgulamak istemiş. 


Okuyunca durakladım, çerçevenin en dibine kadar gidip gerçekten de kum gibi görünüyorken bir anda kül şeklinde görmeye başladığım parçacıklardaki yazıları seçebilmeye başladım. İlginçti ama her anlamda ilginçti: Ansiklopediyi çerçeveleştirmek için yakmak ve bunun üzerinden mesaj vermek. Uf! Bu yüzden sanatçı değilim diyorum görünce...


BomontiAda sonrasında buraya kadar gelmişken bir de Batard yapalım fikri çıktı ve hooop, Batard'dayız.


Batard, övgüsünü çok duyduğum bir yerdi, sanırım yine gitmeyen arkadaşımın kalmadığı, bir yolum düşse de French Toast'larından yesem dediğim yerlerden birisiydi. Öğleden sonra gittiğimiz için French Toast yiyemedik ama menüdeki iki tatlıyı da deneme fırsatı bulduk, ikisi de mükemmeldi. Aşırı kalabalık olduğu için (sanırım günün her saati böyle bir yer. İstanbul'da bazı yerlerin "tutunca" tam tutması inanılmaz!) çok fazla fotoğraf çekemedim ama şu tatlıların tadı damağımda, French Toast'a geleceğim diye sayıklaya sayıklaya ayrıldım.


17/10/2021 - PAZAR

12:12


Evde kışlıkları saklandıkları yerden çıkartıp hafif bir ütü sonrası askılara yerleştirdiğimiz Cumartesi olur ya, o günün sonraki gün. Hani o meşum Cumartesi'nde camlar artık gündüzden buğulanmaya başlar, market alışverişine gidip eve bitki çayı stoklarız ve akşam arkadaşlarımızın evindeki oturmamız üşengeçlikten uzadıkça uzar. Kapıda ceket isteyişlerimiz, kapıda ceket bekleyişlerimiz, kapının dışına doğru evin yörüngesinden uzaklaştıkça insana gelen yorgunluk ve “evde bekleyen işler” hissi. Arabadaki akşam sessizliği, arabadaki tıkırtılar, sinyal sesi, gıcırtılar… 


Yurtdışına gitmeye hazırlanan arkadaşlara yapılan yarı üzgün motivasyon konuşmaları Cumartesi'si. "Emlak piyasası" deniyor, "İstanbul'da X ise, Amsterdam'da 2X kötü durumda, pahalı bile değil ev yok". Her ülkede "gelince bir eviniz olur" dedikleri evlerimizden epey var. Ben burada, bu şehrin sıcak çörekçisi gibi bir konumdayım daha çok: Evim tertemiz bir yolgeçen hanı, düzenli bir şekilde bir elimde un kabı diğerinde merdane, akşam gelecekler için tatlı çörek hamuru açıyorum. Küçücük mutfağımda beni görebilirsiniz, üç adımlık kapısız mutfağımdan servis penceresinin açıldığı salondakilere laf yetiştirmeye çalışıyorum, kedi de servis penceresinin pervazına oturmuş beni seyrederek uyukluyor. Sıradan...


Ne diyordum, Ekim ayıyla birlikte gelen arkadaş evi oturması Cumartesi'leri... 


Şöyle dışarı kıyafetleriyle de olsa rahat rahat yayıldığınız, çayı biten arkadaşınızın kendisine almaya giderken sizin bardağınızı da doldurmayı teklif etmesi, ocağın üstündeki hep sıcak, bazen çok taze çay. İthal bir çikolatanın mutlaka bir anda bir yerlerden çıkması, Nussknacker veya Ferrero Rocher'e doymamız. 



17/10/2021


Şöyle bir şey, pazar sabahı kalkıp yağmurlukları giyip Belgrad Ormanına gitmek, ama biraz erken gitmek ve sonrasında hopp diye Tarabya. Sabah kahvesi, yarım pain au chocolate yarım üzümlü kruvasan, sonra koşa koşa Orman. Orman’da 10 kilometre hissettiren bir 5 kilometre yürüyüş, çıkışta mükemmel bir granola, sonra koşa koşa ikinci kahve ve üçüncü kahvaltıya. Petra, eski kaşarlı monsiuer bir şey bir şey. Hopp, tekrar Köprü, biraz mağaza gezmesi, Chai Tea Latte rayihasının içerisinde biraz üniversite logosu baskılı sweatshirt modası... 










MARUS THE EMPRESS - II -

12:12



Maruş, (nam-ı diğer Maruşenko, Marusita, Maruşka) 5.5 aylık!


Hadi size biraz ondan bahsedeyim.


Maruş, aslında kardeşimin arkadaşı Eylül'ün kedisi Muçen'in kızı. İstanbul'da düzenimi oturtup burada kalıcı olacağıma kanaat getirdikten sonra epey bir yavru kedinin peşinden koştum, mahallede, sokakta, sahilde...  İnternette, hatta Sahibinden'deki sahiplendirme ilanları içinde... Sonra bir gün kardeşim, Muçen'in çiftleşme vaktinin geldiğini söyleyince Eylül'le konuştuk, Eylül bizi epey bir sınavdan geçirdikten ve kedi için o gelmeden süpürge bile aldığımı gördükten sonra bir şekilde sınavı geçtik ve sahiplenmek için beklemeye başladık. Annesi Gümüş adında başka bir kediydi ve Scottish cinsindeydi, biz Muçen'i çok sevdiğimiz için ona en çok benzeyen yavruyu almak istedik ve sonra insan bebek bekliyormuş hissi veren süreç başlamış oldu. Hamilelik, doğum derken epey bekledik. Elfçe'den Fince'ye kadar bütün olası kedi isimlerine bakarken o kararsızlık içerisinde 2 aylık olan kedicik sütten kesildi ve alıp eve getirme vakti geldi...


Maruş, tam 2 aylıkken Ankara'daki evimize geldiğinde mutfakta oturduk ve "10 dakika içerisinde bu kediye isim koyacağız, artık bu konu kapanacak" dedik. Böyle pofidik, grimsi, pamukçuk bir şey etrafta dolaşırken babam bir anda mutfağa geldi ve "ismini ben koyacağım" dedi. Şaşkın, ne olacak dedik: "Maruş olacak" dedi. 


Maruş, rahmetli babaannemin kendimi bildim bileli bana seslenme şekliydi. 


Ve tahmin edebileceğiniz gibi, rahmetli babaannem tüm hayatı boyunca onlarca kedi beslemişti. Hep, "Bir gün cennete gidersem baktığım kediler sebebiyle olacak" derdi, çok şaşırırdım. Ne zaman onlara kalmaya gitsek, sabahları beni bir yavru kediyi koynuma koyarak uyandırırdı, sonra alır yuvasına bırakırdık ve bütün günümüz yoğun kedi gündemleriyle geçerdi... 


Evet ne diyordum, babam geldi ve "Maruş olacak" dedi. İlk şaşırdık ve sanki çok olmaz gibi geldi, yani olmuştu ama bir garipti de. Ama Muçen gibi orijinal bir isimdi. Bir anda sanki dünyada başka hiçbir isim kalmadı ve kedicik böylece isimlendi, varlığına büründü...


Sonra şişe kapakları ile etrafta sürekli koşup oynadığımız için adı Maruşenko oldu... 


Sonra biraz büyüdü ve tam bir Lady moduna girmeye başladığı için adı Marusita oldu... Marusita'yı Eylül koydu. 


Sonra biraz daha büyüdü ve tam bir erkek delisi oldu! Abimin koynunda yatmayı çok sevdiği için Maruşka oldu... 


Benim için bazen "Şişko Patatesim" oldu, bazen "Pamukçuk" oldu, bazen de "Kızım" oldu. 


Biz böyle böyle 4 aydır birlikte yaşayan, ev arkadaşı olduk... 


**


Sonraki bölümde, "Maruş neden İmparatoriçe'dir?"

PSİKOLOJİ: BİR ELEŞTİRİ

14:20



Türkiye’de bilim eğitiminin hayli yetersiz olmasındaki en büyük sebeplerden biri şüphesiz alan içerisindeki eğitimde alanın eleştirisi ile ilgili hiçbir konuya yer vermemek. Temel dogmatik yaklaşım buradan başlıyorken, Psikoloji bir bilim iddiası ile ortaya çıktığından beri çok sert eleştirilere maruz kalsa da, sadece Türkiye’de değil, Dünya’da da hiçbir şekilde “eleştirilemiyor”. Sonuçta kendi temellerini eski Yunan’a kadar dayandırmayı başarabilmiş görünen “tıbbi” bir bilimden bahsediyoruz. Bu yazıda Psikoloji'nin uçtan uca eleştirilebilir her kısmı üzerine konuşacağım, yazıda psikolog Ian Parker’dan ve makalelerinden, düşüncelerinden çok faydalandım. Yazının amacı Psikoloji'yi itibarsızlaştırmaktan ziyade kendisine karşı dürüst bir hale getirip birlikte daha uzun süre çalışmak için bir göz açabilmektir. Umarım yeni tercih edecekler, halihazırda öğrenci, mezun veya çalışan pek çok kişinin işine yarar. Paragraf paragraf, her konuya değinmeye çalışacağım. 


Psikoloji, kendisini insandaki işlevsel olmayan patolojik özellikleri/davranışları saptamak üzerinden tanımlar. Araştırma yapan psikologların amacı, biçimlenmesinde aslında sıklıkla etkin rol aldıkları davranışların (birazdan temellendireceğim) “bilimsel” bir tarifini yapmaktır. Yapacakları bu tarifin yansız olduğunu, kimseden yana taraf olmadıklarını varsayarlar. Her genel kuram, aynı zamanda genel kanıya, dolayısıyla da çağdaş sermaye düzeni altında sürdürülen hayatın insanlara normal ve doğal görünmesini sağlayan ideolojik açıklamalara dayanır. Bu noktada kolektif eylem tamamen patolojikleştirilir, burası çok önemli. Siz kolektif bir eylemin içerisinde bulunarak doğal ve pozitif bir sonuca ulaşsanız bile temelde iradenizi "teslim etmiş"sinizdir ve "mass hysteria" adı verilen insanların bir arada bulunmasının getirdiği histeri durumuna geçiş yapmışsınız. Alan içerisindeki deneylerde de, örneğin Zimbardo deneyinde oluşturulan cezaevi sisteminde, insanlara kolektif olarak örgütlenebilecekleri bir alan tanınmaz (oysa bir grup kurmak veya bir gruba aidiyet duymak insan hayatının çok büyük bir parçasıdır), dolayısıyla aslında gerçek dünyada bulunan seçenekler, toplumsal rollerin birey üzerindeki gücünü yok sayar. Burada psikologları politik tartışmalardan kaçınmaya iten, araştırmalarında belirleyici rol oynayan ödenek olanakları ve öğretim üyeliği yolundaki kariyerinde ya ana akım dergilerde yayın yapacaklarını ya da kaybedip gideceklerini hep hatırlatan Amerikan sistemi gibi başka güçlü etkenler vardır. Politikaya herhangi bir şekilde bulaşılmasını önlemenin en iyi yolu da, “sosyal psikoloji” veya “siyaset psikolojisi” gibi alanların her tür toplumsal ve politik içerikten arındırılmasıyla, iktidar, çatışma ve değişim meselelerinin salt psikolojik sorulara indirgenmesiyle olur. Burada Psikoloji kendisini "bireyin bilimi" olarak tanımakla korumaya çalışır, toplumsal konular, onunla ilgili değildir. Apolitikliği bu şekilde doğar.


Bu noktada Gelişim Psikoloji'sine değinmeden geçmek olmaz. Doğumdan itibaren ortaya çıkan Piaget’nin gelişim evreleri sayesinde en ideal toplum İsviçre oluverir. Afrikalı yerliler az gelişmiştir, çünkü "aktif bir çalışma" hayatları yoktur. Kendilerine yetecek kadar beslenmeye çalışmakta, günün geri kalanı yatmaktadırlar. Her defasında konu bir şekilde çalışma disiplini ve üretkenliğe takılır kalır (ve bu aşamada Psikoloji Marksist disiplinler tarafından çok eleştirilir). Oysa Batı'da da çok sayıda “çok çalışan” insan kendi benliğine yabancılaşmış ve hayli yalnızlaşmıştır; artık mutlu olmaları uzun süreli psikoterapi veya ilaç tedavisine bağlıdır. Bu aşamada toplum içerisinde genel bir dağılım oluşur ve “normal” denilen kitle ortaya çıkar, geri kalan herkes bu normale uydurulmaya çalışılırken psikolog bunun temellendirmesini yapmaya çalışır: “IQ yüksek ancak anksiyetesini kontrol edemiyor, hiperaktivite bozukluğu var”… Sonuç olarak mutlu aileler, “uysal işçiler” üretir ve psikolog, mutlu ailenin ne olduğunu araştırmayı ve işler ters gittiğinde onu tamir etmeyi kendisine görev bilir. Burası çok ağır, ama Psikoloji 101 derslerinde bile yeni öğrencilere kişinin psikoloğa gitmesi için gerekli koşulun kişinin bireysel ve toplumsal "işlevselliği"nin bozulması durumunda olduğu söylenir. İşlevsellik nedir? 


Psikolojide insanların danışmanlık almaktan veya psikoterapiden gerçekten faydalanıp faydalanamayacağına dair yapılan değerlendirmeler tekrar düşünülebilir. Terapiye yatkın olduğu farz edilenler, fiziksel tedaviden kurtulacak kadar "şanslı" görülür. Terapiye gelen kişilerden orada belli bir dili konuşabilmeleri beklenir, yani danışmanlık ve terapiye girebilmek, “konuşma tedavisi”nin harikalar dünyasına kabul edilmek demektir. Burada belirleyici olan, kişinin kendisi hakkında “doğru şekilde” konuşabiliyor olmasıdır. "Doğru şekilde" konuşabiliyor olmak, danışanın sorumluluğundadır ve doğru şekilde konuşmak temelde belirli bir bilişsel seviyeye sahip olmak demek olduğundan, bu seviye de sosyoekonomik durumla çok yakından ilişkili olduğundan Psikoloji'nin "sınıfsallığı" da tartışmaya açık bir konu haline gelir. Bu şekilde Psikolog kendisini "itham"lardan da kurtarmış olur, sonuçta karşısındaki kişi "sözle terapi" sırasında kendisini iyi ifade edememiştir?


Psikoloji içerisinde farklı çalışma alanları rekabet halindedir, bütünleyici değildir. Aslında bu seviyede “birey”e faydalı olma iddiası ile ortaya çıkmış bir bilimin kendi içinde bu kadar ayrıştırıcı olması ilginç. Bir dini/spiritüel/siyasi akıma körü körüne bağlı olan herkeste patoloji arayan psikoloğun, kendisini tek bir psikoterapi yöntemine hapsetmesi inanılmaz “doğru”dur. Logoterapi yapan, sadece logoterapi yapar; psikanalizden destek alamaz. Veya Bilişsel-Davranışçı psikolog, oyun terapisinden faydalanamaz. “Ekol” katı bir şekilde korunması gereken bir şeydir ve bunun temelleri sağlam bir yere oturtulamaz. Bu durumu lisans seviyesinde sorduğunuzda bile düzgün bir cevap alamazsanız, her nedense bir psikolog bir akımı benimsemeli ve onun yolundan gitmelidir. 


Ruhsal/zihinsel sıkıntılara yönelik tıbbi yaklaşımlar, psikiyatride tarihsel olarak gün geçtikçe belirginleşmiştir ve psikologların bazen psikiyatristlerden daha düşük bir statüye sahip gibi görünmesine yol açmıştır. Psikolog her daim bu uygunsuz gerçekle baş etmeye çalışmıştır; geçmişte de, şimdi de. Elbette psikologlar ilaç tedavileri için reçete yazma hakkına sahip olmayı da çok isterlerdi ancak bu durum sebebiyle, organik bağlantısı bulunabilen pek çok hastalığı (şizofreni, gibi) bilişsel terapi ile regüle edebileceklerini iddia ederek yerlerini sağlamlaştırmaya çalıştığı iddiasını da yok sayamayız. Baktığınız zaman 2021 Psikoloji'sinin elinde BDT dışında elle tutulur ne var? 


Bu noktada davranışçı olmayan, yani psikolojinin tek konusunun insanların gözlemlenebilir davranışları olması gerektiğini savunmayan psikologlar, davranışın “dolayımladığı” varsayılan bilişleri incelemeye yöneldiklerinde, dış dünyayı yapılandıran tüm neden-sonuç ilişkilerini bastırırlar ve kafanın içindeki dünyayı, tam da bu ilişkiler gibi göstermeye çalışırlar. İdeal dünyanız, sizi bir bölmeden diğerine yönlendiren okların olduğu dev bir ofis gibiyse eğer, o zaman bilişsel psikoloji size göredir. Bilişsel psikoloji, kafanızın içine, bürokratik akışlı bir diyagrama benzer bir varlık gibi davranır. Bu şekilde gerçek dünya ortamlarından soyutlanılır. Benzer şekilde algı araştırmaları, algılayan öznenin durağan olduğunu varsayar, “kontrollü” denilen deneyler yapılırken bile insan algısının nasıl bir oranda değişimlediği gözden kaçırılır. Akademide psikologlar hala “motivasyon”, “duygu” ve gözlemlenebilir davranış arasındaki bağlantıyı çalışmaya ve yabancılaşmış hayat koşullarında üretilmiş bu kategorilere sıkışıp kalmaya devam ediyor.


Bir başka konu, ki bence en önemli noktalardan birisi: Psikolojik araştırmaların büyük bölümü, insanlara ne üzerinde çalıştığınızı söyleyecek olursanız davranış biçimlerini değiştirecekleri önermesi üzerine kuruludur ve oldukça tuhaf bir biçimde, araştırma bağlamında insanların yaptıkları ve değiştirdikleri üzerine düşünme kapasitesi kötü bir şey olarak görülür. Çalışma nesnelerini aldatmanın ve ilgilerini ölçüm yapılan şeyden uzaklaştırmanın daha bilimsel olduğu varsayılır, dolayısıyla çıkan sonuçlar, deneklerin gerçek anlamda “fail” olmadıklarında yaptıkları üzerine kuruludur. Ayrıca, psikoloji araştırmalarının çoğu lisans öğrencilerine de dayanır. Öğrenciler birbirlerinin, araştırma görevlilerinin ve her türlü akademik personelin denek havuzu olur. Bu havuz, deneklerin belirli bilişsel becerileri sebebiyle önceden seçilmiş ve akademik görevleri yalıtılmış biçimde yürütmeye uygun bulunmuş olduğu anlamına gelir. İnsan ırkı bir anda “kağıt kalem sınavlarında uzmanlaşmış, yalnız, mülayim, uyumlu pısırıklardan oluşan” düzeye indiriverilir. 


Yetmez gibi, bunlara ek olarak, araştırmacı yaptığı araştırma için bir tutumu ölçmeyi amaçladığında ve denekten anketteki bir ifadeye ne ölçüde katıldığını veya katılmadığını belirten kutuyu işaretlemesini istediğinde sonuç, fikirlerinizin araştırmacı tarafından önceden belirlenen bir boyut boyunca düzenlenen “tutumlar” olduğu düşüncesini pekiştirir. Araştırmacı saçma sonuçlar aldıysa, bunun denekler tarafından düzeltilme ihtimali yoktur, çünkü zaten deneklere saçma seçenekler sunulmuştur. 


Ve ekolojik geçerlilik, düşer. 


Şunu da eklemek gerek: Psikoloji'de ölçeklerdeki boyutların ölçülmesi için araştırmacı bir soru havuzu oluşturur ve bu havuz içerisinden "istatistiki" yöntemlerle en "ölçücü" soru bulunmaya çalışılır. Ancak burada kullanılan, aslında bütün Psikoloji tezlerinde kullanılan verilerin analiz edilme şekli her an sorgulanabilirdir. Kişilerin davranışlarının temelde correlation-causation problemini dibine kadar yaşayabileceğimiz SPSS'te Varyans analizleri, Anova analizleri ile gerçekten "ölçümlüyor" olmak, bunu belirli bir p<.5 seviyesinde tutmaya çalışmak akademide sıklıkla karşılaştığımız tartışmalı şeylerden bir diğeridir.


Burada pek çok yanlılıkla da karşılaşırız: Zeka testlerinin ilk çıktığı dönemde kadınların yüksek puanlar almasından sonra ölçümlenme şekli hızlıca değiştirilir ve bir daha bu konudan hiçbir yerde bahsedilmez. “Bağlanma kuramları” aracılığıyla aile, kadınların çalışması için bir mekan haline getirilir. Baba, hiçbir zaman annenin sağlayabileceği “sıcak” güvenli bağlanma hissini veremez çünkü. Spor psikolojisi, erkeklerin hüküm sürdüğü, kadınların sadece jenerik olarak katılabilecekleri bir alan haline gelir vs vs.


Devasa yazının sonuna doğru, aslında pek çok blur tarafı olup bunu yarınlar yokmuşçasına inkar eden bir bilim dalı ile karşı karşıya kalırız. İçerisi yayın rekabetçisi, danışan rekabetçisi, kazanç rekabetçisi insanlarla fokur fokur kaynarken; bir yanda bir P değeri arasına sığdırılmaya çalışılan SPSS analizcileri, bir yanda harıl harıl anket çözen lisans öğrencilerini, bir yanda işverene daha fazla ek kaynak sağlamak için çalışanları motive etmeye çalışan endüstri'cileri, bir yanda devam eden çözümsüz psikoterapileri görürüz...