06 KAHVE GÜNLERİ: HIZLI NOTLAR

13:42


Bu sene Cermodern'de yapılan 06 Kahve Günleri'ne gittik, hızlıca bir bakındık ve yeterince hayalkırıklığından sonra çok fazla durmadan da çıktık. Ankara'daki çoğu üçüncü dalga kahveciyi içeride göremedim, gelenler de en azından kahve ikram etmek konusunda ketumlardı, yine bir kahve gününde Starbucks Reserve kuyruğunu görmek bende ufak bir bıkkınlık hissi yarattı. Ufacık bir alana o kadar kalabalığı sığdırıp, içerisine neredeyse toplamda 10 kahveciyi sıkıştırmak da organizasyon felaketi gibiydi: İnanır mısınız kahve içemeden çıktık sonunda. Ankara'da kahve günleri yapılmasına benim kadar kimse sevinmemiştir sanırım, ama dışarıda 150 liraya satılan Chemex'in 275 liraya satıldığını gördükten sonra (ki yanlış duyduğumu düşünüp ısrarla 175 mi diye sormuştum) bir dakika daha durmak istemediğim, başta da dediğim gibi kocaman bir hayalkırıklığı oldu bu da.


Blogda her zaman güzel şeyleri mi yazacağım, biraz da bunlardan bahsedeyim diyerek kapatıp kaçayım hemen. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşçakalın!

BÜTÜN EVREN DAHİL DEĞİL

13:46


+ Sevginin mahiyeti nedir?

- Hocam, görkemli supernovalar, tersine beyaz-delikler, bu pulsarlar, aynı zamanda şu korkunç kuasarlar benim içimde oluşuyor, sizce bu nedir?

Bazen insan sanırım kendi kendisinin tek derdi olabiliyor; kafasını kaldıramaz çünkü bazen insan, ağırlaşır ve içine dönüp öylece, bakıverir işte...

İçinde ne bulacağını hem bilerek hem de bilmeyerek bakıverir. Bazen, bütün varlık olduğu yerde sallanıyorken ya da aslında hiçbir şey olmuyorken... Dünya her zaman olduğu gibiyken bir anda korkup arkasına saklanmak isterim ama o beni yanında tutar: İşte böyle böyle yürümeyi yeniden öğrenirim.

İşte böyle böyle, aslında, her şeyi yeniden öğrenirim.

Gördüğüm hiçbir şeyde olmayan bir şeydi bu, oturduğum yerden sonsuza dek kalmak istememeyi içeriyordu. Bir de akşamüzeri Golden Hour'da Yerküre'nin 32E52 ve 39N56 enlemlerinde kalan son güneş ışıklarını bir insanın yüzünün en güzel noktasına dokundurmaya çalışmayı. Bu sıklıkla yaşadığım bir şey değildi ve o ağaçların arasında kalan son gölgeleri düşündükçe, gerçekten yaşanmış olduğunu da sanmıyordum. Bütün geç kalmaların mükellifi olarak ben, kendime kızıyor ama çok da pişman olamıyordum.

Bu güneş bir daha doğduğu zaman ben orada olmayacaktım ve muhtemelen o da zaten aynı güneş olmayacaktı.

Okuduğum kitaplarda olmayan bir şeydi bu, böyle şeylere ancak şarkılar yazabilirdiniz ya da en fazla iyice içlenip Bolu göllerine doğru yola çıkabilirdiniz. Ben yola çıkmamış ve şiir de yazamamıştım, adını koyamadığım her güzel duygu için bir ağacın gövdesine dokunmuştum. İşte böyle böyle, her şeyi olduğu gibi dokunmayı da yeniden öğreniyordum.

Galiba, bir zaman gözlemcisi gibi kenarında durmuş, uzaktan bakıyordum. Burada otururken bütün evrenin dahil olup benim dahil olmadığım tek şeyi bulmuştum. Şöyle bir şey olabilir mi diye düşünüyordum; bu kızmalar yeni, bunları tanımıyorum, -ama o son ışık huzmesini bir tek ben hatırlıyorum. 

04.39 PM

10:25


Şaşkın şaşkın etrafta dolaştığım zamanlardan ilki değildi, elbet sonuncusu da değildi. 

Bütün kuzey yarımkürenin bomboş olduğu bir zamanda ve çok fazla yağmur yağıyorken, nasıl desem, TOBB ikiz kuleleri bile geride kalıyordu ama ben tam olarak nereye gittiğimi bilmiyordum ve nasılsa hiç fark etmiyordu. 

Sanırım yıllar sonra, radyoda en doğru haberi vermesini umduğum FM frekansını el yordamıyla arıyordum.

Şehirden ve şehre dair her şeyden kaçmak isterken, korkuya en çok yakışan şey de budur diyordum kendi kendime. Korku bir insana ait olmaktan çıkıp binaların girişlerindeki arama noktalarında, trafik ışıklarında öteki arabalara yakın bir şekilde beklerken, bir Kızılay-Bakanlıklar otobüsünde, bazen sadece Kızılay'ın isminde ve her türlü kalabalığın içerisinde görünür olmaya başladığı zaman, şöyle uzaklarda bir yerlerde karton bardakta sıcacık bir çay aramak gerekiyordu. Sonrasında zaten bütün gün yağmur durmaksızın yağacaktı: Silecek sesi, sileceklerin bile bir hikayesi var, silecek sesi, silecek sesi...

O gün şemsiyenin altında kütüphaneye sığınabileceğimizi düşünüyordum, içerisi sıcaktı ve bu sessizlik, güvenli bir sessizlikti her zaman. Nasıl hayatta kalacağımızı bilememiştik, hayat kendisine tutunulabilir bir şey gibi de değildi artık. Açıkçası o an hiçbir şey bilmiyordum; elimizde böyle ne olduğu bilinmeyen kapkara, yapış yapış bir gerçeklik kalmıştı ve bizi evlerimizde oturup anlamsız reality-show'lar izlemeye itiyordu. 

Yağmurun hiç kesmeden yağdığı bir gün, annemin ben üniversiteyi kazanmadan hemen önce aldığı ama artık kırılmış olan şemsiyemle metro duraklarının yanından birer birer geçiyordum. Bunu nasıl cevaplayabilirim: Bir şehir bomboşken insan en çok nereye gitmek ister? İnsanları etrafa dağılmış ama kendisi yerli yerinde olan bir şehirde ne yapılır? Umutsuzca kalabalık insan topluluklarından kaçmak isterken, bir yerlerde insan topluluğu görünce içten içe sevinmek, bizi biz yapan... 

Ama bir saat var, bizi içgüdüsel olarak birbirimize bağlayan ve kendimiz gibileri gördüğümüz zaman sevindiğimiz kritik bir saat, bir eşik. Akşama doğru, o gün yağmuru hiç durmamış bir şehirde, kuru temizlemecilerden yanlış katlama yerinden ütülenmiş keten pantolonlarını söylene söylene alacak olan insanların yavaş yavaş evlerinden dışarıya çıkmaya başladıkları bir saat. Marketlerin fırın reyonlarında haftasonu indirimi için ucuzlamış suböreği bekleyen insanların sırasında, ürkek ürkek gülümsemelerin görülmeye başlandığı bir saat. Arkalığı olmayan yüksek sandalyelerde rahatsız rahatsız otururken birilerinin "aç da yeni bir haber var mı, bakalım" demeye başladığı saat...

Zamanla yaşamın normale döndüğü hissini veren ve buna gönüllü olarak inanılmaya çalışıldığı, yolların şehre dönerken daha da kalabalıklaştığı bir saat...

COFFEE TALK #5: İMKÂNSIZ YÜRÜYÜŞ

02:43


İsviçre Alplerindeki Waldhaus Flims otelin 7018'li posta kodu ile beraber adresini ve +41 ile başlayan telefon numarasını yazıp (aslında tam olarak şu şekilde, isterseniz hemen rezervasyon yaptırabilmeniz için: +41 81 928 48 48) ders notlarımın arasına sıkıştırdığım günün üzerinden tam olarak 1 ay geçmiş. Gördüğünüz gibi ben de hala buradayım, hem de hiç gitmeyecekmiş gibi rahat bir şekilde oturuyorum. Oysa geçtiğimiz günlerde biraz bunalmıştım. (Ki bunaldığım zamanlar gecenin bir yarısı kendimi dışarı atıp sokak ışıklarından kaçınarak Montrose Caddesinde tur atmak istemişliğim de çoktur.) Ama burada bunaltılarımı anlatmayacağım elbette, daha zevkli birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

Bazen bazı insanların uzunca bir süre evrenin ücra bir köşesinde zayıf sinyaller vererek bulunmayı bekliyormuş gibi yaşadığını düşünürüm. Sanki kendilerine has uygun bir sıcaklığın içerisine girmişler ve ideal bir hızla yörüngelerinde dönerken öylece yaşamlarına devam ediyorlarmış gibidirler. Şüphesiz Meryem bu insanlardan biri değildi ve akşamleyin telefonum çaldığı zaman en baştan gülerek efendim demiştim, ilk nefesten de Pierre Cardin'in gelinliklerinden nefret ettiğini söyleyerek başlamıştı konuşmaya (oysa ben cüzdanlarını epey severdim). Bir su takımının (şu kuğu boynu gibi olan sürahiler ve onların bardakları) 600 lira olduğunu biliyor muydum örneğin? Hayır bilmiyordum. Sheraton'ın düğün salonu gecelik 30 bin liraydı. İşin en kötüsü bir mikserim bile yoktu. Ama o mikserini almıştı mesela. Mikser önemliydi, mikser bir krem şanti için bile gerekli olan her şeyi sağlayamıyorken çocukluk arkadaşımın hayalindeki mutfakta yerini şimdiden ayırtmıştı.

Bu sırada ben dışarıdan hangi arabaların dizel olduğunu anlamaya çalışıyor ve karşıma çıkan herkese Borges'in Yedi Gece'sinde en sevdiğim kısımları göstermek için fırsat kolluyordum.

Montrose Caddesinde...

Bu hafta geç kaldığım derslerden birine koştura koştura girdikten ve bütün amfinin dikkatini yeterince dağıttıktan sonra tam o anda hocanın "Zorbaların bahanesi kölelerin inancıdır" dediğini işitiyor ve duraksıyordum, insan her derse girdiği zaman böyle etkileyici bir cümle ile karşılaşmıyordu. Bütün gün metrolarda aktarma yaparken aslında kırılma noktalarının da birinden diğerine gidiyordum, akşam eve geldiğim zaman ben daha hiç farkına varmadan beyin kıvrımlarım arasındaki petlere sonsuza dek yerleşmiş gibi duran ayrıntıları hatırlıyor olmama şaşırıyordum. Bir an sonra gülerek ve çoğunlukla beceremeyerek içine kedi maması konulması için IKEA kolisi yapıyordum. Şüphesiz dünyanın en zevkli şeylerinden biriydi, yardım alınca.

Sonra Ay'ın %8 görünür olduğu (363.297,43 km) bir geceden yine Solaris'li baş ağrısı ile uyanıyordum. İşte bir sabah daha, uzun bir süre etrafta dolaşıp nesnesini anlamaya çalıştığım çoğu duyguyu yerine koyuyordum; Pines, bir duygunun ne olduğuna inanmaya başladıktan sonra onu tam anlamıyla yaşamaya başlarsınız diyordu. Ben ise buna, başka hiçbir duygunun o sıcaklıkta canlı kalamayacağı tek bir tanesiyle karşılık vermek istiyordum. Size onu kısaca anlatacağım ve bitireceğim: İsmi "İmkânsız yürüyüş". Bu durum, kendinizi ve vücudunuzu koskoca Milky Way galaksisinde tek bir noktaya göre konumlandırdığınız zaman (ki kritik nokta burasıydı) o konumdan uzaklaşmakta yaşanan son derece tuhaf zorlanmayı ifade ediyordu. Kütleçekiminin bir anda arttığı, bir t süresince karadelik yaklaşıyormuşçasına bütün fizik kurallarının kendisinden şaştığı, sonsuz paralel evren ihtimallerinden geçip sadece birkaç metre öteye gitmek zorunda olmanın nasılsa zorlaştığı bir an... Lugones, 1922'de yazdığı Alma Venturosa'sında "sana her zamanki gibi hoşçakal derken/ayrılığın verdiği belli belirsiz hüzünden/seni sevdiğimi anladım birden" diyordu ama o tamamen başka bir yazının konusuydu...

GİTTİM VE GÖRDÜM: C.R.O.P. COFFEE SHOP

12:06


Blogda analog havası, en sevdiğim...

Uzun zamandır şehir içinde gidilecek yerler listemde olduğu halde ancak geçtiğimiz hafta gidebildiğim yerlerden biri de C.R.O.P oldu. Uzun zaman diyorum ama, burası açılalı henüz 1.5 ay olmuş. Yeri gayet kolay, Tunalı'da, Bülten Sokak'ta. Bülten Sokak'ın yavaş yavaş üçüncü dalga kahveciler sokağına evrilmesi benim hoşuma gidiyor (yanlış saymadıysam şimdiden 3 tane bu tarz kahveci var burada), en azından şehrin merkezine daha yakın (hatta merkezde), ulaşımı son derece kolay. Ortamını da mesela bir Çayyolu'na göre daha çok yakıştırıyorum kahveciler için. Tam bir "ayaküstü kahve" kültürü oluşmaya başlamış. Fast food istilasındansa böyle bir şeyi hayli hayli yeğlerim.

Nitekim C.R.O.P.'u da Grano'dan biliyoruz artık, sahipleri aynı. Grano'yu zamanında çok sevmiştik (hatta 55mm lens ile çektiğim ilk iç mekan olduğu için de bende yeri epey ayrıdır). O yüzden daha giderken bile kara tahtaya güzel bir yazı ile yazılmış kahve isimleri bulacağımdan emindim (bu durumun da çok hoşuma gittiğini itiraf etmek istiyorum müsaadenizle, eheh).


İşte bu kısım tamamen fotoğraf meraklıları için: Bu yazıdaki fotoğrafların bir kısmı Sony A6000, bir kısmı da Fujifilm XE-1 ile çekildi. İşin içine Fuji'nin analog renkleri girdikten sonra A6000'in ayarları ile de biraz oynadım ve onda takılı olan 50mm lens ile, neredeyse Fuji'deki 35mm lens ile olduğu kadar benzer tonları elde edebildim. Normalde fotoğraflarda "gerçekçi" olmayı sevsem de, bu bana göre hafif yüksek kontrastlı fotoğrafların uzun zamandır özlediğim renkler olduğuna kanaat getirmem hiç zor olmadı. Birinde diyafram 1.4'e, diğerinde 1.8'e sabitlenmişti: Anlayacağınız o gün keyiflerin yerinde olmaması için hiçbir sebep yoktu.


Aslında gittiğimde genel olarak bütün mekanı çekmiş olsam da o fotoğraflardan hiçbirini buraya koymak istemedim. Bu da yeni bir şey benim için ve devam ettirmeyi düşünüyorum. Belgelemek gibi tamamen, "ben bir X yerini tam olarak nasıl görmüşüm?"e cevap olmasını sağlamaya çalışıyorum. Fark ettim ki aradan zaman geçtikten ve geriye baktıktan sonra mekan dekorasyonlarını değil, çektiğim fotoğraflardaki hataları incelemek daha çok hoşuma gidiyor (yukarıda linkini verdiğim Grano yazısındaki gibi. Yapılacak iş miymiş diyorum şimdi kendime). Biraz da bu yüzden, söylenecek olan her şeyi bir kenara koyup bundan sonrasını fotoğraflara bırakıyorum. Önce mutfak/bar kısmı, hemen ardından cam kenarı...


Yine yüzlerce fotoğraf arasından seçebildiklerim bunlar oldu. Kapatmadan önce geleneği bozmayalım ve hemen bir "ayrıntının ayrıntısı" fotoğrafı da koyalım diyorum. Yukarıda zaten gördünüz ama aynı yere bir de şöyle bakalım:


Yazıyı buraya kadar takip edenlere ufak bir sürpriz, bu iki fotoğraf da mekanın tamamını gösteriyor, işte BİR ve diğeri İKİ.

Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar, sevgiyle kalın!

Adres:
Çankaya Mahallesi
Bülten Sokak No: 18/B 06680
Çankaya/Ankara
İnternet sitesi için TIK.

B&W/ EYMİR GÖLÜ: MARE HİEMİS

07:43


Eymir. Mare Hiemis. Kış Denizi.

Kışın ortasında bir yerlerde... 

Başlangıçlar üzerine biraz konuşmalıyız diye düşündüm.


Bütün bir sene boyunca düzgün açı, güzel ışık, doygun renkler, uyumlu kontrast, ideal alan derinliği peşinde koştuktan sonra işte şimdi, renksizlikten korkmadan bembeyaz, keskin bir 3:4'lüğe kendini yavaşça bırakabilmek... 

Attığım her adımda, bütün izlerini olduğu gibi bırakan kendimi görüyorum: Ama bu sefer yere sağlam basmış, kayıp düşmemek için doğru insanlara doğru şekilde tutunmuş ve keskin bir fırtınaya karşı uyumlu bir sıcaklığa yönelmiş; aynı anda dallarıyla çevresini sararak sessizce kışın geçmesini bekleyen...

Eymir'e bakıyor ve eskiden tanımış olduğum gölden çok daha büyük bir şey görüyorum. Bu kış denizi içerisinde çekemediğim fotoğraflar için de üzülmüyorum bu sefer, "bu güzellik, sadece onu gören gözlerim için" demeyi biliyorum hayatımda ilk defa.  Zarif bir kanat darbesi ile beklenmedik bir anda evimden çok uzağa gitmiş ve tekrar yerimi bulmuş gibiyim şimdi.


Bu defa, Eymir tüm ciddiyetiyle bazen kaçmak gerektiğini öğretiyor bana, öylece dururken... 

Bazen sadece "başlamanın" ne kadar zor olabileceğini, ardından da yürümeye devam etmenin ne kadar yorucu olabileceğini öğretiyor. 

Başlangıç noktamı çoktan gözden kaybetmişsem artık hiçbir şekilde durmamam gerektiğini öğretiyor mesela. Uzaktayken kayıp düşmekten korktuğum yolların açık olduğunu sadece yaklaşarak görebileceğimi...


Bu kış denizi bana büyüklük ve küçüklüğün, canlılık ve donukluğun, sessizlik ve dinginliğin birbirine karıştığı tek bir an'ı bulmayı öğretiyor. Hemen ardından karla kaplı dağlara bakıp duruşumu düzeltiyorum.  

Gökyüzünün başlangıcını göremeyince ürkmemeyi ve heyecanla oradan oraya koştururken içimdeki korkuları gölün derinliklerine doğru bırakıvermeyi öğreniyorum. Bata çıka öğreniyorum bunu ama, hiç kolay olmuyor. Küçük adımlarla gidiyorum hep.


Etrafımın çevrili olduğunu sanıp bunalırken aslında o tel örgülerin beni dışarıdan koruyabileceğini de öğretiyor en çok. 

Şehre geri dönerken tekrar içindeyim zamanın ve tekrar varlığın sonluluğuna geliyorum.

GİTTİM VE GÖRDÜM: SOKAK EV YEMEKLERİ

12:02


Uzunca bir zamandır yeni bir "Gittim ve Gördüm" yazamıyorum ama dönüşüm harika olacak demiştim (en azından bir yerlerde demiş olmayı umuyorum, eheh). Okullardaki yoğunluğun ve onca koşuşturmanın içinde, Aralık ayında gittiğim bu yerin yazısını yeni yazabiliyor olmak da biraz üzücü ama geç olsun, güç olmasın diyor ve başlıyorum:

Bugünkü yerimizin adı: Sokak Ev Yemekleri. 

Gitmesi biraz çetrefilli, yol tarifi yapmaya çalışsam bir türlü beceremeyeceğimden sadece kabaca Bilkent'in içerisinde olduğunu söyleyip, yazının sonunda adresin tamamını vermekle yetineceğim bu seferlik. (Küçük bir not: Bu yazıyı yazarken tam bu cümlenin sonunda Ankara'da deprem oldu. İyiyiz, değil mi?)

Haydi içeriye biraz göz atalım.


Buraya gittiğimizde Ankara'da korkunç bir soğuk olmasına rağmen tatlı bir kış güneşi vardı ama kış güneşinin soğukluğu fotoğrafların her pikseline kadar yansımış. Bu durum nedense hoşuma gitti ve üzerinde hiç oynamak istemedim. Olduğu gibi kalsın ve dışarıdaki soğuğa rağmen camlardaki buğudan içerinin tatlı ev sıcaklığını her bakışta hissedebileyim.

Kapıdan içeri girdiğimiz gibi gülümseyen bir çift göz karşıladı bizi, bunca zamandır Ankara'da oradan oraya gezmiş insanlar olarak ilk defa bir "workshop"a denk geldik biz de. ODTÜ Gastronomi öğrencileri birkaç pazar gününden beri burada bir yiyeceğin workshop'ını yapıyorlarmış, bizim gittiğimiz hafta da tema, "kuru fasulye"ydi (önceki hafta da nohut'muş hatta). Biz orada kendi kendimize çorba içerken workshop katılımcıları kuru fasulyenin keşfinden bahsetmeye başlamışlardı bile: Ardından tarihi, onun ardından kısa bir tadımlık, biz çıkarken de kuru fasulyenin bir şey bir şeyinden (olaya yabancılık seviyem bu noktada epey artıyor) pizza yapmaktaydılar (hem de Pizza İl Forno'nun ustası Utku Özer ile).


Ön kapıdan girip ilk olarak bu beyaz dolapları görünce hemen her tarafın fotoğrafını çekmem gerek diye düşünmüştüm (blogger içgüdüsü mü desem ne desem?). Etraf kalabalıklaşmadan çektiğim fotoğraflar genel olarak pek tatmin etmese de yine de insanlara burayı anlatma hevesi ağır bastı ve bir daha gitmeyi bekleyemedim.

Buranın sahibi Ayşe hanım, Hacettepe-Sosyoloji mezunu ve yemek sevgisinin peşinde bunun için eğitimler almış, yurtdışında yemeğin sosyolojisi üzerine çalışmış. Ardından Ankara'ya geri dönmüş ve bu küçük, butik işletmeyi açmış. "Slow food" üzerine güzel bir butik işletme olmuş, sadece ev yemekleri yapıyorlar ve lezzetleri inanılmaz. 


Biz açılışı Günün Çorbası ile yaptık ve şimdiye kadar dışarıda içmiş olduğum en güzel çorbayı içtim (silip süpürmek şeklinde ama). O sırada workshop için yapılan kuru fasulye ezmesi gibi, değişik bir tat da denemiş olduk (anlayacağınız üzere workshop'a denk gelme olayını o an çok sevdim) ve çok sevdik. Tam anlamıyla bir "ekmeğe sür sür, ye" lezzeti olmuş, keşke tarifini alabilecek kadar durabilseydik de.


Sokak'ın yemek kitapları kütüphanesini ve bembeyaz masalarını görünce tahmin edebileceğiniz gibi sonsuz tane still life fotoğrafı çektim, bir ara şu yukarıda gördüğünüz kitabın her sayfasının fotoğrafını çekmeye bile adamıştım kendimi (sonra vazgeçip videoya almaya karar vermiştim hatta). 

Ancak gelin görün ki Lazanya'ların gelmesiyle beraber her şey değişti. İşte size güzel bir itiraf: En son yediğim (aynı zamanda ilk defa yediğim) lazanya bizzat bir İtalyan restoranındaydı ancak o kadar yoğun bir peynir tadı vardı ki içerisinde, arkadaşlarımla bir olup bir porsiyon lazanyanın yarısına kadar zorla yiyebilmiştik. Fotoğraf çekmek için gittiğimiz için o restoranın sahibinin de dikkatini çekmişti bu durum ve neden yemediğimizi sormuştu: O kadar yoğun bir mozzarella tadından sonra bunun son lazanyam olacağından fazlasıyla emindim, içten içe Garfield'a alınmaya bile başlamıştım.

Uzun uzun anlattım ama değer: Sokak'ın lazanyası diyorum ve nihayet susuyorum.


İlk defa bir "Gittim ve Gördüm"de dekorasyonu bırakıp yemek lezzetlerinden bu kadar bahsettim ama sizinle artık gelenekselleşmiş olan küçük bir "ayrıntının ayrıntısı" fotoğrafı da yapmalıyız diye düşünüyorum hemen: 


Buraya 16-50mm lensle gitmenin kötü tarafı 3.5 diyaframda alan derinlikli fotoğraf çekememiş olmak oldu. İyi tarafı da, "madem istediğim gibi fotoğraf çekemedim, bari videoya alayım" düşüncesiyle Aralık ayı vlogunu başlatacak birkaç saniyeyi yakalayabilmek oldu.

Videoyu da ekleyip sona gelmeden önce, o kadar yoğunluğun ve aksiliğin içerisinde bizi son derece nazik bir şekilde ağırlayan Ayşe hanıma teşekkür etmek istiyorum. Umarım en yakın zamanda tekrar gidip, kendisinin balkabaklı çorbasından koccaman birer kase içebiliriz.


Adres:

Üniversiteler, Bilkent Park Sitesi, 06800, Bilkent/Ankara

İnternet sitesi için TIK.