ROBİNSON CRUSOE NO: 389

13:15


Murakami kitabı gibi.

İstanbul'a gittiğimde makinemin şarjı tamamen dolu, hafıza kartı da tamamen boş bir halde dışarı çıkmışken eve dönene kadar belki de yüzlerce fotoğraf çekeceğimi düşünüyordum. O gün İstanbul'un her sokağına ışığın nasıl düştüğünü bile bilen bir fotoğrafçı arkadaşımla akşama kadar gezecektik, tabii ki beklenilen şey buydu. Gelin görün ki, biz yine yaklaşık 7-8 saat durmaksızın gezmiştik de, çektiğim yegane fotoğraf bu olmuştu. Hayretler içindeydim, nedense fotoğraf çekmek umurumda bile değildi -ki böyle bir şey bana evrenin belirsizliklerle dolu karanlık tarihinde en fazla iki üç kere olmuştur-. Çektiğim gibi bu fotoğrafı hemen sevmiştim. Söylemesem olmaz, arka tarafta güzel bir jazz şarkısının çaldığını da hesaba kattığınız zaman, bu fotoğraf tipik bir Murakami kitabı olmaya evrilebilirdi: Ergenlik çağında (sonrasında zorlu bir büyüme evresi geçirecek olan ve okurların bunum her saniyesine şahit olacağı) sorunlu bir çocuk eksik karenin içinde sadece. Bir kitapçıda, eski ve yeni dergiler, farklı dillerde şehir rehberleri ve işte, kuyruğunu sallayarak camdan dışarıyı seyreden tekir bir kedi. Bütün içerik hazırmış ama sadece anlamını bekliyormuş gibi. Bu da normalde belki yaşayıp geçeceğiniz, ama Murakami yazınca uzaktan size çok şiirsel, çok kritik bir an gibi gelebilecek zamanlardan. Mesela o olsa, tam bu sahnede iki tane kahramanı birbirleriyle yüzleştirebilirdi, o sırada kedi öylesine kuyruğunu sallamaya devam edecekti ve ilgisiz ilgisiz mırlayacaktı etrafa. O olsa, muhtemelen bütün bir kitabını böyle bir sahne için bile yazabilirdi ama biz sadece bakıp geçeriz. Ama heyhat, ben bu sefer geçmedim. Burgess'in "Mütevazi Anlatıcınız"ı gibi, ben de bu blogun yazarı olarak üzerine biraz düşündüm sonrasında.

Hayat belki de, bir "anlar dizisi"dir sadece, ya da öyle bir şey (kimilerine göre). Hani Murakami'nin kovalayacağı cinsten anlardan ibarettir belki ve bir sonraki ilham kaynağı an'a değin boş durmamaktan, aramaya devam etmekten oluşmaktadır sadece? Bilemiyorum, bilemiyorum. Bu sefer bütün var oluşu "Saeki hanım, merak dolu gözlerle bana bakıyordu, 'fakat zaman dediğimiz şey var olduğu sürece herkes yaralar alır, herkes farklı hallere dönüşür' dedi" şeklinde mi algılayacaktık? Bu teoriye göre biz sürekli bir şeyleri arayacaktık. Yaşanılan her anda göstermeye değer, üzerinde çalışmaya değer bir şeyler olmalıydı o halde. Distopik bir şey ama bizzat içinde olduğumuz  bir şey aynı zamanda. Ânlar doldurulmalıydı ama bu olabildiğince çok şeyi tecrübe etmiş olmak için değil, onları yaşadığını göstermek için miydi?

Gösteremeyeceğimiz şeyleri yaşamanın bir anlamı yok muydu? Ya da üzerine düşünülemeyecek hiçbir şey yaşanmaya değmez miydi?

Mesela o gün orada içerken kahvemizin fotoğraf çekemeyeceksek, o kahveciye gitmenin hiçbir anlamı yok muydu?

O ânları yakalamak için, mesela bir şarkıyı sadece arka fonda öylesine dinleyemez miydik; yoksa o şarkı bizde illaki derin çağrışımlar mı uyandırmalıydı?

Peki ya tam olarak nasıl ilerleyecektik?

Super Hot oyunundaki gibi olduğumuzu düşünmüştüm: Biz durunca dünya dururdu ve hareket edince de varlık tüm hızıyla oluşumunu sürdürürdü. Ağır ânlar silsilesi içinde sanrısal bir doyum yaşamak mı, yüzeysel bir dünyada durmaksızın oradan oraya koşturmak mı istiyorduk?

Benim bir türlü cevap bulamadığım sorulardan biri de buydu.

LİSANSIN ARDINDAN: PSİKOLOJİDEN BANA KALANLAR

11:34


Uzun zamandır yazmak istediğim bir yazıydı bu; hem de günler aylar bile değil, yıllardan beri...

4 senedir "bu okuldan mezun olduğum gün psikoloji okumak hakkında upuzun bir yazı yazacağım" diyordum; 4 sene göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve okul bitti ama bu yazıyı yazmak ancak mümkün olabiliyor. Aslında sadece bloga yazma kısmı kalmıştı: Son sınıfın ikinci döneminde, vizelerden hemen sonra bu yazıyı yazmayı ciddi ciddi kafama koymuş olduğum için kütüphanede geçirdiğim saatler boyunca yanımda her zaman bir not kağıdı bulundurdum. Özellikle final döneminde ders çalışmaya ara verdikçe kendime "ben bu okulda ne öğrendim" diye sorup durdum ve tüm bunları yapabileceğim en sade şekilde not aldım.

Bu yazı, size bölümün içeriği hakkında bir şey söylemeyecek. Hangi dersleri göreceğinizle alakalı değil ya da bölümü okurken neler yapmanız gerektiğiyle alakalı da değil (onları başka bir yazıda uzun uzun çekiştireceğim zaten). Bu yazı, "Psikoloji"nin öğrettikleri ile, "daha sağlıklı", "daha aktif", "daha açık" olabilmekle alakalı.

Başlamadan önce son bir şey söyleyeceğim: Bu yazıyı kendim için yazıyorum, aradan yıllar geçtikten sonra bile dönüp okuyabilmem için. Daha sağlıklı bir insan olabilme çabasının bir sonucu olarak, lisans hayatımın ardından kendime verdiğim öğütlerin bir kısmı, işte burada.

Şimdi başlayabilirim.

1. Duygularına sahip çık. Yanlış ya da doğru duygu yoktur, onlarla yüzleş. Hepsinin senin duyguların olduğunu kabul et ve barış onlarla. Duygularını anlat, ifade et. Kıskanıyorsan söyle. Kızgınsan bağır, neşeliysen güzel bir kahkaha at; yaşa bunları.

Erkekler de ağlar. Kadınlar da ağlar. Sana her zaman ne kadar sakin, ne kadar uysal biri olduğunu söyledikleri için o gün, o an, içinden geldiği halde hakkını savunmak için bağırmamazlık etme. Ne kadar anlayışlı olduğunu söyledikleri için saçma kıskançlıklarını içine atma, söyle. Bir duyguyu hissediyorsan, sadece hissetmen gerekiyordur işte: Yaşa. Başkalarının senin duygularını değiştirmesine izin verme, seviyorsan söyle. Delice mutlu olduğun zaman zıplamak istiyorsan zıpla, dans etmek istiyorsan dans et. Bir konu hakkında içinden ufacık bile olsa bir şüphe geçmişse söyle. Yakınındakiler zaten sana değer veriyorlarsa bunu geçirmeye çalışacaklardır, buna müsaade et. Duygularını söyle ama mantıklı davran: Abartma ve elinden geliyorsa uzatma. Olumlu hislerini de en az olumsuz olanlar kadar takdir et ve hepsinin farkında ol.

2. Kendinin ve çevrenin farkında ol, sorumluluklarını bil. Kendi potansiyellerini bil, neleri yapabiliyorsun nelerden hiç anlamıyorsun, incele bunları. Hangi yaşta olursa olsun kendini aramaya hiçbir zaman ara verme. İçinde bulunduğun sınırları aşmaya çalış, kendi sınırlarını aş, çevrenin sınırlarını aş. Kendi elinde olmayan, yaşadığın çevre/büyüdüğün aile/ortam gibi nedenler yüzünden ideallerini gerçekleştiremediğinde kendine hiçbir zaman yüklenme. Bunları değiştirmeye çalış, bunları gevşetmeye çalış, çok uğraş ama yapamıyorsan bırak, dünyayı sen kurmadın.

3. Savunmacı olma. Bunu yapmakta bazen ne kadar zorlandığını biliyorum ama sadece yapma işte. Neyi, neden, niçin savunuyorsun? Kendini neden bu kadar paralıyorsun anlatmak için? Kendini ya da bir başkasını, bir nesneyi, bir durumu kanıtlamak için bu kadar savunmaya gerek var mı? Bırak başkaları da haklı çıksın, susmayı bil bazen. Aynı şeyin etrafında dönüp duruyorsun bazen, ne gerek var? Kime, neyi anlatmaya çalışıyorsun bu kadar?

4. Tutarlı ilişkiler geliştir. İlişkilerin sensindir: Bir gün dünyanın en güvenilir insanıyken öteki gün ihanet etme. Gerçekten sevmiyorsan o anı kurtarmak için seviyorum deme; emin değilsen hiçbir ilişkin için belirsizliklerle konuşma. Güvenli bağlan. Sana güven vermeyen hiçbir ilişkinin içinde bulunma. Kaygılılarla hiçbir yere ilerleyemezsin. Bıraktığın zaman seneler sonra  bile aynı şekilde bulacağın ilişkilerin olsun. Biraz daha fazla para kazanmak için sana güven vermeyen iş anlaşmaları da yapma: Böyle şeylerde kazanan olamazsın.

5. Yaşantılarını çarpıtmadan algıla, kendine özgü değerlendirme süreçlerini kullan. Senin yaşadığın olayları sen değerlendir, başkalarının senin yaşantılarını değerlendirmesine müsaade etme. Başkalarının gözünden değil, kendi gözünden bak olaylara: Sana göre yanlışsa yanlıştır, sana göre doğruysa doğru. Sen uygun gördüysen uygundur, toplumsal kuralları sen de çok iyi biliyorsun, davranışlarının sorumluluğu sende olsun. Başkalarının seni yargılaması senin nasıl bir insan olduğunu ve neler hissettiğini hiçbir zaman değiştirmesin: Diğerleri seni her zaman paçalarından çekiştirecektir, sen kendi yoluna bak. Kendi kendini, kendi kriterlerine göre sen eleştir. Hiç kimse seni ve şartlarını senden daha iyi bilmiyor ve bilmeyecek de. Kendine hesap ver sadece, buna sadece senin hakkın var.

6. Benlik saygını koru. Ne olursa olsun. Seni bütün gelişimsel ve yaşamsal krizlerden kurtaracak olan şey yine sensin. En yakınındaki insan bile sana meydan okuduğu zaman sadece kendin kalacaksın. Benliğini koru. Kim olduğuna, güçlü bir insan olduğun gerçeğine, kimseye bağlı ve bağımlı olmadığın gerçeğine, herkesten farklı kendine özgü bir insan olduğun gerçeğine yapışıp kal hayatın boyunca. Derslerde benlik saygısını yitirmiş şiddet mağduru kadınların nasıl bir psikolojileri olduğunu öğrenirken neler hissettiğini düşün. Kimseye bakma, kimseyi umursama, yapmak istemediğin zamanlarda bile bazı şeyleri sırf benlik saygını korumak için yap. Kim olduğunu asla çiğneme ve çiğnetme. Var olmak bazen sadece benlik saygının sana yapmanı müsaade ettiği şeyleri yapabilme gücü bulmaktır, bunu asla kaybetme. Biliyorsun ki var oluş aslında yalnız olmak demektir, yanında her kim olursa olsun hayata karşı baş etmen gerekenlerle tek başına mücadele edeceksin. Kendini koru bu yüzden. Başta da dediğim gibi. Ne olursa olsun. Koru.

Bunun için her zaman bir şeyler yap, hep bir uğraşın olsun. Her şey bittiği zaman bile yapmaya devam edebileceğin alternatif kaçış noktaları bul kendine. Bütün krizlere karşı aslında tek başına mücadele ettiğini unutma. En yakınındaki insanlar sana destek olurlar ama sen, sadece sen aşabilirsin bunları.

7. Seni özgürleştiren insanlarla birlikte ol. Ve insanlar senin yanında özgürleşsin. Egolarının kölesi olmuş insanları bırak; rahat, savunmacı olmayan insanları al yanına. Sana onlarla birlikte olduğun zaman yeni bir şeyler öğreten insanlarla birlikte ol ve sen de öğret. Kendine saklama, okuyup okuyup mezara götürme bildiklerini. Hayatı doyasıya zevk alarak yaşayan insanları seç kendine arkadaş olarak ve sen de insanların yanında rahat ettiği bir insan ol. Uğraş buna, sevdiğin kadar sevilirsin, unutma.

8. İçinde bulunduğun dünyadan mutlu değilsen, önce kendi davranışlarını değiştir. Kendin için yararlı olmayan davranışlarını değiştir, kendi hareketlerinin kölesi olma hiçbir zaman. Her zaman davrandığın gibi davranmak uğruna mutsuzluğunu sürdürme. Öyle alışmış olduğun için devam ettirme, alışkanlıkların seni iyiye götürmüyorsa terk et. Memnun değilsen, kendin için istediğin şey bu değilse, yok et gitsin. Eğer o insan seni daha iyi bir insan yapmıyorsa, alıştığın için sürdürme bunları. Kimseden bekleme, sen yap. Sen fark etmişken karşı tarafın fark etmesini bekleme, fark ettir. Değişimden korkma, değişim fırsattır bazen.

9. Risk al, yeni şeyler denemeye açık ol. Zorlanıyor, içinde bulunduğun şartları düşündükçe bu maddeyi hiç göze alamıyorsun ama risk al, risk almaya çalış. Bazen bir pizzacıda hamur açmanın bir plazada topuklu ayakkabı içinde kıvranmaktan daha büyük bir yaşam tatmini verebileceğini hiçbir zaman unutma. Çevresel koşulları onları desteklediği için değil, risk aldıkları için bir yerlere gelebilmiş insanları örnek al kendine. İçinde bulunduğun şartlar nasıl bir risk gerektiriyorsa, onu yap. Farklılıklardan korkma, her şeyi dene, kendin seç.

10. Çok sev ve bir iyilik bulma gücün olsun olanlarda. Her zaman ama her zaman bir dalın olabileceğini hiçbir zaman unutma ve sev hayatı. En güzel sen sev, en doya doya sen yaşa.

Daha yazacak çok şey vardı ama bilirsiniz, en akılda kalanlar...

COFFEE TALK #6: KAYGILARIM VE BAZI DİĞER ÖNEMSİZ MESELELER ÜZERİNE

13:13


Son zamanlarda sıklıkla aklıma üşüştüğü ve bir noktadan sonra soran insanlara anlatırken bile bunalmaya başladığım için en sonunda yine kürkçü dükkanıma geri döndüm ve neden bloga yazmıyorum ki bunları dedim. Neden-biraz-daha-canını-sıkmayayım-ki-insanların.

Bu yazıyı neden okuyasınız bilmiyorum; hoş, biz bu dili konuşan bu canım ülkenin genç insanları olarak neler okumadık ki... Zaten ben de bildiğimi sandığım çoğu şeyi bilemiyorum artık. Yazının en başından dramatik bir giriş olabilir ama bazen, olduğumu sandığım kişi gibi davranmaya çalışıyorum: İşte "gerçek ben olsam, şöyle yapardım". Gerçek ben kimdir, ondan da emin değilim çünkü gerçek ben şimdiye kadar böyle bir şeyle kesinlikle karşılaşmadığı için nasıl davranması gerektiğini bilmiyor ve her zamanki savunma mekanizmalarını kullanmaya çalışıyor. Pof, çoğu savunma yetersiz. İnkar edemezsin, yok sayamazsın, akla mantığa bürüsen ne fayda...

Mızmızlanmayı bırakıp daha büyük bir mızmızlanma için asıl konuya geçiyorum o halde: Arkadaşlar ben ne olacağım?

Cidden. Oturup bir saniye bu konuyu konuşabilir miyiz?

Gelecek kaygısı bende şu şekilde tezahür ediyor: Ya ayrı bir insan olamazsam, ya farklı bir şeyler yapamazsam? Ölüp gittiğim zaman arkamda hiçbir şey bırakamamış olursam, adım bile kalmazsa ortada? Kendimi ifade edemediğim bir yerde çalışırsam, sıkışıp kalırsam bir yerlerde? Bir jungle'ın içerisine düşüp sırf maddi imkanları yüzünden çekip kurtaramazsam kendimi? Gerçekten ama gerçekten, bir şey üretemezsem? Kimseye bir yardımım dokunamazsa, okuduklarımı hiç kullanamadan unutursam sırayla? Ya, öylesine girdiğim ve sonra zaten ayrılırım dediğim bir yerden çıkamazsam? Ya da sadece, öylece kalakalırsam ortada?

Bütün yaşıtlarımın bu endişelerle alakalı içten içe beni onayladığını hissediyor gibiyim ama aklımın bir köşesinde sürekli olarak "hayatının en güzel yaşlarının en güzel zamanları hızla geçiyor, daha iyi geçmesi için bir şeyler yapmalısın" çanları çalıyor. Susturamıyorum, sürekli bir kayıp zaman ve bir kere gelinen hayatta öylece yaşıyor olma hissi, mümkün değil peşimi bırakmıyor.

Böyle böyle ikilemler arasında belirsizlikler sürerken, takdir edersiniz ki hiçbir şey yapamıyorum. Bu yapamama, beni rahatsız ediyor. Kendimi zorlayıp yapmaya başlasam, zevk alamıyorum, dolayısıyla (şaşırtıcı olmayacak bir şekilde) bu da beni rahatsız ediyor. Zevk alamadığım için soğumak ve uzaklaşmaktan korkup bırakıyorum. İşte size bir kısırdöngü, elde var sıfır. Koskocaman bir sıfır koymak istiyorum buraya. Bakın, 0. Bu sıfır, benden hiçbir zevk alamadan sırf bitirmek için bitirmeye çalıştığım kitaplara gelsin. Hayatım boyunca "durma, sürekli bir şeyler yap" diye kendi kendime acayip motivasyonlar verebildiğim halde bir süredir sadece akşam olsun da camları kapıları açıp şu sessizlikte öylece boş boş oturayım diye bekliyorum.

Ama bir yandan da alışık olduğum bildiğim yöntemlerin işe yaramadığını da görebiliyorum. Ne yapabilirim, şimdiye kadar yaptıklarım beni buraya atabildi en fazla ama şimdi hayalini kurduğum her şey için risk almalıyım önce. Komik, neyin riskini nasıl alacağım onu bile bilmiyorum. Arkadaşlar bize ne zaman ne için risk alınabileceğini hiç kimsenin öğretmediğini fark ettiniz mi, daha doğrusu çevrenizde gerçekçi riskler alan kaç insanla tanıştınız hayallerine ulaşmak için?

Sonrası ise, sonrasını zaten hiç sormayın.

*

ps. Bu fotoğraf Kronotrop'ta çok keyifli bir yaz günü çekildi ve ağır bir analog görüntüsüne kavuştuktan sonra böyle kötü amaçlar için kullanılmaya karar verildi...

LILY PAD, 30 ml.

08:32


İnsanın her konu hakkında anlatacak bir şeyi mutlaka oluyor ya, benim bugün kısaca anlatacağım şey de aslında blogda sadece biraz sohbet etmek için.

Geçtiğimiz günlerde Ankamall'de dolaşırken şu anda kullandığım parfümün (Applejuice: Sıktığınız ilk anda burnunuza yeşil elma yaprağı kokusu gelen ve elma notalarıyla devam eden hoş bir ferahlığı olan tam bir yaz parfümü) çantama koyabileceğim kadar küçük versiyonu var mı diye bakmak için Zara'ya uğradım (Zara'nın benim için marka temsili de şu şekilde: Güzel parfümler ve kumaş pantolonlar; Mango çakması gömlekler). Parfüm beğenmenin mevsimle olduğu gibi ruh hali ile de yakından alakalı olduğunu düşündüğüm için (ve o gün tatlı bir insanla buluşacağım için çok mutlu olduğumdan) Lily pad'i ilk sıktığım zaman çok hoşuma gitmesine rağmen biraz daha dolaşıp tekrar gelmeye karar verdim. Önce mandalinalı meyveli kokarken yavaş yavaş kendini irish creamli latte gibi kokmaya bıraktı. Sandalağacı kokusunu normalde çok ağır bulmama rağmen en alt notalarındaki vanilya özüyle bu ikiliye adeta bayıldım. Ne çok kalıcı ne çok uçucu, her bir notasında bambaşka bir özüt bulunup hiçbirinden sıkılmanıza izin vermeyen bu parfümü çok sevdim. Büyük boyu olsa onu da alacaktım ancak şimdilik bu ufaklık çantada taşımak için de gayet uygun. Tam bir yaz parfümü değil ama kesinlikle şöyle bir sıktığınızda sizi iyi hissettiren bir parfüm. Koku duyarlılığı yüksek olan bir insan olarak benim testimden de tam puanla geçti: Zaten hafif hafif vanilyalı kahve gibi kokarken böyle şeyleri fark edemeyecek kadar mutlu oluyorsunuz.

Bir parfümü bu kadar anlatmış olmam da garip oldu; ama bu blogun okuyucusu anlayışla karşılayacaktır muhtemelen...

GİTTİM VE GÖRDÜM: KOALA COFFEE SHOP

14:38


Upuzun bir aradan sonra tekrar bloga dönmeyi istiyordum ama nasıl olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Dile kolay, neredeyse iki ay olmuş. Bu sürede sınavlarım, tez teslimim ve sonra tekrar sınavlarım (bütünlemesiz geçeceğimi düşünmemiştiniz umarım?) vardı, bunların her bir bölümü anlatmaya değebilecek türden olaylardan oluşmaktaydı hem de. Çocuk sabırsızlığıyla dünyanın en alakasız postuna en alakasız cümlesini yazayım da dilimin altındaki bakla çıksın artık: Okulu bitirdim. Bildiğiniz "bitmez bu, bitmeeez" diye etrafta dolaşıp durduğum lisans hayatım efsanevi bir bıkkınlıkla bitti. Ama bu çok başka bir yazının, hatta yazıların konusu.

Şimdi gelelim size biraz daha mazeret uydurmaya.

Birkaç gündür fotoğraf düzenliyorum bilgisayarda, hatta blog taslaklarına da kaydediyorum ama yazı yazmayı unutmuşum. Yok, ciddiyim. Bu blogu neden tutuyorum, nasıl yazıyor, neler yazıyordum hepten silinmiş gitmiş. Ben de bir yerden başlamak gerek diye düşünüp (bu durumun biriktirdiğim The Big Bang Theory bölümlerinin sonuna yaklaşmış olmamla alakalı olduğunu düşünmüyordunuz herhalde) en iyi bildiğim şeyi yazayım dedim. İşte size nurtopu gibi bir Gittim ve Gördüm yazısı, tam olarak bu şekilde doğdu.

Bu seferki yerimizin adı: Koala Coffee Shop. Tunalı'daki Bülten Sokak'ta (ki bu sokağın son bir senede bu kadar değişmiş olmasına hayret ediyorum, her kapının her camın ardında kahveci açılıyor sanırım) ikamet ediyorlar. Bilirsiniz, üçüncü dalga kahveciler, Chemex'ler, cold brew'ler, filtre kahveler ve son zamanlarda en favori içeceğim (adeta yeniden keşfettiğim ve bu kadar şekerli olup çok sağlıksız olmasıyla bilhassa gönlümü çalmış olan -hihihi-) irish cream aromalı iced latte'ler...

Direkt fotoğraf çekme amacıyla gitmediğim için elimde çok fazla fotoğraf yok ama zaten bu ikisi yeterince özetliyor gibi. Geri kalan kısmı size ben anlatabilirim: Üçüncü dalga kahvecilerine has cam kenarı, yüksek tabureli masalar; birkaç tane iç masa, birkaç tane bahçe masası; küçük -mütemadiyen iki raflı- kitaplık, karmakarışık kahve gereçleri, tebeşirle kahve isimlerinin yazılı olduğu kara tahta... Ahh, en sevdiğim şeyler: Tavandan aşağıya kadar uzanan aydınlatmalar.


Bildiğimiz şeyler dışında iki şey çok hoşuma gitti: Birincisi, kitaplıkta duran Yüzüklerin Efendisi kitapları ve kitaplıktan aşağıya doğru asılan kasnaktaki Tolkien amblemli işleme. İkincisi de tamamen tesadüf eseri keşfettiğimiz -aslında benim keşfettiğim bir şey değildi bu ama lafın gelişi öyle oldu-, kahve fişinde işletme adı olarak "Baggins" isminin yazması. Şu yaşıma gelmiş olduğum halde hala Hobbit göndermeli şeylerle gönlümün bu kadar çabuk kazanılıyor olması beni korkutuyor.

İki gün peşpeşe aynı içecekleri içince buranın kahvelerini -tamamen alakasız olarak- Starbucks'ınki ile karşılaştırma şansımız oldu. İşte sonuçlar:

1. Cold brew: Koala önde.
2. Irish creamli iced latte: İkisi de çok şekerli, fazlasıyla soğuk ve çok sağlıksız, yani ikisi de muhteşem (bu yazıyı sırf bu cümle için yazmış bile olabilirim).

Tüm bu güzelliklerine rağmen, hatta cam kenarındaki ahşap masaya gelen ışığın nefisliğine rağmen, hiç sevmediğim bir şey vardı burada: Müziğin türü ve ses seviyesinin yüksekliği. Müziğin türü ama tek bir tür olduğu sanılmasın, jazz ile başlamışken elektroniğe kayıyor; zaten ses yüksek... Tam bir "hadi hemen kalkın" hissiyatı yaşıyorum ben böyle olduğu zaman. Neden indie folk, akustik, böyle mellow şeyler çalmazlar hiç anlamıyorum. Şöyle güzel bir Gregory Alan Isakov mesela, William Fitzsimmons...


Burada yazının sonuna geldik, "nasıl yazılır unuttum" deyip bir türlü susamamak da ancak benim yapabileceğim bir şey olurdu.

Koala Coffee Shop'ın internet sitesi şurada, TIK.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşçakalın!

BİR MUTFAK HİKÂYESİ: "PEKİ BEN NASIL BİRİYİM?"

13:22


Yazının başlığı çok dramatik oldu ama uzun zamandır üzerine düşündüğüm, ardından biraz daha-biraz daha düşündüğüm ve sonunda, bir blog yazısı sayfası açıp yazmaya başlamadan sonunu da getiremeyeceğimi fark ettiğim bir soru bu. Ben nasıl biriyim ya da kendimi nasıl tanımlarım; başkaları beni nasıl tanımlar ve kendiliğe ait pek çok soru da beraber...

Ama benim bu blog yazısını yazmaya karar vermem, benim elimde olan bir şey değildi ilk başta. Psikodrama işlediğimiz bir dersteydik ve bir anda bir oyun oynamaya karar vermiştik: İsteyenler adını bir kağıda yazıp masaya koyuyor ve hoca içlerinden bir tanesini kura ile çekiyor. Çekilen kağıttaki isim bütün sınıfa arkasını dönüyor ve ardından bütün sınıf o kişi hakkında iyi/kötü, olumlu/olumsuz akıllarına ne gelirse, söylüyor.

İşte 5 yıllık lisans hayatımın son dersinde, hocanın çektiği kağıttan evrenin tatlı bir göz kırpması olarak benim ismim çıktı ve yaklaşık 2 hafta sonra tamamı "psikolog" olacak yaklaşık 40-50 kişiye sırtımı verip dinlemeye ve hakkımda söylediklerini yazmaya başladım. Unutmadan, son derece yağmurlu bir gündü (ve bu küçük ayrıntıyı eklememi de bizzat Şennur hoca istemişti).


İşte bu Psikodramanın ses kaydı burada, dinlemek ister misiniz bilmem ama ben arada dönüp bakmak isterim (ve bu blog da benim kötücül amaçlarıma hizmet ediyor neticede). (Dinlemek isteyenler için gökgürültülü olması ve soğuk algınlığı olmuş tiz sesimle rahatsızlık verici olabileceği konusunda da uyarmak isterim.)

Bu kadar zamandır beni tanıyanlar benim için genelde ne demiş: Her zaman enerjikmişim ve beni hiç mutsuz görmemişler, benimle girilen tartışma kazanılamazmış ve bazen çok savunucu olabiliyormuşum, adımı bilmiyorken bana Harry Potter deniliyormuş, biraz mesafeliymişim de ama biraz konuştuktan sonra hemen samimi olurmuşum. Soğuk birisi değilmişim ama "hepinizle beraberim" hissi de vermiyormuşum. Ve böyle uzun uzun gidiyor.


Burada bir mola.

Tezim için insanlara yaptığım testin en sonunda, herkesten kendisini 15 cümle ile başkasına anlatırmış gibi yazmalarını istiyorum. Buna psikolojide "I am Statement Task" deniyor. Ben şöyle birisiyim görevi, gibi. Ben kendi testimi kendi blogumda yapmak istemiştim ve işte, olabildiğince dürüst olmaya çalışacağım kendime karşı. Bir yerlerden başlıyorum:

1. Ben kaygıları olan biriyim. En büyük kaygılarımdan biri yaşlandığım zaman dünyaya bakıp "Ben de buradaydım, ben de buradan geçtim" diyemeyecek olmak. Nasıl desem, bir ses bırakamamış olmak, yaşadığımın başkaları tarafından fark edilmemiş olması. Ortaya "güzel" denilebilecek şeyler çıkartmış olarak yaşlanmak istiyorum ve işte, 23 yaşımda kendimi, aynı anda pek çok şeyi yapmak ister halde şaşkın şaşkın etrafta gezinirken buluyorum. Üretmek, durmamak istiyorum. Yİne de geleceğimi tasarlayamıyor, sadece o an yapabileceğim şeyleri en iyi şekilde yapayım, sonrası zaten gelir diye düşünüyorum.

Saçma ve komik ama, bazen kendimi bilinçli şekilde değiştirmem gereken bir pasta hamuru olarak görüyorum. O yüzden bu yazı bir mutfak hikayesi ve ben de deneysel psikolojide tez yazmaya çalışan son derece deneysel bir pastayım. Sanki attığım her adımda pastaya faydalı ve onu güzelleştirecek bir şeyler eklemeliymişim gibi. Hani çocuğunun hayatlarını tasarlayan anne babalar olur ya, aynı öyle. Sanki her şey her zaman zaten istediğim gibi gidecekmiş gibi.

İşte şimdi şu kitapları okuyarak kendime bir tutam bilgi serpiyormuşum gibi.

2. Ben korkuları olan biriyim aynı zamanda. Evet bu aralar en çok korkuları olan biriyim. Büyük, anlamsız korkular. Otobüste giderken her an karşı yönden gelen bir aracın otobüsüme çarpacağı. Ya da yolda yürürken bir arabanın yoldan çıkıp üzerime uçacağı. Üst geçitten geçen metronun devrilip içinde bulunduğum arabaya çarpacağı. Korkular, sürekli, güçlü irkilmeler. Bir bıçak görünce kaçınmalar. İnsanlardan irkilmeler...


3. Bu, sevdiğim bir madde. Ben çoğu zaman mutlu biriyim aynı zamanda. Mutlu ama epey mutlu. Bir zamanlar A. şöyle bir şey demişti: "Normal insanların duygudurumu 20 üzerinden 10 olsun, ben her zaman 2-3'ken sen her zaman 15-16'sın." Rakamlardan tam olarak emin değilim ama kabaca böyle bir şeydi (ve açıkçası o zamandan beri A.'yı 3'ün yukarısında görmek maalesef bana pek nasip olmadı). Mutlu olmak bana "bir şeymiş" gibi gelmiyor, genelde yaptığım çoğu şeyden mutlu olabiliyorum. Bu günün her saati "Sugar"ı söyleyebilmek ve her akşam eve geldiğim zaman yemek yerken Casey Neistat videosu seyretmek gibi basit bir şey. Yeni konuşmaya başlayan Francine'in babasına "da-daaaay" demesi beni mutlu edebiliyor, babasını takip etmeye başladığım zaman küçük zilli daha yeni doğmuştu çünkü.

4. İnsanın kendisi hakkında "ben şöyle biriyim" demesinin zor olmasından şikayet eden deneklerimi bu maddede anladım ve ilerleyebilir miyim bilmiyorum ama deneyeceğim biraz daha.

Ben pek sinirli biri değilim. Çok komik oldu böyle pat diye söylemek ama cidden, sinirlenince hızlı hızlı konuşan gıcık tiplerden biri olduğum için herhalde, sinirlenmekten ziyade kırıklık hissediyorum daha çok. Kırgınlık ya da. Kalp kırıklığı filan değil, bir yorgunluk, bir bitkinlik, bir "rahat bırakın beni, bütün dünyanın ağırlığı zaten üzerimde" hisleri. "Zaten dertler derya olmuş..."


5. Beşinci madde sonunda ve ben, insanları tanımayı da çok seven biriyim. Bu konuda biraz mesleki hastalık etkisi yaşıyor bile olabilirim. İnsan davranışlarını izlemek ve hakkında konuşmaktan zevk alıyorum ve bunlar üzerine uzun uzun düşünüyorum da. Kendi davranışlarım hakkında düşünmek de dahil buna, kendimi tanımaya çalışmak da. Durun, bir sonraki maddeye yazabileceğim ilginç bir şey buldum:

6. Sık sık, şimdiki beni geçmişteki benle tanıştıran biriyim.

"İşte bu senin X yıl sonraki halin, nasıl, mutlu musun?" Hahaha, yazınca cidden kötü duruyormuş.

Garip ama, nedensizce bir geçmişteki ben'e saygı duyma durumu yaşıyorum. Sanki büyük zorluklara göğüs geren o ben başka bir ben'miş ve onu getirdiğim noktadan mutlu olmasını istiyormuşum gibi. Çabalarını boşa çıkarmamışım gibi? Hoş, örneğin bir 10 sene önceki ben şu halimi görse önce gözlerine inanamaz, sonra büyük bir merakla başımdan geçenleri dinlemek isterdi (sonuçta ben hep benim) ama o konuyu hiç açmasak daha iyi. Yine de, 10 sene önceki beni mutlu edecek birkaç şey yapmış olduğum söylenebilir, zaman eğilip bükülse de o zamanki arkadaşlarına anlatabilse...


7. Bazen nereden olduğunu anlamadığım bir şekilde ortaya çıkan önyargılarım olsa da yeni şeyler öğrenmeye de meraklı biriyim. Bu merakım bu sene araba markalarına, premium model arabalarda konsolda değişen şeylerin neler olduğuna, ya daaaa, işte makyajlı arabanın ne demek olduğuna, araba perdesinin aslında kornişli bir şey olmamasına, BİM'den 5 liralık araba camı sileceği almanın kısa vadede kurtarıcı ama uzun vadede iyi bir yatırım olmayacağına kaymış olsa da yeni bilgi, yeni bilgidir diyor ve severek kabul ediyorum hepsini.

8. Sekizinci madde, yaşım ilerledikçe kendisini şekillendirilmesi gereken pasta olarak görmeye başlayan kendimi sinirlendirecek bir şey: Bazen çok savunucu biriyim. Hem de neden, ne için yaptığımı anlayamayacağım kadar. Kendime uzaktan baktığım zaman hemen azaltılması gereken bir şey olarak gördüğüm, bu giderse daha da rahat bir insan olacağımı bildiğim bir şey. Bu maddeyi çabuk geçebilir miyiz, çabuk çabuk...

9. Sanırım 10 maddede bırakacağım bu olayı ve ceketimi alıp çıkacağım bu blogdan. Zaman ilerledikçe bütün yazdıklarımı sorgulamaya başlama ve büyük bir silme dürtüsü oluştuğu için, şöyle demek istiyorum: Kendimi iyi tanıyorsam, bir şeyleri pek çok şekilde yapmaya devam edecek olan biriyim. Bir insan ne yaparsa yapsın, ne kadar kötü durumda olursa olsun, yapmaya devam ettikçe o konuda iyileşeceğine ve başarılı olacağına inanan biriyim.

Ve bir mola...


Bu devasa yazının sonuna gelmenin gerektiğini fark ettim ve işte, onuncu ve sonuncu maddem,

10. Ben kendisiyle barışık biriyim. Bazen içimden kendimi yerden yere vurarak eleştirsem de, asansörde yalnız kaldığı zaman aynada kendisine göz kırpıp bununla epeyce eğlenen biriyim sonuçta.

Eh, en sonunda yine kendisiyle kalıverir insan.

*

En başa dönecek olursam, lisans hayatımın artık sonuna gelmiş ve pek çok gitgeller içerisindeyken kendim hakkında düşünmenin iyi olabileceğini hissetmiştim bir süre önce. Nasıl bir insan olduğunu unutur bazen insan; nelerden hoşlandığını, zaaflarını, güçlü yönlerini, sinirliliklerini, huysuzluklarını, zevklerini, başarılarını hatırlaması gerekir yeni bir şeylere başlarken. Kendisinin farkında olup öyle koşması gerekir istediklerinin peşinden.

İşte bu yazı, benim kendime kim olduğumu düşündüğüme dair yazımdı.

Umarım yaşlandığım zaman tüm bu aşamalardan geçtikten sonra oluşan ben, gerçekten tam anlamıyla tamamlanmış ve güzel olur...


Küçük bir dipnot. Bu yazıdaki fotoğraflar Minon Cakes'te bir süre önce Sony A7 ve Zeiss/55mm lens kullanılarak çekildi. Zeynep'e ve Minon Cakes'e sonsuz teşekkürler.

GİTTİM VE GÖRDÜM: SIMPLE NO: 12

11:17


Ankara'da üçüncü dalga kahvecilerin yavaş yavaş şehrin bütün çehresine yayılmasından hiç şikayetçi değilim. Şehir içi gidilecek yerler listemin kabarık olması kadar beni mutlu eden bir şey de yok. Bu hafta da, bir süredir listenin en tepesinde duran ve sınavlardan başımızı kaldırıp ancak gidebildiğimiz bir yer var: Simple No: 12. 

Yerimiz Tunalı'da, son zamanlarda kahvecileriyle iyice kalabalıklaşan Bülten Sokak'ta.


Bu yazıda direkt mekanı göstermekten ziyade fotoğrafları daha çok size eşlik etmesi için koyuyorum, daha çok sohbet etmek niyetindeyim çünkü. Ben bu blogu tutmaya henüz başlamışken, aslında o zamanlar Tumblr'daydık, Ankara'da kahve kültürünün eksikliğini derinden hissediyordum. Çok değil, iki sene öncesine kadar bile o kadar çok yeni yer açıldı ki eskiden bir haftada gezip bitirdiğimiz şehirde şimdi çoğu yere uğrayamaz hale geldik. Kendi adıma, eskiden gidip artık üstünü çizdiğim de çok fazla yer oldu. Alışkanlıklar değişti, mekanlar değişti, şehir hayatı da çok değişti. En azından benim için. 


Bu konuyla alakalı bazen bazı şeylerin değişim hızına hayret ediyorum: 1.5 sene kadar önce Ankara'da Chemex bulamıyorduk. Hatta Zeynep ile beraber fotoğrafını çekmeyi en çok sevdiğimiz şeylerden biriydi ve ilk kez Grano'da görmüş ve çok sevinmiştik. Ardından Arabica Hario demliklerini getirmişti, o zaman için bu da çok büyük bir olaydı hatta. Bu hafta ise Simple'a girdiğim zaman, sanırım sonsuza dek fotoğraflarını çekmeyi seveceğim bir sürü kahve demleme gerecini bir arada görünce değişimi görüp tekrar hayret ettim. Kahvecilerde değişik demleme yöntemlerinin çok fazla tercih edilmediğini biliyorum, hatta çoğu gereç öylece alınıyor ve duruyormuş bazı mekan sahiplerine göre, ama bunları görmek beni yine de mutlu ediyor.


Ama itiraf etmeliyim, ki bu blogun okuyucusu tarafından hayli garipsenebilir bir durum bu, kafelere gitmeyi ortada bir fotoğraf çekme amacı yoksa hiç sevmiyorum ve yeni kahveleri denemek konusunda da çok iyi değilim; bu konuda bir babaanne sıkıcılığında da olabilirim hatta: Bütün kış chai tea latte, havalar biraz düzeldikten sonra da düz, dümdüz, hatta çok düz bir latte içme sevdası alıp götürür beni. Eskiden beri söylediğim, bir mekanın iyi kahve yapıp yapmadığını latte'sinden anlama teorisi de bu yüzden benim için geçerliliğini her zaman koruyor.


Karmakarışık gidiyorum ama (blog yazısı yazmayı epey özlemişim, her şeyi anlatmak istiyorum galiba :), bu kadar uzun zaman iç mekan fotoğrafı çektikten sonra üçüncü dalga kahvecilere analog renklerin her zaman daha çok yakıştığını düşünüyorum. Sanırım biraz o salaş havayı hissettirdiği için. Örneğin burada hem Sony ile hem de Fujifilm ile fotoğraf çekmiştim. Giderken de Sony'nin bütün ayarlarını değiştirmiş, en analog renkleri sağlaması için kontrastından beyaz dengesine kadar her şeyiyle oynamıştım ama yine, bu gönderide -tabii ki- tek bir Sony fotoğrafı bile yok! Olmayınca olmuyor galiba, Sony ile tertemiz netlikte fotoğraflar çekerken kahvecilerin şu hafif sarımsı, olabildiğince sıcak havasını verebilmek mümkün değil. En azından ben yapamıyorum sanırım, tam da bu yüzden ileride Fujifilm makinenizi satacak olursanız bana satmalısınız. Evet evet, kesinlikle bana.


İşte böyle, bir oradan bir buradan blog yazısının daha sonuna geldik, gelmeye çalıştık. Hızımı alamayıp bir on tane daha yazacak gibiyim, gevezeliğim çok olmadık bir anda yakaladı beni ama sizleri daha fazla sıkmadan son bir ayrıntının ayrıntısı fotoğrafı daha koyup gideceğim bu diyarlardan. Simple'daki masaların ve sandalyelerin açık ahşap rengini çok sevdim, içerisi o kadar güzel bir günışığı alıyordu ki resmen hiç gölge yoktu, yağmur yağmasına rağmen aşırı ferahtı içerisi ve bu durumu çok sevdim. Biraz daha geniş olsa ders çalışılabilir bir ortam bile sayılabilirdi benim için. Burası ile alakalı en sevmediğim şey ise kesinlikle içerideki müziğin ses düzeyinin çok yüksek olması oldu. Bu açıdan hızlı bir kahve içme yeri olabilir, içip hemen çıkmak şeklinde. 


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşçakalın!

Adres:

Remzi Oğuz Arık Mahallesi, Bülten Sokak, No: 12
Tunalı
İnternet sitesi için TIK.