MARUS THE EMPRESS

03:40

Kesinlik hali. Keskinlik hali.


Ancak ve ancak ekinokslarda karşılaşacağın, 04:55 olduğunda derin bir Klein mavinin içindeki gökyüzüne aynı anda bakıyoruz, bir kahramanlık hikayesi bu, bir başarma hikayesi. Tüm o soğuk ülkelerde unutmak için adım adım yürüdüklerimiz ve peşini sürdüklerimizin hikayesi. Ormanlarında dolaştığımız ve yabani eğreltiotlarına basıp düşerken hatırladığımız şeylerin hikayesi. Kervangeçmez tavernalarda başını kaldırdığında göz göze gelenlerin hikayesi, o an artık yola çıkma vakti gelmiş ve imparator, imparatoriçe, yerini almıştır…


Salaş bir hikaye bu. Salaş, çetin, birbirine yoldaşlık eden çok kimsenin olmadığı bir hikaye. Küçük imparatoriçe, sevimlilik büyüsüyle kontrol altına aldığı Büyük Aslan’ı yönetmekte ve ona tatlı emirler yağdırmaktadır. Büyük, çok büyük bir denizin kıyısında durmuş karşı kıyıdaki askerlere baktığımız bir an yaşarız. Bu bizim birlikte olduğumuz, aynı gurur ve korku duygusunu yaşadığımız anlardan birisi. Bir esiş, bir gürleyiş aramızdan geçer. Uzun bir aradan sonra birlikteyizdir, uzun bir aradan sonra kendimi bağlanmış hissederim. Kabul etmesi zor, inkar etmesi zor, karşına alıp savaşması zor bağlanışlar. Birlikte bir şehri bozkırın ortasına inşa ederiz.


Gece uykusundan da önce geceyi öğrendiğimiz bir gerçeklik oluşur.


İmparatoriçe, görkemli bir göz devirişi ile yol gösterir, peşinden gideriz. Tüm kolluk kuvvetleri toplanmış, neşeli mi tedirgin mi olduğu belli olmayan bir akıl karışıklığıyla hareket eder. Bir dalganın arkasındaki diğer dalga oluruz. Diğer dalganın arkasındaki rüzgar oluruz. Peşinden geldiği göklerdeki kuzgun, tundralarındaki aslan oluruz.


Bir bakışıyla mest olan çocuklar oluruz…

NOKTÜRN -1-

07:48

Fırtına başladığında kanatlarını açıp süzülen bir kartal olduğunda...


Sen bir harikalareseri değil miydin yoksa bana mı öyle gelmişti? Muhtemelen bana öyle gelmişti.


Bu iştahımı kapatıyor. 


*


Varlık özüne döner: Ben özüme döndüğümde şehir hareketlenmeye başlamıştı. Şehir ufak ufak kıpırdanmaya başlamıştı ve uzaktan hızlı ama dingin gelen bir ayak sesi vardı, belli belirsiz. Yaklaşıyor mu diye emin olmak için dikkat kesilip dinlemen gereken, bu sesi tanıyıp tanımadığına dair kendinle çelişkiye düştüğün ve biraz daha zaman verdiğin... 


Sen bir harikalareseri değil miydiiin, yoksa bana mı öyle gelmişti? 


Muhtemelen bana öyle gelmişti.


Ben özüme döndüğümde şehrin bazı kahvehanelerinde mırıltılar dolaşmaya başlamıştı, havalar mı soğuyacaktı yoksa insanlar meydan heykelinin önünde mi toplanacaktı, neydi bu haberler, neydi dilden dile geçerken kulağına çalınan ama seçebilmek için sessizliğe ihtiyacın olan? 


Bir ritm bulmaya çalıştığın tüm o hayatlar içerisinde dolaşırken... Sen bir harikalareseri değil miydin, yoksa hey, bana mı öyle gelmişti?


Ben özüme döndüğümde şehrin üzerindeki soluk filtre dağılmaya başlamıştı, iddialı bir güneş yüzünde muzır bir gülümsemeyle etrafa artık hazır olduğunu söylemekteydi. Bundan sonra akşamlar bile akşam değil bambaşka bir şeydi artık, bir devinimdi bir dirençsizlikti. 


Sen bir harikalareseri değil miydin, yoksa kayan yıldızım, super Nebula’m, bana mı öyle gelmişti?


Ben özüme döndüğümde şehrin bazı yerlerinde fiyatlar artmaya, patisserie’ler dolmaya başlamıştı. Hani karar vermek için biraz daha zamana ihtiyacın olduğunu anladığın zamanlar olur ya, şehirdekiler bu sefer panikle zayıflamaya çalışmıştı. Sanki iştahlar açılmış ve bir şekilde herkes silikleşerek birbirine karışmıştı.


Sen bir harikalareseri değil miydin pain au chocolate’ım, yoksa bana mı öyle gelmişti?


Ben özüme dönerken aynı anda şehrin bazı yerlerinde insanlar heyecanlanmıştı. Cuma akşamı kıvrak danslar etmiş, Cumartesi sabahı erken uyanmışlardı; o gün oluşacak olan yeni bir şeyin parçası olmak için, bir ceviz yaprağının bir kent atmacasının titreyişiyle güne başlamışlardı. 


Sen bir harikalareseri değil miydin truffe de bourgognon’ım, yoksa bana mı öyle gelmişti? 


Ben özüme döndüğümde şehir ışıkları hep birlikte bir kırpışmış, gören gözleri şaşırtmış kendilerinden eminsiz bırakmışlardı. Sen bir harikalareseri olarak yollarında dolaştığın bu şehirden gittiğinde en güzel au revoir’ım, beni burada bir fırtınaya atmıştın. İçinde yaşadığında, sonra içinden çıktığında, hatta belki kaçtığında yaşayan yepyeni bir varlık haline geldiğin, fırtına... 


Varlık özüne döner: Ben ise özüme döndüğümde her şeyi değiştirmiştim. Gündüzü, geceyi ve her şeyi… Değiştirmiştim.

ESKİ DOSTUM CARTER

05:08

Başka bir hayata dair başka anılar... Başka inatlaşmaların başka kavgaları bunlar... 


Pruvasında durduğum hırpalanmış bir filikayı deniz taşlarından oluşan büyük bir kıyıya vurarak oturtuyorum. Düşünmek için uzunca vaktim var artık. Pek çok manzaraya bakarak geldiğim bu yarım ada, bozkırlardan ve tundralarından geçtiğim ülkeler, limon çiçekleri ve geri kalan her şey... 


“Affedersiniz Konsolos, 20 saatiniz var.”


Televizyonda Bitirim İkili'nin bitter çikolatası çapkın Carter üstü açık bir arabayı son hız sürerken telefonda konuştuğu kişiye kendisini sevimli bir şekilde bencil ve egoist olarak tanıtıyor. Gözünüzde canlandırabiliyorsunuz değil mi: 28 yaşındayım, arkadaşlarım tarafından tansiyon-düşüren olarak tanımlanan kötü ışık sebebiyle tamamen karanlık bir salonda uzanıyorum, üzerimde Johnny Cash tişörtü yok ama ciddi bir sarhoşluk beklentisiyle sade soda içiyorum ve uyku öncesi kablolu kanalda Carter’ın güleç yüzüne bakarak aynı güleç yüzlü mutluluğu kendimden bekliyorum. 


Makineler, dikkatsizlik, şarj kabloları. Tüm serotonin inhibitörleri sönünce geriye kalan “ee nasıl olacak şimdi” beyni... “Abi ne yapabilirim, buna da şükret şimdiye kadar gayet iyi idare ettik” beyni. Arada yediği çikolatadan gelebilecek tüm mutluluğu aldığı kalorinin tedirginliğini bastırmaya çalışarak emmikleyen tam zamanlı çalışan beyni... Bu eski, karanlık makinenin insanı üzen farkındalık seviyesi... Carter’ın yüzüne bakıyorum, istediğim hayat budur diyorum ya. Eski dostum Carter, bana uyku öncesi yaşamı sorgulama anında resmen eşlik ediyor. Hayat ya. 


Başka bir hayatın başka dertleri bunlar... Hafta sonu trafiğinde arabayı bırakıp yolun geri kalanını koşarak gitmek istediğiniz ve buna başladıktan sonra Şener Şen’in üstünü parça parça çıkartıp atmalı koşusuna döneceğinden emin olduğunuz hayatın dertleri. Biz böyle şeyleri hiçbir zaman istemeyiz ve böyle şeylere yol açmayız. Biz aşk çeşmesine atılmış bozuk paralar gibi umutlu bir şekilde “hoop!” ederek bir delilik yoluna düşeriz ve hayat devam eder... Ne kadar temiz bir atlayış olduğunu anlatırız insanlara, ne kadar da Darphane’den sıcak çıkmış bozuk parayızdır ve ne kadar özelizdir, nasıl bir başarıdır bu kadar temiz kalabilmek... 


Başka inatlaşmaların başka kavgaları bunlar...


Bizim de inatlaştığımız zamanlar oldu, bizim de kendimizi güzel bir şekilde anlatırsak dinleneceğimizi sandığımız zamanlar oldu. Bizim de her şey mantıklı bir şekilde konuşulursa çözüleceğini sandığımız zamanlar oldu. Bisiklet sürerken yüzümüze esen rüzgarla tüm iç sıkıntılarımızın uçup gideceğini sandığımız zamanlar, işte, Carter’ın neşesi ile yuvarlanırız geniş bahçelerde ve umurumuzda bile olmaz nereye düştüğümüz... 


O an birisi yumruk yaptığı elinde baş parmağı ile bizi bir aşk çeşmesine fırlatır atar, değerli bir külçe gibi tepetaklak olurken “hoop!” ederiz sevinçle. Bizim olayımız budur işte, beyinlerimiz vücudun yedikleri arasında kendisini biraz olsun mutlu edecek bir şey var mı diye didikler durur. 


Ama başka hayata dair başka gerçekler bunlar, biz sabah olduğunda asla böyle olmayız. Her sabah filikamızın başına geçer efendi efendi kaptanlık yaparız, yolumuz da yol arkadaşımız bellidir. Bizim öyle coşkulu aksiyon hikayelerimiz olmaz, dümdüz devam ederiz, elimizde bir sade soda. Tuhaf şeylere bulaşmayız, tuhaf şeyler de bizimle uğraşmak istemez. Bir enkaz haline gelip okkalı bir gürültüyle karaya oturuncaya dek kaptan köşkümüzdeki makinelerin ve şarj kablolarının arasında yaşamaya devam ederiz...


Başka hayatlar bunlar, çok başka... 

BİR PATİ DOKUNUŞU

01:01

Gece kuşağı Karen Gillan korku filmleri, banka hesaplarındaki son kuruşları kontrol... Tüm gün Bloomberg arka tarafta açık kalmış ve bir saatten sonra televizyon kendi kendisini kapatmış... Bugün kendime yaptığım hiçbir çayı bitiremediğim aklıma geliyor, hepsi soğuyup kenara atılan kupa bulaşıklarından ibaret oldular ve akşam oflaya puflaya hepsini ovmak zorunda kaldım. Kaloriferin kenarına pısmış gece kuşağı korku filminin müziksiz, sessiz diyaloglarına kendimi bırakıyorum. Bu evi bir kediye hazırlamak gerekecek diye düşünüyorum. Kablolu yayında meteoroloji güçlü bir kar fırtınası uyarısı yapıyor ve film devam ediyor. Aynı sessizlik ve aynı olaysızlık... 


Bazen hayatımın böyle dümdüz devam ederken bir anda arkada başlayan vinyl bir kayıt eşliğinde değiştiğini hayal ederim. Düşünsenize cam açık kalmıştır, durağan görüntüye bir müzik girer ve değişim başlar... Hayat, pat!, öylece değişir. 


Daha ne olduğunu anlayamadan değişir, birkaç boyutta birden değişir, tüm paralel evrenlerde bir anda bir şey kayıverir ve işte, var olan eskisi gibi değildir artık. 


Ondan sonra düşmanınızı bilmediğiniz, görmediğiniz, hatta varlığından bile emin olamadığınız ama orada olmak zorunda hissettiğiniz bir savaş alanında bulursunuz kendinizi. Arkanızda parlak miğferlerinin en üstünde etkileyici bir kuzgun tüyü olan çevik bir ordu... Beklersiniz. 


*


Daha neyi beklediğini bile anlayamadan... Hiçbir heyecan duymadan beklediğimiz şeylerden birisi bu diye düşünüyorum. Bu ara ara görev bilinciyle merak ettiğimiz bir şey. 


Burası hepimizin içinde hissettiği ancak adını koymadığı, adını koyma gereği bile duymadığı ama yakalayınca bir yaşantı değeri olduğunu fark ettiğimiz şeylerin merkezi olsun istedim. Arka planda geçip giderken yakaladığımız ve kendimizi düşünseline bıraktığımızda keyifle guruldadığımız bir yer… Bir pati dokunuşu. 


Bir pati dokunuşu. 


Bir destek, bir ittirme... 



Genç kadınlar pazar alışverişlerinden sonra, ucuzluk marketlerin indirim köşesine bakmadan önce uğrayıp eczaneden Prozac’larını alıyor… Pırasa ve Prozac, aynı poşetin içinde… 


Sanki bunu gördüğümde kadın savaşçılardan oluşan ordumla birlikte yüksek bir bozkırda, büyük bir sessizlik içerisinde, hafifçe kımıldayan atlarımızın üzerinde bekliyor gibi hissederim. Rüzgar saçlarımızı yüzümüze getirir ama kimsede bir sabırsızlık belirtisi yoktur, hep birlikte tam da o anda bekleriz. Meşum bir sessizlik, bir istikbal anı. Bir zafer anı değil, bir öfke anı değil, sadece bir bekleme ânı. İçinizdeki ilkel bir ses o anda annenizi şöyle birkaç saniye bile olsa görmenizin iyi geleceğini söyler ve bunu bilirsiniz de, ama rüzgar hafifçe uğuldar…


Bir pati dokunuşu. 


Ağır kıyafetlerimizi giyip dirseklerimizdeki kuşaklardaki silahları evden çıkmadan önce birkaç kere kontrol ettiğimiz bir savaş... 


Birkaç boyutta birden oluşan ve kendisini her boyutta göstermeyi de başarabilen bir şey bu. Yatak odasında yerde oturur ve öylece boşluğu seyrederken yakaladığımız kadınlarda oluşan bir şey bu, annelerimiz kız kardeşlerimiz ve tüm kimliklerimiz. Her zaman giydiği kıyafeti giydiğinde aniden yakışmayan, her zaman yediği yemeği yediğinde aniden doymayan, her zaman oluyorken artık bir anda olmayan her şey… 


Bir pati dokunuşu. 


İşte o aynı parlak miğferlerimize girmişiz ve evden çıkıyoruzdur, zırhlarımızın üzerine işlenmiş birer yaprak arması ile şehir meydanına doğru yürüyüşe geçmişizdir. Bu ânı ömrümüzde belki yüzlerce, belki binlerce kez yaşamışızdır; toprak doğurduğu gücün karşısında hafifçe ürpermekte ve içten bir gurur da hissederek keyiflenmektedir. Yılın ilk kar fırtınası yaklaşırken oluşan sessizliği karşılayan şehirlilerin arasından geçerken tüm bedenlerimiz mağrur bir ifadeyle adeta meltemin esintisine göre kıvrılarak hareket etmektedir. Şehir sizi izler, siz şehirlilerin görmediği bir şeyi izlersiniz.  



Bu hepimizin savaşı olacaktır, mutfakta bulaşık yıkarken akan suya dalan annelerimizin kız kardeşlerimizin ve tüm kimliklerimizin… Artık pek çok şeyin imkansızlığını fark ettiğimizde… 


Artık gerçekleşemeyeceğinizi fark ettiğinizde… O an gelmişti ve artık hayatımızın böyle olduğunu kabul etmemiz gerekmişti. 


Bir pati dokunuşu ile ışınlandığımız o antik savaş meydanında yine karşı karşıyayız işte. Tüm o modern ilişki tavsiyelerinin, öfke kontrol yöntemlerinin, yeme bozukluklarının, psikiyatrik tedavilerin, yalnızlıkların, korkuların ve defalarca kilidi kontrol edilen kapıların, kişisel gelişim zırvalarının ve çift terapilerinin sonunda buradayız: Gerçek bir şafak vakti, miğferimizde etkileyici bir kuzgun tüyü….


Annelerimiz, kız kardeşlerimiz ve tüm kimliklerimiz. İşte burada, hepsi yan yanadır. Toprak hevesle kımıldanır, artık bir savaş beklemekte; vaktin çoktan geçtiğini düşünmektedir... 


SENE 2021, BU BLOG HALA NEDEN VAR

10:13

...ve neden ısrarla ısrarla ısrarla burada yazmaya devam ediyorum? 

Buraya yazacağım hiçbir şeyden emin değilim, ilk söyleyeceğim şey bu. Arada insanlar bana blogumu okuduklarını yazdıklarında ya da uzun süre yazmadığım zaman "hadi yaz artık!" dediklerinde o kadar şaşırıyorum ki. Bu blogu, böyle yazıp uzay boşluğuna bıraktığım yazılar gibi düşünüyorum kendi kendime. Bir kağıt parçasına birkaç şey karalamışım da uzay boşluğuna atmışım, bu görkemli bir saray olduğu kadar çöplük olarak da değerlendirilebilecek internet aleminde yok oluşa doğru giden cümle parçacıklarıymış gibi geliyor. Film sahnesi gibi gözünüzün önüne gelmiştir muhtemelen: Dünyada kalan son insan olarak ben, ileride belki birisi bulur diye olabildiğince çok iz bırakmaya çalışıyorumdur...

Bu blog varoluşsal bir sıkıntı, bunun farkındayım. Tüm iliklerime kadar farkındayım hem de. Benliğimin tıpkı yukarıdaki gibi kaybolmamak için, "ben de bu dünyadaydım, ben de yaşadım!" diyebilmesi için beni sürekli yazmak için telkin ettiğini alttan alta duyumsadığım bile söylenebilir. Hiçbir şey bırakamıyorum, düşünsenize, şimdiden dünya üzerinde 28 yıldır varım ve geriye kelimenin tam anlamıyla HİÇBİR ŞEY bırakamıyorum. Ne bırakmam gerekir, hoş onu da bilmiyorum ama rahmetli dedem ve babaannem bize meyve ağaçları bırakmıştı... Elime 5-10 lira geçince ağaç dikimi için bağış yapıyorum ama yok, olmuyor. Ellerimden hiçbir şey çıkmıyor. Ve bu her gün, gerçekten her gün "ne işim var benim burada?!" hissi yaşamama sebep oluyor. 

07:30'da mesaim başlıyor ve ne zaman bitti dersem o zaman bitiyor ve emin olun ki erken bitmiyor, sürekli bir şeylerle meşgulüm ancak ellerimde hiçbir şey oluşmuyor. Sıkıntılıyım, bu konuda çok sıkıntıdayım. Bu blog bana umut veriyor, sanki bir gün her şeyi bırakıp kendi yolumu çizebilmem (hoş bu da ne demekse) ya da yepyeni bir hayata geçebilmem için gerekli olan her şey buradaymış gibi. Aslında kendiliğimden parçaları her bir yazıda, her bir fotoğrafta buraya bırakıyorum. Bir gün kendime gelmem gerekirse, bir yerde gücüm tükenirse, kendimi unutursam, artık mahiyetime ulaşamadığım bir zaman gelirse buraya gelmem yetecekmiş gibi hissediyorum. Sanki babamın eviymiş gibi burası, her şeyin güvenli ve kontrol altında olduğu eski bir gelin sandığı gibi. Bu blog bana şu anlamda da umut veriyor: Baktığım zaman, arada dönüp eski bir yazımı okuduğum zaman kendi kendime bir güç veriyorum, cesaret verici bir şey yapmam gerekecekse bu yazıyı yazan kişi bunu yapabilir diye düşünüyorum. Çok ilginç değil mi? Benliğim bu blog sayesinde yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya sürekli oluşuyor: Burayı yazarken da değişiyorum, yazdıklarım da sonrasında beni değiştiriyor.

Evet bu blog varoluşsal bir sıkıntı... 

Günümün her anı bilinçdışımda ileriye dönük planlar yaparak geçiyor, sanıyorum bu benim en büyük huzursuzluğum. Hep yapmadığım, yapmam gereken bir şeyler var gibi. Nasıl yatırım yapmam lazım, paramı ilerisi için nasıl kullanmam lazım, neyi nasıl yaparsam iyi bağlantılar kurarım ilerisi için, of! Bu hesaplar hiç bitmiyor. Dönem dönem hayalini kurduğum şey değişiyor, şu an ileride bir fırın açmak istediğimi söylüyorum mesela ama bunda ne kadar ciddi olduğumu bile bilmiyorum. Eminim ki yakında fırından vazgeçip çok daha farklı bir şeye dadanır ona yönelirim. Ama bakıyorum, hep bir şeyler yapmak var; hep kendim için bir şeyler yapmak hep kendimi daha iyi ifade edebilmemi sağlamak, hep öyle hep böyle... Çoğu insan böyleyken aslında bunun gerçekten de varoluşumuza dair bir problem olduğunu biliyorum. Bu blog, bu blogda yazılan bir yazı geçici süreliğine bu kaygımı azaltıyor, sanki uzay boşluğuna öylesine atılmış yazı parçacıkları değilmiş gibi bir iz bıraktığım hissiyatı yaşatıyor.

Sanırım hep bu sebeplerden ötürü buralarda olmaya devam edeceğim, dedemin cennet hurmalarını dikerken içten içe hissettiği gibi, kendi kendime bir şeyler deneyerek bir şeyler karalayarak, herhangi bir şeyi başarma derdi olmadan tamamen özgür, safiyane... 

28 YAŞ İÇİN 28 ŞÜKRAN

09:45

Doğumgünümü unutulmaz yapan S.'ye, seninle her şey x10 daha keyifli... ve komik!
Ailemin "çil çil" hediyelerine! :)
Gençtürk'ün inanılmaz sürprizli Belçika çikolatasına,
Ve tabii ki salonumdaki devasa çiçeğe...

ARTİSAN, ARTİSAN

12:02


Eski bir evi ziyaret ettik rüyamda, Cumhuriyet döneminden kalma, hatta ilk Başkent bölgesinden... hayaletler, içerideki hayaletlerden korkup 5 kat iniyorum, gözlerim kapalı tam 5 kat, uçar gibi bir iniş bu, her katta son 2-3 basamağı birlikte atlayarak, öyle bir kaçış... Aynı anda aslında o kapının aralık olduğunu ve içerinin tamamen boş olduğunu da biliyorum. Terk edilmiş bir ev orası artık, benim hayaletlerle doldurduğum aslında boş bir ev, hiçbir değeri olmayan bir ev. Oysa, böyle olmadığı zamanlar da vardı...


Sabah olduğunda her günkü sıkıcı kahvaltımı yapacağımı bildiğim için oyalandıkça oyalanıyorum. Ne de olsa beni bekleyen eski bir teflon tavada kızartılmış iki dilim atalık ekmeği, labne peynir, şekersiz şeftali marmeladı ve bir de az pişmiş yumurta var. Evde her şey bitiyor ama sanırım bunlar hiç bitmiyor ve hafta içi veya hafta sonu fark etmeksizin her gün uzak yoldan gelmişim gibi beni özlemle karşılıyorlar. Biraz daha sıkılıp öteki tarafıma dönüyorum. O günün yapılacaklar listesinde kıştan kalan lazanyayı hazırlayıp dondurucuya atmak var. Şimdiden üşeniyorum. Ansızın aklıma çok alakasız bir şey geliyor ya da beynimin çocuk kandırması bu: Küçükken 55 ekran tüplü televizyonda atari oynamak için saatlerimiz vardı, sanki dile getirilmeyen kurallardan oluşan saatler. Sabah kahvaltı vakti oynanmaz, ders vakti oynanmaz, babam işten geldikten sonra oynanmaz, yemek vakitleri oynanmaz... Acaba atari oynamaktan hevesimizi gerçekten almış mıydık? Atarimize sahi ne olmuştu, televizyonu kapma savaşından yorulmuş muyduk yoksa bozulmuş muydu, ördek vurmak için olan tüfek hep bozuktu ama kasetlere de mi bir şey olmuştu? 


Anneme sormam gerek, o her şeyi hatırlar. Belki de kalkmalıyım. 


Tam kalkayım derken aklıma o günler biraz daha düşüyor: Samsundaydık ve tabii mevsimler o zaman daha soğuktu, babamın işten gelmesi an meselesiyken TRT’de Vikingler çizgi filmi olurdu. Ne heves. Televizyonun evdeki çapraz köşesi, eski koltuklarımız, annemin salona serdiği pembe göbekli gelinlik halısı...  Bazen babam eve geldiğinde bir süre daha seyretmemize izin verirdi ve çizgi filmin bitmesini bekleyebilirdik, o zaman isimsiz Viking çocuk ile babasını bize bile benzetirdim. Babam çocukluğum boyunca pek çok baba figürüne benzemişti ama benim için Sylvester Stallone’ydi. Sahi babam gerçekten de Sylvester Stallone’ye dublöründen bile çok benzerdi. 


Kalkmalıyım.


Birazdan çay koymaya gidiyorum, çaydanlığın altını su doldurup ocağa koyma ve önceki günden kalan posayı temizleme ile başlayan kahvaltıyı hazırlama süreci... Bunu o kadar çok yapıyorum ki, hayatımı izleyeceğimiz filmde elimde demlik olan epey bir sahne var. Sıkıcı bir durum filmi bu: İlerlemiyor ama nedense seyrettikçe biraz da bağlıyor, insan sonunda ne olacak beklentisine kapılıyor ister istemez. Böyle bir filmin sonunda esas kızın dünyasının afilli bir şekilde değiştiğini görmeyi beklersiniz. Ya fantastikleşmiş ve sivri kulaklarıyla altın renkli bir saç buklesinin içinde yaşamaya karar vermiştir ya da hızlı arabalar kullanan Güney Amerika kökenli bol dövmeli karizmatik bir suçlu ekibinin arasına rastgele dahil olup kısa sürede vazgeçilemeyen bir parçası olmuştur.


Bu suçlu ekibinde hangi becerilerimle var olabilirdim? Geçtiğimiz günlerde tanıştığım birisi Japonya’dan 80’li yıllarda üretimi durdurulan motor parçalarının ithalatını yapıyordu. Böyle özel bir şeye ihtiyacım olacaktı. Bunu biraz düşünecektim.


Öğlen yer ısınmaya başladığında 7 santigrat derece. İnsanın üzerine çöken çiğ gibi ağırlık...


Caddedeki lüks mağazaların camekanlarının içindeki sıcak pirinç ışıkların büyüsü... Fotoğrafı karşıma çıkınca hemen hazırlanıp gitmek istiyorum, tam o an gitmek istiyorum. Yol boyunca pek çok insanın üzerinde iyi terzilik örneklerini görebileceğiniz, her şehirde olan o meşum cadde. Kayın ağacı masaların üzerindeki titrek mumlarıyla 19:17 kafesi. İçinde insanın zamanın içinde akıyor gibi hissettiği kalabalık, ışıltı... 


Miele’de elektrikli süpürge bakabiliriz. 

Solomon’da kışlık bot.

Artisan çikolatalar.


Bir an sonra dönüp baktığımda bu tatil sabahı üşengeçliğimi, bu sersemlemişliğimi de özleyeceğimi biliyorum, her şey yaşanıyor ve birbirimize hatırlattıklarımızla birlikte küçülüyor. Bir haftasonu sabahı polar battaniyeyi üzerimize sararak salonda Modern Family izlemeye gidiyoruz. Canla başla çalıştığımız onca şey hep bunun için: Yumoş battaniye, Netflix aboneliği, kendi evinde sessiz bir sabaha uyanma konforu, sıcak çoraplar... Akşam yiyeceğimiz zeytinyağlı bezelye ve o gün internetten sipariş edilecek mısır ekmeği... 


İnsanı korkutmayan ama içine de dokunmayan pek çok satırdan geçiyoruz sırayla: İnsana bir günde yürüyerek dolaşabileceği rüzgarlı bir adada olduğunu unutturan satırlardan geçiyoruz. Tempolu bir ritmle insanlardan da geçiyoruz. Kalabalık bir meydanda koşarken çarptığımız insanlardan çaldıklarımızla birlikte geçiyoruz. Bir üstünlük yarışı bu, çarpabildiğimiz kadar güçlü çarpıp, devrilenlerin üzerinden atlayıp koşmaya devam ettiğimiz ürkütücü bir hikaye...


Artisan korkuların içerisinden geçiyoruz; üzerinde nesillerce çalışılmış güvensizliklerimizle karşılaştığımız yer tam olarak burası... Bir anda Cumhuriyet döneminden kalma bir evde, elim pirinç tokmağın üzerinde öylece duruyorum. 


Şimdi bakıyorum, peki ya ben kimin hayaletiyim?