17/10/2021 - PAZAR

12:12


Evde kışlıkları saklandıkları yerden çıkartıp hafif bir ütü sonrası askılara yerleştirdiğimiz Cumartesi olur ya, o günün sonraki gün. Hani o meşum Cumartesi'nde camlar artık gündüzden buğulanmaya başlar, market alışverişine gidip eve bitki çayı stoklarız ve akşam arkadaşlarımızın evindeki oturmamız üşengeçlikten uzadıkça uzar. Kapıda ceket isteyişlerimiz, kapıda ceket bekleyişlerimiz, kapının dışına doğru evin yörüngesinden uzaklaştıkça insana gelen yorgunluk ve “evde bekleyen işler” hissi. Arabadaki akşam sessizliği, arabadaki tıkırtılar, sinyal sesi, gıcırtılar… 


Yurtdışına gitmeye hazırlanan arkadaşlara yapılan yarı üzgün motivasyon konuşmaları Cumartesi'si. "Emlak piyasası" deniyor, "İstanbul'da X ise, Amsterdam'da 2X kötü durumda, pahalı bile değil ev yok". Her ülkede "gelince bir eviniz olur" dedikleri evlerimizden epey var. Ben burada, bu şehrin sıcak çörekçisi gibi bir konumdayım daha çok: Evim tertemiz bir yolgeçen hanı, düzenli bir şekilde bir elimde un kabı diğerinde merdane, akşam gelecekler için tatlı çörek hamuru açıyorum. Küçücük mutfağımda beni görebilirsiniz, üç adımlık kapısız mutfağımdan servis penceresinin açıldığı salondakilere laf yetiştirmeye çalışıyorum, kedi de servis penceresinin pervazına oturmuş beni seyrederek uyukluyor. Sıradan...


Ne diyordum, Ekim ayıyla birlikte gelen arkadaş evi oturması Cumartesi'leri... 


Şöyle dışarı kıyafetleriyle de olsa rahat rahat yayıldığınız, çayı biten arkadaşınızın kendisine almaya giderken sizin bardağınızı da doldurmayı teklif etmesi, ocağın üstündeki hep sıcak, bazen çok taze çay. İthal bir çikolatanın mutlaka bir anda bir yerlerden çıkması, Nussknacker veya Ferrero Rocher'e doymamız. 



17/10/2021


Şöyle bir şey, pazar sabahı kalkıp yağmurlukları giyip Belgrad Ormanına gitmek, ama biraz erken gitmek ve sonrasında hopp diye Tarabya. Sabah kahvesi, yarım pain au chocolate yarım üzümlü kruvasan, sonra koşa koşa Orman. Orman’da 10 kilometre hissettiren bir 5 kilometre yürüyüş, çıkışta mükemmel bir granola, sonra koşa koşa ikinci kahve ve üçüncü kahvaltıya. Petra, eski kaşarlı monsiuer bir şey bir şey. Hopp, tekrar Köprü, biraz mağaza gezmesi, Chai Tea Latte rayihasının içerisinde biraz üniversite logosu baskılı sweatshirt modası... 










MARUS THE EMPRESS - II -

12:12



Maruş, (nam-ı diğer Maruşenko, Marusita, Maruşka) 5.5 aylık!


Hadi size biraz ondan bahsedeyim.


Maruş, aslında kardeşimin arkadaşı Eylül'ün kedisi Muçen'in kızı. İstanbul'da düzenimi oturtup burada kalıcı olacağıma kanaat getirdikten sonra epey bir yavru kedinin peşinden koştum, mahallede, sokakta, sahilde...  İnternette, hatta Sahibinden'deki sahiplendirme ilanları içinde... Sonra bir gün kardeşim, Muçen'in çiftleşme vaktinin geldiğini söyleyince Eylül'le konuştuk, Eylül bizi epey bir sınavdan geçirdikten ve kedi için o gelmeden süpürge bile aldığımı gördükten sonra bir şekilde sınavı geçtik ve sahiplenmek için beklemeye başladık. Annesi Gümüş adında başka bir kediydi ve Scottish cinsindeydi, biz Muçen'i çok sevdiğimiz için ona en çok benzeyen yavruyu almak istedik ve sonra insan bebek bekliyormuş hissi veren süreç başlamış oldu. Hamilelik, doğum derken epey bekledik. Elfçe'den Fince'ye kadar bütün olası kedi isimlerine bakarken o kararsızlık içerisinde 2 aylık olan kedicik sütten kesildi ve alıp eve getirme vakti geldi...


Maruş, tam 2 aylıkken Ankara'daki evimize geldiğinde mutfakta oturduk ve "10 dakika içerisinde bu kediye isim koyacağız, artık bu konu kapanacak" dedik. Böyle pofidik, grimsi, pamukçuk bir şey etrafta dolaşırken babam bir anda mutfağa geldi ve "ismini ben koyacağım" dedi. Şaşkın, ne olacak dedik: "Maruş olacak" dedi. 


Maruş, rahmetli babaannemin kendimi bildim bileli bana seslenme şekliydi. 


Ve tahmin edebileceğiniz gibi, rahmetli babaannem tüm hayatı boyunca onlarca kedi beslemişti. Hep, "Bir gün cennete gidersem baktığım kediler sebebiyle olacak" derdi, çok şaşırırdım. Ne zaman onlara kalmaya gitsek, sabahları beni bir yavru kediyi koynuma koyarak uyandırırdı, sonra alır yuvasına bırakırdık ve bütün günümüz yoğun kedi gündemleriyle geçerdi... 


Evet ne diyordum, babam geldi ve "Maruş olacak" dedi. İlk şaşırdık ve sanki çok olmaz gibi geldi, yani olmuştu ama bir garipti de. Ama Muçen gibi orijinal bir isimdi. Bir anda sanki dünyada başka hiçbir isim kalmadı ve kedicik böylece isimlendi, varlığına büründü...


Sonra şişe kapakları ile etrafta sürekli koşup oynadığımız için adı Maruşenko oldu... 


Sonra biraz büyüdü ve tam bir Lady moduna girmeye başladığı için adı Marusita oldu... Marusita'yı Eylül koydu. 


Sonra biraz daha büyüdü ve tam bir erkek delisi oldu! Abimin koynunda yatmayı çok sevdiği için Maruşka oldu... 


Benim için bazen "Şişko Patatesim" oldu, bazen "Pamukçuk" oldu, bazen de "Kızım" oldu. 


Biz böyle böyle 4 aydır birlikte yaşayan, ev arkadaşı olduk... 


**


Sonraki bölümde, "Maruş neden İmparatoriçe'dir?"

PSİKOLOJİ: BİR ELEŞTİRİ

14:20



Türkiye’de bilim eğitiminin hayli yetersiz olmasındaki en büyük sebeplerden biri şüphesiz alan içerisindeki eğitimde alanın eleştirisi ile ilgili hiçbir konuya yer vermemek. Temel dogmatik yaklaşım buradan başlıyorken, Psikoloji bir bilim iddiası ile ortaya çıktığından beri çok sert eleştirilere maruz kalsa da, sadece Türkiye’de değil, Dünya’da da hiçbir şekilde “eleştirilemiyor”. Sonuçta kendi temellerini eski Yunan’a kadar dayandırmayı başarabilmiş görünen “tıbbi” bir bilimden bahsediyoruz. Bu yazıda Psikoloji'nin uçtan uca eleştirilebilir her kısmı üzerine konuşacağım, yazıda psikolog Ian Parker’dan ve makalelerinden, düşüncelerinden çok faydalandım. Yazının amacı Psikoloji'yi itibarsızlaştırmaktan ziyade kendisine karşı dürüst bir hale getirip birlikte daha uzun süre çalışmak için bir göz açabilmektir. Umarım yeni tercih edecekler, halihazırda öğrenci, mezun veya çalışan pek çok kişinin işine yarar. Paragraf paragraf, her konuya değinmeye çalışacağım. 


Psikoloji, kendisini insandaki işlevsel olmayan patolojik özellikleri/davranışları saptamak üzerinden tanımlar. Araştırma yapan psikologların amacı, biçimlenmesinde aslında sıklıkla etkin rol aldıkları davranışların (birazdan temellendireceğim) “bilimsel” bir tarifini yapmaktır. Yapacakları bu tarifin yansız olduğunu, kimseden yana taraf olmadıklarını varsayarlar. Her genel kuram, aynı zamanda genel kanıya, dolayısıyla da çağdaş sermaye düzeni altında sürdürülen hayatın insanlara normal ve doğal görünmesini sağlayan ideolojik açıklamalara dayanır. Bu noktada kolektif eylem tamamen patolojikleştirilir, burası çok önemli. Siz kolektif bir eylemin içerisinde bulunarak doğal ve pozitif bir sonuca ulaşsanız bile temelde iradenizi "teslim etmiş"sinizdir ve "mass hysteria" adı verilen insanların bir arada bulunmasının getirdiği histeri durumuna geçiş yapmışsınız. Alan içerisindeki deneylerde de, örneğin Zimbardo deneyinde oluşturulan cezaevi sisteminde, insanlara kolektif olarak örgütlenebilecekleri bir alan tanınmaz (oysa bir grup kurmak veya bir gruba aidiyet duymak insan hayatının çok büyük bir parçasıdır), dolayısıyla aslında gerçek dünyada bulunan seçenekler, toplumsal rollerin birey üzerindeki gücünü yok sayar. Burada psikologları politik tartışmalardan kaçınmaya iten, araştırmalarında belirleyici rol oynayan ödenek olanakları ve öğretim üyeliği yolundaki kariyerinde ya ana akım dergilerde yayın yapacaklarını ya da kaybedip gideceklerini hep hatırlatan Amerikan sistemi gibi başka güçlü etkenler vardır. Politikaya herhangi bir şekilde bulaşılmasını önlemenin en iyi yolu da, “sosyal psikoloji” veya “siyaset psikolojisi” gibi alanların her tür toplumsal ve politik içerikten arındırılmasıyla, iktidar, çatışma ve değişim meselelerinin salt psikolojik sorulara indirgenmesiyle olur. Burada Psikoloji kendisini "bireyin bilimi" olarak tanımakla korumaya çalışır, toplumsal konular, onunla ilgili değildir. Apolitikliği bu şekilde doğar.


Bu noktada Gelişim Psikoloji'sine değinmeden geçmek olmaz. Doğumdan itibaren ortaya çıkan Piaget’nin gelişim evreleri sayesinde en ideal toplum İsviçre oluverir. Afrikalı yerliler az gelişmiştir, çünkü "aktif bir çalışma" hayatları yoktur. Kendilerine yetecek kadar beslenmeye çalışmakta, günün geri kalanı yatmaktadırlar. Her defasında konu bir şekilde çalışma disiplini ve üretkenliğe takılır kalır (ve bu aşamada Psikoloji Marksist disiplinler tarafından çok eleştirilir). Oysa Batı'da da çok sayıda “çok çalışan” insan kendi benliğine yabancılaşmış ve hayli yalnızlaşmıştır; artık mutlu olmaları uzun süreli psikoterapi veya ilaç tedavisine bağlıdır. Bu aşamada toplum içerisinde genel bir dağılım oluşur ve “normal” denilen kitle ortaya çıkar, geri kalan herkes bu normale uydurulmaya çalışılırken psikolog bunun temellendirmesini yapmaya çalışır: “IQ yüksek ancak anksiyetesini kontrol edemiyor, hiperaktivite bozukluğu var”… Sonuç olarak mutlu aileler, “uysal işçiler” üretir ve psikolog, mutlu ailenin ne olduğunu araştırmayı ve işler ters gittiğinde onu tamir etmeyi kendisine görev bilir. Burası çok ağır, ama Psikoloji 101 derslerinde bile yeni öğrencilere kişinin psikoloğa gitmesi için gerekli koşulun kişinin bireysel ve toplumsal "işlevselliği"nin bozulması durumunda olduğu söylenir. İşlevsellik nedir? 


Psikolojide insanların danışmanlık almaktan veya psikoterapiden gerçekten faydalanıp faydalanamayacağına dair yapılan değerlendirmeler tekrar düşünülebilir. Terapiye yatkın olduğu farz edilenler, fiziksel tedaviden kurtulacak kadar "şanslı" görülür. Terapiye gelen kişilerden orada belli bir dili konuşabilmeleri beklenir, yani danışmanlık ve terapiye girebilmek, “konuşma tedavisi”nin harikalar dünyasına kabul edilmek demektir. Burada belirleyici olan, kişinin kendisi hakkında “doğru şekilde” konuşabiliyor olmasıdır. "Doğru şekilde" konuşabiliyor olmak, danışanın sorumluluğundadır ve doğru şekilde konuşmak temelde belirli bir bilişsel seviyeye sahip olmak demek olduğundan, bu seviye de sosyoekonomik durumla çok yakından ilişkili olduğundan Psikoloji'nin "sınıfsallığı" da tartışmaya açık bir konu haline gelir. Bu şekilde Psikolog kendisini "itham"lardan da kurtarmış olur, sonuçta karşısındaki kişi "sözle terapi" sırasında kendisini iyi ifade edememiştir?


Psikoloji içerisinde farklı çalışma alanları rekabet halindedir, bütünleyici değildir. Aslında bu seviyede “birey”e faydalı olma iddiası ile ortaya çıkmış bir bilimin kendi içinde bu kadar ayrıştırıcı olması ilginç. Bir dini/spiritüel/siyasi akıma körü körüne bağlı olan herkeste patoloji arayan psikoloğun, kendisini tek bir psikoterapi yöntemine hapsetmesi inanılmaz “doğru”dur. Logoterapi yapan, sadece logoterapi yapar; psikanalizden destek alamaz. Veya Bilişsel-Davranışçı psikolog, oyun terapisinden faydalanamaz. “Ekol” katı bir şekilde korunması gereken bir şeydir ve bunun temelleri sağlam bir yere oturtulamaz. Bu durumu lisans seviyesinde sorduğunuzda bile düzgün bir cevap alamazsanız, her nedense bir psikolog bir akımı benimsemeli ve onun yolundan gitmelidir. 


Ruhsal/zihinsel sıkıntılara yönelik tıbbi yaklaşımlar, psikiyatride tarihsel olarak gün geçtikçe belirginleşmiştir ve psikologların bazen psikiyatristlerden daha düşük bir statüye sahip gibi görünmesine yol açmıştır. Psikolog her daim bu uygunsuz gerçekle baş etmeye çalışmıştır; geçmişte de, şimdi de. Elbette psikologlar ilaç tedavileri için reçete yazma hakkına sahip olmayı da çok isterlerdi ancak bu durum sebebiyle, organik bağlantısı bulunabilen pek çok hastalığı (şizofreni, gibi) bilişsel terapi ile regüle edebileceklerini iddia ederek yerlerini sağlamlaştırmaya çalıştığı iddiasını da yok sayamayız. Baktığınız zaman 2021 Psikoloji'sinin elinde BDT dışında elle tutulur ne var? 


Bu noktada davranışçı olmayan, yani psikolojinin tek konusunun insanların gözlemlenebilir davranışları olması gerektiğini savunmayan psikologlar, davranışın “dolayımladığı” varsayılan bilişleri incelemeye yöneldiklerinde, dış dünyayı yapılandıran tüm neden-sonuç ilişkilerini bastırırlar ve kafanın içindeki dünyayı, tam da bu ilişkiler gibi göstermeye çalışırlar. İdeal dünyanız, sizi bir bölmeden diğerine yönlendiren okların olduğu dev bir ofis gibiyse eğer, o zaman bilişsel psikoloji size göredir. Bilişsel psikoloji, kafanızın içine, bürokratik akışlı bir diyagrama benzer bir varlık gibi davranır. Bu şekilde gerçek dünya ortamlarından soyutlanılır. Benzer şekilde algı araştırmaları, algılayan öznenin durağan olduğunu varsayar, “kontrollü” denilen deneyler yapılırken bile insan algısının nasıl bir oranda değişimlediği gözden kaçırılır. Akademide psikologlar hala “motivasyon”, “duygu” ve gözlemlenebilir davranış arasındaki bağlantıyı çalışmaya ve yabancılaşmış hayat koşullarında üretilmiş bu kategorilere sıkışıp kalmaya devam ediyor.


Bir başka konu, ki bence en önemli noktalardan birisi: Psikolojik araştırmaların büyük bölümü, insanlara ne üzerinde çalıştığınızı söyleyecek olursanız davranış biçimlerini değiştirecekleri önermesi üzerine kuruludur ve oldukça tuhaf bir biçimde, araştırma bağlamında insanların yaptıkları ve değiştirdikleri üzerine düşünme kapasitesi kötü bir şey olarak görülür. Çalışma nesnelerini aldatmanın ve ilgilerini ölçüm yapılan şeyden uzaklaştırmanın daha bilimsel olduğu varsayılır, dolayısıyla çıkan sonuçlar, deneklerin gerçek anlamda “fail” olmadıklarında yaptıkları üzerine kuruludur. Ayrıca, psikoloji araştırmalarının çoğu lisans öğrencilerine de dayanır. Öğrenciler birbirlerinin, araştırma görevlilerinin ve her türlü akademik personelin denek havuzu olur. Bu havuz, deneklerin belirli bilişsel becerileri sebebiyle önceden seçilmiş ve akademik görevleri yalıtılmış biçimde yürütmeye uygun bulunmuş olduğu anlamına gelir. İnsan ırkı bir anda “kağıt kalem sınavlarında uzmanlaşmış, yalnız, mülayim, uyumlu pısırıklardan oluşan” düzeye indiriverilir. 


Yetmez gibi, bunlara ek olarak, araştırmacı yaptığı araştırma için bir tutumu ölçmeyi amaçladığında ve denekten anketteki bir ifadeye ne ölçüde katıldığını veya katılmadığını belirten kutuyu işaretlemesini istediğinde sonuç, fikirlerinizin araştırmacı tarafından önceden belirlenen bir boyut boyunca düzenlenen “tutumlar” olduğu düşüncesini pekiştirir. Araştırmacı saçma sonuçlar aldıysa, bunun denekler tarafından düzeltilme ihtimali yoktur, çünkü zaten deneklere saçma seçenekler sunulmuştur. 


Ve ekolojik geçerlilik, düşer. 


Şunu da eklemek gerek: Psikoloji'de ölçeklerdeki boyutların ölçülmesi için araştırmacı bir soru havuzu oluşturur ve bu havuz içerisinden "istatistiki" yöntemlerle en "ölçücü" soru bulunmaya çalışılır. Ancak burada kullanılan, aslında bütün Psikoloji tezlerinde kullanılan verilerin analiz edilme şekli her an sorgulanabilirdir. Kişilerin davranışlarının temelde correlation-causation problemini dibine kadar yaşayabileceğimiz SPSS'te Varyans analizleri, Anova analizleri ile gerçekten "ölçümlüyor" olmak, bunu belirli bir p<.5 seviyesinde tutmaya çalışmak akademide sıklıkla karşılaştığımız tartışmalı şeylerden bir diğeridir.


Burada pek çok yanlılıkla da karşılaşırız: Zeka testlerinin ilk çıktığı dönemde kadınların yüksek puanlar almasından sonra ölçümlenme şekli hızlıca değiştirilir ve bir daha bu konudan hiçbir yerde bahsedilmez. “Bağlanma kuramları” aracılığıyla aile, kadınların çalışması için bir mekan haline getirilir. Baba, hiçbir zaman annenin sağlayabileceği “sıcak” güvenli bağlanma hissini veremez çünkü. Spor psikolojisi, erkeklerin hüküm sürdüğü, kadınların sadece jenerik olarak katılabilecekleri bir alan haline gelir vs vs.


Devasa yazının sonuna doğru, aslında pek çok blur tarafı olup bunu yarınlar yokmuşçasına inkar eden bir bilim dalı ile karşı karşıya kalırız. İçerisi yayın rekabetçisi, danışan rekabetçisi, kazanç rekabetçisi insanlarla fokur fokur kaynarken; bir yanda bir P değeri arasına sığdırılmaya çalışılan SPSS analizcileri, bir yanda harıl harıl anket çözen lisans öğrencilerini, bir yanda işverene daha fazla ek kaynak sağlamak için çalışanları motive etmeye çalışan endüstri'cileri, bir yanda devam eden çözümsüz psikoterapileri görürüz... 

LVIV, TEMMUZ 2021.

13:11


Bilmediğin şehirlerde gece yarısı hostelin camını kapatmak için dışarı baktığında sigara içen kısa saçlı kadın, sabah baharatçısı, hoşçakal ev… 


Adım adım işlediğimiz pek çok şey var, bir pamuğu ince ince eğirir gibi… Güneşin biraz daha mavi tonlarında düştüğü yerlerde gezerken çocuklarıma anlattıklarımı düşünüyorum. Pembe biberli beyaz çikolata, bazen sıradan bir filtre kahve, bir dinlenme tesisi… Sapsarı ve uzun saçları olan kızıma Polonya savaş hikayeleri anlatıyorum, Galiçyalı Danilo’dan bahsediyorum ona, Moğollara karşı nasıl yenildiğinden ve benim tüm bunları öğrenme şeklimden… Gülüşüyor iki kişilik üç kişilik dört kişilik gülüşüyor tek başına… 


Eski bir fotoğrafı çerçeveletmiş duvara asmışlar, Ahmad Tea’nin seylan poşet çayını demlemek için kettle’ı beklerken biraz inceliyorum. Hayat 1800’lerden sonra aslında çok değişmiyor, bu fırın hala orada ve daha dün Gürcü kadından ıspanaklı peynirli sıcak börek almıştık. İçeriye davet etmişti nedense çok girmek istememiştim, belki ben onun için bir işarettim o gün. Kimlerin bir işareti oluyoruz mesela, bir şeyin olması için son adım oluyoruz. Kızı düşünüyorum, küçük kız epey gülüyor bu hikayelere, onun için gerçek dünyanın çok ötesinde bir yer burası. Politeknik’ten eski mezarlığa giden yolda dinlediğimiz birkaç şarkı var, hava yaklaşık 30 derece olduğu için aklıma tabii ki Olafur Arnalds açmak gelmiyor, hayır bu havada değil. Akşam maskemi indirdiğimde nasıl yanmış olduğumu görüyorum, ertesi sabah ruj ile yanaklara pıtpıt yapmaya gerek kalmayacak sevimli bir pembelik… Oysa bakımsızlaşmaya çoktan başlanılmıştır; kıyafetler daha çok kirlidir yine de bir umursamazlık cildi güzelleştirir…


Kimlerin bir işaretiyizdir diye düşünüyorum tekrar; son bir adım bölüm sonu canavarıyızdır, birileri için bizden geçtikten sonra her şey bitecektir…


Ya da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.


Burası güzel bir şehir diye düşünüyorum Ivan Franko Parkında bir bankta oturup taraçalarda dolaşanları izlerken. Bu şehirde bolca yürüyüş yapabilir, 45 grivnaya günde birkaç kere Monin şuruplu buzlu soğuk içeceklerden alabilirsiniz. Akşama doğru ortaya çıkan canlı müzikle birlikte sokaklarda ufak ufak dans edebilirsiniz. Biraz yorulursunuz, ama bir köşe başında iyi bir fırın keşfedince unutursunuz. Saudade…


Ben doğduktan sonra diğer insanların hayatında aynı anda oluşan anılar ve ben öldükten sonra silinen ihtimaller… Ivan Franko Parkında taraçalarda koşturan küçük kızlar, ellerimde uzak bir ülkeden kalan kedi izleri… Hayatımıza bir şey almamız gerek diye düşünmüştüm, yoksa sarmal olarak kendi kendimizi tüketip duracağız. Hepimizden geriye sadece tek bir kişi kalana ve tüm o hatıraların ağırlığı o kişiyi kontrol altına alana kadar. Lviv bugün 33 derece. Petra Doroshenka Caddesindeki odamıza çok yakınız, bunun getirdiği bir “arka bahçe” hissiyatı var. Birazdan dönüş yolunda adından emin olmadığım ama Gelatorio diyesimin olduğu bir dondurmacıdan yabanmersinli dondurma alacağız. Bir kız var kasada, İngilizce 100 diyemediği için bir fişin arkasına yazıp insanı olduğundan daha masum gösteren bir mahcubiyetle biraz da gülümseyerek gösteriyor. Bu gülüş diye düşünüyorum, çoktaaan birisine ev olmuştur. 


Üniversitenin Uluslararası İlişkiler binasına yansıyan akşam güneşi kıyafetlerime dokunup şöyle bir geçiyor. Aniden körkütük aşık oluyor, aniden kendime geliyorum. Galiçyalı Danilo aşkına diyorum, o da neydi?! 


**


Adım adım işlediğimiz pek çok şey var… Pamuk eğirir gibi ince ince… 

MARUS THE EMPRESS

03:40

Kesinlik hali. Keskinlik hali.


Ancak ve ancak ekinokslarda karşılaşacağın, 04:55 olduğunda derin bir Klein mavinin içindeki gökyüzüne aynı anda bakıyoruz, bir kahramanlık hikayesi bu, bir başarma hikayesi. Tüm o soğuk ülkelerde unutmak için adım adım yürüdüklerimiz ve peşini sürdüklerimizin hikayesi. Ormanlarında dolaştığımız ve yabani eğreltiotlarına basıp düşerken hatırladığımız şeylerin hikayesi. Kervangeçmez tavernalarda başını kaldırdığında göz göze gelenlerin hikayesi, o an artık yola çıkma vakti gelmiş ve imparator, imparatoriçe, yerini almıştır…


Salaş bir hikaye bu. Salaş, çetin, birbirine yoldaşlık eden çok kimsenin olmadığı bir hikaye. Küçük imparatoriçe, sevimlilik büyüsüyle kontrol altına aldığı Büyük Aslan’ı yönetmekte ve ona tatlı emirler yağdırmaktadır. Büyük, çok büyük bir denizin kıyısında durmuş karşı kıyıdaki askerlere baktığımız bir an yaşarız. Bu bizim birlikte olduğumuz, aynı gurur ve korku duygusunu yaşadığımız anlardan birisi. Bir esiş, bir gürleyiş aramızdan geçer. Uzun bir aradan sonra birlikteyizdir, uzun bir aradan sonra kendimi bağlanmış hissederim. Kabul etmesi zor, inkar etmesi zor, karşına alıp savaşması zor bağlanışlar. Birlikte bir şehri bozkırın ortasına inşa ederiz.


Gece uykusundan da önce geceyi öğrendiğimiz bir gerçeklik oluşur.


İmparatoriçe, görkemli bir göz devirişi ile yol gösterir, peşinden gideriz. Tüm kolluk kuvvetleri toplanmış, neşeli mi tedirgin mi olduğu belli olmayan bir akıl karışıklığıyla hareket eder. Bir dalganın arkasındaki diğer dalga oluruz. Diğer dalganın arkasındaki rüzgar oluruz. Peşinden geldiği göklerdeki kuzgun, tundralarındaki aslan oluruz.


Bir bakışıyla mest olan çocuklar oluruz…

NOKTÜRN -1-

07:48

Fırtına başladığında kanatlarını açıp süzülen bir kartal olduğunda...


Sen bir harikalareseri değil miydin yoksa bana mı öyle gelmişti? Muhtemelen bana öyle gelmişti.


Bu iştahımı kapatıyor. 


*


Varlık özüne döner: Ben özüme döndüğümde şehir hareketlenmeye başlamıştı. Şehir ufak ufak kıpırdanmaya başlamıştı ve uzaktan hızlı ama dingin gelen bir ayak sesi vardı, belli belirsiz. Yaklaşıyor mu diye emin olmak için dikkat kesilip dinlemen gereken, bu sesi tanıyıp tanımadığına dair kendinle çelişkiye düştüğün ve biraz daha zaman verdiğin... 


Sen bir harikalareseri değil miydiiin, yoksa bana mı öyle gelmişti? 


Muhtemelen bana öyle gelmişti.


Ben özüme döndüğümde şehrin bazı kahvehanelerinde mırıltılar dolaşmaya başlamıştı, havalar mı soğuyacaktı yoksa insanlar meydan heykelinin önünde mi toplanacaktı, neydi bu haberler, neydi dilden dile geçerken kulağına çalınan ama seçebilmek için sessizliğe ihtiyacın olan? 


Bir ritm bulmaya çalıştığın tüm o hayatlar içerisinde dolaşırken... Sen bir harikalareseri değil miydin, yoksa hey, bana mı öyle gelmişti?


Ben özüme döndüğümde şehrin üzerindeki soluk filtre dağılmaya başlamıştı, iddialı bir güneş yüzünde muzır bir gülümsemeyle etrafa artık hazır olduğunu söylemekteydi. Bundan sonra akşamlar bile akşam değil bambaşka bir şeydi artık, bir devinimdi bir dirençsizlikti. 


Sen bir harikalareseri değil miydin, yoksa kayan yıldızım, super Nebula’m, bana mı öyle gelmişti?


Ben özüme döndüğümde şehrin bazı yerlerinde fiyatlar artmaya, patisserie’ler dolmaya başlamıştı. Hani karar vermek için biraz daha zamana ihtiyacın olduğunu anladığın zamanlar olur ya, şehirdekiler bu sefer panikle zayıflamaya çalışmıştı. Sanki iştahlar açılmış ve bir şekilde herkes silikleşerek birbirine karışmıştı.


Sen bir harikalareseri değil miydin pain au chocolate’ım, yoksa bana mı öyle gelmişti?


Ben özüme dönerken aynı anda şehrin bazı yerlerinde insanlar heyecanlanmıştı. Cuma akşamı kıvrak danslar etmiş, Cumartesi sabahı erken uyanmışlardı; o gün oluşacak olan yeni bir şeyin parçası olmak için, bir ceviz yaprağının bir kent atmacasının titreyişiyle güne başlamışlardı. 


Sen bir harikalareseri değil miydin truffe de bourgognon’ım, yoksa bana mı öyle gelmişti? 


Ben özüme döndüğümde şehir ışıkları hep birlikte bir kırpışmış, gören gözleri şaşırtmış kendilerinden eminsiz bırakmışlardı. Sen bir harikalareseri olarak yollarında dolaştığın bu şehirden gittiğinde en güzel au revoir’ım, beni burada bir fırtınaya atmıştın. İçinde yaşadığında, sonra içinden çıktığında, hatta belki kaçtığında yaşayan yepyeni bir varlık haline geldiğin, fırtına... 


Varlık özüne döner: Ben ise özüme döndüğümde her şeyi değiştirmiştim. Gündüzü, geceyi ve her şeyi… Değiştirmiştim.

ESKİ DOSTUM CARTER

05:08

Başka bir hayata dair başka anılar... Başka inatlaşmaların başka kavgaları bunlar... 


Pruvasında durduğum hırpalanmış bir filikayı deniz taşlarından oluşan büyük bir kıyıya vurarak oturtuyorum. Düşünmek için uzunca vaktim var artık. Pek çok manzaraya bakarak geldiğim bu yarım ada, bozkırlardan ve tundralarından geçtiğim ülkeler, limon çiçekleri ve geri kalan her şey... 


“Affedersiniz Konsolos, 20 saatiniz var.”


Televizyonda Bitirim İkili'nin bitter çikolatası çapkın Carter üstü açık bir arabayı son hız sürerken telefonda konuştuğu kişiye kendisini sevimli bir şekilde bencil ve egoist olarak tanıtıyor. Gözünüzde canlandırabiliyorsunuz değil mi: 28 yaşındayım, arkadaşlarım tarafından tansiyon-düşüren olarak tanımlanan kötü ışık sebebiyle tamamen karanlık bir salonda uzanıyorum, üzerimde Johnny Cash tişörtü yok ama ciddi bir sarhoşluk beklentisiyle sade soda içiyorum ve uyku öncesi kablolu kanalda Carter’ın güleç yüzüne bakarak aynı güleç yüzlü mutluluğu kendimden bekliyorum. 


Makineler, dikkatsizlik, şarj kabloları. Tüm serotonin inhibitörleri sönünce geriye kalan “ee nasıl olacak şimdi” beyni... “Abi ne yapabilirim, buna da şükret şimdiye kadar gayet iyi idare ettik” beyni. Arada yediği çikolatadan gelebilecek tüm mutluluğu aldığı kalorinin tedirginliğini bastırmaya çalışarak emmikleyen tam zamanlı çalışan beyni... Bu eski, karanlık makinenin insanı üzen farkındalık seviyesi... Carter’ın yüzüne bakıyorum, istediğim hayat budur diyorum ya. Eski dostum Carter, bana uyku öncesi yaşamı sorgulama anında resmen eşlik ediyor. Hayat ya. 


Başka bir hayatın başka dertleri bunlar... Hafta sonu trafiğinde arabayı bırakıp yolun geri kalanını koşarak gitmek istediğiniz ve buna başladıktan sonra Şener Şen’in üstünü parça parça çıkartıp atmalı koşusuna döneceğinden emin olduğunuz hayatın dertleri. Biz böyle şeyleri hiçbir zaman istemeyiz ve böyle şeylere yol açmayız. Biz aşk çeşmesine atılmış bozuk paralar gibi umutlu bir şekilde “hoop!” ederek bir delilik yoluna düşeriz ve hayat devam eder... Ne kadar temiz bir atlayış olduğunu anlatırız insanlara, ne kadar da Darphane’den sıcak çıkmış bozuk parayızdır ve ne kadar özelizdir, nasıl bir başarıdır bu kadar temiz kalabilmek... 


Başka inatlaşmaların başka kavgaları bunlar...


Bizim de inatlaştığımız zamanlar oldu, bizim de kendimizi güzel bir şekilde anlatırsak dinleneceğimizi sandığımız zamanlar oldu. Bizim de her şey mantıklı bir şekilde konuşulursa çözüleceğini sandığımız zamanlar oldu. Bisiklet sürerken yüzümüze esen rüzgarla tüm iç sıkıntılarımızın uçup gideceğini sandığımız zamanlar, işte, Carter’ın neşesi ile yuvarlanırız geniş bahçelerde ve umurumuzda bile olmaz nereye düştüğümüz... 


O an birisi yumruk yaptığı elinde baş parmağı ile bizi bir aşk çeşmesine fırlatır atar, değerli bir külçe gibi tepetaklak olurken “hoop!” ederiz sevinçle. Bizim olayımız budur işte, beyinlerimiz vücudun yedikleri arasında kendisini biraz olsun mutlu edecek bir şey var mı diye didikler durur. 


Ama başka hayata dair başka gerçekler bunlar, biz sabah olduğunda asla böyle olmayız. Her sabah filikamızın başına geçer efendi efendi kaptanlık yaparız, yolumuz da yol arkadaşımız bellidir. Bizim öyle coşkulu aksiyon hikayelerimiz olmaz, dümdüz devam ederiz, elimizde bir sade soda. Tuhaf şeylere bulaşmayız, tuhaf şeyler de bizimle uğraşmak istemez. Bir enkaz haline gelip okkalı bir gürültüyle karaya oturuncaya dek kaptan köşkümüzdeki makinelerin ve şarj kablolarının arasında yaşamaya devam ederiz...


Başka hayatlar bunlar, çok başka...