GİTTİM VE GÖRDÜM: 95.8 MAX FM

13:45


Uzun zamandır atmak istediğim bir başlıktı bu, "Gittim ve Gördüm: Max FM". Nereden başlasam bilemediğim, toplamda 390 fotoğraf/video arasından 20 tanesini zar zor seçebildiğim ama daha başında çok uzun olacağı belli olan bu yazıya hoşgeldiniz. Bugün, sizi Ankara'nın gözbebeği olan bir radyo ve stüdyosuna götürüyorum. Hadi başlayalım.


Bilmeyenler için Max FM stüdyoları, Ankara, Tunalı'da yer alıyor. Tam olarak Havuzlu Sokak'ta. Pek çok erteleme nedeninden sonra (patlayan bombalar, bomba alarmları, sağlık problemleri derken) bir cumartesi günü son anda haberleşip radyonun en sakin olduğu zamanı da yakalamış olup gittik. Girişin tam olarak nerede olduğunu çözmeye çalışırken herkesin en bir sevdiği Nur Şentürk tarafından içeri alındık ve işte, her şey bu şekilde başlamış oldu. Sanki evimizdeymiş gibi hissettirilip radyo mutfağına alındık ve dekorasyonun her bir ayrıntısını keşfetmemiz de böyle başladı. Buraya gelmeden önce radyo direktörü Melisa (Kalafatoğlu) hanım ile ufak bir konuşmamız olmuştu ve bana radyoyu muhtemelen beklediğimden çok daha güzel bulacağımı söylemişti ama bu kadar olacağını da tahmin etmemiştim. Radyo deyince aklıma basık, dar stüdyolar ve karanlık bir ortam geldiği için böyle bir iç tasarım karşısında epey şaşırdım.


Radyonun içerisinde sürekli radyo yayının olduğunu zaten tahmin edersiniz ama sürekli radyodan dinlediğimiz sesi canlı canlı dinlemek kadar hoş bir duygu yoktur sanırım. Arada radyodaki Nur'un konuşması ile yanımızdaki Nur'un konuşması birbirine karışıyor, galiba en sevdiğim anlardan biri. Bu sırada radyonun nefis kütüphanesini kurcalamaya çoktan başlamışız. Yukarıda mutfağı görüyorsunuz, altta da hemen radyonun girişinde solda kalan oturma salonunu.


Çok uzun zamandır merak ettiğim ve kimisi çocukça bile olabilecek sorularımın hepsini Nur Şentürk tek tek sabırla cevapladı. Röportaj gibi olmadığı ve kaydetmediğim için direkt cevaplarını ne yazık ki veremeyeceğim ama cidden, geceleri radyoda neler olduğunu hiç merak etmemiş miydiniz mesela? Akşam bir saatten sonra otomasyon sistemi devreye giriyormuş. Tamam, peki ya gece yayında bir sorun olursa ne olacak? Radyo yayınında herhangi bir aksaklık olması durumunda e-mail alert sistemi devreye giriyormuş, 7 gün 24 saat aktif bir durummuş bu. O an ofiste kimse yok ise uzaktan müdahale sistemi ile yaşanan sorun çözülmeye başlanıyormuş, buna benzer pek çok donanım da kullanıyorlarmış aynı zamanda. Peki hiç böyle bir sorun olmuş mu? Bir keresinde sık sık elektrik kesintisi olduğu için ana stüdyonun jenaratörü bozulmuş ve kablolar yanmış, ardından hemen yedek stüdyoya (production room) geçmişler, birkaç gün içerisinde de sorun giderilmiş. Peki ya şarkı keşfetme süreci? Melisa hanım bu süreci şu şekilde açıklıyor:

Bu bizim tutkuyla yaptığımız bir şey. Max Fm’in en önemli özelliklerinden bir tanesi, son 50 yılın en güzel şarkılarını bir araya getirmekle kalmayıp bugün piyasaya sürülmüş bir şarkıyı da anında radyoda duyabilmeniz. Hit müziğin peşinde değildir, Max Fm belirlediği tarzın, kalitenin ve insanın ruhunun iliklerini müzikle canlandırmanın peşindedir. 
60lar, 70ler, 80ler, 90lar, 00ler, 10lar dan ve alternatif, country, pop, rock, singer/songwriter, folk, indie, etc. ve bunların alt kategorilerinden şarkıları bir araya getirmek için çok özel sıralamalar geliştirmiştir bu radyo, bu kadar çeşidi birbirine uydurmak hiç kolay değildi. Ama bu bizim vizyonumuz ve bunu tutkuyla gerçekleştiririz.  
Dünyanın her yerinde cuma günü yeni müzik piyasaya sürülür. Bu yazdan beri bu böyle, bundan önce salı günleriydi, new music (single/album) release date. Cuma yeni müzikler gelir gelmez uygun kategoriler dinlenir ve özenle seçim yapılır. Seçilen şarkılar yayına alınmak üzere sıraya girer, yayına yeni giren ve yayında olan şarkılar içinde çok özel bir akış belirlenmiştir ve bu şekilde uygulanır. 


Hazır yakalamışken yerel bir radyo olmalarını düşünerek aylık dinlenme sayılarını soruyorum. Türkiye'deki reyting ölçer cihazların güvenilir bir sonuç verdiğine inanmayıp bilinçli bir tercihte bulunuyorlar ve erişimlerinden, kitle düzeyleri ve kitle genişliğinden hiçbir şüpheleri yok. Bunu da gerek sosyal platformlar, gerek uygulamalar ve internet sitelerindeki dinleyici geri dönüşünden net bir şekilde anlayabiliyorlar. Radyodaki bu bilinçlilik, işin gerçekten sevilerek yapıldığını size fazlasıyla hissettiriyor (ki dinleyici kitlesi için bunu hissetmek hiç de zor değildir diye düşünüyorum). Bunları kahvemizi içerken konuştuğumuz yer ise hemen aşağıda, mutfakta gördüğünüz masalar. Her bir köşesini sonsuz kere çekip en sonunda zorla çıktığım bir yer.


Bu kadar oturmak yeter diyerek sizi biraz yerinizden kaldırayım ve yukarıda bahsettiğim prodüksiyon odasının (ama acil durumlarda yedek stüdyo olarak da hizmet verebilen bir yer burası) içerisine şöyle bir göz atalım şimdi. Radyo gezisi henüz başlıyor aslında.


Bu odada reklam spotu, jingle, sweeper, promo, aklımıza ne gelirse onun prodüksiyonu yapılıyormuş.

İçeriye biraz daha bakalım...


Biraz daha...


Buranın girişinde şöyle çok güzel bir "RECORD" tabelası var, ki ben bunu çekene kadar on farklı ışık/perde kombinasyonu oluşturan djimize ne kadar teşekkür etsem az. 


Bir de şöyle güzel bir ayrıntı var:


Prodüksiyon odası karşıdan şu şekilde görünüyor, burada kapısı kapalı olan yerin içerisini gördünüz az önce:


Burada ışıkları yanan odada pek çok televizyon var ve haber takipleri genelde buradan yapılıyor. O odayı da ayrıntılı olarak bu yazının altına koyacağım video ile görebilirsiniz. 

Bu odanın hemen sağ tarafında ise, tam anlamıyla radyonun "beyni" var. İçerisi özel olarak soğutulmuş ve kapıları tabii ki kuvvetlice kilitli. Müziklerin büyük kısmı burada saklanıyor, otomasyon sistemi de burada, her şey burada.


Sizi daha fazla gizli saklı yerlerde dolaştırmayıp ana stüdyoya getireyim, ki Nur Şentürk burayı açarken "işte burası da bizim mabedimiz" demişti. Kendisini mabedinde gizlice yakaladığım bu fotoğrafı ise ben çok sevdim:


İçerisi ise tam olarak şu şekilde:


Hava durumu bilgisine dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama biraz daha yakından bakalım:


Buradan tam karşıya baktığınız zaman ise bu yazının en başındaki ON AIR yazısı yansımalarını görüyorsunuz.

Bir de ayrıntının ayrıntısı...


(Bu arada ben bu yazıyı yazarken Max FM'de My Heart Will Go On çalmaya başlaması da işitsel bir güzellik olarak kalsın burada.)

Sanırım bir radyo gezisini en güzel ve farklı yapan şey, aslında sizin hissiyatınızı da kontrol eden bir yere gelmiş olmanız. Arabada giderken radyonun etkisine kendinizi kaptırıp uzaklara gitme isteği duymanızı sağlayan yere gelmek insanda tarifsiz hisler uyandırıyor. Benim bütün bu fotoğraflar arasında en favorim ise Nur Şentürk'ün, en sevdiğimiz dj'in kendisine has, ait olduğu yerdeki fotoğrafı oldu: 


Pek çok eksikliklerin, unutulmuşlukların olduğunu biliyorum ama Max FM, şimdiye kadar en sevdiğim Gittim ve Gördüm oldu. Şimdi kısacık fotoğraflardan da konuşmak istiyorum. Kahvelerinizi yudumlamaya devam edin.


Bu yazıdaki fotoğrafların sanırım en önemli özelliği, kontrastın yüksek olması oldu. Makine ayarlarında da, ardından yaptığım kısa editleme işleminde de kontrastın biraz fazla olmasının fotoğraflara yakıştığını düşündüm. Bazı fotoğraflarda ışığın pek çok yerden harsh bir şekilde gelmesi beni zorladı, ama toparlanmayacak bir şey olmadığını düşünüyorum; siz ne düşünüyorsunuz, lütfen yazın. Onun dışında bütün fotoğrafları ve videoları her zamanki gibi Sony A6000, 16-50mm ve 50mm f 1.8 ile, sabit ISO'da (200) çektim. Çok fazla fotoğraf olduğu için minimuma indirebilmek için en geniş açıları almak zorunda kaldım çoğu zaman, umarım sizin için de sorun olmamıştır. 

Video ile bitirmeden önce sağladığı sınırsız rahatlık ve misafirperverlik yüzünden Nur Şentürk'e sonsuz teşekkürler. Ardından Melisa Kalafatoğlu'na da ta yurtdışından bizim için bu buluşmayı ayarladığı ve ardından radyo hakkında daha detaylı bilgiler verdiği için çok teşekkürler. Son olarak bir de yol arkadaşıma teşekkür etmek istiyorum. 


Bir sonraki yazıda görüşünceye dek, hoşçakalın!

06 KAHVE GÜNLERİ: HIZLI NOTLAR

13:42


Bu sene Cermodern'de yapılan 06 Kahve Günleri'ne gittik, hızlıca bir bakındık ve yeterince hayalkırıklığından sonra çok fazla durmadan da çıktık. Ankara'daki çoğu üçüncü dalga kahveciyi içeride göremedim, gelenler de en azından kahve ikram etmek konusunda ketumlardı, yine bir kahve gününde Starbucks Reserve kuyruğunu görmek bende ufak bir bıkkınlık hissi yarattı. Ufacık bir alana o kadar kalabalığı sığdırıp, içerisine neredeyse toplamda 10 kahveciyi sıkıştırmak da organizasyon felaketi gibiydi: İnanır mısınız kahve içemeden çıktık sonunda. Ankara'da kahve günleri yapılmasına benim kadar kimse sevinmemiştir sanırım, ama dışarıda 150 liraya satılan Chemex'in 275 liraya satıldığını gördükten sonra (ki yanlış duyduğumu düşünüp ısrarla 175 mi diye sormuştum) bir dakika daha durmak istemediğim, başta da dediğim gibi kocaman bir hayalkırıklığı oldu bu da.


Blogda her zaman güzel şeyleri mi yazacağım, biraz da bunlardan bahsedeyim diyerek kapatıp kaçayım hemen. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşçakalın!

BÜTÜN EVREN DAHİL DEĞİL

13:46


+ Sevginin mahiyeti nedir?

- Hocam, görkemli supernovalar, tersine beyaz-delikler, bu pulsarlar, aynı zamanda şu korkunç kuasarlar benim içimde oluşuyor, sizce bu nedir?

Bazen insan sanırım kendi kendisinin tek derdi olabiliyor; kafasını kaldıramaz çünkü bazen insan, ağırlaşır ve içine dönüp öylece, bakıverir işte...

İçinde ne bulacağını hem bilerek hem de bilmeyerek bakıverir. Bazen, bütün varlık olduğu yerde sallanıyorken ya da aslında hiçbir şey olmuyorken... Dünya her zaman olduğu gibiyken bir anda korkup arkasına saklanmak isterim ama o beni yanında tutar: İşte böyle böyle yürümeyi yeniden öğrenirim.

İşte böyle böyle, aslında, her şeyi yeniden öğrenirim.

Gördüğüm hiçbir şeyde olmayan bir şeydi bu, oturduğum yerden sonsuza dek kalmak istememeyi içeriyordu. Bir de akşamüzeri Golden Hour'da Yerküre'nin 32E52 ve 39N56 enlemlerinde kalan son güneş ışıklarını bir insanın yüzünün en güzel noktasına dokundurmaya çalışmayı. Bu sıklıkla yaşadığım bir şey değildi ve o ağaçların arasında kalan son gölgeleri düşündükçe, gerçekten yaşanmış olduğunu da sanmıyordum. Bütün geç kalmaların mükellifi olarak ben, kendime kızıyor ama çok da pişman olamıyordum.

Bu güneş bir daha doğduğu zaman ben orada olmayacaktım ve muhtemelen o da zaten aynı güneş olmayacaktı.

Okuduğum kitaplarda olmayan bir şeydi bu, böyle şeylere ancak şarkılar yazabilirdiniz ya da en fazla iyice içlenip Bolu göllerine doğru yola çıkabilirdiniz. Ben yola çıkmamış ve şiir de yazamamıştım, adını koyamadığım her güzel duygu için bir ağacın gövdesine dokunmuştum. İşte böyle böyle, her şeyi olduğu gibi dokunmayı da yeniden öğreniyordum.

Galiba, bir zaman gözlemcisi gibi kenarında durmuş, uzaktan bakıyordum. Burada otururken bütün evrenin dahil olup benim dahil olmadığım tek şeyi bulmuştum. Şöyle bir şey olabilir mi diye düşünüyordum; bu kızmalar yeni, bunları tanımıyorum, -ama o son ışık huzmesini bir tek ben hatırlıyorum. 

04.39 PM

10:25


Şaşkın şaşkın etrafta dolaştığım zamanlardan ilki değildi, elbet sonuncusu da değildi. 

Bütün kuzey yarımkürenin bomboş olduğu bir zamanda ve çok fazla yağmur yağıyorken, nasıl desem, TOBB ikiz kuleleri bile geride kalıyordu ama ben tam olarak nereye gittiğimi bilmiyordum ve nasılsa hiç fark etmiyordu. 

Sanırım yıllar sonra, radyoda en doğru haberi vermesini umduğum FM frekansını el yordamıyla arıyordum.

Şehirden ve şehre dair her şeyden kaçmak isterken, korkuya en çok yakışan şey de budur diyordum kendi kendime. Korku bir insana ait olmaktan çıkıp binaların girişlerindeki arama noktalarında, trafik ışıklarında öteki arabalara yakın bir şekilde beklerken, bir Kızılay-Bakanlıklar otobüsünde, bazen sadece Kızılay'ın isminde ve her türlü kalabalığın içerisinde görünür olmaya başladığı zaman, şöyle uzaklarda bir yerlerde karton bardakta sıcacık bir çay aramak gerekiyordu. Sonrasında zaten bütün gün yağmur durmaksızın yağacaktı: Silecek sesi, sileceklerin bile bir hikayesi var, silecek sesi, silecek sesi...

O gün şemsiyenin altında kütüphaneye sığınabileceğimizi düşünüyordum, içerisi sıcaktı ve bu sessizlik, güvenli bir sessizlikti her zaman. Nasıl hayatta kalacağımızı bilememiştik, hayat kendisine tutunulabilir bir şey gibi de değildi artık. Açıkçası o an hiçbir şey bilmiyordum; elimizde böyle ne olduğu bilinmeyen kapkara, yapış yapış bir gerçeklik kalmıştı ve bizi evlerimizde oturup anlamsız reality-show'lar izlemeye itiyordu. 

Yağmurun hiç kesmeden yağdığı bir gün, annemin ben üniversiteyi kazanmadan hemen önce aldığı ama artık kırılmış olan şemsiyemle metro duraklarının yanından birer birer geçiyordum. Bunu nasıl cevaplayabilirim: Bir şehir bomboşken insan en çok nereye gitmek ister? İnsanları etrafa dağılmış ama kendisi yerli yerinde olan bir şehirde ne yapılır? Umutsuzca kalabalık insan topluluklarından kaçmak isterken, bir yerlerde insan topluluğu görünce içten içe sevinmek, bizi biz yapan... 

Ama bir saat var, bizi içgüdüsel olarak birbirimize bağlayan ve kendimiz gibileri gördüğümüz zaman sevindiğimiz kritik bir saat, bir eşik. Akşama doğru, o gün yağmuru hiç durmamış bir şehirde, kuru temizlemecilerden yanlış katlama yerinden ütülenmiş keten pantolonlarını söylene söylene alacak olan insanların yavaş yavaş evlerinden dışarıya çıkmaya başladıkları bir saat. Marketlerin fırın reyonlarında haftasonu indirimi için ucuzlamış suböreği bekleyen insanların sırasında, ürkek ürkek gülümsemelerin görülmeye başlandığı bir saat. Arkalığı olmayan yüksek sandalyelerde rahatsız rahatsız otururken birilerinin "aç da yeni bir haber var mı, bakalım" demeye başladığı saat...

Zamanla yaşamın normale döndüğü hissini veren ve buna gönüllü olarak inanılmaya çalışıldığı, yolların şehre dönerken daha da kalabalıklaştığı bir saat...

COFFEE TALK #5: İMKÂNSIZ YÜRÜYÜŞ

02:43


İsviçre Alplerindeki Waldhaus Flims otelin 7018'li posta kodu ile beraber adresini ve +41 ile başlayan telefon numarasını yazıp (aslında tam olarak şu şekilde, isterseniz hemen rezervasyon yaptırabilmeniz için: +41 81 928 48 48) ders notlarımın arasına sıkıştırdığım günün üzerinden tam olarak 1 ay geçmiş. Gördüğünüz gibi ben de hala buradayım, hem de hiç gitmeyecekmiş gibi rahat bir şekilde oturuyorum. Oysa geçtiğimiz günlerde biraz bunalmıştım. (Ki bunaldığım zamanlar gecenin bir yarısı kendimi dışarı atıp sokak ışıklarından kaçınarak Montrose Caddesinde tur atmak istemişliğim de çoktur.) Ama burada bunaltılarımı anlatmayacağım elbette, daha zevkli birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

Bazen bazı insanların uzunca bir süre evrenin ücra bir köşesinde zayıf sinyaller vererek bulunmayı bekliyormuş gibi yaşadığını düşünürüm. Sanki kendilerine has uygun bir sıcaklığın içerisine girmişler ve ideal bir hızla yörüngelerinde dönerken öylece yaşamlarına devam ediyorlarmış gibidirler. Şüphesiz Meryem bu insanlardan biri değildi ve akşamleyin telefonum çaldığı zaman en baştan gülerek efendim demiştim, ilk nefesten de Pierre Cardin'in gelinliklerinden nefret ettiğini söyleyerek başlamıştı konuşmaya (oysa ben cüzdanlarını epey severdim). Bir su takımının (şu kuğu boynu gibi olan sürahiler ve onların bardakları) 600 lira olduğunu biliyor muydum örneğin? Hayır bilmiyordum. Sheraton'ın düğün salonu gecelik 30 bin liraydı. İşin en kötüsü bir mikserim bile yoktu. Ama o mikserini almıştı mesela. Mikser önemliydi, mikser bir krem şanti için bile gerekli olan her şeyi sağlayamıyorken çocukluk arkadaşımın hayalindeki mutfakta yerini şimdiden ayırtmıştı.

Bu sırada ben dışarıdan hangi arabaların dizel olduğunu anlamaya çalışıyor ve karşıma çıkan herkese Borges'in Yedi Gece'sinde en sevdiğim kısımları göstermek için fırsat kolluyordum.

Montrose Caddesinde...

Bu hafta geç kaldığım derslerden birine koştura koştura girdikten ve bütün amfinin dikkatini yeterince dağıttıktan sonra tam o anda hocanın "Zorbaların bahanesi kölelerin inancıdır" dediğini işitiyor ve duraksıyordum, insan her derse girdiği zaman böyle etkileyici bir cümle ile karşılaşmıyordu. Bütün gün metrolarda aktarma yaparken aslında kırılma noktalarının da birinden diğerine gidiyordum, akşam eve geldiğim zaman ben daha hiç farkına varmadan beyin kıvrımlarım arasındaki petlere sonsuza dek yerleşmiş gibi duran ayrıntıları hatırlıyor olmama şaşırıyordum. Bir an sonra gülerek ve çoğunlukla beceremeyerek içine kedi maması konulması için IKEA kolisi yapıyordum. Şüphesiz dünyanın en zevkli şeylerinden biriydi, yardım alınca.

Sonra Ay'ın %8 görünür olduğu (363.297,43 km) bir geceden yine Solaris'li baş ağrısı ile uyanıyordum. İşte bir sabah daha, uzun bir süre etrafta dolaşıp nesnesini anlamaya çalıştığım çoğu duyguyu yerine koyuyordum; Pines, bir duygunun ne olduğuna inanmaya başladıktan sonra onu tam anlamıyla yaşamaya başlarsınız diyordu. Ben ise buna, başka hiçbir duygunun o sıcaklıkta canlı kalamayacağı tek bir tanesiyle karşılık vermek istiyordum. Size onu kısaca anlatacağım ve bitireceğim: İsmi "İmkânsız yürüyüş". Bu durum, kendinizi ve vücudunuzu koskoca Milky Way galaksisinde tek bir noktaya göre konumlandırdığınız zaman (ki kritik nokta burasıydı) o konumdan uzaklaşmakta yaşanan son derece tuhaf zorlanmayı ifade ediyordu. Kütleçekiminin bir anda arttığı, bir t süresince karadelik yaklaşıyormuşçasına bütün fizik kurallarının kendisinden şaştığı, sonsuz paralel evren ihtimallerinden geçip sadece birkaç metre öteye gitmek zorunda olmanın nasılsa zorlaştığı bir an... Lugones, 1922'de yazdığı Alma Venturosa'sında "sana her zamanki gibi hoşçakal derken/ayrılığın verdiği belli belirsiz hüzünden/seni sevdiğimi anladım birden" diyordu ama o tamamen başka bir yazının konusuydu...

GİTTİM VE GÖRDÜM: C.R.O.P. COFFEE SHOP

12:06


Blogda analog havası, en sevdiğim...

Uzun zamandır şehir içinde gidilecek yerler listemde olduğu halde ancak geçtiğimiz hafta gidebildiğim yerlerden biri de C.R.O.P oldu. Uzun zaman diyorum ama, burası açılalı henüz 1.5 ay olmuş. Yeri gayet kolay, Tunalı'da, Bülten Sokak'ta. Bülten Sokak'ın yavaş yavaş üçüncü dalga kahveciler sokağına evrilmesi benim hoşuma gidiyor (yanlış saymadıysam şimdiden 3 tane bu tarz kahveci var burada), en azından şehrin merkezine daha yakın (hatta merkezde), ulaşımı son derece kolay. Ortamını da mesela bir Çayyolu'na göre daha çok yakıştırıyorum kahveciler için. Tam bir "ayaküstü kahve" kültürü oluşmaya başlamış. Fast food istilasındansa böyle bir şeyi hayli hayli yeğlerim.

Nitekim C.R.O.P.'u da Grano'dan biliyoruz artık, sahipleri aynı. Grano'yu zamanında çok sevmiştik (hatta 55mm lens ile çektiğim ilk iç mekan olduğu için de bende yeri epey ayrıdır). O yüzden daha giderken bile kara tahtaya güzel bir yazı ile yazılmış kahve isimleri bulacağımdan emindim (bu durumun da çok hoşuma gittiğini itiraf etmek istiyorum müsaadenizle, eheh).


İşte bu kısım tamamen fotoğraf meraklıları için: Bu yazıdaki fotoğrafların bir kısmı Sony A6000, bir kısmı da Fujifilm XE-1 ile çekildi. İşin içine Fuji'nin analog renkleri girdikten sonra A6000'in ayarları ile de biraz oynadım ve onda takılı olan 50mm lens ile, neredeyse Fuji'deki 35mm lens ile olduğu kadar benzer tonları elde edebildim. Normalde fotoğraflarda "gerçekçi" olmayı sevsem de, bu bana göre hafif yüksek kontrastlı fotoğrafların uzun zamandır özlediğim renkler olduğuna kanaat getirmem hiç zor olmadı. Birinde diyafram 1.4'e, diğerinde 1.8'e sabitlenmişti: Anlayacağınız o gün keyiflerin yerinde olmaması için hiçbir sebep yoktu.


Aslında gittiğimde genel olarak bütün mekanı çekmiş olsam da o fotoğraflardan hiçbirini buraya koymak istemedim. Bu da yeni bir şey benim için ve devam ettirmeyi düşünüyorum. Belgelemek gibi tamamen, "ben bir X yerini tam olarak nasıl görmüşüm?"e cevap olmasını sağlamaya çalışıyorum. Fark ettim ki aradan zaman geçtikten ve geriye baktıktan sonra mekan dekorasyonlarını değil, çektiğim fotoğraflardaki hataları incelemek daha çok hoşuma gidiyor (yukarıda linkini verdiğim Grano yazısındaki gibi. Yapılacak iş miymiş diyorum şimdi kendime). Biraz da bu yüzden, söylenecek olan her şeyi bir kenara koyup bundan sonrasını fotoğraflara bırakıyorum. Önce mutfak/bar kısmı, hemen ardından cam kenarı...


Yine yüzlerce fotoğraf arasından seçebildiklerim bunlar oldu. Kapatmadan önce geleneği bozmayalım ve hemen bir "ayrıntının ayrıntısı" fotoğrafı da koyalım diyorum. Yukarıda zaten gördünüz ama aynı yere bir de şöyle bakalım:


Yazıyı buraya kadar takip edenlere ufak bir sürpriz, bu iki fotoğraf da mekanın tamamını gösteriyor, işte BİR ve diğeri İKİ.

Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar, sevgiyle kalın!

Adres:
Çankaya Mahallesi
Bülten Sokak No: 18/B 06680
Çankaya/Ankara
İnternet sitesi için TIK.

B&W/ EYMİR GÖLÜ: MARE HİEMİS

07:43


Eymir. Mare Hiemis. Kış Denizi.

Kışın ortasında bir yerlerde... 

Başlangıçlar üzerine biraz konuşmalıyız diye düşündüm.


Bütün bir sene boyunca düzgün açı, güzel ışık, doygun renkler, uyumlu kontrast, ideal alan derinliği peşinde koştuktan sonra işte şimdi, renksizlikten korkmadan bembeyaz, keskin bir 3:4'lüğe kendini yavaşça bırakabilmek... 

Attığım her adımda, bütün izlerini olduğu gibi bırakan kendimi görüyorum: Ama bu sefer yere sağlam basmış, kayıp düşmemek için doğru insanlara doğru şekilde tutunmuş ve keskin bir fırtınaya karşı uyumlu bir sıcaklığa yönelmiş; aynı anda dallarıyla çevresini sararak sessizce kışın geçmesini bekleyen...

Eymir'e bakıyor ve eskiden tanımış olduğum gölden çok daha büyük bir şey görüyorum. Bu kış denizi içerisinde çekemediğim fotoğraflar için de üzülmüyorum bu sefer, "bu güzellik, sadece onu gören gözlerim için" demeyi biliyorum hayatımda ilk defa.  Zarif bir kanat darbesi ile beklenmedik bir anda evimden çok uzağa gitmiş ve tekrar yerimi bulmuş gibiyim şimdi.


Bu defa, Eymir tüm ciddiyetiyle bazen kaçmak gerektiğini öğretiyor bana, öylece dururken... 

Bazen sadece "başlamanın" ne kadar zor olabileceğini, ardından da yürümeye devam etmenin ne kadar yorucu olabileceğini öğretiyor. 

Başlangıç noktamı çoktan gözden kaybetmişsem artık hiçbir şekilde durmamam gerektiğini öğretiyor mesela. Uzaktayken kayıp düşmekten korktuğum yolların açık olduğunu sadece yaklaşarak görebileceğimi...


Bu kış denizi bana büyüklük ve küçüklüğün, canlılık ve donukluğun, sessizlik ve dinginliğin birbirine karıştığı tek bir an'ı bulmayı öğretiyor. Hemen ardından karla kaplı dağlara bakıp duruşumu düzeltiyorum.  

Gökyüzünün başlangıcını göremeyince ürkmemeyi ve heyecanla oradan oraya koştururken içimdeki korkuları gölün derinliklerine doğru bırakıvermeyi öğreniyorum. Bata çıka öğreniyorum bunu ama, hiç kolay olmuyor. Küçük adımlarla gidiyorum hep.


Etrafımın çevrili olduğunu sanıp bunalırken aslında o tel örgülerin beni dışarıdan koruyabileceğini de öğretiyor en çok. 

Şehre geri dönerken tekrar içindeyim zamanın ve tekrar varlığın sonluluğuna geliyorum.