ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -2-

04:05

Blogda yazmaya geri dönmüşken bana Psikoloji hakkında en çok sorulan sorulardan bir kısmıyla devam edeyim. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi yazımın ikinci bölümü başlasın o halde. Birincisi için tık.

Mezun olmaya yakın ya da yeni mezun Psikoloji öğrencilerinden en çok duyduğum sorulardan birisi bu. KPSS ile atanamayacağını fark eden mezunlar doğal olarak özel sektörü didiklemeye başlıyor. Bizim mesleğimizde devlet alımları az, özel sektör alanımız az, ama mezunumuz çok. Her şey bu noktada başlıyor. İktisadi-İdari Bilimler mezunları gibi çoğu alana sızamıyoruz. Sızmaya çalışınca da ilerleyemiyoruz. Kariyer.net gibi sitelerde "Psikoloji" şeklinde arama yapınca karşınıza özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri, belki birkaç özel hastane (klinik psikoloji olarak) ve İnsan Kaynakları ilanları çıkıyor. Mezun profilimiz olarak yakında Amerika standardına ulaşacağımıza inanıyorum, kinikçiler azalıp iş yeri ve örgüt psikologları artıyor.

Ankara'da bir hastaneler kompleksinin İnsan Kaynaklarında çalıştığım için sürekli olarak psikoloji bölümü stajyer başvurusu alıyorum. Başvuruyu yapanlar ısrarlı bir şekilde klinik isterken onlara detaylı olarak hasta mahremiyeti sebebiyle çoğu özel hastanede klinik stajyerine izin verilmediğini, isterlerse İK'da staj yapabileceklerini söylüyorum ama ne yazık ki 2 senedir kabul eden tek bir öğrenci bile çıkmadı. Ancak mezun olduktan sonra mezun olanların çok büyük bir kısmı hayallerindeki gibi klinikçi olarak çalışamayacağının farkında değil. Hatta, klinik psikoloji yüksek lisansından mezun olanların klinikte hayallerindeki gibi çalışacağı bile kesin olmuyor. Üniversitelerde Endüstri ve Örgüt için daha çok yer açılmalı, öğrencilere bu bölümün avantajlarından da bahsedilmeli ki teşvik edici olsun. Öğrenciler maalesef örgütü daha çok "klinik olmayınca buna razı gelmek" olarak algılıyor. Oysa yurtdışındaki araştırmalara göre İK, en çok gelir getiren psikoloji alanlarının başını çekiyor. Psikoloji bölümünün bizdeki toplumsal algısı sebebiyle Örgüt, tam olarak "Psikoloji" değilmiş gibi geliyor. Oysa sürekli personel görüşmesi yapıyor, gerektiğinde psikoterapi yapıyor, bir klinikçinin yapmadığı kadar kişilik analizi yapıyor, işe alım yaparken uzmanlaşıyor ve bir kariyer yoluna girmiş oluyorsunuz. Çoğu yerde yönetici adayı olarak yetiştiriliyorsunuz.

Ama ben sizi biliyorum. Psikoloji öğrencisi genelde çok hırslı olmuyor, bir "yöneticilik" beklentisi içerisine giremiyor.

Bu sefer alanın içerisine istilalar başlıyor. Çoğunlukla İİBF mezunları birkaç kişisel gelişim/psikoloji eğitimi alıp kendilerini danışman ya da koç ilan ediyor. Psikolojinin kliniğin içine kaçması yüzünden psikologlar sadece kişilerle bire bir görüşme yapma yetkinliği varmış gibi algılanıyor. Oysa kendinizi biraz daha farklılaştırıp, Stanford-Binet ve WISC test eğitimlerinin içerisinden çıkıp koçluk eğitimleri alıp kurumsal şirketlerde eğitim uzmanı ya da danışman olarak çalışabilirsiniz. Haliyle, klinik psikolog olarak alacağınız maaşı en az iki kat arttırabilirsiniz.

Ama ben sizi biliyorum. Psikoloji öğrencisi genelde maaşın derdinde de olmuyor. Önemli olan iş tatmini diyorsunuz, başka bir şey demiyorsunuz. Bu yüzden sizleri çok seviyorum ama, bir ama var:

Adalet Bakanlığında ceza ve tevkif evlerinde psikolog olan arkadaşlarıma "iş tatmini nasıl?" diyorum bir hevesle. "Eh işte. Cezaevindekilere dantel örneği çıkartıyoruz bilgisayardan bazen. Bire bir görüşme yapamıyoruz yer sıkıntısı yüzünden. Ya da mahkumun suçunun niteliği yüzünden bire bir kalamıyoruz. Ama maaşları iyi."

Sağlık Bakanlığında çalışan arkadaşlarım biraz daha mutlu. Maaşları da iyi. Çalışma saatleri de. Ama Sağlık Bakanlığı alım yapmıyor. Alım yaptığında ise puanlar çok yükseliyor. Sağlık Bakanlığındaki mesleki tatmininiz, biraz şansa kalıyor. Beraber çalıştığınız psikiyatristin psikolojiye olan bakış açısına kalıyor daha doğrusu.

Özel eğitimlerde mesleki güvence olmadığı gibi maaşlar da düşük. ASDEP'lerde sözleşmeli olarak çalışıldığı için sözleşme bitiminde yine sıfırdan ortada kalıyorsunuz.

Adliyelerdeki psikologlar, mahkum ya da mağdurlarla birebir görüşme yapamıyor, yazdıkları raporlar hakimin düşüncesine bağlı olarak ciddiye alınıyor ya da alınmıyor. Detaylı bir görüşülme, tanı vs mümkün değil. Yine "yer sıkıntısından", danışan mahremiyeti etik ilkelerin dışına çıkıyor.

Özel hastanelerde klinik psikolog olarak başladığınız zaman bir miktar ücret + prim/hak ediş şeklinde çalışıyorsunuz. Örneğin bir arkadaşım İstanbul'da bir hastaneyle 1500 tl net maaş + baktığı hastaların muayene ücretinin %10'u şeklinde anlaşmıştı.

Fazla uzatmayacağım. Türkiye'de psikolog olarak çalıştığınız yer çok büyük bir ihtimalle size dört dörtlük bir mesleki tatmin sağlamayacak ve başladığınız yerde durmanızın tek sebebi yine maaşı olacak. Türkiye standartlarında çalışıp yaptığınız işten gerçekten tam anlamıyla tatmin sağlamanın ne kadar zor olduğunu, eminimi ki siz de yakında göreceksiniz.

Peki ya senin hayatın nasıl gidiyor diye soracak olursanız...

Her ne kadar şimdiye kadar beyaz yakalı olarak çalışmaktan memnun olsam da, her X kuşağı bireyi gibi ben de içten içe 9-5 çalışmanın rahatsızlığını hissediyorum. İK'da olmaktan bağımsız olarak, düzenli bir işte çalışmanın kesinlikle kişinin yaratıcılığını engellediğini düşünüyorum. Şimdilerde daha farklı şeyler düşünüyorum, bir psikolog olarak ülke sınırlarının içerisinde ve dışarısında elde edebileceğim tüm alternatifleri genç yaşımda keşfetmek ve 30'larımın başında ne istediğimden tamamen emin olmak istiyorum. Öte yandan bizler gezmek, araştırmak, bunları yayınlamak ve bu şekilde hayatını sürdürmek isteyen bir nesiliz. Çeşitli keyifleri olan ve bunlardan taviz vermek istemeyen bir nesil.

Ta ki diplomasını eline alıp ne yapacağını bilemez halde evde oturup beklemeye başlayana kadar...

HAYDARPAŞA'YA KARŞI

03:03


Bir süredir kendimi hiç dinlemiyordum. Uzun bir süredir.

Ben kendimi dinlemezken kendim 25 yaşına girdi. 25 yaşına girdiğim gün, İstanbul’da vapura binmiş Haydarpaşa’ya karşı sahlep içiyordum. 

*

Bu bloga anlatacak, yazacak o kadar çok şey var ki. Defterimde yazalı aylar geçmiş olan ve artık yapmadığımı anlayınca daha fazla duramayıp sildiğim to-do-list'lerde pek çok blog yazısı var. Planlanmış, fotoğraflanmış, düzenlenip siteye bile yüklenmiş ancak hiçbir şekilde yayınlanmamış. Mesela hala 2017 değerlendirmesi var. 2018 beklentileri var. Hayaller hayalkırıklıkları var. İnanır mısınız, sevdiğim allıklar hakkında bir yazı bile var. Bu benim, Aralık ayının son haftasında takıp geçtiğimiz aya kadar uğraştığım bir şeydi.

Sizin haberiniz yokken çekilmiş ve editsiz haliyle 3 saat kadar süren videolar vardı. Eskisi gibi. Siz bilmiyorken, duymuyorken o kadar çok şey anlattım ki. Kocaman bir ifade etmeler dünyasında olabilecek her şekilde anlattım. Çok konuştum. Çok yazdım. 

*

25 yaşına girdiğimde Haydarpaşa'ya karşı sahlep içiyor, hayata dair pek çok şeyden emin oluyordum. Aslında biliyor musunuz, her şeyden emin oluyordum.

*

Güzel bir an.

*

Bir süredir çok yoruluyordum, her yere koşuyor her şeyi kontrol altında tutmaya çalışıyordum. Düzen getirecekken dağıldıkça dağılmış, bir noktadan sonra eve kendimi atıp bir köşede uyuyakalana kadar dizi seyretmeye başlamıştım. Bunlar için kendimi suçlamayacaktım. 24 yaşımın muazzam coşkusu beni bir sene uyuşturmuştu ama sonlarına doğru artık bir şeyler değişiyordu. Hayatım değişiyordu. Güneş sanki Aralık ayının sonlarına doğru Ankara'dan gitmişti. Valizini hazırlamış, eşyalarını özenle kutulara yerleştirmiş, gitmişti.

Bundan sonra insanları artık dinlemek istemiyordum. İnsanlar konuşuyor, bağırıyor, tavsiye ve akıl veriyor ve durmaksızın anlatıyordu. Benden artık bu kadardı. Canım biraz bu şehirde biraz o şehirde olmak mı istiyordu, tamamdı. Olacaktım. Tüm şartları hazırlayıp hop diye uçacaktım. Her yerde bir şeylere zaten dayanacaktım.

Ama en sonuna dek yaşamak ve bitirmek istiyordum, bahar geldiğinde ben bu uykudan zaten uyanacaktım.

*

25 yaşına girdiğim gün, ileride nerede olmam gerektiğine dair kesin bir içgörüm vardı. Haydarpaşa'ya karşı ayaklarımı uzatmış, keyif yapıyordum. Uzun zamandır hissetmediğim bir berraklıkla her şeyi görebiliyordum. O an mutluydum, bir anlığına olmam gereken yerde olmam gereken saatte tam olarak kendimle buluşmuş gibiydim. Benim için 24 yaşım gerçekten tam da orada bitmişti ve sonunda yeni kendime kavuşmuştum.

Ben gerçekten de bu şehirde doğmuştum.

KLİNİK PSİKOLOJİNİN DÜNÜ, BUGÜNÜ, BELKİ YARINI

06:32


Psikoloji öğrencilerini çok severim: Muhtemelen her yaz toplanan Ulusal Psikoloji Öğrencileri Kongrelerinin de etkisiyle psikolog adaylarıyla vakit geçirmeye bayılıyorum. Hepimiz aynı geminin yolcusu olduğumuz için (ve bu gemi çok da iyi noktalara gitmediği için) birbirimize karşı doğal bir dert ortağı yaklaşımımız oluyor.

Geçtiğimiz günlerde hiç aklımda olmamasına rağmen İstanbul’da köklü bir okulda Klinik Psikoloji için yüksek lisans bilim sınavına girme şansım oldu. Uzun bir süre Örgüt’te çalışınca Klinik Psikoloji yüksek lisansı yapmak nasıl olur diye düşüne düşüne İstanbul yollarına düştüm, en azından bir Boğaz havası alıp gelmek benim için yeterli bir bahaneydi. Bilim sınavı deyince haliyle aklımda yazılı sınav imajı belirdiği için çantama 700 sayfalık bir Klinik Psikoloji kitabını attım, böylelikle genel bir tekrar yapacak olmama içten içe epey bir seviniyordum. Sabahın köründe okula varınca Ankara’dan tanıdıklarımı görünce çok fazla şaşırmadım. Kendi bölümümden, kendi sınıfımdan bir arkadaşım bile vardı. 10 kişi alınacakmış, toplamda 30 kişiyi bilim sınavına çağırmışlar. Bilim sınavı ama nasıl bir bilim sınavı…

İlk şok, bilim sınavının sadece mülakat olduğunu öğrenince oldu. İlginç. Yaklaşık bir senedir işe alımlarda yüzlerce mülakata girmiş biri olarak sadece mülakatla nasıl bir “bilim sınavı” ölçümü yapacaklarını merakla beklemeye başladım. İkinci şok da kendi mülakatımda oldu. İçeri girip kendimi kısaca tanıtmamı istediler. Harika. Tanıttım. Devamı şöyle:

Jüri1: Sen zaten çalışıyormuşsun, neden yüksek lisans istiyorsun ki?
Ben: İşte öyle böyle şöyle.
Jüri2: Zaten Ankara’da da yaşıyormuşsun.
Ben: Evet ama İstanbul’a gelmek istiyorum, bir engelim yo-
Jüri1: Ne çalışmak istiyordun tam olarak?
Ben: Travma üzerine çalışmayı düşünüyorum, lisansta da zaten otobiyografik bellek çalışm-
Jüri3: Not ortalaman nerede yazıyordu?
Ben: İşte transkriptimde şurada (gösterir)
Jüri3: Tamam başka bir şey açıklamana gerek yok teşekkürler.

Bitti.

Girdiğim gibi çıktım.

Bu bana ilginç geldi çünkü şimdiki yüksek lisansım için Hacettepe'de mülakata girdiğimde bana ciddi ciddi yetkinlik soruları sormuşlardı: "Motivasyon nedir, nasıl tanımlarsın? Örgütün içerisinde yetenekleri nasıl keşfedersin? Üniversitede çalışmanın sana şimdiki faydası ne olabilir?" gibi.

Yaklaşık 30 psikoloji öğrencisiyle aynı ortamda beklerken giren çıkan, selam veren vermeyen herkesle bir iki çift laf etme şansım oldu. İstanbul’da ilk defa bir mülakata girdiğim için hemen her üniversiteden birilerinin olmasına şaşırdım: Şehir, Arel, Boğaziçi, Ankara, Abant İzzet Baysal… Böylelikle bol bol sohbet ettik ve konuşma ilerledikçe daha da mutsuzlaştık, bildiğimiz hikayeler:

İstanbul Üniversitesinin kendi öğrencisi dışında öğrenci almaması. Ankara’nın yüksek lisans bile açmaması. Abant İzzet Baysal’ın iki senedir yüksek açmaması. Dokuz Eylül’ün 10 kişi alacağı Klinik Psikoloji mülakatına 260 kişinin girmesi ve mülakatın günler sürmesi. Bahçeşehir’in 51 bin olan ücreti. Başkent’in 30 bin lira olması. Özel okullarda Psikoloji yüksek lisansları için talep çok olduğundan burs verilmemesi. Burssuz ücretlerin de 40-50 bin lira arası değişmesi. Devlet üniversitelerinin git gide daha az yüksek lisans ve kontenjan açması. Açınca kendi öğrencilerine öncelik vermesi. Samsun OMÜ’nün giriş listelerinde en düşüğü 90 ortalaması olan özel okul mezunu öğrenciler.

Yeni mezunlar bunlardan şikayet ederken biraz eskiler (bilhassa benim dönemim) çelişkiler içerisinde kalmış vaziyette: Her sene ALES çalışıp yüksek lisans idealiyle mülakat mülakat gezip, bir yandan iş arayıp, ikisine de kavuşamayanlar. Beraber mezun olduğumuz arkadaşlara bakıyorum: Devlete ve iyi yere atananlar, kariyer beklentisi olmadığı için mutsuz. Ama ortalamaya göre yine de iyi durumdalar. Devlette sözleşmeli olarak çalışanların maaşı düşük, gelecekleri belirsiz. Özel eğitimde çalışanlarının maaşları, çoook daha düşük. Asgari ücret idealist arkadaşlarım için artık normalleşmiş durumda. Kimse yerinden kıpırdamaya cesaret edemiyor. Benim gibi ilerleyenlerde ise: Açıkçası tanıdığım kimse İK’da ilerlemeyi tercih etmedi. Ben de İK hakkındaki düşüncelerimi uzun uzun yazmıştım zaten. 

Peki nereye geliyoruz?

Bana sorarsanız bilhassa Klinik’in bitmişliğine. Okurken ve mezun olduktan sonra hiç Klinik düşünmediğim için durumun böyle olmasını beklemiyordum. 2016 mezunları daha yerleşememişken 2017’ler şimdiden şikayet ediyor. 2018 ise son hız yolda. Ben açıkça, bu mezunlar ne yapacak diye sormak istiyorum.  Sadece paranız varsa bile istediğiniz özel okulda yüksek lisans yapamıyorsunuz, her şart altında en iyi olacaksınız. Alınacak olan kişiler genelde belirlenmiş oluyor, peki bu geri kalanlardan kim sorumlu?

Psikolojinin bu ülkedeki altın çağında, yani lisede eşit ağırlıkçı olup hukuk değil de psikolojinin tercih edildiği zamanlarda tercih edip mezun olmuş herkese soruyorum, herkes aynı şeyi söylüyor: “Böyle olacağını tahmin edememiştik.” “Böyle olacağını bilseydim X tercih ederdim.” “Yüksek lisans bile işe yaramıyor ki psikoterapi yapmak için sertifika almak lazım.” “Dışarıdan eğitim almakla yüksek lisans aynı şey.”

Sonuç olarak üzücü. 

Lisans hayatı boyunca mutluluk teorilerini ve kendini gerçekleştirmeyi öğrenmeye çalışan psikolog adaylarının mezuniyet sonrası tatminsizlikleri, kolay kolay atlatılabilecek cinsten değil.

Şimdilik bu kadar,

Görüşmek üzere.

22.03.2018 tarihli not: Sonrasında gelen mesajlara dönüş yapmak için güncelleme yapmak istedim: Burada bahsettiğim programa kabul edildim ve şu an devam ediyorum. Sevgiler! :)

YAZ GELİNCE

02:02


Son zamanlarda sürekli aklıma gelen ve özlediğim bir yaz anısı var. Bunun için anı demek doğru olur mu bilmiyorum çünkü her yaz olurdu:

Zonguldaktayız. Bütün gün iş yapılmış, sıklıkla terlenip üst değiştirilmiş. Akşam olunca yine bir yemek yemişiz ve üzerine çay içiyoruz. Bulaşıklar kalkmış ama annemle çay bardaklarını kimin yıkayacağı üzerine olan sessiz anlaşmamız hala duruyor: Yemek bulaşıklarını ben kaldırırsam, çay bardaklarını annem yıkar. Dedem yaşıyor, her zaman olduğu gibi son ses açmış olduğu televizyonun karşısına oturmuş. Akşamları antenli televizyonlarda bir kanalda muhakkak eski Türk filmlerinden biri oluyor. Dedem sürekli Karadeniz türküleri olan kanalları seyrederdi, onun dışındaysa sadece haber. Dedemden fırsat bulup Hababam Sınıfı'nı ya da Tosun Paşa'yı seyretmek için kumandayı ele geçirmeye çalışıyoruz.

Eski Türk filmlerini o şekilde kıyısından köşesinden yakalayabildiğimiz kadar seyretmek kadar keyifli bir şey yokmuş, şimdi anlıyorum.

*

Yaz gelince, özellikle son zamanlarda hayatımda bazı değişiklikler yapmaya karar verdim. Çünkü yazın gelişi bu sene beni çok hüzünlendirdi ve sadece özlem hissediyorum: Dedeme, babaanneme, tüm boş vakitlerime, günde bir kitap bitirmelerime ve bazen evde boş durmaktan sıkılmaya bile. Ancak hayat değişiyor, bu yüzden bahsetmiş olduğum değişikliklerde ciddiyim. Çocukluğumdan beri yaşadığım yaz kavramı, artık yok. Artık yazları da aralıksız bir şekilde çalışıyorum, henüz yıllık iznimi hak etmediğim için iznim de yok ve her sabah uyanma saatim tam olarak 07:11.

Bu, yeni yıl dilekleri gibi bir şey değil, tam anlamıyla karar gibi karar. Şimdi size biraz onlardan bahsetmek istiyorum.

Hayatımdaki boşlukları hiçbir zaman alışveriş yaparak doldurmaya çalışmadım ama böyle yapan kadınları anlayabiliyorum artık. İşe başladığımdan beri küçüklü büyüklü para biriktirmeye çalışıyorum kendimce ve ilk defa geçtiğimiz ay gardrobumda şöyle bir-iki parçadan fazla değişiklik yaptım. Şu an ne zaman o kapağı açsam mutluluk duyuyorum, bildiğiniz harika bir hismiş.

-Yaz gelince artık evde olduğun zamanlarda olduğu gibi abi eskisi tişörtler giyemeyeceksin, bu yüzden:

K1. Arada bir çılgınlar gibi alışveriş yap.
K2. Bu, çooook arada bir olsun.

İşe girdikten sonra kilo alangiller tayfasına katılalı çok olmamışken geçtiğimiz günlerde hastanenin diyetisyenine gittim, bu bir ilkti. Korku dolu çeşitli ölçümlerden sonra kendimi bir anda elimde malum listeyle buluverdim. 3 yemek kaşığı chia tohumlu yoğurtlardan, günde 3 litre sulara uzanan müthiş tatsız bir liste. Tamı tamına 3 sayfa ve bana 2 haftada 3 kilo vermeyi vadediyor. İlk haftası henüz geçmişken ve geriye sadece 1 hafta kalmışken diyetisyen N.'nin korkusu şimdiden başladı.

-Yaz gelince artık çoğu akşam anne ve babanla akşam yürüyüşü yapamayacaksın. O yüzden artık senin dikkat etmen gerekiyor:

K3. Hedef kilona zayıflayana kadar kendini ödüllendiriyormuşçasına tek bir parça kıyafet bile alma.
K4. Bu ilk maddeye o çok sevdiğin deri çantalar dahil değil.

Zaman değişiyor ve değişmeye devam edecek, bu sürede kendime ait şeyleri kaybetmekten ya da günlük hayatın stresine kapılıp kendimden uzaklaşmaktan korktuğumu fark ettim. Etrafımda duyduğum hikayelerin tamamı birer korku senaryosu: İşe girdikten sonra hobilerine vakit ayıramayanlar ve bırakanlar, hele bir de evlendikten sonra kendini ev işine kaptıranlar, hele hele bir de çocuk yaptıktan sonra hayattan tek beklentisi biraz daha uyumak olanlar...

-Yaz gelince artık eskisi gibi kendine vakit ayıramayacaksın, ama;

K5: İçinde bulunduğun şartlar nasıl olursa olsun her zaman kendin için bir şeyler yapmaya devam et. Çünkü herkes gittiğinde, geriye sadece sen kalacaksın.
K6: 5. madde hayatının sonuna kadar geçerli olacağı için onu aşsan bile bu madde onu tekrarlamak için burada hep duruyor olacak. 6'ya uy.

Henüz daha erken ama biliyorum ki ben bu yazıyı görüp "yazalı ne çabuk 2 sene olmuş" diyeceğim vakitler geldiğinde 30'uma 20'den çok daha yakın olacağım. Zamanla 40'lar da böyle olacak ve ben o günlerin gelmesini hevesle bekliyorum, şu bir gerçek ki: Kırışıklıklarımı şimdiden seviyorum.

-Yaz gelince, vücudunu her zamankinden çok dinlemen gerekecek,

K7: Çok su içmen gerekiyor, tahmin ettiğinden de çok içmen gerekiyor. Vücudunu susuz bıraktığın her an hücrelerin daha da küçülecek ve sen de daha küçüleceksin. Ama sen bunu sevmezsin biliyorum. Boyunun daha da kısalmasını isteyeceğini de hiç sanmıyorum.
K8: Berry Hibiscus içmek su içmeye dahil değil. Beni bu şekilde kandıramazsın.

Eskiden beri yapmayı rutin haline getirdiğim şeyleri yapamadığımda ya da basitçe hiç vakit bulamadığımda anlamsız bir huzursuzluk hissediyorum ama bu gerekli değil.

-Yaz gelince;

K9: Biraz dinlen, biraz kendini dinlendir.
K10: Rutinlerini değiştir, kendini değiştir, yeni şeyleri alışkanlık haline getir. Her zaman küçük zevkler bul kendine: Sim'in yabanmersinli dondurmasından yemek, her akşam Yunus Emre Fırınından eve yürümek, cumartesi iş çıkışı kendini ödüllendirme Berry'si, akşam üzeri bir deniz esintisi...

Şimdilik bu kadar hepsi.

*

Fotoğrafı geçtiğimiz yaz Zonguldak'taki Kapuz Plajında çekmiş, o sıralar bir şekilde düzenleyememiş, ardından mevsimi geçtiği ve sonbaharda da deniz fotoğrafı koymanın garip olacağı düşüncesiyle tam bir sene beklemiştim. Yaz gelince, garip takıntılarımı kenara koysam da güzel olabilirmiş. İşte bu da, 11. Karar.