Gittim ve Gördüm: Jaja

14:34

image
Samsun'da bu yaz gitme fırsatı bulduğum yerlerden biri. Tam olarak Atakum sahilinin en güzel yerinde bulunuyor. Türkiş kavşağı dediğimiz yerde iniyorsunuz hemen sağda, sanırım Karadeniz'in de tam ortasında kalıyor bu yer. Ben en son Samsun'a gittiğim zaman yerinde Afilli denilen bir yer vardı fakat değişip Jaja olmuş.
Samsun'da olduğum müddetçe iki kere gitme fırsatı buldum, ikisi de geceydi o yüzden net bir şekilde fotoğraf çekemedim maalesef. Ama ben yine de bahsetmek istiyorum.
Sanırım Samsun'da, özellikle sahilde gidilebilecek en "elit" mekanlardan biri, bu sizi cezbeder mi bilmiyorum ama ben fazlasıyla önyargılıydım ve dahi çok pahalı olduğu izlenimi de vermişti. Fakat Ankara'dan gitmiş bir misafirseniz ve Ankara'nın en lüks yerlerinde bir bardak çayın 15-20 lira olduğunu görmüşseniz burası size çok çok ucuz gelebiliyor. (En azından çay lira eheh.)
Oturduğunuz zaman menü tablet bilgisayar şeklinde geliyor, evet gerçekten. Sizi bilmiyorum ama ben bunu pek hoş karşılamadım, içeride sıcak bir ortam sağlanmaya çalışılsa da bu biraz zorlama olmuş gibi geldi, özellikle garsonların biraz fazla fazla fazla ilgili olduğunu görünce. Bu durumu arkadaşlarım kibarlık olarak algıladıysa da ben hoşlanmadım, karar sizin.
Fazla uzun sürmeyecek, ben burada çilekli kremalı bir tatlı yedim ve tam anlamıyla enfesti. Fotoğrafını çekmediğime hala inanamıyorum ama tarifini aldım, tam olarak pasta içerisine konulan vanilyalı krema ile çilek parçacıkları ve biraz da petibör bisküvinin karışımından oluşuyor, hoş bir lezzet.
image
Son olarak, Jaja ile alakalı en sevdiğim iki şey: Tabii ki iç mekan tasarımı ve şu enfes Spacecat yastıklar. Spacecat'leri daha çok sevmeliyiz, görünce hemen içim ısındı. İlk fotoğrafta duvarda gördüğünüz yuvarlak şeylerin plak olduğunu söylememe gerek yok sanırım. New Yorker tarzı iç mekan tasarımıyla ülkeden biraz olsun uzaklaşabilirsiniz de. Bence gayet şık. Sahile birkaç metre uzaklıktaki bu naif yeri ben en azından bir kerelik gitmek için tavsiye ettim, gitti.

Gittim ve Gördüm: Melbo

14:33

image
Aslında gideli bir süre olsa da yeni yazma fırsatı buldum Melbo için. Bütünüyle abi tavsiyesi ile gitmiştim, kendisi bu yerin limonatasını çok övmüştü ama ben her köşesini her ayrıntısını didik didik ettim diyebilirim.
Melbo, Kızılay'dan Demirtepe tarafında giderken, GMK Bulvarının hemen sol tarafında kalıyor, tam olarak Şato Burger dediğimiz yerin karşısı aslında. Uzaktan biraz ara kat gibi görünse de içerisi inanılmaz büyük, hatta şaşırtıcı derecede büyük diyebilirim. Sıcak bir dekorasyonu var, çok işlevsel düşünülmüş. Ciddi bir yemek de yiyebilirsiniz, arkadaşlarınızla da takılabilirsiniz, burayı internet kafe olarak bile kullanabilirsiniz.
Hemen girişte şöyle güzel bir köşeye sahip:
image
Arada yemeklerinden bahsetmeyi de unutmayayım.
Biz gittiğimizde yanlış hatırlamıyorsam tavuk steak yemiştik ve fiyatları da gayet uygundu. Bana sorarsanız burası her okul çıkışı gidilebilecek yerlerden biri değil, nihayetinde biraz cebimizi de düşünmeliyiz. Limonatası çok övüldüğü halde ben henüz hiç içmedim. (Limonata deyince Ankara içinde akla her zaman Aylak Madam gelir nihayetinde. Yolunuzu sırf bunun için oraya düşürün, ki bulamama ihtimaliniz de çoktur söyleyeyim. Uzun bir aşamalar zincirinden sonra özel bir limonata yapılır ve her gün için sınırlıdır bu. Bu kadar spoiler yeter!)
Buradan birkaç adım atmaya kalmadan sola dönüyorsunuz ve şöyle bir manzarayla karşılaşıyorsunuz, bu sıcak ve haliyle şık ortamı ben gayet sevdim:
image
Ortadaki masanın üzerindeki bilgisayarları görmüşsünüzdür umarım. Ya da klavyeleri, her neyse.
Sizi bilmiyorum ama ben özellikle kafe dekorasyonlarında sadeliğe biraz fazla önem veriyorum, tam olarak İskandinav stili olmasa da özellikle ahşap işçilikle detaylandırılmış bölümleri çok severim. Melbo'da biraz daha ilerleyince...
image
Bu görüntü gayet güzel olmasına rağmen benim için çok fazla geldi diyebilirim. Fazla rengarenkliği maalesef sevmiyorum, küçük ağaçlar detay gibi dursa da hiç olmasa da olurmuş, neticede duvarlar desenli, deri koltuklar, abartılı avize, yeterince dikkat çekici her şey. Bu görüntüsüyle Melbo benim için bir tık sınıfta kaldı.
image
Melbo'nun en güzel tarafı ise çalışanları sanırım.
Fotoğraf çekmek istediğinizde barı komple boşaltıp, Melbo sanki kendi evinizmiş gibi sizi rahat ettirip, şurayı da çekin, burayı da çekin diye tavsiyeler veren, hatta sonra iyice samimi olup onlarla da fotoğraf çektirdiğiniz insanlar. Buradaki barista güzel Ebru. Kendisi neredeyse hemşehrim bile çıktı. Giderseniz benim için de selam vermeyi unutmayın.
Olur da şurası da ilgini çeker, şurayı da bir gör istersen dediğiniz yerler olursa lütfen söyleyin. Ankara'da çok uzun zamandır çok gezdim ama bunları yazma fikri maalesef çok yeni. Olsun. Bir gün sizlerle de karşılaşmak dileğiyle.

Gittim ve Gördüm: The Coffee Home Kitchen

14:31

image
The Coffee Home Kitchen, Samsun'un Atakum sahilinde açılmış, benim yeni görmüş, gezmiş bulunduğum bir yer. İç mekan tasarımıyla her köşesini ayrı ayrı fotoğraflama isteği oluşturuyor. İnsanların kendilerini evlerindeki gibi rahat hissetmeleri için her ayrıntı hoş bir şekilde düşünülmüş, bana sorarsanız ahşap malzeme kullanımıyla da bu güzel his tam anlamıyla sağlanmış.
Samsun'da bulunduğum süre boyunca iki kere gitme fırsatı buldum, biri akşam, biri de öğleden sonra olmak üzere. Bu yüzden ışığın her halinin yansımasını yakalayabildim. Örneğin şu yukarıda görmüş olduğunuz masanın akşam nasıl göründüğüne birlikte bakalım:
image
Alternatif bakış:
image
Mekanın üst katı da, en az alt katı kadar rahat bir yaşam alanı sağlıyor. Denize sadece birkaç metre uzakta olan bu yerde güzel bir akşamüstü geçirebilir, etrafı uzun uzun inceleyebilirsiniz.
Üst kattan birkaç enstantane ise şu şekilde:
image
Bunu çektiğim yerden aşağıya baktığım zaman gördüğüm manzara ise aynen şu şekilde:
image
Ve tabii ki...
image
Bu kafeyi sevmemin en önemli sebebi, hemen girişte sizi karşılayan çok güzel bir kitaplık olması. Hemen yanında duran kanepeye oturup saatlerinizi orada geçirebilirsiniz izlenimi veriyor, ama biz sadece fotoğrafını çekebilecek vakit bulabildik:
image
Ayrıntının ayrıntısı fotoğrafı ise şu şekilde:
image
Tüm bunlardan sonra birkaç bir şey:
Bu fotoğrafları çekmeme izin veren, hatta bilhassa yardımcı olan kafe işletme ekibine ve burada çok güzel vakitler geçirmemi sağlayan arkadaşlarıma defalarca teşekkürler.
Eğer zaman yolculuğu paradokslarından ve bilim felsefesinden konuşabilecek esnek bir mekan arıyorsanız, ben tavsiye ettim gitti.

INSTAGRAM DOSYASI PT. VI

10:23

Instagram, gayet de fotoğrafçılığın ete kemiğe bürünmüş hali olabilecek bir yerdir. Hatta şöyle net bir şekilde söyleyeyim: Instagram, "kariyerdir". Instagram üzerinden bizzat iletişimde olduğum nice büyük markalar böyle söylüyor. Komik ama maillerinin sonunu bile "Instagram kariyerinizde başarılar" diyerek bitiriyorlar.

Böyle açık bir platforma hiçbir zaman sadece Türkiye gözünden bakmayın. Mazeret uydurmayı bırakın, biraz çalışın. "Dünyaca ünlü fotoğrafçılar bile kullanmak zorunda kalıyor" doğru bir argüman değil. Hatta bildiğiniz çoğu dünyaca ünlü fotoğrafçı bu işe öyle başlıyor. Bir kısmı zaten kullanmaya gerek duymuyor. Size çok basit bir örnek vereyim.

Sene 2009. Chris isminde bir jazz piyanisti, bir adet Iphone alıyor. Fotoğraf çekmeye başlıyor amatör bir şekilde. Sonra Instagram yüklüyor ve çektiği fotoğrafları oraya yüklemeye başlıyor. Ardından piyano kariyerini bırakıyor ve bütün enerjisini bu işe veriyor. Chris Ozer, görüp görebileceğiniz en iyi fotoğrafçılardan biri, kendini bu şekilde buluyor. şu an Instagram'da neredeyse 700 bin takipçisi var, Tumblr'ında 60 bin, Twitter'ında ise 50 bin.

Şimdiye kadar çalıştığı bazı markalar şunlar: Apple, Burger King, Mercedes-Benz, Estee Lauder, Toms, Toyota, Tumblr, Paypal, Nike, The New York Times, Mastercard, Facebook vs vs vs.

Muhtemelen reklam fotoğraflarını her yerde gördüğünüz fotoğrafçıyla ilk kez tanışıyorsunuz. o ise bu işe Instagram ile başladı.

Instagram bu tarz hikayelerle dolup taşıyor. Yeter ki kimi takip etmeniz gerektiğini iyi bilin. Daha önce defalarca yazdık bunları ama hadi bir örnek daha vereyim.

Hiroaki Fukuda, Tokyo'da yaşayan ve amatör olarak fotoğrafçılıkla ilgilenen biriydi ama geçtiğimiz günlerde CNN'e haber oldu. buyrun röportajı. Instagram'a fotoğraf yüklemeye başladıktan sonra bu durum hoşuna gittikçe daha fazla vakit harcamaya başladı, hobisi profesyonel bir işe dönüştü, o da en son Chris gibi işini gücünü bırakıp makinesiyle Tokyo sokaklarında gece gündüz gezmeye başladı, şu an neredeyse 500 bin takipçisi var. sayfası burası. şu an Fransa'da. ondan biraz önce de Türk Hava Yolları'nın davetiyle Türkiye'ye gelmiş, bütün ülkeyi gezip fotoğraf çekmişti. Bunun üzerine en az 5-6 ülke daha değiştirdi. Sadece Instagram'a fotoğraf yüklediği için senin ülkenin senin havayolların bu adamı çağırıyor.

Chris Ozer, Mercedes'in yaptığı bir yarışmada "en çok like"ı alan kullanıcı olduğu için Mercedes'ten araba kazandı. evet biz burada likeme'lerle dalga geçerken o takipçilerine "likelarsanız araba kazanabilirim" dedi ve kazandı. Buyrun kazandığı yarışma.

Demem o ki, biz Türklerdeki bu sığ, ama gerçekten sığ bakış açısı bu mecrada var olamıyor. Burada biraz global düşünmeniz gerekiyor, yoksa sadece kendi küçük çevrenizde kendi küçük dünyanızın fotoğraflarını koyar, bu programın da sadece bacak ya da tatil fotoğrafı paylaşmak için var olduğunu iddia etmeye devam edersiniz.

Instagram bu tarz "kariyer" hikayeleriyle dolup taşıyor. Ufak bir örnek daha vereceğim. Bir de kadınlardan gelsin.

Emilie Ristevski, kendi halinde, Avustralya'daki çiftliğinde fotoğraflar çekerken bunları Instagram'a yüklemeye başlıyor ve bu aralar Yeni Zelanda, kendisini özel olarak davet etti. Fotoğraf çekmesi için. Yeni Zelanda'da fotoğrafçı mı yok? Hayır var. Ama o kızın fotoğraflarını "özel" yapan bir şey olduğu için bizzat "onun" gelmesi gerekiyor. Adresi burası.

Bütün büyük şirketler sosyal medya pazarlamacılığının farkına varmış ve bunu çoktan kullanmaya başlamışken (Litvanya'daki açılalı birkaç ay olmuş butik bile ürettiği çantalardan birini Türkiye'ye gönderiyor kendilerini tanıtması için), bizim memleketteki sözüm ona fotoğrafçılar hala mızmızlanıyor. Fotoğrafın görüntü kalitesi eleştirisi getirilmiş, nasıl gülsem bilemedim.

Hadi size bir örnek de buradan. Devasa uzunlukta bir entry oldu ama yazmasam olmayacak herhalde.

Daha önce de söyledim, Alice Gao. neredeyse 1 milyon takipçiye ulaşan bu kız her şeyi Instagram üzerinden yaptı ve şu an bu kadının çalıştığı şirketleri söylemek bile istemiyorum. nitekim Cartier'den tutun Mercedes'e kadar el atmadığı hiçbir iş, gitmediği, çağrılmadığı hiçbir ülke/garip isimleri olan tropik ada kalmadı (Türkiye dahil). Geçtiğimiz aylarda Türkiye'de St. Regis Hotel'in fotoğraflarını çekmek için çağrıldı bu kadın.

Bu yukarıda bahsettiğim ve bahsetmek isteyip kendimi durdurmak zorunda olduğum nicelerinin, Instagram'dan ayrı olarak blog hesapları ve açık portfolyo'ları var. Ama bu iş artık bloglardan ya da Facebook'tan, internet sitelerinden yürümüyor. "Etkileşim" gerekiyor çünkü markalara. daha aktif bir alan gerekiyor.

O halde soru şu: Neden hep ticari düşünüyoruz, neden piyasa insanı olmalıyız, ben sanatıma bakarım fotoğrafı çekip giderim?

Cevapları vereyim.

Öncelikle neden ticari düşünmeyelim? Bu insanların hepsinin kendine özgü bir tarzı var, hepsi aynı şehirlerden hatta aynı sokaklardan tamamen farklı bir şeyler yakalamayı becerebiliyor. Bu insanların kendi "sanatları" olmadığını söyleyebilir miyiz? Kesinlikle hayır. Chris'in ışığı kullanmaktaki olağanüstü becerisi, bu beceriyi reklam amaçlı bir fotoğraf çekerken kullandığı zaman değersiz mi kılar? Yine kesinlikle hayır.

Sanatıma bakarım, koyup giderim. Fotoğrafçılık günümüzde öyle bir alan değil. en azından bazı fotoğrafçılık altdalları öyle değil. Kimisi hobi olarak yapabilir, ama yapmayanlar için oluşan önyargılar doğru değil.

Yavaş yavaş kapatırken başa dönüp birkaç bir şey söylemek istiyorum: Bu insanların kullandığı fotoğraf makinesi %90 Iphone'dan oluşuyor. Chris, Mercedes'in yarışmasında çektiği fotoğrafları Iphone 4 ile çekmişti. O yüzden teknik yetersizlik bile "güzel fotoğraf" için engel değil. görüntü kalitesi, kesinlikle değil. Artık çoğu popüler kullanıcı Squaready sanırım, bunu kullanarak fotoğrafları istedikleri boyutta koymaya başladı. Dikdörtgense dikdörtgen. eğer büyük ve yüksek çözünürlüklü halini görmek istiyorsanız bloglarına girip ayrıca bakabilirsiniz, serbest.

Yeter ki geniş düşünelim biraz, burası için çoktan geç kaldık da, bundan sonraları için daha gözü açık olabilelim. Yoksa Alice Gao, yanlış hatırlamıyorsam Brown Üniversitesinde Finansal Psikoloji alanında yüksek lisans yaptıktan sonra gayet kalbur üstü bir yerde "düzgün" şekilde işe başlayabilirken neden şu an bulunduğu yerde? Bunu düşünmeliyiz çünkü yüzyıl, bunun yüzyılı; gün, bunun günü.

INSTAGRAM DOSYASI PT. V

10:08

Sosyal medya artık günümüzde tamamen bir "girişimcilik" fasilitesi haline geldi ama bence Instagram bunun için insanlara en temel düzeyde imkân sağlıyor. Biraz sosyal medya analizi de yaparak açayım bu konuyu. (Başladık yine.) Lütfen biraz sabredin ve sonuna kadar okuyun.

Öncelikle Instagram'ın en önemli özelliği şu: Görsel olması. Görseller üzerinden yürümesi tamamen. Örneğin, çoğunlukla herhangi bir "okuma" gerektirmemesi. İnsanlar için o fotoğraflara bakıp saniyeler içerisinde bir sonrakine geçmek son derece kolay. Daha doğrusu şu: Tüketimi kolay. 21. yüzyılın en önemli özelliği "bilgi"nin "görsel"leşmesi zaten, insanlar artık uzun uzun okumak istemiyor (ki Twitter'ın tutmasının nedenlerinden biriydi bu, okunacak çok fazla şey yok, insanlar sıkılmaya fırsat bulmadan sonraki tivite geçiyor). Bununla alakalı yapılmış çok fazla çalışma var ama şimdi oraya girmeyelim.

Çoğu sosyal medya hesabında olduğu gibi, Instagram'ın sizden istediği en önemli şey nedir biliyor musunuz: Süreklilik. Temel kural bu, "ara vermeyecek"siniz. (Biraz insanların ruhunu sömürmek gibi oluyor ama böyle). Süreklilik olması, yani aktif bir kullanıcı olmak sizin her zaman üst sıralarda kalmanızı sağlıyor. Bu sürekliliği sağlayabilmek size kalmış bir şey. Ama altın kurallardan biri. Bunu da cebe koyalım.

Takip ediyor musunuz bilmiyorum ama yeni bir site açıldı geçtiğimiz sene, ismi ello. Tek amaçları kullanıcıların reklama boğulmadan rahat rahat gezinebildikleri bir yer olmak, gayet de güzel bir tasarımı var. Ama problem şu ki, yeni oldukları için davetiye usulü çalışıyorlar. Yani birileri tarafından davet edilmediğiniz sürece üye olamıyorsunuz. Bu site açıldığı zaman inanılmaz bir yoğunluk yaşanmıştı çünkü sosyal medyadaki en önemli kuralların başında şu gelir: Eski olmak. Ne kadar eski olursanız o kadar çok takipçiniz olur. Twitter'da bu kural çok işler, çoğu zaman 20 bin tivit atmış insanların yüz binlerce takipçisi olmasına şaşırırız, mantığı bu. Diyelim ki ben Ello'daki en eski üyelerden biriyim, gelen Türkler ilk olarak Türkçe içerik arayacaktır ve haliyle ilk olarak beni bulacaklar, sonra devamı gelir zaten. Eski olmak, bir başka kural. Bu işin içinde olan insanlar deli gibi takip ediyor bu işi. Periscope’un çıktığı gibi patlamasının sebebi bu. Sosyal medya ünlüleri anında kullanmaya başladı bunu. Eski olmak iyidir arkadaşlar, iyidir...

Bir diğer kural şu, eleştirirsiniz, yerin dibine batırırsınız ama yapacak bir şey yok: belirli bir sosyoekonomik düzeyin üzerinde olmak. lüksiyat, daha önce de yazdığım gibi biz fakirleri sinir etse, gözümüzün içine battığı için rahatsız da etse, ne bileyim istediğimiz kadar kötülesek de, gerçek şu ki: ilgi çekiyor. Merak uyandırıyor. İnsanlar özeniyor buna, özendikleri hayatı da daha iyi öğrenmek istiyorlar. İnsanlar affedersiniz bok atmak için bile olsa bu insanları takip ediyorlar. Ve bu özellikle fakir ya da orta düzeyde toplumlarda ve insanlarda görülüyor: yani sed piramitinin en alttaki, en çok insan barındıran kitlesinde. Yani bir pazarlamacı için en önemli bölgede.

Bununla alakalı en güzel örnekleri ben Türkiye’de görüyorum. Biz Türkler böyleyiz çünkü sahip olamadığımız şeylere karşı bambaşka bir alakamız vardır. Genelde statü sahibi olduğumuzu hissetmek için çeşitli nesnelere atıflarda bulunuruz, bir Iphone 6'nın çıktığı gibi alınmak zorunda olmasının sebeplerinden biridir bu. Her neyse. Gerçek bir örnek vereyim.

Youtube'daki Türk kadın makyaj videolarının istilasını görmüşsünüzdür illaki. Bunların arasında bir kız benim ilgimi çekti, bir süredir takip ediyorum, başlığına da bakabilirsiniz, ismi Duygu Özaslan. Bu kızın anladığım kadarıyla bütün olayı pahalı (onların dilinde "high end") markalar kullanıyor olması. Yani diğerleri atıyorum Rimmel London markasını kullanıyorken bu kız Yves Saint Laurent kullanıyor. Öyle ki biraz olsun ucuz (ki bu ucuz yine bize göre pahalı) bir makyaj malzemesi kullandığı zaman seyircileri tarafından "O böyle ucuz bir ürün asla kullanmaz, reklam yapmak için kullanıyorsun" diye linç ediliyor. Bu denklemin bir kısmı. Bunu elde tutalım.

Kitlesi makyaj yapan orta halli kadınların takıldığı yer olarak da süslüsözlük sitesini temel alalım mesela. Siteleri şurası, tık. Kendisiyle birlikte ve hatta kendisinden önce Youtube dünyasına onlarca makyaj vloggerı katılmış olmasına rağmen en çok entry girilen başlığın kendisininki olmasının nedeni nedir peki? Güzel makyaj yapabilmesi, değil. Bizzat make-up artistler de var çünkü o dönemden. Güzelliği? Hayır, çok ayrı bir güzelliği de yok. Fazla uzatmadan ben söyleyeyim: İnsanlara ulaşamayacağı şeyleri pazarlaması. Güzel bir strateji. Ve kesinlikle çalışıyor. Instagram'daki 106 bin takipçisi bunu doğrulayabilir. Youtube'daki 100 bini aşmış takipçisi de. Falan filan. Daha ilgincini söyleyeyim. Kendisi gibi diğer bir makyaj ve güzellik vlogger'ı olan Merve Özkaynak, geçtiğimiz sene yılın kadın girişimcisi seçilmişti. Yaptığı tek şey "Youtube videosu". Takipçi sayıları da Duygu ile benzer.

Sonuç olarak insanlara ulaşamayacağı şeyleri pazarlayın. İnsanlar statü simgesi şeylere ulaşmayı sever. Bu da yukarıdakilerin yanında durması gereken bir kural.

Şimdi en yukarıya geri dönersek: Türkler bu girişimcilik paydasının neresinde? Hiçbir yerinde değil. Bütün dünya sosyal medya reklamlar üzerinden yürürken Türk şirketler hala bu insanları tınmıyor. Aşırı derecede geri kalmış bir toplumuz bunun için. Böyle bir pazar yönetimi olamaz.

Sosyal medya üzerinden reklam veren şirketler genellikle yurtdışı bazlı oluyor. Haliyle bu tarz yeniliklere açıklık söz konusu. Adamlar alışkın ve bu gücün kesinlikle farkında. Hadi bir örnek daha vereyim.

Daha önce de demiştim: Daniel Wellington isimli bir saat markası var ve bu saat markasının bütün olayı Instagram. Dünyanın dört bir tarafından takipçi sayısını biraz yüksek olan insanlara, Instagram'a onunla çekilmiş 4 fotoğraf koymaları karşılığında en az 200 dolarlık saatlerini bedavaya gönderiyor. İnsanlar sürekli bu saate maruz kalıyor Instagram'da dolaşırken. Pazarlamanın ilahı budur. Adamların şu anki takipçi sayısı 978.000'i geçmiş! Hesapları burada. Ve sadece Instagram üzerinden dünyaca tanınmış bir marka olup çıktılar. İbret budur, hehe.

Yazacak şey çok ama ben bu meretin gücünü göstermek için son bir darbe daha vurup gideceğim. Bunları anlatmamın sebebi tamamen artık bizim de bu işin içerisine girmemiz gerektiği, çoktan geç kalmış olduğumuzu göstermek. Yenidünyanın olayı bu arkadaşlar. Siz gidip Posta gazetesine ilan verirseniz kocaman bir genç kitleyi yok saymış olursunuz. Piramitin altındaki geniş alanı hiçbir zaman unutmayın.

Neyse. Gelelim örneğe.

Patrick Janelle'i tanımayan yoktur, kendisi Instagram yüzünden popüler olmuş, bu sayede nice paralar kırmış, en son SoHo'da güzel bir ev tutmuş, şarap tadımcılığı işine bile girmiş, dünyayı dolaşmış yakışıklı bir abimiz. Bu adam, yukarıda ve daha önceki entrylerimde söylemiş olduğum her şeyi yapmış bir adam. 374 bin küsülü bir takipçi sayısı var. Ama konumuz bu değil.

Geçtiğimiz günlerce BMW markasının Amerika ayağı ve daha pek çok marka daha, Patrick ve onun gibi yaklaşık 8-9 tane Instagram ünlüsünü aldı ve 1 haftalık bir BMW rüyası yaşattı (hihihi). Sadece orada çektikleri fotoğrafları koymak için ayrı bir hesap bile açtılar: flockoffools. Fotoğraflara bakabilirsiniz. Hepsinin Elvis gibi giyinip BMW motorları sürmeler olsun, ne bileyim kaskları takıp en lüks BMW’lerle araba yarışları yapmak olsun, bu arada Kiehls gibi markaların da reklamını aradan çıkartmak olsun. Adamlar hayatını yaşıyor, sorsanız sahip oldukları tek şey bir Iphone. Bu yani.

Kapanışta "vur dedik öldürdün" yapacağım, son nefesinizi de böyle verin.

Makalesi bu: https://www.yahoo.com/tech/inside-instagrams-unofficial-lucrative-ad-111500129214.html

Okumak istemeyenler için ben özet geçeyim. Seve seve yapacağım bunu.

Instagram'da 100.000 takipçi üzerinde followerı olanların tek bir fotoğraf başına 700-900 dolar arasında para kazandığını...

500.000 follower ve üzerinde olanların bir fotoğraf başına 2.000-3.000 dolar arasında para kazandığını...

Ve moda ile alakalı olan yüksek takipçili hesapların tek bir sponsorlu fotoğraf başına en az 8.000 dolar kazandığını...

Biliyor muydunuz? 

INSTAGRAM DOSYASI PT. IV

09:45

Burada, follower ve elitizm meselesi üzerine birkaç bir şey söylemek istiyorum. İkiye bölelim, önce follower konusu.

Instagram, kendi sayfası editörleri tarafından kontrol edilen bir uygulamadır ve tabii ki, her sosyal medya aracı gibi, tamamen maddiyata dayalı olmak durumundadır. Ama bir hesap Instagram'ın bizzat kendi sayfasında tanıtılmışsa (suggested olmaktan bahsetmiyorum), zaten kazanacağı follower sayısı (çok çok uç değilse) 5 bini geçmez. (Hadi sizin için 10 bin. :)

Ama asıl konu suggested olmak ise, daha önce de yazmışolduğum gibi bu bir "community" meselesidir. Önerilen, önerilir. Mantık basit. E ne yapacaksınız, aktif olacaksınız, yorum yapacaksınız mesela. Like koyacaksınız. Suggested olmak size minimum 40 bin follower kazandırır. Ama bunu yapan Instagram'in "elitist editörleri" değil, sizin arkadaşlarınızdır, eğer arkadaşlarınız ya da sizi takip edenler sizi önerirse, iki üç kişiden fazlası sizin o follower sayısına layık olduğunuzu düşünürse siz de önerilen olursunuz. Burada herhangi bir elitizm mevcut değil. Sadece topluluk kuralları var.

Facebook'un Instagram'ı satın alması "kendi sonunu hazırlaması"na sebep olmadı, hatta istatistiklerle konuşursam:

2014'ün sonunda Instagram, aktif kullanıcı sayısı bakımından Twitter'ı (284 milyon) geçti (300 milyon). Buyurun makalesi: http://www.businessinsider.com/…han-twitter-2014-12

Şimdi ben Instagram'ın avukatı falan değilim, basit bir kullanıcıyım (aslında daha çok gözlemciyim) ama bazı şeyler için verecek cevabım olabilir. Instagram için tek tip kullanıcıya hitap ediyor denmesi haksızlık, burada kendi yaptığı "resim"leri paylaşan da önerildi, animasyon yapan da, kısa film çeken de, ne bileyim karikatür çizen de. Doğal afetlerin fotoğrafını çekenler, foto muhabirler de gösterildi. Şu sayfada tek tip olan ne olduğunu bana söylerseniz sevinirim. Instagram'ın sadece kendi communityfirst kitabının içerisinde bile Gezi olaylarından örnek bir sürü fotoğraf görebilirsiniz. Eleştirilecek yönü çok, ama tek tip profile hitap ettiği iddiası sadece o profillerde dolaşıldığının göstergesi olabilir, başka da bir açıklaması olamaz. Keşfet size sadece beğendiğiniz tarzda şeyleri getirir sonuçta. burada "fotoğraf kültüründen uzak editörler"in yaptığı tam olarak nedir, onu da bilmiyorum.

Peki, Instagram fotoğrafçıların 1-2 sene içinde terk edeceği bir alan olabilir mi?

Daha iyisi çıkarsa belki evet. Yoksa hayır. Size basit bir örnek vereyim.

Her zaman bahsettiğim fotoğrafçı Alice Gao, (yukarıda eleştirilen pahalı kap kacak fotoğrafı çekenlerden, JCrew ayakkabı giyer, defteri Hermes:) 2006-2014 yılları arasında flickr kullanmış ve 9600 küsür takipçisi var. 8 senede 9.6k.

Bu kadının Instagram hesabında yaklaşık 3 senede geldiği takipçi sayısı kaç biliyor musunuz? Ben söyleyeyim. 909.000 küsür.

Yetmediyse bir örnek daha. Çok sevdiğim başka bir fotoğrafçı, genelde aile fotoğrafları çeker: cindy loughridge. o da 2006'da katılmış flickr'a. Adresi şu. Takipçi sayısı 90 bin küsür. Baya yüksek. Peki Instagram? 3 senede 129 bin küsür.

Örnekler çoğaltılabilir.

Fotoğrafçı fotoğraf anlamında Instagram üzerinden tatmin olmayabilir, ama çok daha hızlı bir geri dönüş alır ve çok daha büyük bir kitleye ulaşır. Bu da Instagram'ı en azından daha iyisi çıkana kadar vazgeçilmez yapar. Çünkü insanlar bunun üzerinden para kazanıyor. Instagram açıldığı zaman flickr kapandı mı? Hayır. Fotoğrafı blogu için çekenler, aynı fotoğrafı kesip biçip Instagram'a da koyuyorlar çünkü orası daha aktif, bunun bilincinde. Kimse gidip bloguna bakacak değil, firmalar ve markalar da Instagram'a bakıyor. Bu anlamda Instagram'ın terk edileceği öngörüsü bence yanlış. Facebook zamanla ne kadar terk edildiyse Instagram da o kadar edilecektir, ama büyümesi sürecek.

Görsel bilgiler çağında yaşıyoruz, bir fotoğraf sitesinin terk edilmesi mümkün olabilir mi? diyetisyenler bile fotoğraf üzerine yazılarla tavsiye veriyor burada. Daha vahimini söyleyeyim. Psikologlar kliniklerini ne kadar güzel dekore ettirdiklerini gösteriyor. Eleştirirsiniz, bu size kalmış. Ama zamanın "pazarlaması" bu, olayımız bu yani artık.

Peki, gelelim ikinci kısma.

Eleştirilecek yönleri. instagram'ın insanları "aynılaştırdığı" düşüncesini yok sayamayız (insanlar ne zaman tahmin ettiğimiz kadar farklı oldular ki :/), bu yukarıda karşı çıktığım şeyden çok daha farklı. Ama bu aynılaşmanın nedeni "fotoğraf çeken" herkesin "sanatçı" olmaması, olmak zorunda da olmaması. İnsanlar taklit ediyor. Taklit ediyor ve bu şekilde kendini geliştiriyor. Ya da sadece beğendiği için gidip aynısını çekiyor. Bu kısım önemli değil. Ama artık bu devirde, her şeyin paylaşıldığı zamanda en fazla ne kadar orijinal olunabilir ki zaten. İnsanlar beğeniyor ve yapıyor işte, bu kadar basit.

İnsanların sadece fotoğraf çekmek için dışarı çıkması. Hatta sadece fotoğraf çekmek için buluşması filan. Arkadaşlar insanlar çeksin ve paylaşsın, istemiyorsanız unfollow edersiniz ve bu dert sizin için de biter. Ya tek kelime bile etmesinler buluşunca, fotoğraf çeksinler mesela sadece: Bu da bir iletişim, istenmese de zorlansa da artık böyle. Bizim zamanımız bunun çağı.

Elitizm eleştirileri. Katılıyorum ama bu, bu zamana özgü bir şey değil. elitizm her zaman biz fakirler için sinir bozucu olduğu kadar özendirici ve merak uyandırıcı da oldu. Bu kullanılıyor insanlar ve markalar tarafından. Eskiden magazin haberlerinde gördüğümüz markaların sadece görsel temsil yeri değişti, o kadar.


Daha yazacak çok şey var ama bir devasa Instagram gözlemleri entry'si daha burada bitsin.

INSTAGRAM DOSYASI PT. III

09:33

Instagram'daki en büyük olaylardan biri "suggested", yani "önerilen kullanıcı" olmak. Biraz bahsedeyim.

Bizim Türkiye’de instagram kullanımı galata kulesi, simitle beslenen mantı, Türk çayı ve papatya fotoğrafı paylaşmaktan öteye gidemediği için (ki biz bu eleştirileri şurada uzun uzun yazmıştık. İnsanların pek bir bilgisi yok bu konuda ama yurtdışında herkes bunun için çabalıyor. Şimdi sizin bir Instagram hesabınız olsun. Bu hesabı suggested yapmaya çalışalım.

1. Öncelikle bu hesabınızı aktif olarak kullanıyor olmanız gerek. Her gün mutlaka bir fotoğraf paylaşacaksınız, ya da diyelim fotoğraf paylaşmadığınız süre 2 günü kesinlikle geçmeyecek.

2. Profilinizin bir teması olacak, dışarıdan bakıldığı zaman bir anlam ifade edecek insanlara. Örneğin şehir hayatı çekiyorsanız şehir hayatı, modaysa moda, still life çekiyorsanız still life, bakınca anlaşılır olacak. (daha önce instagram'a koyulacak fotoğraflar ile alakalı bir yazı yazmıştım.)

3. İnsanlarla aktif bir şekilde ilişkide olmanız gerekiyor. Instagram bu "community" olma özelliğine aşırı önem veriyor, zaten suggested olanların #communityfirst diye bir hashtagleri (etiketleri) de var. Topluluk kurallarına uymanız çok önemli. Birilerine yorum yapın, birileriyle arkadaş olun, birilerini etiketleyin, buluşmalar yapın, fotoğraflar çekin vs...

4. Burası önemli çünkü 3 ile de doğrudan bağlantılı. Suggested olmanız için en önemli şey, en başta birinin sizi "suggest" etmesi. Diyelim ki bir A kişisi önerilen kişi oldu. O kişiye atılan suggestion mailinde, ondan Instagram'ın keşfetmesi için yeni kullanıcı isimleri ya da etiketler istenir. Topluluk olmak bu yüzden çok önemli. Birileriyle iletişimde olmanız sizin de keşfedilmeniz açısından çok önemlidir, önerilmeniz gerekiyor çünkü.

5. Tüm bunları yapıyorsanız, özgün olduğunuzdan eminseniz vs. zaten hemen keşfediliyorsunuz. Sizi öneren kullanıcı sayısı ne kadar çoksa o kadar çabuk suggested oluyorsunuz.

Peki, o halde soru şu: Neden suggested olmak istemelisiniz?

Önerilen kullanıcı dediğimiz durum, genelde Instagram'a yeni üye olmuş olan insanların karşısına çıkan "takip edilesi kişiler" listesinde olmak demek. Haberiniz var mı bilmiyorum ama geçtiğimiz aylarda (Ocak ayı, hatta) Instagram günlük kullanıcı yoğunluğu bakımından Twitter'ı bile geçmişti. Her gün binlerce, belki milyonlarca insan üye oluyor ve onların karşılarına doğrudan sizin kullanıcı adınız "önerilen" olarak çıkıyor. Suggested olduğunuz zaman Instagram'ın kendi Instagram hesabı da sizi takip ediyor. Ortalama 2 hafta kadar takip edilip unfollow ediliyorsunuz, bu süre bazen değişebiliyor da (daha çok olduğu gibi daha az da olabilir). Bu süre boyunca günde en az 2 bin takipçi geliyor size. Bu takipçilerin büyük bir kısmı yeni üyelerden oluşuyor. Sonrasında Instagram sizden ev adresinizi istiyor ve size ufak hediyeler gönderiyor ara sıra (takvim vs. gibi). Eğer önerilenler tarafından önerilmeye devam ederseniz tekrar suggested da olabiliyorsunuz, bunun bir sınırı yok. Aynı zamanda siz de çok sevdiğiniz ve daha çok takipçiyi hak ettiğini düşündüğünüz hesapları "keşfettirebiliyor"sunuz.

Peki, tüm bu takipçi muhabbeti nereye gidiyor, aslında klasik... Sosyal medyadan para kazanabilmek ya da küçük eşantiyonlar alabilmek, küçük hediyelerle kendini şımartmak gibi.


Sonuç olarak neden sizin de bir Daniel Wellington saatiniz olmasın?