Gittim ve Gördüm: ODTÜ (odtü_meet)

15:11

Evet ODTÜ!
Haberiniz var mı bilmiyorum, geçtiğimiz günlerde Ankara’da ODTÜ’nün ev sahipliğinde bir Instameet yaptık. İstanbul’dan gelen Instagram kullanıcıları ile birlikte, ODTÜ koordinatörlüğü eşliğinde sabahtan akşama kadar gidip görülmemiş tek bir yer bırakmadık.
Sabah Eymir’deydik.

image
image

Sonra ODTÜ’nün içerisinde gezdik. Uzun uzun yazmayıp bundan sonrasını fotoğraflara bırakıyorum.

image
image
image
image
image
image
image
image
image
image
image
image
image
image
image

Ve tabii ki meraklısına, kamera arkası...

image

Katılanları şöyle bir yazacak olursam:
Bizi bir araya getiren başta Sezgi Olgaç, analog makinelerinin seslerini asla unutamayacağım sevgili rrrroza ve mujganozceylan, zaten bu blogdan artık tanıyor olduğunuz harvard18, kırmızı merakına hayret ettiğim cortiyum, elma ağaçlarını bizim için tespit eden erbilkececi, buluşma ekibine ilk katılan doacusta, ve ben hallerlale. Kimseyi unutmamış olmayı diliyorum. Öteki katılımcıların fotoğraflarına bakmak için Instagram’da “odtu_meet” etiketine bakmayı unutmayın!
Umarım fotoğraflara bakarken siz de benim kadar eğlenmişsinizdir; yorumlarınız, eleştirileriniz, şuraya da git dediğiniz yerler varsa mesaj kutum her zaman açık.
Sevgiler!
Not: Bu gönderideki bütün fotoğraflar Fuji XE-1/35 mm ve LG-G2 ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ve VscoCam ile düzenlenmiştir.

B&W: Resimdeki Eller (Hands in Frame)

15:09


image

Fotoğraf çekerken etrafıma korkunç bir dağınıklık verdiğimden bahsetmişimdir daha önce, sürekli bir hareket hali, zevkli bir telaş, bazen koşturmaca… Çoğu zaman gizli “eller” fotoğraflara dokunur ama onların varlığını ben bile unuturum. Ama herhangi bir fotoğrafa canlılık veren yegane şey de eller olmuyor mu her zaman… Bu yazı onlara bir gönül borcu. Hadi size biraz onlardan bahsedeyim.

image

Mesela birincisi, sıklıkla yazı yazıyor ve fotoğraf çekiyor. En son konuştuğumuz zaman ise dikiş dikiyordu, aslında tam olarak dikiş de denilemez ama o küçük ayrıntıyı saklayabiliriz diye düşünüyorum, yoksa tıp okuyor olmasının diktiği şeyle hiçbir alakası yok. İkincisi ise yazıyor, fotoğraf çekiyor ve ders anlatıyor, hatta öğrencilerine yaptığı zor sınavları (hep karşı çıkıyorum!) onlarla kontrol ediyor. Onun hakkında yazacak şey çok ama o zaten bir şekilde hepsini önceden biliyor (bunun da onun mistik güçleri olmasıyla alakası yok!).

image

Çoğu zaman çok dertli bir insan olup çıkabiliyorum ben, huysuzluğum hiç yok da değil. Oradan nasıl görünüyor bilemesem de aynı problemleri başa sarıp sarıp anlattığım zaman bu ellerin sahibi en anlamlı çözümleri sunabiliyor, şu bir gerçek ki fotoğraf çekerken de en çok onunla uğraşıyorum.

image

Bu ellerin sahibi ise şu an Türkiye’de değil, muhtemelen Nijmegen caddelerinde mutlu mutlu yeni kiraladığı bisikletini sürüyordur, saatin onun için bir şeyi değiştireceğini de hiç sanmıyorum. Her şeyi başlatan ekibin en başında o vardı, bu çılgınlığı ortaya atıp hemen ardından kendisini ülkeden dışarıya atması da ayrı bir komik. Ama yeri hep hazır.

image

Bu ellerin sahibi benim ama konu kesinlikle benim Karadenizli ellerim değil. Bu fotoğrafı çeken her zaman kamera arkasında olmayı tercih etse de, ben onu buralara kadar taşımak isterim, çünkü bazı insanların kendi hayatlarının senaryosunu yazıp, kendi filmlerini de çektiklerini hissedersiniz, işte o da tam böyle biri…
1. 2. 3. 4.
Not: Bu yazıdaki fotoğraflar Sony A7/55mm ve Canon 550D/18-55mm ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ile düzenlenmiştir.

Gittim ve Gördüm: Grano Coffee & Sandwiches

15:08

Sizi bilmiyorum ama ben bu haftaya yepyeni kararlarla başladım, yani en azından başlamayı ummuştum ve hatta suç ortaklarım bile hazırdı. Pazartesi okula gidip arkadaşlarıma yeni mali-ekonomik planımızı açıklayacaktım…
Ama bu başka bir hikaye. Hadi başlayalım. Bu seferki yerimizin adı Grano Coffee and Sandwiches.

image

Ama tabii önce… Özel aracını kullananlar için adres bu yazının en sonunda yazıyor olacak, ama toplu taşıma ile gidecek olanlar, Kızılay’dan Ankaray’a bindikten sonra Aşti’de inecekler. Metrodan çıktıktan sonra hemen yandaki 3. Sokakta bulunuyor burası. Yeri gayet güzel, bu duruma bir tik koyabiliriz. Evet işte:✓ (Bunu yapmayı epey sevdim eheh. Google’dan kopyaladım.✓)

image

Girişi tam olarak böyle. Ufak, butik bir yer aslında. Ama ben böyle yerleri çok severim, çünkü “zincir” yerlerden ne kadar uzak olursam bir o kadar mutlu oluyorum. Böyle yerlerde mekan sahibi yerini öyle ayrıntılarla özelleştiriyor ki oranın bir parçası olduğunuzu da hissedebiliyorsunuz.
Derin bir nefes alıp içeri girelim:

image

Bu upuzun, son derece parlak fotoğrafın iki amacı var: Öncelikle hem kahve çeşitlerini hem de fiyatlarını gösterebiliyor. Aslında ne kadar ucuz olduklarını göstermek istiyorum. Espresso 2.5 lira? Evet! Latte 5.25? Evet! Ucuzluk konusuna benden bir tane daha: ✓ (Bu işe sarmış olabilirim eheh.) İkinci amaç da şu: Gittiğim mekanlarda sanırım en titizlikle baktığım şeylerden biri ışıklandırma biçimidir. Bu fotoğraf mekanın ışıklandırmasını birebir yansıtıyor diye düşünüyorum ama ben etraftan yansıyan sarı ışığı bir türlü sevemiyorum.
Şimdi şu yukarıdaki mutfağa biraz daha yakından bakalım:

image

Sık sık sorulduğu için söyleyeyim unutmadan, Grano alkollü değil. Yani:✓✓ (eheh)
Buranın hemen yan tarafı ise oturma alanı. Mekan küçük ama yüksek olduğu için bugünkü fotoğraflarımız böyle uzun olmak zorunda. Neyse ki en güzel kısımlarını sonraya sakladım, henüz daha sürprizli bölüme gelmedik.

image

Şu alttaki köşeyi İstanbul’daki TWINS’in köşesine benzetiyorum biraz, hatta neredeyse aynısı gibi. Etrafın sakin olması da benim için ayrı bir güzeldi, ama bir saniye, etraf sanki “fazla” sakindi. Belki siz ders çalışmak için kullanabilirsiniz ama ben buraya daha çok sohbet etmeye ve kafa dinlemeye giderim diye düşündüm. Yeri yüzünden de tam “Ankara’ya adım atıldığı gibi gitmelik” mekan olmuş, malum, Aşti’yle komşu.
Unutmadan söyleyeyim: Buranın sandviçleri çok meşhurmuş ama biz tok gittiğimiz için henüz yiyemedik, yine de aklınızda bulunsun derim.

image

Sizi bilemiyorum ama benim “Ankara’da yeterince ararsanız her şeyi bulabilirsiniz” savım gittikçe daha da gerçek oluyor. Ben bugüne bugün Ankara’da Chemex bulabilmiş insanım arkadaşlar, bana bu şehirden şikayet etmeyin. Şimdi geldik sonsuz gibi olan kısma, bu yer için olan bütün fotoğraf hakkımı aynı şey için kullanmak istiyorum. (Unutmadan not: Chemex demlemesi için filtre kahve fiyatı alıyorlar, o da 4.5 lira sanırım. Fazla tercih edilmiyor dediler. Şu konuyu tatlıya bağlayalım: Chemex bulunca içeceksiniz arkadaşlar.)

image

Burası bir üst fotoğrafta gördüğünüz köşe. Ben yine dayanamayıp buraya ait olması gereken fotoğraflardan birini taa yazının başına koydum ama onu tekrar anabiliriz değil mi? Bu masanın biraz orasına biraz burasına dokunduk, her zaman olduğu gibi dekorla oynadık, elleriyle model olan Z.’yi de yine el mankeni yaptık ve…

image

Daha güzelini ise sonraya sakladım:

image

Her şeyin ışıkla birlikte ne kadar değiştiğine dikkat ettiniz mi, bence bu büyüleyici bir şey. Bir anda bütün karakteri değişiyor mekanın ve farklı bakmaya da başlıyorsunuz.
Bir tane daha, bu gerçekten son, söz!

image

Yazının sonuna yaklaşmışken söylemek istediğim bir şey var: Bu blogu tutmak benim için biraz da deneysel oluyor, sürekli yeni bir şeyler deniyorum. “Gittim ve Gördüm” yazmaya başladıktan sonra envai çeşit fotoğraf makinesi ve lens kullanma şansı elde ettim (meraklısına! şimdiye kadar sevgili arkadaşlarım sayesinde blogda kullandığım makineler, eksik yoksa: Canon 550D, Nikon D1100, Iphone 5s ve 6, Samsung S4, Fujifilm X-E1, Zenit TTL, LG G2 ve şimdi de…), bu yazı için fotoğraf çekerken de Z. sayesinde yepyeni bir makine kullandım, güzeller güzeli bir Sony A7, 55mm Zeiss. 

image

Sony A7, şimdiye kadar kullandığım en güzel makinelerden biri, hatta en güzeli. Genelde elime aldığım her fotoğraf çekebilen cihazda söyleyecek bir şeyler bulurken A7′de öylece kalakaldım arkadaşlar. Bence bu makineyle alakalı tek problem lensi, benim kullandığım 55mm. Zeiss’ın Sony’ye özel lenslerinin kalitesi muazzam, o diyafram yapraklarının açılıp kapanmasını görmek için selfie çekmiş bir insanım ben sonuçta eheh. Ama ne yazık ki 55mm benim gibi interior, iç dizayn çeken insanlar için uygun değil. Gördüğünüz gibi bütün fotoğraflar biraz “yakın”, çünkü zaten lensin kendisi bizzat “göz” gibi.
bknz. Mekan incelemesini bırakıp makine incelemesine geçmek? Kimse de dur ne yapıyorsun demiyor.
Daha da dağıtmadan hemen bir “ayrıntının ayrıntısı”na bakalım, hoop:

image

#ihavethisthingwithfloors Evet!
Yine onlarca fotoğraf içerisinden bu kadarını seçebildim, umarım sıkılmadan buralara kadar sağ salim gelebilmişsinizdir.
Kapatmadan önce benimle her yere, yani gerçekten “her” yere gelen iki özel insana teşekkür etmek istiyorum. Çoğu zaman kaotik düşünce akışıma tahammül edebilen, kültür karmaşalarıma gülüp geçebilen, sonsuz desteklerini her an hissettiğim iki dost. Birisi size yazdığı kitaplardan ve senaryolardan bahsederken, diğeri çok sevdiği şiirlerden ve fotoğraflarımda bulduğu kusurlardan:) bahsedebilir. İkisini de çok seviyorum.
İşte bitti.
Eğer sizin de fotoğraflar ve yazılar için olumlu-olumsuz eleştirileriniz varsa; şuraya da git, buraya da bak diyorsanız mesaj kutum her zaman açık, yorum bırakmayı unutmayın!
Sevgiler!
Adres:3. Sokak (Bişkek Caddesi (eski 8. Cadde)), 06490 Ankara 
Not: Bu yazıdaki fotoğraflar Sony A7/55mm ve LG G2 ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ile düzenlenmiştir.

Gittim ve Gördüm: Tomato Fresh Italian

15:06

Ankara'da etrafta yeterince dolanırsanız karşınıza seveceğiniz bir yer mutlaka çıkıyor. Bazen şehirden biraz (aslında epey!) uzaklaşmanız gerekse bile. Yine upuzun, yine fotoğraf seçmekte zorlandığım bir yazı. Bu seferki yerimizin adı Tomato Fresh Italian. Hadi başlayalım.image

Ama her zaman olduğu gibi önce yol tarifi. (Çünkü ben bir yer keşfedip, gidecek yolu bilemeyince sinir olurum!)
Tomato, bilenler için Park Caddesinin hemen girişinde bulunuyor. Arabayla gidilmesi elzem, çünkü merkeze epey uzak. Ama toplu taşıma kullanacaksanız iki alternatif belirledim: Birincisi Meşrutiyet'ten kalkan 163 ve 165, Caddenin girişinde bırakıyormuş (ama deneyip gitmedim, yola çıkmadan önce tekrar bakın derim). Diğeri ise bir nebze daha kolay: Kızılay'dan Çayyolu metrosuna biner, son durak olan Koru'da inersiniz, yeri tam olarak Arcadium'un arka paralelinde kalıyor. İyi bir yürüyüşçüyseniz harika, değilseniz 2-3 km için bir taksi tutmanızı öneririm. Park Caddesinin hemen girişinde, zaten Elf gözleriniz hemen görecektir tabelasını. Bir bakalım:


image

Biz gittiğimiz zaman haftaiçiydi ve öğleden sonra 2-3 sularıydı. O yüzden epey sakindi ama sahibinin söylediğine göre cuma, cumartesi ve pazar günleri o kadar yoğun oluyormuş ki çoğu kişiyi geri gönderiyorlarmış. Ve belirteyim, hiç de küçük bir yer değil içerisi.


image

Bu fotoğrafı oturduğumuz yerden çektim ama daha sonra etrafta epey dolandıktan sonra (epey!) şu bisikleti görebilmek için daha uygun bir açı olmadığını fark ettim. Orası hemen giriş oluyor. Ama sol köşede gördüğünüz kapıdan içeriye bir adım attıktan sonra durun, size orayı göstermek istiyorum:


image

Bir tane daha!


image

Bu masaya tam anlamıyla bayıldım! Her köşesinden elli ayrı fotoğraf çekebilirsiniz ve hepsi de ayrı güzel olur eminim. Ama fazla ileriye gitmeden şöyle bir sağa bakalım:


image

Ha-ri-ka değil mi? Bu köşeyi bambaşka sevdim diyebilirim. Sizleri şimdiden bıktırmamak için biraz yavaşlayalım, bu sırada da size kapının hemen yanında gördüğüm küçük bir limon ağacını göstereyim:


image

Araya girmesem olmaz. Aslında bunu sonda söyleyecektim ama madem alakalı alakasız hiç susmuyorum, neden bunu da sormayayım dedim: Blogda ilk defa bir gönderide fotoğraf düzenleme şeklimi komple değiştirdim. Yorum bırakırsanız da bambaşka sevinirim bu konu hakkında. Biraz oturalım hadi.


image

Şu yukarıdaki fotoğraf tam bir blogger fotoğrafı olmamış mı ya, heheh. İnsanın ruhunda varsa demek ki...
Biz buraya 3 arkadaş gittik ve İtalyan restoranına uygun olsun diye (zaten menüde İtalyanca olmayan tek şey içecek isimleriydi, hihih) 2 lazanya, bir de pizza margarita sipariş ettik. Utanarak belirtmeliyim ki hayatımda ilk defa lazanya yedim (aferin, alkış). Ve birincisi, kesinlikle beklediğim gibi bir şey değildi (Garfield'ın oyununa geldik). İkincisi, spoiler vermek gibi olmasın, siz bana da pek bakmayın ama içinde erişte parçaları olan, üstünde kıyma olan, bir güveç dolusu peynir eritmesi gibiydi (gurmelik kim, ben kim). Normalde güzel olabilecekken bir noktadan sonra o peynir tam anlamıyla "baydı" arkadaşlar. İki kişi denedik, ikimiz de aynı şeyi düşündük. Ama yemekten önce getirdikleri atıştırmalıklara adeta bayıldık.
Neyse konumuz o değil. Konumuz çok başka. Çok oturduk, devam edelim:


image

Oradaki masalar düzenli bir şekilde yerleştirilmiş. Bence olmuş, tam İtalyan işi, kendi ağırlığını belli ediyor ama biraz da Türk havası var.


image

Bu gördüğünüz masaların tam karşısında fırın var. Orada yoğun bir çalışma var eheh. Bir bakalım:


image

Ustam bana selam gönderdi fotoğraf çekerken, ben de buradan ona selamımı gönderiyorum, ellerine sağlık tekrar. Şöyle biraz sağa bakalım:


image

Biz o kadar yollara düştük ama gidince fark ettik, şimdiden söyleyeyim çünkü bana sıkça sorulan sorulardan birinin cevabı olacak bu kısım. Tomato, alkollü arkadaşlar. Ama sanırım alkol alanlar için ayrı bir yer yapılmış:


image

Aklımdan tamamen çıkmış. Şimdi bu kadar ilerlemişken geriye dönelim, taaa en başa kadar gidelim. Size üst katı göstermeyi unuttum! Şöyle içeriye kafamızı uzatsak yeterli olur bence:


image

Bu kadar geri gitmeye kessinlikle değdi. Bu güzel oturma alanının karşısı iseee...


image

Bir de şunu göstermesem olmaz çünkü ben bu Amerikan stiline bayılıyorum. En son nerede bu tarz bir yer gördüğümü hatırlamıyorum ama bana bu modern duruş stil sahibi geliyor.


image

Yeter dediğinizi, bitir artık dediğinizi duyar gibiyim. Ama bitmiyor. Biraz fiyatlardan bahsedeyim. Menünün fotoğrafını çekmedim ama herhangi bir pizzanın fiyatı 20 liradan başlayıp yukarı doğru çıkıyor. Lazanya 24 lira (öğrenciyseniz kredinizi aldığınız gibi gidiverin). Yemekler de 30 lira ve küsuratları şeklinde artıyor. Kafanızda kaba taslak bir bütçe belirmiştir sanıyorum (kola da 6 liraydı sanırım).


image

Bu yukarıdaki güzel yerin, aslında restoranın derinliklerinde (keşifçi olarak ben kurcaladım her köşesini) çok çok çok güzel bir yer buldum. En yukarıda gördüğünüz fotoğraf orasıydı, sona kadar sabredemem deyip başa koymuştum (eheh). Şimdi biraz daha yakından bakalım:


image

Şu masanın güzelliği...
Ve manzarası da bir o kadar güzel:


image

Sanırım artık sona geldik. Birkaç bir şey:
Her zaman söylüyorum, bir mekana gittiğiniz zaman fotoğraf çekmeniz için size yardımcı olmaları kadar zarif bir şey yok. Bir de her köşesini göstermek konusunda hevesli olmaları da anlayışla karşılanabilecek bir durum. Bunca fotoğrafa rağmen yine de eksik olan çok fazla şey oldu, maalesef. Çekmediğimden değil (eeeh) ama artık bu yazının uzunluğu beni korkutmaya başlıyor.


image

Bu blog ağırlıklı olarak dekorasyon ve iç tasarım blogu olduğu için yemeye içmeye fazla yer vermiyorum, o yüzden kızmazsanız çok sevinirim. Böyle bir yer bulunca (ki Ankara'da pek fazla olmuyor, malum) keşke demekten de kendimi alamıyorum.
Gelelim ayrıntının ayrıntısı'na... Şu masayı görmezden gelmek imkansız. O da son fotoğrafımız olsun.


image

İşte böyle.
Yine sizi çok yordum, yine oradan oraya sürükledim ama umarım hoşunuza gitmiştir, umarım okurken bunalmamışsınızdır. Lütfen yorum bırakmayı, "şuraya da git" dediğiniz yerler varsa onları da söylemeyi unutmayın. (Ayrıca yukarıda bahsettiğim fotoğraflar konusunda yapıcı, yıkıcı, her eleştiriye hazırım eheh.)
Bu arada son notum benimle buraya gelen çok sevgili iki dostuma (onlar her yerde benimle!) ve Ankara içerisinde yol tarifi konusunda beni hiçbir zaman yarı yolda bırakmayan sevgili Miraç'a gelsin. Kendisine ne zaman yol sorsam hiçbir zaman beni geri çevirmedi, buradan çay borçlarımı da unutmadığımı belirtmek istiyorum.
Adres:
Park Cad.No.15 Ümitköy/ Ankara (0312) 219 0019
İnternet sitesi için TIK.
Bu yazıdaki fotoğraflar Fujifilm XE-1 35mm lens ve LG-G2 ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ile düzenlenmiştir.