35mm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
35mm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GERİYE DOĞRU EN AZ 10.000 ADIM

12:18


Uzunca bir süredir fotoğraf çekerken neyi kaçırdığım üzerine düşünüyorum: Gerçekten neyi kaçırıyor olabilirim ki, diğer herkes gibi ben de oradayım, tamamen aynı atmosferin içerisindeyim, aynı kahveyi içiyorum ve vücudum da en az onlar kadar bulunduğu ortamı algılıyor. Bazen nedense bir ortamda fotoğraf çekmenin bana özel değişik bir alan sağladığını bile düşünüyorum, daha doğrusu düşünüyordum. Kendi özel alanımda, kendi vizörümde o anı donduruyorum ve o tamamen bana ait oluyor, karmaşık topluluklar ve yorucu duygudurum ifadeleri içerisinde bana kazandırdığı kişisel bölge. An. An'lar dizini.

Ama başta da dediğim gibi bir şeyler kaçırıyor olma hissi bir süredir yakamı bırakmıyor; arkadaşlarım, özellikle fotoğraf çekerken onları "dinlemediğimi" düşünmeye başlıyor, farklı bir frekansta seyrediyorken, sadece orada olmuş olmak için oradaymışım gibi. Ya da gözlerim her an fotoğrafını çekecek bir şey arıyorken dikkatim karşımdakinin dudaklarından dökülenleri var gücüyle oradan alıp birleştirmeye çalışıyormuş gibi: En sonunda bir şekilde bölünüyorum. Bazen bir an için, gerçekten doğal bir an için bekliyormuşum gibi hissediyorum ama bu son derece vahim olduğu kadar komik de bir olay: Siz sadece doğal davranın derken bir çerçeve dışından kendi fenomonumu oluşturmaya çalışmam: Zavallıca? Belki. Hayır. Nihayetinde yoruluyorum biraz. Dürüst olmak gerekirse daha çok şaşırıyorum, çünkü kendi anılarımın kaynağına gidemez bir noktaya doğru gitmişim: Tam anlamıyla an'ın içini boşaltmışım.

Takdir edersiniz ki içinizde bir çirkinlik oluşturmuşken etrafınızda güzellik bulmak çok da matah bir şey değil.

Zaten ben de uzun süre ayak direttim.

Geçtiğimiz günlerde ilk defa evden "bugün fotoğraf çekmeyeyim" diyerek gezmeye çıktım: O gün yine uzun zamandır olduğu gibi içten içe dağılacakmışım gibi hissediyorum, anlamsız bir mide ağrısı ve her an patlayacakmışım ama kütleçekimi bütün parçalarımı toz olmaktan koruyor gibi; korkunç ve ürkütücü, ama kesinlikle şaşılacak bir şey değil. Aksine uzun zamandır ortalığa dökülmesinden korktuğum bir şey. Bir süre sürekli değişen kararsız hallerden sonra güzel bir teklif geliyor: Evet, kesinlikle ODTÜ'ye gidebiliriz. Gitmeyebiliriz de. Benim için gidip gitmemenin varlıksal değeri çok önemli değil, ben zaten uzun bir zamandır bulunduğum yerde değilim ki. Bir M1 üç boyutlu evreninin hayali koordinatları arasında dolaşıyorum sadece, sistematik bir gözle bu evrendeki her şeyi tarıyor ve önem sırasına göre kaydediyorum.

Evet kesinlikle ODTÜ'ye gidebiliriz. Gitmeyebiliriz de. Nitekim gidiyoruz.

Mimarlık Fakültesinin orayı çok seviyorum, her köşesinin fotoğrafı çekilebilir, her köşesi ayrı güzel. Bir an bir noktada gözümün ucuyla bir ters ışık yakalıyorum, aklımdan düşüncesi geçip gidiyor. Yeniden yürüyorum. Eleştirmeden hem de. Bakmadan, incelemeden. Hiçbir şey aramadan. Tuhaf, muğlak bir his. Kampüsün içerisinde öylece boş boş gezinmek. Çok ilginç, şu sıralar video çekmeye takmış olduğum halde kamera elimde bile değil. Bir ara bir kedi gelip kucağıma oturuyor, gerinip rahatlıyor orada, kendini sevdiriyor. Gün batımına yaklaştıkça Devrim'deki ışığın güzelliğini düşünmüyorum, aslında düşünüyorum ama kedinin kuyruğunu şöyle bir sallamasıyla beraber esip gidiyor kafamdan. Güzellik bu diyorum, mavi gömleğimin üzeri simsiyah kedi tüyleriyle kaplanıyor ama hayır, güzellik bu, bırakalım kalsın orada. Canlılık bu, mırıldanıyor ve pençelerini açarak geriniyor iyice.

Farkında olmadan içini boşalttığım her şey için kendime borcum on biner adım ve birer kedi okşayışı. 

Eve gelince kampüste eskiden çektiğim fotoğraflara bakıyorum, buradaki de onlardan biri. Uzun zaman geçtikten sonra o an'ın içerisini ancak şimdi gerçekten doldurabiliyorum: Saklanmış, ama ileride ortaya çıkacağı kesin. Sonradan dönüp bütün izleri tek tek arayacak ve yine tek tek soracak hepsinden hesabını...

İLKEL BİR İÇGÜDÜYÜ KOVALAMAK

13:07

Bir süredir, sanırım biraz da takıntılı bir şekilde, sürekli düşündüğüm bir şey var: Propriosineptif duyu. Ya da ne denir, kinestetik farkındalık, belki? Ama ben buna kendimce bir çeşit "denge" demeyi tercih edeceğim. Hem kısa, hem daha net.

Bu sene Trabzon'da bir gün yayladan dönerken, dedem şöyle bir şey söyledi: Yaklaşık 50 sene önce büyük bir taşı, yine büyükçe bir ağacın çatal gibi duran dallarının arasına koymuş ve taş o zamandan beri orada duruyormuş. Benim de fotoğraf makinem yanımda olduğu için, gel beraber gidip bakalım, sen de fotoğrafını çekersin dedi. Benim kabul etmemle beraber diğerleri de heves etti ve 6 kişi, bir taşı bulmak için yola çıktık.

Yayladan inerken araç yolundan saptık ve dimdik bir dağı yukarıdan aşağıya doğru yürüyerek inmeye başladık. Kimseyi ayrıntılara boğmak niyetinde değilim; taşı bulmak, rahatlıkla tahmin edebileceğiniz gibi uzunca bir yılan hikayesine döndü. En son 6 kişilik grup 3'e 3 olarak ayrılmıştık ve benim makinem abimde kalmıştı, abim de ilk gruptaydı. Bir ağacı işaretçi olarak belirlemiştik, plana göre ilk 3 kişi o ağaçtan yukarıya doğru taşa bakacaklar, bulamazlarsa en yukarıya arabaların durduğu yola çıkacaklardı. Benim de içinde bulunduğum diğer 3'lü de belirlenen ağaçtan aşağıya, dere kenarına kadar inecek, yukarıdan getirilen arabalara oradan binecektik.

Gelin görün ki, dedemin 10 dakikalık mesafe gibi anlattığı yol, 3 saatten fazla sürdü. Hikayenin bu kısmında ifteri dediğimiz otlarla kaplı sık ormanlık ve dikenliklerde defalarca kayıp düşmelerim ve hava iyice kararmadan yol yordam belli olmayan ormandan çıkmaya çalışmalarımız var. Tabii taştan eser yok. Saatlerce dimdik, yabani bir ormandan aşağıya iniyoruz, bütün olayımız bu. Ama gelin görün ki sürekli ve hızlı bir şekilde düzgün bir biçimi olmayan yokuş şeklindeki yolu inerken insanın bacaklarında oluşan ağrı, bana tuhaf bir dengeyi hissettirdi. O günden beri sık sık bunu düşünüyorum, öyle bir yolda vücudun düşmemek ya da kaymamak için bilinçsizce nasıl çaba sarf ettiği, ayaklarımın en ince kıvrımlı yollara nasıl bastığı, ısırgan gelmesin diye kollarımızı kaldırarak parmak ucunda yürümelerimiz... Tüm bunlara dikkat etmenin aslında muhteşem bir farkındalık olduğu... Vücudun şekilden şekle girmesi, bacakların gücünü nereye vereceğini mucizevi bir şekilde ayarlaması, ayakların iki adım önceden her şeye hazırlıklı olması...

Komik (hatta saçma belki) ama inerken şöyle düşünmüştüm: Benim yerimde Boston Dynamics'in o efsanevi insansı robotlarından biri olsa oradan inemez gibi gelmişti. O an bile bunu düşünüp eğleniyordum. Şimdi garip gelse de o an vücudumdaki bütün eklem pozisyonu hislerinin "farkında" gibiydim, bu propriosineptif duyuların kontrolünü bir an olsun bilinçli olarak yaşamak (en azından bilinçli olduğunu sanarak yaşamak), o günden beri bende "hareketi" arama hissi oluşturdu. Dengeyi ya da. Merdiven çıkarken bütün gücümü nasıl bir bacağımdan ötekine aktardığım. Veya nasıl dans edebildiğim. Kollarımı kaldırıp ısırganlardan kaçarken nasıl dengede durabildiğim...

Şimdi rüya gibi geliyor ama bazen bir an yakalıyorum gözümle, bir hareket fark ediyorum. Bir siluet gibi geçip gidiyor, oysa ne kadar alışmışız bir şey ararken kitap yapraklarını hızla çevirmeye. Dışarıdan bakınca, örneğin bir makinenin diyaframıyla oynayınca nasıl da "bir anlam ifade eder" hale geldiklerine hayret ediyorum. Chantal (Anderson) bir fotoğraf çekiyor mesela, kadının biri bir alışveriş arabasını sürüyor. Alışveriş arabasının gölgesi görünüyor, o hareket bir anda "durduğu" zaman bir şey oluyor, her şey dengede olarak asılı kalıyor ve o hissi tekrar yaşıyorum: Kadın gücünü tam öteki bacağına verecekken... Donuyor!

Ve işte, ilkel bir içgüdüyü yeterince kovaladıktan sonra insan neredeyse 23 senelik bedenini bile yeniden keşfedebiliyor.

Not: Yukarıda bahsettiğim taşı ve hikayenin devamını merak edenler için mutlu bir sonum var. Bizden ayrılıp yukarı doğru giden ilk grup ağacı ve taşı buluyor, makinem abimde olduğu için fotoğrafını da çekiyor hatta. Merak edenler için TIK ve taşın ağaçtaki yerini daha iyi belirtmek için modellik yapan dedemle birlikte TIK. Ağacın elli sene içerisinde taşı bu kadar sarması ayrı bir yazının konusu gibi, doğayı kendi haline bırakınca her bozukluğu güzellikle örtüp, uykuya yatırıyor.

COHERENCE (Tutunum)

15:24


image
image
image
image
image
image
image

Not: Bu gönderideki fotoğraflar Fujifilm XE-1/35mm ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ile düzenlenmiştir. Model: harvard18.

Gittim ve Gördüm: KRAZ Coffee Shop

15:19

Baharın gelmesi Ankara’yı güzelleştirdi diyorum, inanmıyorsunuz. Yepyeni bir yerdeyiz bu sefer. Hatta açılışını bile biz yaptık, tam olarak 20 Mayıs günü. Adı KRAZ Coffee Shop. Hadi başlayalım.

image

Ama önce yol tarifi.
KRAZ, en son yazısını yazmış bulunduğum Eagles Coffee’nin komşusu aslında. Adres de aynı şekilde, Hilmi Barlas Yaşam Merkezi içerisinde, Elizinn Pastanesinin tam arkası. Toplu taşıma kullanacak olanlar Çayyolu metrosunun son durağında inip ring servisine binebilirler, tam olarak önünden geçiyor. Ayrıntıları zaten biliyorsunuz.
Ben size fotoğrafları göstermek için sabırsızım açıkçası, olayımız tamamen bu, hehe.

image

Biz buraya tam 4 kişi gittik (standart ekibi artık biliyorsunuz, el mankeni 1-2-3 şeklinde gidiyorlar :) ve açılış olduğu için aşırı kalabalıktı. Kalabalıklar benim gibi iç mekan fotoğrafı çekmeyi sevenler için uzak durulması gerekilen durumlar olduğu için, aynı zamanda girişinin neredeyse hiç doğal ışık almaması sebebiyle kendimizi ikinci kata zor attık. Sonra oralar hep bizim oldu zaten.

image

Burası bizim bulunlduğumuz yer, üst katta sadece mobilyalar var. O kısım daha bir açık alan tarzı, sanırım sigara içenler için ayrı olarak düşünülmüş. Bu kata çıktığınız zaman tam karşınıza ise şöyle bir güzellik çıkıyor, resim sergisi var:

image

Biraz daha yakın? Bence olur.

image

Başka bir yerde fotoğrafını görsem sadece sergi salonu sanabilirim, o derece hoş bir ambiyans oluşturmuşlar içeride. Kafamızı şöyle biraz sağa doğru çevirelim ve...

image

Salvador Dali’nin portresi bile var???
Birinci katın kalabalığından ikinci kata kaçtık ve o telaş içerisinde çalışanlar bizi unuttu ama öyle nazik davrandılar ki anlatamam. Hatta etrafı ne kadar karıştırdığımızı size bir ara göstereceğim, şimdi ürkütmeden devam edelim ama.
Bu katın ışığı mü-kem-mel. Böyle soft, böyle rüya gibi gelen bir ışıkta uzun zamandır fotoğraf çekmemiştim. İnsan fotoğrafını çekmek için keşke daha çok şey getirseydim diye hayıflanıyor.

image

Buraya Zenit’imi de alıp gittim ama çok fazla fotoğraf çekemedim. Işığın bir türlü sabitlenmemesi ve Zenit’teki pozometre yoksunluğu, ayrıca analoga iç mekanlarda “hala” biraz güvenememe beni iyice sinir hastası yapmadan dijital makinelerle çektim fotoğrafları. Burada @harvard18′in elindeki makine Sony A7′si.

image

Bu bir Gittim ve Gördüm yazısından çok “etrafa bir de böyle bakın” yazısı oldu aslında. (Bu garip isimlendirmeler zincirine bir noktada son vermeliyim bence.:)
KRAZ’la alakalı en sevdiğim şeylerden biri self-servis olması. Self-servis güzel bir şeydir arkadaşlar, ister inanın ister inanmayın, mekanlarda buna bile bakar hale geldim. Self-servisin psikolojisi hoştur çünkü, insanda kısa vadeli zarardan sonra uzun vadede geçirilecek güzel vakitleri temsil eder.
Bulunduğumuz kata bir de yukarıdan bakalım şimdi.

image

Böyle otantik bir aydınlatma bulmuşken bir de karşıya bakalım tekrar. Güzel bir bakış olmasına çalışalım ama.

image

Merdivenlerde dolaşmayı bırakıp sizi biraz dinlendireyim şimdi. Ne var ne yok onlardan bahsedeyim.
KRAZ, Petra’nın efsanevi kahvelerinin satışını yapıyor, bütün kahveleri Petra kaynaklı yani. Burası Ankara’da bulduğum ilk Chemex satışı yapan yer, aynı zamanda Chemex’le demlenmiş kahve de içebiliyorsunuz. Ben her zamanki gibi latte aldım, sert shot’ları sevmeme rağmen buranın latte’si bana biraz acı geldi. Tat olarak Ankara’daki kıyasını yapacak olursam Kafes Fırın’ın latte’sinden biraz daha koyu olduğunu söyleyebilirim.

image

(Genelde elini şöyle tut böyle tut diyerek insanların başının etini yediğim için kadrajın karşısında olmanın ne demek olduğunu anladım: Harika bir şeymiş ya. İnsan kendini özel hissediyor hehe. Bu fotoğrafı Zeyl çekti.)
Buranın lattesi de yine Çayyolu standartlarında, tam olarak bilemiyorum ama yanlış hatırlamıyorsam 8-9 lira civarında başlıyor fiyatı. Öteki kahveler de yine 7-8 diye başlayıp yukarı doğru çıkıyor.
Menü ve bütün fiyatlar sitesinde yazıyor gördüğüm kadarıyla. Genelde soranlar olduğu için şimdiden söyleyeyim: Alkol mevcut değil.

image

Üçüncü dalga kahvecilerin Ankara’nın her köşesine açılmasına her gün biraz daha seviniyorum. Aslında biraz hayret de verici. Bir şekilde talep arttığı için arz atmış olabilir mi, merak ediyorum, 3 sene önce Aylak Madam ve Starbucks’tan başka bir yer bilmezdik Kızılay’da. Biz burada fotoğraf çekerken çalışanlardan biri yanımıza gelip “Siz de yeni bir yer mi açacaksınız” diye sordu hatta.

image

Bu dağınıklığı tanıyorsunuz. En son şu tepsileri ışığı kol saatlerin üzerine yansıtmasın diye dik bir konumda masanın üzerine koymuştuk. Bu küçük ve korkunç ayrıntılardan bahsetmeyelim ama.

image

Şuradaki renklere bayıldım, kapatmadan önce bir kere daha koymak istiyorum aynı köşeyi (blogger toleransı, bilirsiniz, yov).
Aslında burada çektiğimiz fotoğraflar iki kısımdan oluşuyor ve bu ilk kısımdı. İkinci kısımda da sizlere bir Lookbook çekimi göstereceğim. Onun heyecanı kesinlikle bambaşka çünkü ilk defa blogumda giyimle alakalı bir görsel dizisi olacak.

image

İşte bu kadardı, bitti.
Bu sefer bir kafenin her köşesini üstünkörü göstermektense bir köşesini ince ince göstermeyi tercih ettim, umarım hoşunuza gitmiştir. Alt katın dekorasyonunun kalite ve ayrı ayrı eşyaların güzelliği bakımından mükemmel olup, birlikte kaotik bir ortam oluşturduğu düzeni beni biraz yorduğu için bugünkü konseptimiz bu oldu.
Fotoğraflar hakkında yorum bırakmayı, eleştiri yapmayı unutmayın. Sizin de şuraya da git, burayı da çek dediğiniz yerler varsa mesaj kutum daima açık.
Adres:
Hilmi Barlas Yaşam Merkezi, 9G 2 Çayyolu, Çankaya / Ankara
Tel: (0312) 240 3646 İnternet adresi için TIK.
Görüşmek üzere,
Sevgiyle kalın!
Not: Bu gönderide bütün fotoğraflar Fujifilm XE-1/35mm ve  Sony A7/50mm ile çekilmiş olup, Adobe Lightroom ve VscoCam ile düzenlenmiştir.

Gittim ve Gördüm: Eagles Coffee

15:17

Ankara uzun bir duraklama döneminden sonra yaza doğru nihayet tekrar canlanıyor gibi, ilk belirtilerinden biri de Eagles Coffee’nin açılışı oldu. Hadi başlayalım.

image

Öncelikle yol tarifi, her zamanki gibi.
Özel arabasıyla gidecek olanlar için yeri Çayyolu-Dorapark’ta. Dorapark Villalarının giriş kısmı oluyor sanırım. Eğer bir şekilde toplu taşıma kullanacaksanız şöyle bir rota çizebilirsiniz: Çayyolu metrosuna binip, son durak olan Koru’da inebilir, oradaki metro ring servisleriyle (592 numara oluyor) neredeyse tam önünde inebilirsiniz. Elizinn Pastanesinin hemen yanında. Aslında direkt göstereyim, yerimiz bu:

image

Hemen ilk baştaki siyahlı yapı. 3 katlı, en üst katı da teras (aslında harika bir teras. Buraya zaten döneceğiz.). Mat siyah harika bir şey değil mi ya? Bence öyle.

image

Şimdi içeriye girebiliriz.
Eagles’ın iç dizaynı ve renkleri o kadar güzel ki usta ellerden çıktığı anında belli oluyor (Sonradan biraz araştırdım. Tasarımı Studio Garage Mimarlık tarafından yapılmış. Kendi sayfalarında yapım aşamaları da mevcut.). Biraz interior takıntım olduğu için her şeye dikkatli dikkatli baktım, etrafta bir sürü fotoğraf çektim (offf! Kötü huy kötü huy...). Mesela hemen girişi, dışarıdan karanlık gözüküyor ama içerisi çok ferah.

image

Şu tepsilerin olmadığı bir fotoğraf da vardı ama ben bunu daha çok sevdim (5:4 oranı!). Arkadaki Eagles Kartalı muhtemelen asılmayı bekliyor. Ve buranın amblemine bildiğiniz aşık oldum, o kartal desenini peçetelere kadar işlemişler ve aşırı orijinal duruyor. Burayla alakalı en sevdiğim şey kesinlikle amblemi. Evet evet.

image

Bar bölümü. Muhtemelen burayla hiçbir işimiz olmayacak ama görmekten zarar mı gelirmiş? Alttaki mandalina ağacını ayrıca sevdim. Tomato’da da bir tane ufacık limon ağacı vardı, ben böyle şeyleri çok seviyorum ya.

image

Şu merdivenlerden karşıya bakınca:

image

(Your daily dose for minimalism.)
Hadi biraz hızlanıp yukarıya çıkalım, daha asıl kısma hiç girmedik bile.

image

Aslında buraya kalabalık olmadığı bir günde gelmek kadar mutluluk verici bir şey yoktu sanırım. Ve inanılmaz misafirperver davrandıkları gerçeği var. Ancak bu kadar ilgili olunabilir, ki ben bu durumu çok zarif buluyorum. Bir yer üzerinde ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, özellikle garsonların müşteriye tavrı kötüyse atılıp gitmeli benim gözümde. Kendi adıma böyle bir tavrı koyup bir daha hiç gitmediğim yerler var, insanların gitmeye devam etmesini de anlamam hiçbir zaman. Biraz Türk işi düşünüyorum sanırım: Ne bileyim ucuzluk ya da lüks filan değil, tatlı bir misafirperverlik istiyorum eheh.

image

Şurada oturup bir nefeslenebiliriz bence, yine sizi çok yoruyorum. Oturup etrafı gözetleyelim biraz.
Şimdi benim bir teorim var (ki normalde olanlardan daha gerçeküstü sayılmaz :), bir yerin kahvesinin iyi olup olmadığını latte’sinden anlayabileceğimizi iddia ediyorum. (Bu arada çaktırmadan şu peçeteye de bakın. :)

image

Bu teoride de son derece ciddiyim. Çünkü neden, öteki pek çok kahve de aslında espresso ve sütün çeşitli şekillerde birleşmesinden oluşuyorken latte size en temel düzeyde bir bilgi sağlar. Ben genelde (yani alabildiğim durumlarda) latte’yi ekstra sıcak isterim, etrafta fotoğraf için fazla dolandığım zaman içemeden kalkmak kadar sinir olduğum bir şey yok çünkü. Açık konuşmak gerekirse buranın latte’si güzel, ama içtiğim en güzel latte kesinlikle değil. Latte ile beraber gelen ikramlık kurabiyeleri de biz sevdik.

image

Şimdi tekrar kalkalım, biraz etrafı görelim. Bu devasa yazının en başındaki fotoğraf aslında 2. kattan bir köşenin. Biraz daha bakalım hadi.

image

Sonra şurayı tekrar göstermek istiyorum, bence tolerans hakkım olmalı:

image

Üst kata çıkarken merdivenlerden tam aşağıya bakınca şöyle bir manzara görüyorsunuz:

image

+9 basılmış fotoğrafçı skilleriyle çekebildiğim en tatlı fotoğraf ise bence şu oldu: (Bence bu işi mmorpg oyun olarak görmekten vazgeçmeliyim :()

image

Şimdi terasa çıkıp rahat bir nefes alabiliriz, ki bu da yazının sonuna doğru yaklaştığımızı ama hala biraz daha vaktimizin olduğunu gösteriyor.
Bu arada fiyatlar hakkında hiçbir şey söylemediğimi fark ettim şimdiye kadar. Onu yazayım, ilgilisi kaçırmasın.

image

Menüsü hala tam olarak hazır olmadığı için içerik konusunda bilgi vermesem daha iyi, ama fiyatları pek çok yere göre pahalı. Madem latte’yi kahve güzelliği bakımından baz aldık, aynısını fiyat olarak da yapalım: Çayyolu standardında bile latte 7-8 lira civarında değişirken burada 10 lira. Geriye kalan kahveler de yine 10-12 lira civarında. Genelde mekanlardaki alkol durumu sorulur bana, burada alkol yok.

image

İşte böyle. Bitti. Bitmeye çalıştı (eheh).
İletişim bilgilerine geçmeden önce bir de “ayrıntının ayrıntısı” fotoğrafı koymak istiyorum.

image

Umarım fotoğrafları beğenmişsinizdir, şurası olmamış burası çok güzel olmuş dediğiniz yerler varsa lütfen yorum yapmayı unutmayın. Tavsiye edeceğiniz başka yerler varsa da mesaj ve mail kutum her zaman açık. Meraklısı için: Bu yazıdaki bütün fotoğraflar Fujifilm XE-1 ve kıymetli 35mm lensi ile çekildi. El mankenlerim de (hihihi) sırasıyla sevgili thepigraf ve zeyl oldu, bloglarına bir göz atmadan gitmeyin.
Klasik olarak bir de “#ihavethisthingwithfloors” fotoğrafı koyayım. Bunu telefonumla çekmiştim ama.

image

Görüşmek üzere,
Sevgiyle kalın!
Adres: 
Çayyolu Dorapark 06810
İnternet adresi için TIK.

Fotoset: RECOVER ME/19.04.15

15:13


image
image
image
image
image
image
image
image
image
image
image
image

Yer/Location: Arabica Coffee House Türkiye
Kamera/Camera: Fujifilm XE-1 Lens: 35mm
Düzenleme/Edit: Adobe Lightroom/VscoCam
all contents by radyodepartmani. thank you so much dear friends, hope to see you soon...