HEP AYNI FERAH ÇAYIRLAR

11:31


İşte, bir sonbahar geldiğinde, ben yine buradayım. Sizi bırakıp gitmedim. Aksine, ellerim kollarım dolu geldim, belki ellerimdekini alıp bir de kocaman sarılırsınız. Oturup soluklanınca, size bir şeyler anlatacağım. 

Sonbaharın ilk yağmuru yağdığında, ki 2018 yılı için bu gün 4 Eylül olarak kutlanmıştı, dışarıdaydım. Hava artık epeyce erken kararmaya, İstanbul’da trafik yavaş yavaş artmaya başlamıştı. 4 Eylül, hava karanlık ve yağmur yağıyor. Otobüse koştururken, bir an gökyüzünde süzüldüğümü hissetmiştim. Ayaklarım yere basıyordu ama damlaların içinden, arasından, tüm yavaşlatılmış düşüncelerimle beraber geçiyordum. Bir an sonra, ne kadar mutlu olduğumu düşünüyordum. Biliyor musunuz, bu sıcacık evine gidince kendisine chai tea yapacağı için heyecanlanan bir kızın mutluluğundan fazla bir şeydi. Bir bütün gibi tok olmuş, sanki bir an için temizlenmiştim. Bu tazelenmek bile değil, sanki pembeleşmekti. Bir an pespembeydim, soğukta koşuşturan kız çocuk yanağı pembesiydim.

Bugünün sonrasında bir gün, bir pazartesi günü, uzun bir aradan sonra kendi bildiğim, sevdiğim kişi olarak uyanıyordum: O kadar keyifli, o kadar coşkuluydum ki, tam göğüs kafesimin içinin fotoğrafını çekebilsem orada yeşil, ferah çayırlar görebileceğime inanıyordum. Alabildiğine uzun, taze, sonsuz çayırlar... 

Bir göz kırpması: Kadıköy'de bir akşam üzeri dilim pizza sırasında Lale Müldür'den alıntı yapıyordum.

Sonbaharın ilk yaprakları düşerken ve ben dans-eder-yürüyüşümle etrafta uçuşurken, kendimi bırakıyordum. Kendi çayırlarımda, istediğim gibi dolaşıyordum. İnsanları da oraya götürmek istiyordum, hepimizi alacak kadar geniş bir alanda bir süre takılmalıydık. Beni en başta ciddiye almamıştınız ama, gerçekten de birbirimize daha çok sarılmalıydık. 

En nihayetinde birbirimize tutunacak dallar değil, iş çıkışı İsveç köftelerimizi paylaşacak insanlar arıyorduk. Onarılma değil, eşlik edilme isteğimiz vardı. Gece olduğunda kimseye ihtiyaç duymayacak, kendi topraklarımızda dilediğimiz gibi at koşturacaktık. Dilediğimiz gibi, susacaktık. Ve tüm büyük sevgimizi, insanlara kocaman ellerimizle paylaştıracaktık: "Hepinizi ayrı ayrı, içtenlikle seviyorum".

Çünkü ne vardı biliyor musunuz, işte, Hario ile taze çekilmiş ve henüz demlenmiş kahvelerimizi içerken (ki bu kahvenin Sözen değirmeninde öğütülmüş olması ilginç derecede büyük bir önem taşıyordu ve hepimiz bunu anlıyor, doğal karşılıyorduk) ve dört kişilik grubumuzun içerisine 3 fotoğrafçı, 1 yazar, 2 kıdemli yönetmen, 2 uzman yardımcısı, 1 blog yazarı, 1 anne ve 1 baba sığdırmayı başarabilmişken keyifle kıkırdayarak kakaolu keklerimizi yiyorduk ve o an tek derdimiz cupcake kalıplarının kaybolmamasıydı. Böylece her şey bir sonbaharın gelişine uygun olarak gelişiyordu: Hepimiz için yeni bir dönem, işte, başlıyordu. 

Heyecanlı değil, sakindik. 

Hatta biraz hygge’lemiştik. 

Akşam olup eve giderken aynı ferah çayırları düşünüyordum. 

Bir göz kırpması: Ankara’da trenden inip arabayı çalıştırdığımda ilk işim radyoda Maxfm’i ayarlamak oluyordu. Bu hayat ben varken olması gerektiği gibi yaşanacaktı. 

Ruhum uzun bir süre Kuzguncuk’ta akşam üzeri bir çikolatacı camekanının fotoğrafını çekme dinginliğindeydi. O an orada olmalıydınız: Hava kararmadan önceki o meşum sessizlik ve havanın griliği... Bir süre bu camekanın dışında durup yansıyan ışıkları izlemiştim. Her şey çok basitti, var olmak genel olarak basitti. Karmaşıklaştırmaya gerek yoktu, zorlaştırmaya gerek yoktu. Bozmaya, hiç gerek yoktu. Bahane üretilmemeliydi, kusur aranmamalıydı, hayat sadece yaşanmalıydı ve an'lar arasından gülümseyerek geçilmeliydi. Artık duramaz, oyalanamazdım. Genelde umut dolu biriydim ve böyle olmaya devam edecektim ama artık vakit kaybetmeyecektim: Bu sonbaharda, bu camekanın önünde kendi kendime söz vermiştim. 

Yapraklarımı dökmüş, köklerimi yeterince sulamıştım. Bakın, ben yeniden tamamlanmıştım!

Bu sonbaharda kendiliğimin en kötü kısmıyla, kurabileceğim en iyi ilişkiyi kurmaya çalışmaya vardım. Çok saftım, fazla saftım, o kadar saftım ki inanamazdınız. Bu bir ateşkes değil, büyük bir savaşın ardından beklenen sınırsız barıştı. 

En azından, serin bir Tuzla akşamında arkadaşlarımla sohbet ederken, ben öyle olmasını ummuştum...

İLERİYE DOĞRU TAM ON BİN ADIM

14:01


Evden ilk çıktığımda, kalan son kendimi yanıma almışım gibi hissediyordum. Kendimi, sevdiğim her şeyden yavaş yavaş geri toplayıp, yeniden bir ben yapmaya çalışıyor gibiydim. İlk kez trene giderken, ilk kez trenden inmişken... 

Sizi kimsenin beklemediği şehirlere gittiğinizde hissettiğiniz garip bir his: Gecenin bu vakti, benim ne işim var burada hissi. Hadi, valizimizi bozmadan, bir an önce işlerimizi halledip gidelim hissi. 

Ama gidemeyeceğimi fark etmekle, minibüs aramaya başlamak arasındaki milisaniyeler... 

Bir süre gittiğim her yerde bulduğum her kendimi topluyordum. Yaşaması, anlamlandırması zor bir süreçti: Ben neleri seviyordum? Bulduğum her sevdiğim şeyi kendime geri veriyordum. Tekrar bir bütün olabilmek için, sürekli geziyordum. Bunun için yorulmuyor, her yola çıktığımda yeniden canlanıyordum. 

Sizi kimsenin beklemediği şehirlere gittiğinizde kendinizle konuşmaya başlıyordunuz. Ben bunu yeni öğrenmiştim. 

Bir noktadan sonra kendime cesaret veriyor; kendi hazırladığım kahvaltılara yorum yapıyor, kendine amma da iyi bakıyorsun diyerek kendime takılıyordum. Hayatım boyunca kendimle en iyi anlaştığım dönem... iyi bir takım arkadaşıydım. Kimseyi yarı yolda bırakmazdım. 

Bu bir süreçti; ne kadar uzun süreceğini bilmediğim, tahmin dahi edemediğim; her akşam arkadaşlarım nasılsın dediklerinde dürüst bir sistem raporu verdiğim, ilginç bir süreç. 

Sistemim, genel olarak iyiydi. Yer yer çökkün, yer yer tam anlamıyla bitiktim. Ama en kötü olduğum zamanlarda bile durmak bilmemiştim: Bu benim tek planımdı. Ne olursa olsun yürümeye devam edecektim. Ne olursa olsun derken ciddiydim: Sadece, biraz daha yürüyecektim. Az az da olsa. Mutsuzluktan hareket etmek bile istemediğim zamanlarda kendimi evden çıkmaya çalışmaya ikna ediyordum: “Hadi, birkaç adım sadece.”

Her şey (ve en başta ben) o kadar temel düzeyde yeniydi ki sistemim, normalde nasıl konuştuğumu bile yeniden keşfetmekteydi: Genelde çok konuşurdum, yüksek sesle konuşurdum, ben içimden çocuk sesi duyarken insanlar tok bir sesim olduğunu söylerdi. Yeni iş yerimde, kendinden emin demişlerdi. Nasıl da emindim...

Evrendeki yerinizi tam olarak kestiremediğinizde, önce her yerde olmak istersiniz. Ben öyleydim.

Bir süre sonra pek çok şey tanıdıktı: Ara sıra ailemin evine gidip geliyor, tüm adımları geriye doğru da atıyordum. Belleğin çalışma prensibini belki de en iyi ben biliyordum: Geçmişi yeniden yapılandır, şimdiyi yaşa, geleceği kurgula. Psikoloji 101 diye düşünüyordum: İnsanlarla tanış, geribildirim al, kendini tanı. 

Sıfırdan. Tertemiz. 

*

Sonrasında bir mola...

*

Uzun tren yolculukları yapar ve hasat zamanında akşam güneşini tam da bozkırların üzerinde görürken... 

Bir gün bir anda iyi oluyordum. 

Aniden iyi oluyordum. 

Burası benim anımdı. 

Bir anda ileriye doğru tam on bin adımdı. Arkada kalan son kişiyken, ayakta kalan son kişi olmaktı. 

Bir süre sonra ben böyle an’lardan oluşuyordum: Geceleri hızlı araba yolculukları yaparken insanın yüzüne esen rüzgar bendim, akşam güneşi yüzüne dokunurken neşeyle gülen insanların kısık gözleri bendim, güzel bir müzik dinlerken yerinde duramayan omuzlar bendim, Bostancı sahilinde Berry içerek bisiklet sürerken denize selam veren bendim

Bir yandan ben hep aynı ben'dim.


Bir kedinin patisinin ağırlığı altında ezilen değil, sivri kulaklarından öpendim.

Evrendeki yerinizi tam olarak bildiğinizde, sadece orada olmak istersiniz. 

Yerleşmek için daha çok yolum vardı, ben de hepsine vardım. 

Akşam eve geldiğimde kalan son 
enerjimle kendimi yatağa atmalara, çamaşır makinesinin bitirmesini beklerken uyuyakalmalara, zorlandığım her şeyden sonra kendime bir şeyler ısmarlamalara, her gün tanışıp hepsinden ilginç bir şeyler öğrendiğim insanlara... Hepsine vardım.


Vaktim çoktu.

GÜNDEM: HER ŞEYDEN BİRAZ

12:20

En sonunda oldu.  
İstanbul’a tamamen yerleştim. 
Ama öncesinde… 

* 

Ankara beni mutlu etme konusunda her zaman çok cömert davranmış, elinde ne var ne yok tüm açıklığıyla vermiş, ardından tükenmişti. Her yerini yürümüş, gezmiştim; her yerinin fotoğrafını çekmiş, yetmemiş videosunu çekmiş, hakkında yazmış, şehri tamamen yaşamış, paylaşmıştım…  

Bir gün eski işyerime kalan son evraklarımı almaya giderken yolun kenarında duraklamıştım. Hemen sonrasında başka bir gün, mezun olduğum Dil Tarih’in Ortabahçe’sinde nefesim kesilmiş, o an anlamıştım.

Bitmişti işte. Ankara bitmişti. 
 

Burada içtiğimiz çaylar bitmişti, Sıhhiye’ye söylenmeler bitmişti, Adliye’nin önündeki beklemeler bitmişti. Tandoğan kampüsü, Beşevler’deki yandal, ODTÜ, 3. Cadde hamburgerleri, Anıttepe yürüyüşleri… Hepsi bitmişti.  

Hiçbir yolun istediğiniz yere çıkmadığı şehirlerden ayrılmanız gerekir artık.

Herkes er geç göbek bağının kesildiği yere dönermiş. Ben de döndüm, 3 yaşında çıktıktan tam 22 yıl sonra.

* 

Bu bloga yazdığım son yazıdan sonra hayatım tamamen değişti. Evim değişti, şehrim değişti, işim değişti, çevrem değişti; hayallerim, gerçeklerim değişti. Bir noktada, elimdeki her şeyi ya satmış, ya dağıtmış, ya da direkt atmıştım. Taşınma vaktim geldiğinde; elimde bir valizi doldurmayacak kadar kıyafetim, üç çift de spor ayakkabım kalmıştı.  

Ankara’da çalıştığım yerden çıkışım yapılmadan önce direktörüm bana şöyle bir şey söylemişti: “İstanbul’a gittiğinde bedenin gitmiş olacak, zihnin değil.” Tıpkı onun dediği gibi, sonrasında her şeyi ikilemler arasında yaşamaya başlayacaktım. O zaman anlayamamıştım. 

Bir gün stresten zar zor hareket ederken, öteki gün İkea’da alışveriş arabalarıyla oradan oraya kayıyordum.  

Peş peşe iki gün aynı masayı almak için gidiyor, ikisinde de farklı sebeplerden masayı alamıyordum. Bir keresinde tam alacakken anlamsızca bir ağırlık bastırıyordu, olduğum yerde kalıyordum. Başka bir seferde, kocaman masayı kucaklayıp otobüsle eve götürüyordum. Bu, benim “istesem yaparım, henüz istemiyorum” deme şeklimdi.  

Sürekli birileriyle tanışıyor, birileriyle vedalaşıyordum.  

Sonra bir gün evi temizlerken iyi bir ağlıyordum.  

Dünyanın en keyifli tren yolculuklarını yapıyordum. 

En sonunda badana yapmak için boya bakmaya başlıyordum. Bu benim en büyük hayallerimden biriydi. Babamla hangi fırçaları almam gerektiği üzerine konuşuyor, babam istersen geleyim dediğinde bir heves, ben yaparım diyordum.

İçimde her zaman devam eden şarkı bir an için sustuğunda, dans etmek için bu sefer Youngr açıyordum.

Ben bu yola, değişmek ve değiştirmek için çıkıyordum.

Elbette zorlanacaktım, yeri gelince ağlayacaktım; ama asla pişman olmayacaktım. Bu sefer herkesten çok kendimin arkasında duracaktım. Belki hırpalanacaktım; ama kendimi biraz daha tanıyacaktım. Belki yeri geldiğinde büyük bir şehirde parasız bile kalacaktım; ama ne yaparsam kendim için yapacaktım.

Hayatımın her anında zorlanacağımı düşündüğüm İstanbul bana kollarını açmış, ben de ona kocaman sarılmıştım.

Burada yaşayacak daha çok şeyim vardı.  

*

Sonrasında bir gece, ilk misafirlerim evimden gittikten sonra bulaşıkları kaldırmış Camera Osbcura dinliyordum, This is Love (Feels Alright). Gözlerim uykusuzluktan yarı bulanık. Ama her şey güzel. Ayaklarımı uzatmış, keyif yapıyordum. Bir gazoz açmak için kalkacak enerji bile bulamazken ama gece 01.21 olmasına rağmen hala neşeliyken…. 

* 

Sabah olduğunda yeni işime gideceğimi, yeni arkadaşlarımla sonsuz kadar konuşup her şeye alışmak için kendime zaman tanıyacağımı biliyordum. İlerleyen zamanlarda iş hakkında binlerce soru soracak, çoğu şeye çok şaşıracaktım. Her gün çıktığımda küçük küçük mutfak alışverişleri yapacak, tıpkı hayallerimdeki gibi istediğim kadar cornflakes alacaktım. 

İstediğim kadar Berry içip, seyredilmemiş son romantik komedi filmlerini de seyredecektim.  

Bir şeyleri sıfırdan kuracak, bir şeyleri yoluna koyacak, bir şeyleri unutacaktım. 

Gerçekten de burada yaşayacak daha çok şeyim vardı...

2018/1

11:05


2018'in başında, Ocak'taki doğumgünüm henüz yeni geçmişken, bu bloga şöyle bir şey yazmıştım: 

"Bundan sonra insanları artık dinlemek istemiyordum. İnsanlar konuşuyor, bağırıyor, tavsiye ve akıl veriyor ve durmaksızın anlatıyordu. Benden artık bu kadardı. Canım biraz bu şehirde biraz o şehirde olmak mı istiyordu, tamamdı. Olacaktım. Tüm şartları hazırlayıp hop diye uçacaktım. Her yerde bir şeylere zaten dayanacaktım.

Ama en sonuna dek yaşamak ve bitirmek istiyordum, bahar geldiğinde ben bu uykudan zaten uyanacaktım."

Bahar gelmişti. 

Ve ben bu uykudan, gerçekten de uyanmıştım.

*

Bu senenin başında, bitmek bilmeyen ve artık dayanılmaz hale gelmiş çene ağrılarıma (bruksizm) tamamen rastgele bir şekilde -şimdilik geçici de olsa- bir çözüm bulmuştum. Bundan 6 ay önceki ben'e göre inanması güç bir şeydi: Sabahları gece boyunca birisi çenemde kickboks çalışmış gibi değil de, insanca uyumuşum gibi hissederek uyanmak. 

25 yıllık hayatımın en güzel sabahları... 

*

2017'nin son gününde bir yere şöyle bir şey yazmışım, muhtemelen o anki ruh halime göre bile karamsar ama yine de: "Güzel olan her şey gitmiş de ben sadece biraz daha devam etmeye çalışıyormuşum gibi."

Her şey nasıl bu kadar çabuk değişebilir...

Artık ışıkları kapatabiliriz; çünkü ben taşınıyorum. Her insan göbek bağının kesildiği yere, o yüzden ben de İstanbul'a. "Canım biraz bu şehirde biraz o şehirde olmak mı istiyordu, tamamdı" derken farkında olmadan ne kadar ciddiymişim.

Bir gün Sabiha Gökçen'de oturmuş, bu şehirde yaşasam nasıl olur diye düşünüyordum: Ruhum Suadiye'deyken ben en fazla Pendik'te mi olabilecektim? Kiralar yüksek, ben tek başımaydım; evde tek başıma korkar mıydım? Herkes kaçarken ben neden buradaydım?

Bunlar olurken, bir taraftan İstanbul'da iş görüşmelerine gidiyordum, onlar bambaşka bir dünyaydı: Tanışma, mülakat, kişilik envanteri, genel kültür genel yetenek testleri, ikinci mülakat... Her eve dönüşümde biraz daha Ankaralıydım: Biraz daha umutsuz ama biraz daha kararlıydım.

Bir mola.

Güzel bir akşam güneşinden daha çok sevdiğim çok az şey var.

Güzel bir akşam güneşinde, elinizde Berry'nizle Anıttepe'de salınarak yürüyebilir ve arkadaşça sohbetler edebilirsiniz.

Ve güzel bir akşam güneşine karşılık gelen haberler bir bir gelmeye başladığında bir şeyler de değişmeye başlamıştı. O zamanlar farkında değildim, bu öylesine bir anıdan torunlara anlatılacak bir hikayeye evrilirken etrafta şaşkın şaşkın dolaşıyordum.

Ailem iyi ki vardı.

*

Bu, Kuzey'den gelen rüzgâr...

Bu rüzgârı nerede olsam tanırım.

*

Sonra kendimi bir anda bambaşka alışveriş listeleri arasında bir yerde buluyordum: Kendime yazlık gömlek almalıydım, iyi bir nemlendirici, belki bb krem, topuklu ayakkabı, tiril tiril bir elbise... Yer yer kendimi şımartacaktım, yer yer şaşıracaktım.

Her şey hızla değişiyorken, acaba daha neler yaşayacaktım...

ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -2-

04:05

Blogda yazmaya geri dönmüşken bana Psikoloji hakkında en çok sorulan sorulardan bir kısmıyla devam edeyim. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi yazımın ikinci bölümü başlasın o halde. Birincisi için tık.

Mezun olmaya yakın ya da yeni mezun Psikoloji öğrencilerinden en çok duyduğum sorulardan birisi bu. KPSS ile atanamayacağını fark eden mezunlar doğal olarak özel sektörü didiklemeye başlıyor. Bizim mesleğimizde devlet alımları az, özel sektör alanımız az, ama mezunumuz çok. Her şey bu noktada başlıyor. İktisadi-İdari Bilimler mezunları gibi çoğu alana sızamıyoruz. Sızmaya çalışınca da ilerleyemiyoruz. Kariyer.net gibi sitelerde "Psikoloji" şeklinde arama yapınca karşınıza özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri, belki birkaç özel hastane (klinik psikoloji olarak) ve İnsan Kaynakları ilanları çıkıyor. Mezun profilimiz olarak yakında Amerika standardına ulaşacağımıza inanıyorum, kinikçiler azalıp iş yeri ve örgüt psikologları artıyor.

Ankara'da bir hastaneler kompleksinin İnsan Kaynaklarında çalıştığım için sürekli olarak psikoloji bölümü stajyer başvurusu alıyorum. Başvuruyu yapanlar ısrarlı bir şekilde klinik isterken onlara detaylı olarak hasta mahremiyeti sebebiyle çoğu özel hastanede klinik stajyerine izin verilmediğini, isterlerse İK'da staj yapabileceklerini söylüyorum ama ne yazık ki 2 senedir kabul eden tek bir öğrenci bile çıkmadı. Ancak mezun olduktan sonra mezun olanların çok büyük bir kısmı hayallerindeki gibi klinikçi olarak çalışamayacağının farkında değil. Hatta, klinik psikoloji yüksek lisansından mezun olanların klinikte hayallerindeki gibi çalışacağı bile kesin olmuyor. Üniversitelerde Endüstri ve Örgüt için daha çok yer açılmalı, öğrencilere bu bölümün avantajlarından da bahsedilmeli ki teşvik edici olsun. Öğrenciler maalesef örgütü daha çok "klinik olmayınca buna razı gelmek" olarak algılıyor. Oysa yurtdışındaki araştırmalara göre İK, en çok gelir getiren psikoloji alanlarının başını çekiyor. Psikoloji bölümünün bizdeki toplumsal algısı sebebiyle Örgüt, tam olarak "Psikoloji" değilmiş gibi geliyor. Oysa sürekli personel görüşmesi yapıyor, gerektiğinde psikoterapi yapıyor, bir klinikçinin yapmadığı kadar kişilik analizi yapıyor, işe alım yaparken uzmanlaşıyor ve bir kariyer yoluna girmiş oluyorsunuz. Çoğu yerde yönetici adayı olarak yetiştiriliyorsunuz.

Ama ben sizi biliyorum. Psikoloji öğrencisi genelde çok hırslı olmuyor, bir "yöneticilik" beklentisi içerisine giremiyor.

Bu sefer alanın içerisine istilalar başlıyor. Çoğunlukla İİBF mezunları birkaç kişisel gelişim/psikoloji eğitimi alıp kendilerini danışman ya da koç ilan ediyor. Psikolojinin kliniğin içine kaçması yüzünden psikologlar sadece kişilerle bire bir görüşme yapma yetkinliği varmış gibi algılanıyor. Oysa kendinizi biraz daha farklılaştırıp, Stanford-Binet ve WISC test eğitimlerinin içerisinden çıkıp koçluk eğitimleri alıp kurumsal şirketlerde eğitim uzmanı ya da danışman olarak çalışabilirsiniz. Haliyle, klinik psikolog olarak alacağınız maaşı en az iki kat arttırabilirsiniz.

Ama ben sizi biliyorum. Psikoloji öğrencisi genelde maaşın derdinde de olmuyor. Önemli olan iş tatmini diyorsunuz, başka bir şey demiyorsunuz. Bu yüzden sizleri çok seviyorum ama, bir ama var:

Adalet Bakanlığında ceza ve tevkif evlerinde psikolog olan arkadaşlarıma "iş tatmini nasıl?" diyorum bir hevesle. "Eh işte. Cezaevindekilere dantel örneği çıkartıyoruz bilgisayardan bazen. Bire bir görüşme yapamıyoruz yer sıkıntısı yüzünden. Ya da mahkumun suçunun niteliği yüzünden bire bir kalamıyoruz. Ama maaşları iyi."

Sağlık Bakanlığında çalışan arkadaşlarım biraz daha mutlu. Maaşları da iyi. Çalışma saatleri de. Ama Sağlık Bakanlığı alım yapmıyor. Alım yaptığında ise puanlar çok yükseliyor. Sağlık Bakanlığındaki mesleki tatmininiz, biraz şansa kalıyor. Beraber çalıştığınız psikiyatristin psikolojiye olan bakış açısına kalıyor daha doğrusu.

Özel eğitimlerde mesleki güvence olmadığı gibi maaşlar da düşük. ASDEP'lerde sözleşmeli olarak çalışıldığı için sözleşme bitiminde yine sıfırdan ortada kalıyorsunuz.

Adliyelerdeki psikologlar, mahkum ya da mağdurlarla birebir görüşme yapamıyor, yazdıkları raporlar hakimin düşüncesine bağlı olarak ciddiye alınıyor ya da alınmıyor. Detaylı bir görüşülme, tanı vs mümkün değil. Yine "yer sıkıntısından", danışan mahremiyeti etik ilkelerin dışına çıkıyor.

Özel hastanelerde klinik psikolog olarak başladığınız zaman bir miktar ücret + prim/hak ediş şeklinde çalışıyorsunuz. Örneğin bir arkadaşım İstanbul'da bir hastaneyle 1500 tl net maaş + baktığı hastaların muayene ücretinin %10'u şeklinde anlaşmıştı.

Fazla uzatmayacağım. Türkiye'de psikolog olarak çalıştığınız yer çok büyük bir ihtimalle size dört dörtlük bir mesleki tatmin sağlamayacak ve başladığınız yerde durmanızın tek sebebi yine maaşı olacak. Türkiye standartlarında çalışıp yaptığınız işten gerçekten tam anlamıyla tatmin sağlamanın ne kadar zor olduğunu, eminimi ki siz de yakında göreceksiniz.

Peki ya senin hayatın nasıl gidiyor diye soracak olursanız...

Her ne kadar şimdiye kadar beyaz yakalı olarak çalışmaktan memnun olsam da, her X kuşağı bireyi gibi ben de içten içe 9-5 çalışmanın rahatsızlığını hissediyorum. İK'da olmaktan bağımsız olarak, düzenli bir işte çalışmanın kesinlikle kişinin yaratıcılığını engellediğini düşünüyorum. Şimdilerde daha farklı şeyler düşünüyorum, bir psikolog olarak ülke sınırlarının içerisinde ve dışarısında elde edebileceğim tüm alternatifleri genç yaşımda keşfetmek ve 30'larımın başında ne istediğimden tamamen emin olmak istiyorum. Öte yandan bizler gezmek, araştırmak, bunları yayınlamak ve bu şekilde hayatını sürdürmek isteyen bir nesiliz. Çeşitli keyifleri olan ve bunlardan taviz vermek istemeyen bir nesil.

Ta ki diplomasını eline alıp ne yapacağını bilemez halde evde oturup beklemeye başlayana kadar...