BORİS, ALO BORİS

02:54

Her şey hızlıca olup bittiğinde bizler, yani siz okuyucular ve ben, kendim; yaşanılanları bir film gibi seyretmiştik...

Bir akşam Kadıköy sokaklarında konuştuğumuz şeyler. Anlatacağım.

*

Göğüs kafesimde, hasat zamanı gelmiş geniş ovalarda kuşlar uçuşuyor. Burası, ben ülkesi. İçimdeki ülke. 

Sen benim yağmurlu geceyarısı New York’um olduğunda benim kaçtığım yer burasıdır, bozkırın toprağına ayaklarımı çarptığım yer burasıdır, gözü alabildiğine sevdiğim ve sevildiğim yer de burasıdır. Uzandığımda ayaklarımı buğday başakları tırmalar ve fırından yeni çıkmış ekşi mayalı ekmek hayalini kurarım. Burası benim önbahçem, elleri nektari suyuna bulanmış çocukluğum ve yaz biterken yaptığım reçellerim; burası benim evimdir. 

İçimdeki ülke. 

Sen benim New York’um olduğunda senden tam 12 saat öteye kaçmıştım. Başımı kaldırdığımda yaptığım avarelikler ve yanlış seçimler mutluluk içerisinde gözlerime çarptığında... Sen inkar edilemeyeceğini düşünürken tundralarımda geyiklerin peşinden koşuyor ve ışık ve keyifle etrafa saçılıyordum. Uzun boynuzlu boz geyikler içimdeki ülkenin sulak alanlarına bayılmış ve hudutlara doğru neşeyle yayılmıştır. 

Sen benim yağmurlu New York’um olduğunda ben arabaya atlamış ve yola koyulmaya başlamıştım. Hız sınırı ihlalleri ve arka koltukta okul arkadaşlarım, gülerek geçtiğimiz şehirlerarası otoyollar... Bir göl kenarı dinlencesine varana dek sürecek ve en nihayetinde sazlıklar arasında senin yağmurunla ıslanmış üzerimizi değiştirecektik. İşte bir Ağustos yazında sıcaktan direksiyonu bile tutamazken içimdeki ülkede böyle dans edecektik. Kafamıza göre ve delirerek ve varlığı görmezden gelerek. İnsanlar uçakları pistlere inerken önce bizi görecekti.

Gece gündüz demeden çok kıvılcımlı bir ateşin etrafında birbirimizi bulacaktık. 

İçimdeki ülke. 

Geceyarısı New York'u, devasa gökdelenler ve kirli sokaklar... 

Kendin bile ne düşündüğünü bilmeden, bu trafikte fark bile edemeden, çoğu zaman anılarımıza erişemeyerek...

Sanki hiç gidemeyecekmişiz gibi geldiğinde bir süre daha beklemeye karar vererek...

Tüm planlar askıya alındığında etrafta serseri bir şekilde dolaşmamıza engel olan şeyi bilmeyecektim, belki biraz Melodie Gardot belki çektiğimiz fotoğraflar... Biraz acıktığımızda pesto soslu mozzarellalı sandviç yiyip çay içecek ve keyif içinde yerimizde kımıldanacaktık. Güzel serzenişler... 

Güzel serzenişler ve biraz da huzursuzluk... 

Sen benim yağmurlu New York'um olduğunda senden haberim bile olmamıştı, sıradan bir San Francisco sisi gibi arkadaşlarımla beraber üzerimize çökmüştün ve sahiden de bir an olsun anlamamıştık. Kucakladığımız saksılardaki barış çiçekleriyle eve yürüdüğümüz bir an vardı, bir an. Akşam. Kadıköydeydik, çizgi roman dükkanlarının önünden geçiyorduk. İşte kendimin en sevdiğim versiyonunu camında yansıma olarak gördüğüm dükkanlar...

O an bile, paçalarımızı kıvırmış halde JFK'in taksi pistlerinde sallanarak koşmaya hazırdık, kuledekiler delirecekti.

İşte, kendimin en sevdiğim versiyonunu camında yansıma olarak gördüğüm dükkanlar...

Etrafta Thule marka sırtçantalarıyla dolaşan beyaz yakalılar ve teknoloji şirketlerinin servisleri...  Sen benim yağmurlu geceyarısı New York'um olduğunda ve her şeyden umutsuzca şikayet ettiğinde içimdeki ülkede yılkı atları kanatlanarak koşmakta ve birbirleriyle oynamaktadır, şemsiyesiz, şemsiye nedir bilmeden, şemsiyeleri anlayamadan...

Arabalar ve trafik, sürekli sürekli kırmızı ışıklar...

Verandadaki karpuz lambaya tüneyen ateş böceği ve gece kelebekleri...

Avcılar ve takım elbiseleri içindeki hırslı avukatlar, kirli metrolar içerisinde birbirine sokulmuş paramedikler ve pis yağmurunla ıslanmış herkes... New Yorkcasına bir kalabalık içindesin ve ama içine seslendiğimizde yankılar...

*

Bir akşam Kadıköy sokaklarında konuştuğumuz şeyler. 

New York'tan dem vuruyoruz, Captain America'dan ve ucuz Marvel filmlerinden...

Bir telefon çevirme sesi,

+Boris
-Alo Boris?
...

BADEM ÇİÇEKLERİZM

03:38


Kapıyı usulca arkamdan kapatıp çıplak ayakla kalebodurlara basarak salona gitmek ve gecenin serinliğinde çocukluğuma uzanmak... 

Biliyor musunuz, çok mutluyum.

Baharda badem ağaçlarının fotoğraflarını çekecek kadar mutluyum. Bu badem çiçeklerini daha önce görmemiş olmam çok garip, oysa buradalardı. Tam burada. Burada, onları görmem için o kadar uzun zamandır sabırla bekliyorlardı ki, hayret etmiştim. Dünyada beni hiçbir şey badem çiçekleri ve babam kadar hevesli beklememişti. Badem çiçekleri ve babamın, yeteri kadar değer görmemeleri gibi bir ortak noktası olması inanılmazdı. Bu beni zamanında üzmüştü ama şimdi tüm varlık adına onları ben sevecektim. Evren bana bu görevi verdiyse, seve seve yerine getirecektim. 

Bir zaman sonra onların mahiyetinde ben de güzelleşmiş hissetmiştim. Nasıl bir güzelleşmeydi biliyor musunuz, gidip kendime yırtık paçalı kahverengi bir kot almıştım ve beyaz bir loafer. İşte bu kadar. 26 yaşıma kadar kendime hiçbir şekilde yakışmayacağını düşündüğüm iki şey, bir anda üzerimde belirivermişti ve içlerinde iyi hissediyordum. Kendinizi başka ne zaman bu şekilde iyi hissedersiniz, hemen peşinden onu da keşfetmiştim: İşte mesai bitimine azıcık kalmışken en yakın arkadaşınız sizi arayıp Edinburgh vizesinin çıktığını söylediğinde. Dünyaya verecek çok fazla mutluluğum vardı, iş arkadaşlarımdan birinin kızı olacağını öğrendiğimde akşam Berry içerek bu sevinci kutlamıştım. 

Ciddiye alma sınırlarım değişmişti, ben de değişmiştim. Kendimle uğraşmayı bırakmıştım, ben’im sakin sularında kuşluk vakti serinliğinde yüzüyordu. En büyük zevkim araba sürerken yarı açık ön camdan gelen rüzgarı yüzümde hissetmekti. Rüzgarları dinlemeyi seçtiğinizde, adımınızı yola attığınızda her şey yavaşlamaya başlıyordu. Dünya, yavaşlıyordu. Şöyle bir silkelenip tekrar oluşuyordu. Ben böyle şeylere -tahmin edebileceğiniz üzere- çok tavdım. Neden olduğunu bilmediğim bir şekilde yaşanma ihtimali olan her şeyi yaşama konusunda garip bir şekilde atılgandım. Bence bunun sebebi, akşam bir şekilde güvenli bir eve döneceğimi içten içe bilmekti. 

Baharda badem çiçekleri…

Badem çiçekleri bana evimi hatırlatır ve bir anda çok mutlu olurum. Babaannem tekrar saçlarımı tarar… 


Badem çiçekleri bana lisede dersi asmış sahile doğru Therion dinleyerek yürüdüğümüz zamanları anımsatır, tupturuncu bir gökyüzünün altında, keyifle kikirdeyerek yürüyüşlerimiz ve hararetli konuşmalarımız… 

Uzun bir aradan sonra B. ile Jules’ün dedikodusunu yaparız, ben baş nedimesiyim, Christmas’ta evlenir…

Bazen şimdi olduğum insana beni getiren şeyleri düşünürüm: Bu uzun, meşakkatli ve yer yer birbirinden çok farklı insanların eşlik ettiği, eğlenceliden çok üzerine düşündükçe tatlı bir hüzünle karışık mutluluk duyacağınız cinsten keyifli bir yol… Kapıyı usulca arkamdan kapatıp çıplak ayakla kalebodurlara basarak salona gitmek ve gecenin serinliğinde çocukluğuma uzanmak...

S. ile video konferans yapar, annesi Zeynep Teyze ile hasret giderir, gülüşürüz. Düğün fotoğraflarını çektikten sonra terasta mangal yapma planları, limon-sodalar içilir... Ardından kışa hazırlıklar… Yeni evimde ne zaman domates rendeleyeceğiz… 

Baharda badem çiçekleri...

Badem çiçekleri bana belli belirsiz bir umut verir. 

Yemyeşil ovalarının ortasından geçtiğim güzel bir ülke bana bağrını açar, dans ederek ona koşmamı ister... 

Hayattan sağlam bir intikam almam beklendiğinde inadına gidip yeni bir ev tutar, kilimimi holüne serip şöööyle keyifle yerde yayılır, evrenle makul bir anlaşmaya varırım.

En iyi anılarımla beraber tam da bu mevsimde, bir süre dinlenirim...

IŞILTILI BİR KAFA KARIŞIKLIĞI

11:40


Tamamlandığımı umarak ve hayata ve evrene bunun için teşekkür ederek; rüzgar ağaçların arasından eserken düşündüklerim ve gülüştüklerimi hatırlıyorum, kuğuların üzerinden uçuşup etrafa saçılarak tekrar bir araya geldiğim o günler... 

Oh mis gibi Moda havası...

Şehrin en güzel ışığını arayarak geçirdiğimiz esrarengiz birkaç aydan sonra... İşte, Gayrettepe metrosunun iş çıkışı kalabalığına kendimi bırakmış, hafifçe savruluyorum. Hepimizin içten içe bildiği o belli belirsiz silikleşme hissi. Bir an. Bir an sonra tekrar buradayım: Nisan bile bitmiş, Mayıs oluşuyor. Mayıs, arkadaşınızın mutfak tezgahına oturup gülerek Michele’den bahsederken kalan son yeşil elmalardan birini yüzünüzü buruşturarak yemekle aynı şey. Mayıs, ışıltılı bir kafa karışıklığı, geceyarısı eve gelme mahcubiyeti, alarm çalmadan uyanmak... 

İşte, en nihayetinde, kış gerçekten bitmişti. 

Gece Frankfurt Havalimanı hakkında güzel bir belgesel seyredilmiş, yolda bir tutam İsveç Semla'sı dişlenmiş, adını her defasında unuttuğum ve aslında çok da önemli olmayan Rus Kilisesinde rastlanılan Paskalya ayiniyle kutsanmış, üstüne bir tutam Londra yağmuruna yakalanmış, en son hayli yabancı bir Corolla’da Bedük dinlerken keyifle sallanmış-tık... 

Kış, Nişantaşı’ndan Maçka’ya inen yollarda sallanarak yürürken bitmişti. Fark etmek için bir an durmam gerekmişti. 

Aniden bir pazar sabahı farkındalığıyla toparlanmaya başlamıştım: Kuru temizleme işleri halledilmiş, ayakkabılar lostraya verilmiş, yıkananlar ütülenip valizlenmeye başlanmıştı. Yorgan yüzlerinin, kilimlerin değişim vakti gelmişti. Yazlıkları tek tek çıkartmış, Kondo ile katlamış, tüm bunları yaparken elimde limonlu bir soda ile etrafta anlamsızca dolanmıştım.

Her şey değişiyordu, her şey -bir acayip- değişiyordu.

Sabahlar değişiyor, akşamlar değişiyordu.


Kettle’ın suyu kaynatmasını beklerken Tuzla’da bir evin deniz manzaralı Fransız balkonundan öteye dalıp gitmiştim. Birazdan adına yaraşır bir Earl Grey demleyecek ve içeriden mırıl mırıl bir ses gelirken kendimi Poang’ın üzerine atacaktım. Biraz, duracaktım. 

Kış resmen bitmişti.

Kış, biz vapurda kendi kendimize bir oraya bir buraya giderken bitmişti.

Ellerimizde poşetinden damlayan sularla yıkanmış papaz eriklerle, şaşkın, senenin tam ortasında kalakalmıştık.

Dragos Sahilindeydik, ellerimizde ıslak erik poşetleri...

Yol boyunca keyif aldığımız Mirkelam şarkılarından bahsetmiş, kendi aramızda bir müzik grubu kurup dağıtmıştık -ben korkunç detone bir solist olmuştum-; genel bir ritüel olarak hayat pahalılığından şikayet bile etmiştik...

Bir kış nasıl biterse, 2019 yılının kışı da aynen o şekilde bitmişti.

Barış Bıçakçı'nın dediği gibi, "...sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek"ti...

ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -3-

06:29


Bir süredir görmezden gelmeye çalıştığım ancak her gün aldığım maillere daha fazla aynı cevapları vermek istemediğim için, eskiden beri burada olanlara ve aramıza yeni katılanlara, katılmak isteyenlere kısa bir hoşgeldiniz deyip anlatmaya başlasam iyi olacak. Daha önce Endüstri ve Örgüt’ün dünü, bugünü, yarını hakkında konuşmuştum. Şimdi, birazcık daha konuşacağım. Adım adım, hiçbir şeyi es geçmeden sıklıkla bana sorduğunuz ve bu cevapları okurken de aklınızda oluşabilecek soruları yanıtlamaya çalışacağım. 

- Öncelikle nasılsın, iyi misin? Hayat nasıl gidiyor?

Kendime hal hatır sormakla başladığım bu yazının hangi noktaya gideceğini merakla beklemekle beraber; çok şükür, iyi gidiyor. Uzun bir süre, aklı yarı havada yazılar yazdıktan sonra nihayet biraz ayakları yere basan ve birilerine faydası olabilecek bir şeyler yazmanın heyecanı içerisindeyim. Şu anda hızlı trendeyim, çay içiyorum ve tam 4 saat boyunca buradayım. Hadi başlayalım.

- Ne kadar zamandır çalışıyorsun; iş değiştirdiğini biliyoruz, şimdi neler yapıyorsun? Keyfin yerinde mi, iş tatmini nasıl? Zorlukları neler?

3 senedir çalışıyorum, yaklaşık 8 ay kadar önce iş değiştirdim. Neler yaptığımdan daha önceki iş yerimde bahsetmiştim, burada biraz daha farklı bir iş tanımım var. En basit şekilde özetlemek gerekirse, çalıştığım kurumda bazı departmanlardan oluşan büyük bir portföyüm var, bu portföydeki tüm insanların işe alım sürecinden başlayarak, kariyer yönetimlerine, psikolojik desteğinden, kurumdan çıkmaya karar verirlerse kurumdaki son günlerine kadar her şeylerinden sorumluyum. Ben yeni insanlar tanıyıp, onlarla ilgilenmeyi oldum olası çok sevdiğimden ve onları, kendilerini gerçekleştirmeleri için elimden geldiğince desteklemeye çok önem verdiğimden (şimdilik) işimden memnunum. Normalde bu işi İK yapıyorken biz İK çatısı altında daha farklı bir birimiz. Ama bundan sonra genel kullanıma uygun olarak bu yapıyı İK olarak anacağım. İK’da Psikolog olmanın en büyük zorluklarından birisi, kişinin bireysel çıkarları ile kurumun çıkarları zıtlaştığında ortada kalmanız. Bunun için iyi bir strateji oluşturmanız gerekiyor. Eski çalıştığım yerde direktörüm, İK’da olmanın bir bıçağın üzerinde olduğunu söylerdi: Bir tarafı kurum, diğer tarafı çalışan olan. Ne tarafa kayarsanız diğer tarafı kesiyorsunuz. İnternette, Örgüt’te çalışan Psikologların işverenlerin çalışanları kandırma yöntemlerinden olduğunu söyleyen sert eleştiriler bu sebeple var (bu arada bu eleştirilerin sadece yabancı kaynaklarda yapılıyor olması ayrı bir dram). İşveren, çalışanı mutsuz edecek bir uygulamada bulunuyor bile olsa, sizin çalışanın iş tatmini seviyesini arttırmanız beklenebilir. Burada Türkiye’deki işverenler gördüğüm kadarıyla daha çok İK uygulamalarıyla bunu sağlamaya çalışıyor. Bu uygulamalara her şey dahil: Beraber piknik yapmaktan tutun, askere gönderme töreni ve happy hour’lara kadar. Kurumun kültürü hangisine müsaade ediyorsa, o yapılıyor. Bu uygulamaların pratikte çalışan bağlılığına etkisi de tartışmalı bir şey. Ama bizim konumuz çalışan bağlılığından ziyade, çalışanın psikolojik sıhhati, en azından benim daha çok önem verdiğim ve burada konuşmak istediğim şey bu.

- Çalışanın psikolojik sıhhati derken neyi kastediyorsun?

Türkiye’de çalışan olmanın bazı genel zorlukları var ve bunlara karşı kişilerin geliştirmiş olduğu savunma mekanizmaları onları “savunmak”tan ziyade geri çekebiliyor. Şu an mevcut portföyümde ülkenin en iyi okullarından yeni mezun arkadaşlarla çalışıyorum. Çok büyük bir genelleme yapmak istememekle beraber, çoğunun her zaman bir yurtdışı planı var ve yaptığı her şeye “bu bana ne katıyor” gözüyle bakıyor. Ben bu bakış açısını destekliyorum (sürekli öğrenmeyi pekiştiren bir şey bu), ama bu kadar “lider”in olduğu yerde en küçük “operasyon”lar bile yılgınlıkla karşılanıyor. Kişiler kendi yetkinliklerini değerlendirme konusunda her zaman pozitif yanlılıkta. İlginç bir şekilde, kırılganlar. Çok aceleciler. Kariyerleri çok önemli olmasına rağmen çoğunun tek bir kariyer planlaması var ve ona çok sadıklar. O kariyer planını mevcut yerde gerçekleştiremiyorlarsa hemen aynı uzmanlıkta farklı bir sektör ya da kuruma atlamaya çalışıyorlar. Bunların hepsini anlamakla beraber, psikolojik açıdan çok sıhhatli olduğunu düşünmüyorum. Çok odaklanılmış bir kariyer ve tek bir hayat imgesi, kişilerin o alanla ilgili olumsuz bir durum olduğunda olması gerektiğinden çok daha fazla yıkılmasına sebep oluyor. Varoluşçuların “otantik” kavramını çoğu kariyer görüşmesinde muhakkak söylemişimdir. Daha otantik, daha b-c-d planları olan, mevcut işinden çok daha farklı yetenekler geliştirmeye hevesli ve geliştirmiş olan bir nesil hayal ediyorum. Sorunların çoğu zaman dışsal kaynaklı olduğu ve hiyerarşik sebeplerle müdahalede bulunamadığınız noktalarda yapmanız gereken şey, ona vereceğiniz enerjiyi başka bir noktaya güzel yansıtmaktır. Psikolojiye Giriş 101’de olduğu gibi, çok sinirleyseniz, boksa başlarsınız. Ve bu sizi iyi bir yere taşır.

- Bir psikolog olarak neden İK’da çalışmalıyım?

Bu soruyu bir yol ayrımında olup kendini ikna etmeye çalışan son sınıf öğrencisi ya da yeni mezun bir arkadaşımız olarak soruyorsan şöyle söyleyebilirim: İşin zor. Daha doğrusu, işimiz zor. Önümüzdeki seçeneklere beraber bakalım.

Devlette işe girmeyi tamamen geçiyorum. KPSS’den 85 alıp hala atanamayan, değil psikolog olarak memur olarak bile atanamayan arkadaşlarımın olduğu ülkede benim için devlette psikologluk bitmiş vaziyette. Psikolog, devlette çalışmamalı da bir yandan. Devlette çalışıp iş tatminlerinin var olma zahmetine bile girmediği o kadar çok psikolog arkadaşım oldu ki. Sağlık bakanlığının bazı bölgelerinde ve Adli Tıp Kurumunda çalışanları çıktıktan sonra, gerisini olduğu gibi kenara koyabilirim kendi adıma. En azından benim hayattan beklentilerimle uyuşmuyor diyip, bu konuyu kapatayım.

Gelelim özel sektöre.

Daha önce defalarca anlattığım şeyleri tekrar anlatmamak için direkt İK’da çalışma konusuna geleceğim. 

Türkiye’de Endüstri ve Örgüt Psikolojisi yüksek lisansı da yapsanız, herhangi bir şirkette yine İK’cı olarak çalışacaksınız. İyi bir İK geçmişi, size kariyer ve ileride yönetici olabilme imkanı sağlar. Kariyer hedefleriniz arasında ileride beyaz yakalı bir müdür olmak varsa ve plaza ortamı size Anadolu’daki bir Asdep merkezinden daha çekici geliyorsa İK’ya yönelebilirsiniz. 

İK, prosedürel bir iş. Muhtemelen çalıştığınız şirketin şirkete en “uyumlu” çalışanı siz olmalısınız. Bu anlamda tüm tutum ve davranışlarınız karakterinizden çıkacak, İK’cı kimliğinizle yorumlanacak, buna hazır olmanız gerekiyor. Yani çok marjinal bir şirket olmadığı müddetçe rengarenk saçlarınızdan ya da piercinglerinizden vazgeçemiyorsanız İK’cı olmamalısınız. Spor ayakkabı giyemediğiniz bir iş yaşantısı sizi ürkütmüyorsa, doğru yerde olabilirsiniz.

İK, yer yer personeli üzecek söylemlerde bulunmanız gereken bir yer. Hayır diyemiyorsanız, size göre bir yer değil. Ama ikna becerilerinize güveniyorsanız, hoşgeldiniz diyebiliriz. Çoğu şeyi ikna ederek çözmeniz gerekecek. Öyle ki, bir noktadan sonra Pazarlamacı mı olsaydım diye düşünmeye başlayabiliyorsunuz. You know, we all do. 

İK, içerisinde bulunduğunuz şirkete göre kimliği çok değişebilecek bir departman. Şirketin en yenilikçi yeri de olabilirsiniz, en ketum yeri de. Kimisi kurum içerisinde değişim İK’da başlar/başlamalı derken kimi yerde tüm departmanlar değişmişken İK hala bildiği yolda devam da edebilir. Bu iki uçtan birine düşebilirsiniz. Sizin için de ikisi de yaşanılabilirse, yine hoşgeldiniz.

İK, maalesef kültüre bağlı bir birim. Ülkedeki şirketler her nasıl gidip yabancı uyruklu bir İK’cı işe almıyorsa (ki bu saçma olurdu gerçekten de), yurtdışında da tek bir ihtimal hariç (buna sonra geleceğim) bu kimliğinizin bir karşılığı olmayacak. Bir süre çalıştıktan sonra yurtdışı planları yapmaya başlamak istiyorsanız yanlış yerdesiniz. Ama zaten psikolog olarak bu seçeneği zaten uzun zaman önce elediğiniz için (akademisyenlik ve çocuk bakıcılığı hariç) bir sorun yoktur diye düşünüyorum. 

İK, teknik bir birim değil. Yani, çoğu zaman yaptığınız işte diğer iş birimlerine göre kendinizi geliştiremediğinizi hissedeceksiniz (yoğun bir program ya da uygulamama öğrenememe kaynaklı). Ama, insan kaynağını yönetmek ve genelinde insanları yönetme tecrübesini doya doya yaşayacağınız bir yer. Burada yine işe girdiğiniz yere göre yetkileriniz değişiyor. Ne kadar yetkiniz olursa işinizden o kadar tatmin alacaksınız. Psikologlar insanların ruhsal durumlarıyla uğraşmayı çok sevdiği için bu yönünüzün mutlu olacağını seziyorum. 

İK, maaşları (bilhassa işe girdikten birkaç sene sonra) diğer çoğu alan psikologlarına göre fazla maaş alacağınız bir birim. Devlette ve sözleşmeli olarak çalışan psikologların maaşlarından yükseğe çok rahat çıkabilirsiniz. Önceliğiniz maddi geleceğiniz ise, doğru yerdesiniz. 

- İK’da yurtdışı konusunda bir şey diyecek gibiydin?

İK’da yasal süreçler her ne kadar kültüre ve içinde bulunulan ülkenin mevzuatlarına göre şekillense de, tüm dillerin üzerinde olan güzel bir dil var: Yazılım. Dünya üzerinde şu anda IT alanında ne kadar büyük bir hareketlilik olduğu gerçek. Yazılım mühendislerini yerlerinde tutamadığımız gibi, IT Recruiter’ları (İşe Alımcıları) da yerlerinde tutamıyoruz. Nasıl IT recruiter olacağınıza gelince, psikolog olarak hafif hafif IT’ye kayıp, mümkünse yazılım dillerinden öğrenip, veri analisti ve veri bilimci arasındaki farkları iyice öğrenip, teknik sınav yaptıktan sonra en azından birazını anlayabilecek bir noktaya gelmeniz gerekiyor. Sonrası da bol bol tecrübe. Tam anlamıyla Head Hunter’lık yapıyorsunuz. Bu işi evden de, freelance de, kurumsal bir yerde de yapabilirsiniz. IT Recruiter’lar şu anda kendilerine ait İK danışmanlık şirketleri kuruyorlar. IT alanı çalışan bulma konusunda hayli zor bir alan olduğu için spesifikleşmek size sadece kurumsal hayatta değil, startup’larda da iyi bir alternatif sağlayabilir. Yurtdışı imkanı her ne kadar artı bir özellikse, IT’de psikolog olarak tatmin olamayacağınız da bir o kadar eksi bir özellik. Bire bir görüşmeleriniz sessiz, çok sessiz, epeeey sessiz geçecektir. Çok konuşkan, sessizliğe tahammül edemeyen, aşırı iletişimciyseniz, bir düşünmeniz gerekebilir. 

- Çok güzel, çok da hoşumuza gitti. İlgi duyduk. Nasıl gireceğiz bu alana?

Daha önce de söylemiştim, Türkiye’de İK psikologlar için zor bir alan. Gerçi 3 sene öncesine kadar çok daha zordu, şimdi büyük şirketlerin tamamı İK’da psikolog istihdamı yapıyor. Sözü uzatmayacağım: Staj, staj, staj. Yeri geldiğinde bordro ve özlük de öğrenmeniz gerekecek. Ama stajsız olmuyor, muhtemelen olmayacak. İK’da kariyer yapmaya hevesli bir psikolog olduğunuzu ekibe göstermeli ve mümkün olan her fırsatta mevcut durumlara uygun psikoloji yaklaşımı getirmelisiniz. Mümkünse misler gibi bir İşletme yüksek lisansı yapmalı ve pastanın çileğini de unutmamalısınız.

- Staj nereden bulabilirim, sen yardımcı olabilir misin, ayarlayamaz mıyız bir şeyler? :)

Her öğrenci gibi, iş arama sitelerinden ve şirketlerin kendi işe alım portallarından işe başvuru yaparak staj bulabilirsiniz. Günde birkaç tane bana staj konusunda yardımcı olabilir misiniz diye soran mail alıyorum ve bana olan bu inancınız gözlerimi dolduruyor. Yine de yardımcı olamıyorum. Bizim bir ihtiyacımız olduğunda da ilan veriyoruz, bu ilanları sürekli olarak takip etmelisiniz. Gözünüze bazı şirketlerin İK’larını kestirip, Linkedin’den bağlantı kurup, bire bir görüşme talep edip, o görüşmelerden sonra ihtiyaç olması durumunda sizi değerlendirebileceklerini söyleyebilirsiniz. İK’ları biraz markaja almanız gerekiyor. 

- İK hakkında okumalar yapmak, bu alanı biraz daha sevmek istiyorum. Hadi öner bir şeyler.

Ben İK’yı Harvard Business Review okuyarak sevdim, tek tavsiyem de bu. HBR’ı düzenli okuduktan sonra o sizi zaten kaynakçalar ve daha da fazlası bölümleriyle pek çok yere yönlendirecek. HBR’daki İK anlayışı, Amerika merkezli olduğu için daha da Psikolojik altyapılı ve yayınlanan çoğu yazının Psikoloji bölümü çıkışlı olduğunu görebiliyorsunuz. Aralıksız 3 senedir okuyorum diyebilirim.

- Bize bilmediğimiz bir şey söyle.

Türkiye’de henüz çok gelişmemiş olan ama geleceği çok parlak olan bir İK alanı var: Değerlendirme Merkezleri. Bu konuya önem verdiğim için biraz uzun bahsetmek istiyorum.

Değerlendirme Merkezi, bir adayın bir iş için uygun olup olmadığının değerlendirilmesi sürecini kapsar: Bu adayın yetkinliklerinden, davranış sistemlerine, yöneticilik becerilerinin tespit edilmesinden, liderlik şekline kadar pek çok davranışsal analizin yapıldığı süreçlere deniyor. Bu alan, psikolojinin terapötik değil analitik tarafı. Dışarıda yeni yeni açılmaya başlayan DM danışmanlık şirketleri var: Psikolojik ölçümler yapabilmek için vaka yazıyor, sunumlar tasarlıyor, hatta oyunlaştırma yapıyorlar. Tüm bu süreçlerin araştırılmasından başlayarak tasarlanması, test edilmesi, yazılması; uygulama rehberinin, sonuç raporlarının oluşturulması ve takibinin yapılmasına kadar her şeyle ilgileniyorlar. Alanda şu anda bu konuda ciddi bir eksiklik olduğu için yurtdışı kaynaklı bilginin tercümesi ve güvenilirlik analizinden sonra (o da yapılırsa tabii) uygulanması yoluna gidiliyor. Ancak psikologların bu alana el atmasının vaktinin geldiğini düşünüyorum. Değerlendirme Merkezi uygulamaları, kişilere DM’den çıktıktan sonra gerilbildirim verilmesini de içerdiği için hemen peşinden koçluğu da getiriyor. Türkiye’de tamamen yanlış anlaşılmış koçluk (esasında mentoring) sistemine psikologlar bir an önce el atmalı: Hem daha kötüye gidişin durması için, hem de ülke için yepyeni bir iş kolu olup geliştirilmesi gerektiği için. Yani her şeyi bir yana bırakıp akredite bir koçluk eğitimi alarak da işe başlayabilirsiniz. Bu alanın ileride çok değerleneceğine inanıyorum. 

- Her şey çok güzel ama menüde başka şeyler yok mu? 

Var, olmaz mı… Yakında psikologların Pazarlama, Marka Yönetimi, CRM ve Kurumsal İletişim alanlarında nasıl çalışabileceğine dair de yazmak istiyorum. Hepsi için İK için olduğu kadar geniş olmamakla beraber birkaç bir şey karalayacak kadar şey gördüğümü düşünüyorum. Şimdilik bu kadar.

Tüm bunların dışında başka sorularınız varsa, her zaman olduğu gibi bu yazıya yorum yaparak veya bana mail atarak sorabilirsiniz. Ee malum, “biz size 15 gün içerisinde dönüş yapacağız”. 

Kendinize iyi bakın ve sevgiyle kalın. Hepinizi seviyor, başarılı bir kariyer diliyorum.

TAM YİRMİ ALTI

12:01


Bir hayalimin içindeyim: Arkadaş’ta, çocuk bölümüne yeni gelmiş puzzle’ları inceliyorum.

Kinfolk’un tüm sayılarını Bey’deki indirimde yakalamış olmama rağmen hala Food and Baverage kısmında aynı dergileri aramak, Hobi’deki suluboya çiçek çizimleri...

Burayı neden bu kadar çok seviyorum, burayı neden bu kadar çok seviyorum, burayı neden bu kadar çok...

Oysa sen pis bir alışveriş merkezisin. 

Böyle bir yaşantım olabilirdi; şu an buradan çok uzaktayım. 

Şu an neredeyim biliyor musunuz, 20 Ocak Pazar sabahında gözlerimi açmışım ve mutfaktan gelen tıkırtıları dinliyorum. Hafif bir pancake kokusu evi sarmaya başlamış. Salonda televizyon açık, magazin programlarından birinde bir klinik psikolog hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor: "Panik atak geçirenler öncelikle nefeslerini düzenlemeye çalışmalı ve ölüm düşüncesinden uzaklaşm..." 

İşte benim doğumgünüm. 

Gece yarısından itibaren kutlamalar, en sevdiklerimin büyük bir kısmından uzakta da olsam, başlamış durumda.

Bu şekilde bir başlangıçtan sonra o hafta Hyslop'un Spark'ını dinlerken hem 25 yaşım, hem de hayatım üzerine düşünmek için epeyce vakit harcayacaktım. 

İlk başta 26 yaşıma, sağa çekip dörtlüleri yakıp öylece beklemek için girmiş gibi hissetmiştim. Bir Pazar sabahı; mutfaktan gelen tıkırtıları dinlerken ayağımı debriyajdan çekmiş, vitesi boşa almış, bekliyordum.

Yeni bir hayata atıldığınızı bilincinizin en derinliklerinde dahi bilirken hızlı giyinemezdiniz. Geriye kalan her şeyi arkada bırakabileceğiniz bir törenle yavaş yavaş giyinirken.. birazdan artık o eski siz olmayacağınızı bilecektiniz. Keyifli, biraz da ürkütücü bir nokta. Üzerinden bir süre geçtikten sonra çilekli Ronnefeldt çayınızı tatlı tatlı içerken aklınıza bile gelmeyecek, bir an. 

Varlığınıza dair her şeyi en baştan sorgulamaya ve hayatınızı yeniden tasarlamaya başladığınızda geçmişiniz kolunuza girip size eşlik edecekti. Otobiyografik bellek üzerine tez yazarken okuduklarınız zihninizde bir süre tekrarlanıp duracaktı: “belleğin rekonstrüksüyonu, belleğin rekonstrüksüyonu, belleğin...”. Şimdi'yi hiçbir şeyi inkar etmeden geçmişin üzerine inşa edecektim, anılarım zamanla kil hamuru gibi yeniden şekillenecek, kimisi silinecek, bazıları şu anda bilmediğim ayrıntılarla süslenecek, ama benimle birlikte değişeceklerdi. 

En sonunda Lale Müldür’ün,

"Gelecekteki güzelliğimi görmüyor 
Ve onu sevmiyorsun” dediği şey oluşacaktı. 

Belki güzelleşecektim. Belki hiç değişmeyecektim. 

Bazı şeyleri tekrar tekrar düşünecektim. 

*

Bir süre sonra bir akşam, Kadıköy'ün kalabalık sokaklarında dolaşırken kendimi yakalıyordum. İnatçı bir hızla, bir hedefi varmışçasına kararlı bir şekilde yürürken... 

Arkada kalmış A., bir yandan bana söylenip fotoğraf çekmeye çalışıyor, kadrajının önüne atlayıveriyorum. 

İstanbul varlığıyla içimi dolduruyordu: Vapur, trafik, Ocak ayında sahlep içmek, alışkanlıklar, alışkanlıklar, GECE, sağanak yağmurda Beşiktaş İskelesine koşmak, "neon tabelaların altında dans eder gibi yürüyorduk", B.'ye E5'te çılgınlar gibi araba kullanmak istiyorum diyordum, pancake'ler sebzeli krepler tüm o vegan seçenekler, tekrar vapur, GECE, geceyarısı gözlerimizi kapatarak yeni yaşımı kutsuyorduk, Bahariye'de sıra beklemek Bahariye'de sıra beklemek Bahariye'de sıra beklemek ve tekrar GECE, bir anda tam yirmi altı oluyordum, spor salonunun ışıkları sönüyordu, Pendik'ten yolcu alıyor yolcu ediyor yolcu oluyordum, tekrar vapur, tekrar GECE, Fujifilm, spor salonun ışıkları sönüyordu, tam yirmi altı, Moda'da kahvaltı, akşam Caddebostan trafiği, sağanak yağmur, bir antrenmanı daha tamamlamış ve artık anlamıştım,

Bu yaşımda da hiç durmayacaktım.

2018/2

06:16


2018, 2018, 2018. Sizinle biraz 2018 hakkında konuşmak istiyorum. 

Aslında bu yazıyı yazmaktan korkuyordum, daha doğrusu bitmeyeceğini hissettiğim bu yazıyı yazmaya başlamak benim için korkutucuydu. Asla sonu gelmeyeceğinden emindim. Sonrasında ani bir düşünceyle 2018’in tam da bu his olduğuna kanaat getirdim: Asla bitmeyecekmiş gibi yaşanılanlar bütünü. Ve 2018’in bitişi gibi, bu yazının da bitebileceğinden emin, buradayım işte. 

Tam 7 ay önce bloga 2018’in ilk yarısı hakkında bir yazı yazmıştım. Ama sanırım 2018’in benim için başlaması, tam olarak o yazı itibariyle oldu. Gerçekten. O günden, tam olarak o günden itibaren. Uzun uzun anlatsam dinler misiniz, bence şansımı biraz deneyebilirim.

Mayıs ayında istifamı verdikten sonra Haziran’ın başına kadar ihbar süremi çalışmış, tam 5 Haziran itibariyle eski çalıştığım yerden çıkmıştım. Ramazan’dı, iyi hissetmiyordum, İstanbul’a gelmek benim için hala bir soru işaretiydi ve o kadar ama o kadar zor hareket ediyordum ki… Sanırım Haziran ayını en çok bu şekilde tarif edebilirim: Her şey ağır çekimdeydi. Aklınıza gelebilecek her şeyi yavaşlatılmış şekilde yaşıyor ve yapıyordum, kaslarımla beynim birbirlerine sanki meydan okuyordu. Bilincim bu ikisinin savaş alanına dönmüştü: Propriosineptik sistemim ile ayağa kalkmam saniyeler sürüyor, ağır ağır yürüyor, en çok kollarımı kaldırmakta zorlanıyordum. Uyumak istemiyordum ama yataktan çıkmak biraz eziyetti ve bu şekildeyken bir şehirden diğerine taşınmam gerekmişti. Kendimi tam anlamıyla iteliyordum. Hadi diyordum, biraz daha. Adım, adım, adım. 

Haziran ayı, İstanbul’a ilk geldiğimde zihnimde istemdışı “burada başıma bir şey gelirse en yakın kime haber verebilirim” listesini yaptığım aydı. Kalan son enerjimle, dümeninde olduğum gemiyi karaya oturtmuştum ve bir süre bir yere gitme niyetim yoktu.

Temmuz ayı geldiğinde yeni masama çoktan kurulmuş, hem eşyalarımı tamamlamaya hem de İstanbul’u tanımaya çalışıyordum. Bir süre çok istikrarlı bir şekilde haftanın istisnasız her günü dışarıya çıkmıştım. Haziran’daki yavaşlığım kendisini manik bir döneme bırakmıştı, yerimde duramıyordum. Bu süreçte kendimi tanımayı o kadar çok istiyordum ki neredeyse her akşam eve geldiğimde (ya da sadece dışarıda) kendimi nasıl hissettiğimle ilgili videolar çekiyordum. Kendimle ve B. ile o kadar çok konuşuyordum ki, inanamazdınız. Her akşam birbirimize rapor veriyorduk, B. benim kan bağı olmayan kızkardeşlerimden biriydi.  

Ağustos’ta günbatımına karşı Caddebostan’da bisiklet sürüyor,
Güzel bir kahvaltı yapabilmek için bir günde tam 1000 kilometre yol gidiyordum.

Eylül’de artık misafir ağırlıyordum.
S.’nin düğününde tüm eski arkadaşlarımla beraber topukluların üzerinde deliler gibi oynuyor, 
Her nasılsa Kilyos’ta bir düğünün sahipleriyle aynı arabaya düşüyor,
Kurtköy’de bir akşam iş çıkışı keyifli bir sohbet eşliğinde Sinop mantısı yiyor, 
Amerika vize başvurumu tamamlayıp Oregon’da ev bakmaya başlıyordum.

Çok fazla arabanın ön koltuğunda seyahat ediyordum. 
En önce hep benim yerim hazırdı.

Ekim’den sonra o kadar çok şey oldu ki, burası, olanları anlatmayı bırakıp, biraz daha salaş takılmaya başladığım yer olmalı.

*

İşte şimdi, güzeller güzeli Bilecik’e yılın ilk karı yağıyor. 

Tina’nın I Don’t Wanna Lose You’sunu dinlerken Ankara’dan İstanbul’a giden bir trenin içinde olmak, vagonların tıkırtısı… 

1 Ocak, hatta 2019. 

26 yaşıma az kalmış: 19 gün sonra artık indirimli genç bileti alamıyorum. A. ile bunu kutlamak için deli planlar yapmışız. 

8 senedir kullandığım gözlüklerimi daha dün değiştirmişim, bu çok çok iyi hissettiriyor. Her şeye kırık bir gözle bakmaya biraz alışmışım, artık o da gitti. Mis.

Tunalı’da salınırken sokak isimlerini epey unuttuğumu fark ediyorum. Ankara kış akşamları hala çok güzel, en sonunda nereye gidersem gideyim bunu özleyeceğimi kendime yüksek sesle itiraf ediyorum. Büyük bir rahatlama. Maxfm’in Nur’uyla, Bonapple’ın Elvan’ıyla mutlu yıllar’laşıyoruz; sizler de iyi bilirsiniz, bizler eski yol arkadaşlarıyız. 

Balkabaklı Boston Cream Pie yiyor, pirinç ışıkların ritmik yanıp sönüşlerini keyifle out-of-focus videoya alıyorum. Servis yapan çocuk gülümseyerek beklerken videoma girmemeye çalışıyor. Assssla sıkılmayacağım şeyler. 

Hatta, tüm bunlar yaşanırken hafif hafif dans bile edebiliriz. 

Neden biliyor musunuz; 2017’de 2018 için yazdığım Futureme mektubunda kendime şöyle yazmışım: “(2018’de) tek başına dimdik dururken seni görmek, seni o haldeyken yaşamış olmak istiyorum.”

Bunu başarmak, gerçekten de hayatta hep sevinçle dans etmeyi gerektirir.

İşte benim 2018’den öğrendiğim, sadece bu.