GİTTİM VE GÖRDÜM: C.R.O.P. COFFEE SHOP

12:06


Blogda analog havası, en sevdiğim...

Uzun zamandır şehir içinde gidilecek yerler listemde olduğu halde ancak geçtiğimiz hafta gidebildiğim yerlerden biri de C.R.O.P oldu. Uzun zaman diyorum ama, burası açılalı henüz 1.5 ay olmuş. Yeri gayet kolay, Tunalı'da, Bülten Sokak'ta. Bülten Sokak'ın yavaş yavaş üçüncü dalga kahveciler sokağına evrilmesi benim hoşuma gidiyor (yanlış saymadıysam şimdiden 3 tane bu tarz kahveci var burada), en azından şehrin merkezine daha yakın (hatta merkezde), ulaşımı son derece kolay. Ortamını da mesela bir Çayyolu'na göre daha çok yakıştırıyorum kahveciler için. Tam bir "ayaküstü kahve" kültürü oluşmaya başlamış. Fast food istilasındansa böyle bir şeyi hayli hayli yeğlerim.

Nitekim C.R.O.P.'u da Grano'dan biliyoruz artık, sahipleri aynı. Grano'yu zamanında çok sevmiştik (hatta 55mm lens ile çektiğim ilk iç mekan olduğu için de bende yeri epey ayrıdır). O yüzden daha giderken bile kara tahtaya güzel bir yazı ile yazılmış kahve isimleri bulacağımdan emindim (bu durumun da çok hoşuma gittiğini itiraf etmek istiyorum müsaadenizle, eheh).


İşte bu kısım tamamen fotoğraf meraklıları için: Bu yazıdaki fotoğrafların bir kısmı Sony A6000, bir kısmı da Fujifilm XE-1 ile çekildi. İşin içine Fuji'nin analog renkleri girdikten sonra A6000'in ayarları ile de biraz oynadım ve onda takılı olan 50mm lens ile, neredeyse Fuji'deki 35mm lens ile olduğu kadar benzer tonları elde edebildim. Normalde fotoğraflarda "gerçekçi" olmayı sevsem de, bu bana göre hafif yüksek kontrastlı fotoğrafların uzun zamandır özlediğim renkler olduğuna kanaat getirmem hiç zor olmadı. Birinde diyafram 1.4'e, diğerinde 1.8'e sabitlenmişti: Anlayacağınız o gün keyiflerin yerinde olmaması için hiçbir sebep yoktu.


Aslında gittiğimde genel olarak bütün mekanı çekmiş olsam da o fotoğraflardan hiçbirini buraya koymak istemedim. Bu da yeni bir şey benim için ve devam ettirmeyi düşünüyorum. Belgelemek gibi tamamen, "ben bir X yerini tam olarak nasıl görmüşüm?"e cevap olmasını sağlamaya çalışıyorum. Fark ettim ki aradan zaman geçtikten ve geriye baktıktan sonra mekan dekorasyonlarını değil, çektiğim fotoğraflardaki hataları incelemek daha çok hoşuma gidiyor (yukarıda linkini verdiğim Grano yazısındaki gibi. Yapılacak iş miymiş diyorum şimdi kendime). Biraz da bu yüzden, söylenecek olan her şeyi bir kenara koyup bundan sonrasını fotoğraflara bırakıyorum. Önce mutfak/bar kısmı, hemen ardından cam kenarı...


Yine yüzlerce fotoğraf arasından seçebildiklerim bunlar oldu. Kapatmadan önce geleneği bozmayalım ve hemen bir "ayrıntının ayrıntısı" fotoğrafı da koyalım diyorum. Yukarıda zaten gördünüz ama aynı yere bir de şöyle bakalım:


Yazıyı buraya kadar takip edenlere ufak bir sürpriz, bu iki fotoğraf da mekanın tamamını gösteriyor, işte BİR ve diğeri İKİ.

Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar, sevgiyle kalın!

Adres:
Çankaya Mahallesi
Bülten Sokak No: 18/B 06680
Çankaya/Ankara
İnternet sitesi için TIK.

B&W/ EYMİR GÖLÜ: MARE HİEMİS

07:43


Eymir. Mare Hiemis. Kış Denizi.

Kışın ortasında bir yerlerde... 

Başlangıçlar üzerine biraz konuşmalıyız diye düşündüm.


Bütün bir sene boyunca düzgün açı, güzel ışık, doygun renkler, uyumlu kontrast, ideal alan derinliği peşinde koştuktan sonra işte şimdi, renksizlikten korkmadan bembeyaz, keskin bir 3:4'lüğe kendini yavaşça bırakabilmek... 

Attığım her adımda, bütün izlerini olduğu gibi bırakan kendimi görüyorum: Ama bu sefer yere sağlam basmış, kayıp düşmemek için doğru insanlara doğru şekilde tutunmuş ve keskin bir fırtınaya karşı uyumlu bir sıcaklığa yönelmiş; aynı anda dallarıyla çevresini sararak sessizce kışın geçmesini bekleyen...

Eymir'e bakıyor ve eskiden tanımış olduğum gölden çok daha büyük bir şey görüyorum. Bu kış denizi içerisinde çekemediğim fotoğraflar için de üzülmüyorum bu sefer, "bu güzellik, sadece onu gören gözlerim için" demeyi biliyorum hayatımda ilk defa.  Zarif bir kanat darbesi ile beklenmedik bir anda evimden çok uzağa gitmiş ve tekrar yerimi bulmuş gibiyim şimdi.


Bu defa, Eymir tüm ciddiyetiyle bazen kaçmak gerektiğini öğretiyor bana, öylece dururken... 

Bazen sadece "başlamanın" ne kadar zor olabileceğini, ardından da yürümeye devam etmenin ne kadar yorucu olabileceğini öğretiyor. 

Başlangıç noktamı çoktan gözden kaybetmişsem artık hiçbir şekilde durmamam gerektiğini öğretiyor mesela. Uzaktayken kayıp düşmekten korktuğum yolların açık olduğunu sadece yaklaşarak görebileceğimi...


Bu kış denizi bana büyüklük ve küçüklüğün, canlılık ve donukluğun, sessizlik ve dinginliğin birbirine karıştığı tek bir an'ı bulmayı öğretiyor. Hemen ardından karla kaplı dağlara bakıp duruşumu düzeltiyorum.  

Gökyüzünün başlangıcını göremeyince ürkmemeyi ve heyecanla oradan oraya koştururken içimdeki korkuları gölün derinliklerine doğru bırakıvermeyi öğreniyorum. Bata çıka öğreniyorum bunu ama, hiç kolay olmuyor. Küçük adımlarla gidiyorum hep.


Etrafımın çevrili olduğunu sanıp bunalırken aslında o tel örgülerin beni dışarıdan koruyabileceğini de öğretiyor en çok. 

Şehre geri dönerken tekrar içindeyim zamanın ve tekrar varlığın sonluluğuna geliyorum.

GİTTİM VE GÖRDÜM: SOKAK EV YEMEKLERİ

12:02


Uzunca bir zamandır yeni bir "Gittim ve Gördüm" yazamıyorum ama dönüşüm harika olacak demiştim (en azından bir yerlerde demiş olmayı umuyorum, eheh). Okullardaki yoğunluğun ve onca koşuşturmanın içinde, Aralık ayında gittiğim bu yerin yazısını yeni yazabiliyor olmak da biraz üzücü ama geç olsun, güç olmasın diyor ve başlıyorum:

Bugünkü yerimizin adı: Sokak Ev Yemekleri. 

Gitmesi biraz çetrefilli, yol tarifi yapmaya çalışsam bir türlü beceremeyeceğimden sadece kabaca Bilkent'in içerisinde olduğunu söyleyip, yazının sonunda adresin tamamını vermekle yetineceğim bu seferlik. (Küçük bir not: Bu yazıyı yazarken tam bu cümlenin sonunda Ankara'da deprem oldu. İyiyiz, değil mi?)

Haydi içeriye biraz göz atalım.


Buraya gittiğimizde Ankara'da korkunç bir soğuk olmasına rağmen tatlı bir kış güneşi vardı ama kış güneşinin soğukluğu fotoğrafların her pikseline kadar yansımış. Bu durum nedense hoşuma gitti ve üzerinde hiç oynamak istemedim. Olduğu gibi kalsın ve dışarıdaki soğuğa rağmen camlardaki buğudan içerinin tatlı ev sıcaklığını her bakışta hissedebileyim.

Kapıdan içeri girdiğimiz gibi gülümseyen bir çift göz karşıladı bizi, bunca zamandır Ankara'da oradan oraya gezmiş insanlar olarak ilk defa bir "workshop"a denk geldik biz de. ODTÜ Gastronomi öğrencileri birkaç pazar gününden beri burada bir yiyeceğin workshop'ını yapıyorlarmış, bizim gittiğimiz hafta da tema, "kuru fasulye"ydi (önceki hafta da nohut'muş hatta). Biz orada kendi kendimize çorba içerken workshop katılımcıları kuru fasulyenin keşfinden bahsetmeye başlamışlardı bile: Ardından tarihi, onun ardından kısa bir tadımlık, biz çıkarken de kuru fasulyenin bir şey bir şeyinden (olaya yabancılık seviyem bu noktada epey artıyor) pizza yapmaktaydılar (hem de Pizza İl Forno'nun ustası Utku Özer ile).


Ön kapıdan girip ilk olarak bu beyaz dolapları görünce hemen her tarafın fotoğrafını çekmem gerek diye düşünmüştüm (blogger içgüdüsü mü desem ne desem?). Etraf kalabalıklaşmadan çektiğim fotoğraflar genel olarak pek tatmin etmese de yine de insanlara burayı anlatma hevesi ağır bastı ve bir daha gitmeyi bekleyemedim.

Buranın sahibi Ayşe hanım, Hacettepe-Sosyoloji mezunu ve yemek sevgisinin peşinde bunun için eğitimler almış, yurtdışında yemeğin sosyolojisi üzerine çalışmış. Ardından Ankara'ya geri dönmüş ve bu küçük, butik işletmeyi açmış. "Slow food" üzerine güzel bir butik işletme olmuş, sadece ev yemekleri yapıyorlar ve lezzetleri inanılmaz. 


Biz açılışı Günün Çorbası ile yaptık ve şimdiye kadar dışarıda içmiş olduğum en güzel çorbayı içtim (silip süpürmek şeklinde ama). O sırada workshop için yapılan kuru fasulye ezmesi gibi, değişik bir tat da denemiş olduk (anlayacağınız üzere workshop'a denk gelme olayını o an çok sevdim) ve çok sevdik. Tam anlamıyla bir "ekmeğe sür sür, ye" lezzeti olmuş, keşke tarifini alabilecek kadar durabilseydik de.


Sokak'ın yemek kitapları kütüphanesini ve bembeyaz masalarını görünce tahmin edebileceğiniz gibi sonsuz tane still life fotoğrafı çektim, bir ara şu yukarıda gördüğünüz kitabın her sayfasının fotoğrafını çekmeye bile adamıştım kendimi (sonra vazgeçip videoya almaya karar vermiştim hatta). 

Ancak gelin görün ki Lazanya'ların gelmesiyle beraber her şey değişti. İşte size güzel bir itiraf: En son yediğim (aynı zamanda ilk defa yediğim) lazanya bizzat bir İtalyan restoranındaydı ancak o kadar yoğun bir peynir tadı vardı ki içerisinde, arkadaşlarımla bir olup bir porsiyon lazanyanın yarısına kadar zorla yiyebilmiştik. Fotoğraf çekmek için gittiğimiz için o restoranın sahibinin de dikkatini çekmişti bu durum ve neden yemediğimizi sormuştu: O kadar yoğun bir mozzarella tadından sonra bunun son lazanyam olacağından fazlasıyla emindim, içten içe Garfield'a alınmaya bile başlamıştım.

Uzun uzun anlattım ama değer: Sokak'ın lazanyası diyorum ve nihayet susuyorum.


İlk defa bir "Gittim ve Gördüm"de dekorasyonu bırakıp yemek lezzetlerinden bu kadar bahsettim ama sizinle artık gelenekselleşmiş olan küçük bir "ayrıntının ayrıntısı" fotoğrafı da yapmalıyız diye düşünüyorum hemen: 


Buraya 16-50mm lensle gitmenin kötü tarafı 3.5 diyaframda alan derinlikli fotoğraf çekememiş olmak oldu. İyi tarafı da, "madem istediğim gibi fotoğraf çekemedim, bari videoya alayım" düşüncesiyle Aralık ayı vlogunu başlatacak birkaç saniyeyi yakalayabilmek oldu.

Videoyu da ekleyip sona gelmeden önce, o kadar yoğunluğun ve aksiliğin içerisinde bizi son derece nazik bir şekilde ağırlayan Ayşe hanıma teşekkür etmek istiyorum. Umarım en yakın zamanda tekrar gidip, kendisinin balkabaklı çorbasından koccaman birer kase içebiliriz.


Adres:

Üniversiteler, Bilkent Park Sitesi, 06800, Bilkent/Ankara

İnternet sitesi için TIK.

GÖRSEL BAĞLILIK: STEVE MCCURRY

05:00

Uzunca bir zaman sonra gittiğim en güzel fotoğraf sergisi, B. ile ancak son günlerinde Cermodern'de yakalayabildiğimiz Steve McCurry'ninki oldu. Afgan Kızı ile bilinse de Shaolin Keşişleri'nde adeta bir Fotoğrafçılık 101 dersi vermesi ile hayran olduğum; fotoğraflarında kurgu olmamasına çoğu zaman inanmakta güçlük çektiğim; her an canlanacakmış gibi duran portrelerinin önüne geçip fotoğrafı çekilen insanlara "hadi hikayeni anlat" demek istediğim, çoğu fotoğrafını çekmek için kaç gün harcadığını düşünmek bile istemediğim, üzerine saatlerce konuşulası fotoğraflar...

Bazen, usta fotoğrafçıların fotoğraflarına kendi vizörümün arkasından bakıp, ustanın nasıl bir bakışı olduğunu anlamaya çalışmak gerekiyormuş.


McCurry'nin fotoğraflarındaki tekniğin mükemmelliğini anlayabilmek için şu videoya göz gezdirmek bile yeterli olabilir.

Ayrıca kendi sitesi: Tık tık. Ve elbette ki dilden dile dolaşan, yeni gönderi geldiği zaman sevinilesi blogu: Tık tık.

KONFETİLERİN ARASINDAN

01:42

Bir yaz günü pantolonun paçalarını iyice yukarı kıvırıp, sıcacık kumlar ayak parmaklarımızın arasına girerken dalgalı bir denize doğru koşmak...

Bunun bir benzerini en son Ş. ile yapmıştık ve o zamanlar Samsundaydım, hatta saçma sapan bir video bile çekmiştik ve takdir edersiniz ki o günlerde videolar için bile pek bir "nasıl olmuş" kaygım yoktu; spor ayakkabılarımı elime almış, kendi etrafımda-onun etrafında-bana sorsanız denizlerin/karaların ve bizzat dünyanın etrafında dönüp duruyordum.

Pasparlak bir yaz gününün hayalinden Ankara'nın, daha şimdiden gündüz -5 dereceyi bulan ayazı gerçeğine dönmek kolay olmuyor ama heyhat, kış akşamları ile barıştım bugün.

Çok da kolay olmadı ama.

Kat kat giyinmiş bir şekilde istediğim gibi hareket edemediğim; değil çanta, fazladan bir küçük defter taşımaktan bile nefret ettiğim, fotoğraf makinesi taşımanın artık iyice çekilmezleştiği; metrolarda, metrolarda ve metrolarda durmaksızın okullardan okullara gittiğim; ancak kitapçıların içerisine kaçarak havanın kararmasını görmezden gelebildiğim kış akşamları size bahsettiğim...

Ama diyorum, tüm bu yılbaşı vitrinlerinin arkasında sadece kış akşamları evde tomurcuklu çayımı demlerken giyebileceğim, üzerinde kocaman harflerle "HOHOHO" yazan, kar ve geyik desenli kıpkırmızı kazaklar da var...

Bu kış akşamları İkea'da en küçük boy çam ağacına yılbaşı süsü beğenmek için de güzeldir diyorum kendi kendime; her fırsatta tez danışmanından şikayet etmek için de güzeldir; Chai tea latte içerken kurmalı bir McCabe saatin içindeki zembereği uzun uzun seyretmek için de güzeldir. Yılbaşı müzikleri çaldığını düşünen ama size daha çok bir İtalyan mafya filminde yürüyormuş hissi veren alışveriş merkezlerinin konfeti dekorlarının arasına karışmak için de güzeldir.

Geyiklerin etrafta rahat rahat gezebildiği yılın tek zamanı olduğu için çok daha güzeldir.

Sanırım kış akşamları en çok, takım elbiseleri içerisinde etrafta Harry Potter'ın yeni baskılarını arayan insanların kendilerine özgü ışımalarını görebildiğiniz için güzeldir.

COFFEE TALK #4 GÜZEL'İN NEYLİĞİ ÜZERİNE

12:49

Keats'in Bir Yunan Vazosuna Övgü'sü ile ilk kez karşılaştığım yer, simetrinin matematiğini anlatan ilgi çekici bir kitabın önsözüydü; şiirin bir kısmını okuduğum zaman kitabı kendimden biraz uzaklaştırnış ve uzaktan bir süre dizeleri izlemiştim. "Güzellik gerçekliktir, gerçeklik de güzellik" diyordu, "Yeryüzünde bildiğin ve bilmen gereken her şey". Hepsi bu.

Güzellik gerçekliktir.

Güzel nedir: Güzel kulak kıvrımı gibi bir şeydir ve insan onu da görmek, sevmek ister.

Güzel nedir: Güzel bir taşma ve ışıma halidir, öylece dururken fark edilmeyi bekler.

Güzel bilinçli değildir ve hatta bilinçli duyuşları da sevmez, ufacık bir frekanstadır kendi kendine bulunmayı bekleyen.

Güzel nedir: Güzel kendine has renklere sahip kıvılcımlı bir elektriktir vücudu dolaşan.

Güzel bir algılayış değil, bir oyun hiç değil, bir keşfediliştir; güzel doğaldır ama doğa değildir, bir nefes değildir bir yutkunmadır gözünün ucuyla yakaladığın. Güzel bir el tutması değil, bir eli aramasıdır.

Güzel herkese anlatmak isteyeceğin bir şeydir, ama bir yıldız değil bir kuasardır içinde büyüyen. Güzel, bir anlatamama halidir ama bir kaybolma hali asla değildir. Bir bulma da değil, bir yoldan almadır daha çok.

Güzel zamana göre sabitliği bulunmayan, sen koştukça koşan bir şeydir; bütün heybetiyle şaşkınlık/yorgunluk/yoğunluk ve korkuyu da içerir.

BİR SOLARİS ZAMANI KADAR

01:03

Son zamanlarda hiç tanımadığım bazı "hisleri" öğreniyorum, ki hayretler verici bir şekilde kendi tepkilerime bile gülmek istiyorum bazen. Şimdiye kadar giymediğim tarzda kıyafetler giymek gibi, ama içerisinde "ben", tamamen aynı şekilde duruyorum. Hah, ya da durmaya çalışıyorum.

Komik ama bazı akşamlar eve geldiğim zaman, bütün günkü koşuşturmadan sonra haberleri açarken dünya yıkılmış gibi geliyor. Ya da bir anda dünyayı tamamen değişmiş bir halde bulacakmışım gibi geliyor, belki de böyle olmasını umuyorum. Heyhat, yeni bir Körfez Savaşı mı çıkmış, Ayakta Duran Son Adam da devrilmiş mi, Mars yüzeyinde kolonileşebilmiş miyiz, Voyager 1 akıllı bir yaşam formundan sinyal mi almış?

Ya da her zamanki şeyler mi: Şizofreniye yol açan yeni bir gen mi bulunmuş, Alzheimer için beta-amyloid plakalarda yeni bir ilaç mı denenmeye başlanmış, sağ elini kullananlar multitaskingde daha mı iyiymiş yoksa, yeni bir korelasyon mu yapılmış, arkaplanda duygusal olarak dokunaklı müzikler dinlemek yüz tanıma becerisini arttırıyor muymuş...

Bazen yorulacak gibi oluyorum, hatta bazı akşamlar mutfaktaki çekyatın üzerine dökülüyorum adeta. Biri beni en yukarıdan silkelemiş gibi düşüyorum olduğum yere, annem elime hemen bir ıhlamur kupası tutuşturuyor. Diğer elimde kocaman bir Maxbar kutusundan kalan son hindistan cevizli çikolata.

Kendi kendime, bazı şeylere alışmak istemediğimi tekrar ediyorum. Her zaman amatör kalmak istediğim ne çok şey var: Bir şarkıya eşlik eder gibi her gün 10 bin adımı o gün tek başına yürümemiş olmaya sevinmek gibi.

Bazen, bir Solarisli baş ağrısı şöyle kafama yapışıyor gibi. Gezegen dışından bir şey bu diyorum, bu ağrı dünya sınırlarına ait olamaz. Ayrı bir dalga boyundan gelen sinyaller gibi, neyse ki eve gelirken makinede o gün çekilmiş 10 saniyelik güzel bir bokeh videosunun olması beni rahatlatıyor. Müzikçalardaki iki şarkı arasındaki çapraz geçişi 12 saniyeye ayarlıyorum; durmaya, bir saniye durmaya gelemeyeceğim günlerden geçiyorum bazen.

Evet diyorum, gerçekten de bir Solaris an'ı kadar durmaya tahammül edemiyorum.

İtiraf etmesi zor geliyor ama bazen kıskanıyorum, kızıyorum ve kabullenemiyorum. Hepsinin anlamını yeniden öğrenip, yeniden dolduruyorum içini kelimelerin, çoğu zaman da hayret ediyorum sınırlarının genişliğine. Ama bazı şeyler ne olursa olsun değişmiyor. Farklı kıyafetleri deneyip dursam da üzerimde, bir tarafım hep Mimarlık stüdyolarının arka tarafında yaprak toplarken etrafında dönüp duran kız olarak kalıyor.

ps. Fotoğrafı K. V. Kaya çekti, ki kendisi son zamanlarda gökte ararken yanıbaşımda bulduğum naçiz bir fotoğrafçı olur.