BİR MUTFAK HİKÂYESİ: "PEKİ BEN NASIL BİRİYİM?"

13:22


Yazının başlığı çok dramatik oldu ama uzun zamandır üzerine düşündüğüm, ardından biraz daha-biraz daha düşündüğüm ve sonunda, bir blog yazısı sayfası açıp yazmaya başlamadan sonunu da getiremeyeceğimi fark ettiğim bir soru bu. Ben nasıl biriyim ya da kendimi nasıl tanımlarım; başkaları beni nasıl tanımlar ve kendiliğe ait pek çok soru da beraber...

Ama benim bu blog yazısını yazmaya karar vermem, benim elimde olan bir şey değildi ilk başta. Psikodrama işlediğimiz bir dersteydik ve bir anda bir oyun oynamaya karar vermiştik: İsteyenler adını bir kağıda yazıp masaya koyuyor ve hoca içlerinden bir tanesini kura ile çekiyor. Çekilen kağıttaki isim bütün sınıfa arkasını dönüyor ve ardından bütün sınıf o kişi hakkında iyi/kötü, olumlu/olumsuz akıllarına ne gelirse, söylüyor.

İşte 5 yıllık lisans hayatımın son dersinde, hocanın çektiği kağıttan evrenin tatlı bir göz kırpması olarak benim ismim çıktı ve yaklaşık 2 hafta sonra tamamı "psikolog" olacak yaklaşık 40-50 kişiye sırtımı verip dinlemeye ve hakkımda söylediklerini yazmaya başladım. Unutmadan, son derece yağmurlu bir gündü (ve bu küçük ayrıntıyı eklememi de bizzat Şennur hoca istemişti).


İşte bu Psikodramanın ses kaydı burada, dinlemek ister misiniz bilmem ama ben arada dönüp bakmak isterim (ve bu blog da benim kötücül amaçlarıma hizmet ediyor neticede). (Dinlemek isteyenler için gökgürültülü olması ve soğuk algınlığı olmuş tiz sesimle rahatsızlık verici olabileceği konusunda da uyarmak isterim.)

Bu kadar zamandır beni tanıyanlar benim için genelde ne demiş: Her zaman enerjikmişim ve beni hiç mutsuz görmemişler, benimle girilen tartışma kazanılamazmış ve bazen çok savunucu olabiliyormuşum, adımı bilmiyorken bana Harry Potter deniliyormuş, biraz mesafeliymişim de ama biraz konuştuktan sonra hemen samimi olurmuşum. Soğuk birisi değilmişim ama "hepinizle beraberim" hissi de vermiyormuşum. Ve böyle uzun uzun gidiyor.


Burada bir mola.

Tezim için insanlara yaptığım testin en sonunda, herkesten kendisini 15 cümle ile başkasına anlatırmış gibi yazmalarını istiyorum. Buna psikolojide "I am Statement Task" deniyor. Ben şöyle birisiyim görevi, gibi. Ben kendi testimi kendi blogumda yapmak istemiştim ve işte, olabildiğince dürüst olmaya çalışacağım kendime karşı. Bir yerlerden başlıyorum:

1. Ben kaygıları olan biriyim. En büyük kaygılarımdan biri yaşlandığım zaman dünyaya bakıp "Ben de buradaydım, ben de buradan geçtim" diyemeyecek olmak. Nasıl desem, bir ses bırakamamış olmak, yaşadığımın başkaları tarafından fark edilmemiş olması. Ortaya "güzel" denilebilecek şeyler çıkartmış olarak yaşlanmak istiyorum ve işte, 23 yaşımda kendimi, aynı anda pek çok şeyi yapmak ister halde şaşkın şaşkın etrafta gezinirken buluyorum. Üretmek, durmamak istiyorum. Yİne de geleceğimi tasarlayamıyor, sadece o an yapabileceğim şeyleri en iyi şekilde yapayım, sonrası zaten gelir diye düşünüyorum.

Saçma ve komik ama, bazen kendimi bilinçli şekilde değiştirmem gereken bir pasta hamuru olarak görüyorum. O yüzden bu yazı bir mutfak hikayesi ve ben de deneysel psikolojide tez yazmaya çalışan son derece deneysel bir pastayım. Sanki attığım her adımda pastaya faydalı ve onu güzelleştirecek bir şeyler eklemeliymişim gibi. Hani çocuğunun hayatlarını tasarlayan anne babalar olur ya, aynı öyle. Sanki her şey her zaman zaten istediğim gibi gidecekmiş gibi.

İşte şimdi şu kitapları okuyarak kendime bir tutam bilgi serpiyormuşum gibi.

2. Ben korkuları olan biriyim aynı zamanda. Evet bu aralar en çok korkuları olan biriyim. Büyük, anlamsız korkular. Otobüste giderken her an karşı yönden gelen bir aracın otobüsüme çarpacağı. Ya da yolda yürürken bir arabanın yoldan çıkıp üzerime uçacağı. Üst geçitten geçen metronun devrilip içinde bulunduğum arabaya çarpacağı. Korkular, sürekli, güçlü irkilmeler. Bir bıçak görünce kaçınmalar. İnsanlardan irkilmeler...


3. Bu, sevdiğim bir madde. Ben çoğu zaman mutlu biriyim aynı zamanda. Mutlu ama epey mutlu. Bir zamanlar A. şöyle bir şey demişti: "Normal insanların duygudurumu 20 üzerinden 10 olsun, ben her zaman 2-3'ken sen her zaman 15-16'sın." Rakamlardan tam olarak emin değilim ama kabaca böyle bir şeydi (ve açıkçası o zamandan beri A.'yı 3'ün yukarısında görmek maalesef bana pek nasip olmadı). Mutlu olmak bana "bir şeymiş" gibi gelmiyor, genelde yaptığım çoğu şeyden mutlu olabiliyorum. Bu günün her saati "Sugar"ı söyleyebilmek ve her akşam eve geldiğim zaman yemek yerken Casey Neistat videosu seyretmek gibi basit bir şey. Yeni konuşmaya başlayan Francine'in babasına "da-daaaay" demesi beni mutlu edebiliyor, babasını takip etmeye başladığım zaman küçük zilli daha yeni doğmuştu çünkü.

4. İnsanın kendisi hakkında "ben şöyle biriyim" demesinin zor olmasından şikayet eden deneklerimi bu maddede anladım ve ilerleyebilir miyim bilmiyorum ama deneyeceğim biraz daha.

Ben pek sinirli biri değilim. Çok komik oldu böyle pat diye söylemek ama cidden, sinirlenince hızlı hızlı konuşan gıcık tiplerden biri olduğum için herhalde, sinirlenmekten ziyade kırıklık hissediyorum daha çok. Kırgınlık ya da. Kalp kırıklığı filan değil, bir yorgunluk, bir bitkinlik, bir "rahat bırakın beni, bütün dünyanın ağırlığı zaten üzerimde" hisleri. "Zaten dertler derya olmuş..."


5. Beşinci madde sonunda ve ben, insanları tanımayı da çok seven biriyim. Bu konuda biraz mesleki hastalık etkisi yaşıyor bile olabilirim. İnsan davranışlarını izlemek ve hakkında konuşmaktan zevk alıyorum ve bunlar üzerine uzun uzun düşünüyorum da. Kendi davranışlarım hakkında düşünmek de dahil buna, kendimi tanımaya çalışmak da. Durun, bir sonraki maddeye yazabileceğim ilginç bir şey buldum:

6. Sık sık, şimdiki beni geçmişteki benle tanıştıran biriyim.

"İşte bu senin X yıl sonraki halin, nasıl, mutlu musun?" Hahaha, yazınca cidden kötü duruyormuş.

Garip ama, nedensizce bir geçmişteki ben'e saygı duyma durumu yaşıyorum. Sanki büyük zorluklara göğüs geren o ben başka bir ben'miş ve onu getirdiğim noktadan mutlu olmasını istiyormuşum gibi. Çabalarını boşa çıkarmamışım gibi? Hoş, örneğin bir 10 sene önceki ben şu halimi görse önce gözlerine inanamaz, sonra büyük bir merakla başımdan geçenleri dinlemek isterdi (sonuçta ben hep benim) ama o konuyu hiç açmasak daha iyi. Yine de, 10 sene önceki beni mutlu edecek birkaç şey yapmış olduğum söylenebilir, zaman eğilip bükülse de o zamanki arkadaşlarına anlatabilse...


7. Bazen nereden olduğunu anlamadığım bir şekilde ortaya çıkan önyargılarım olsa da yeni şeyler öğrenmeye de meraklı biriyim. Bu merakım bu sene araba markalarına, premium model arabalarda konsolda değişen şeylerin neler olduğuna, ya daaaa, işte makyajlı arabanın ne demek olduğuna, araba perdesinin aslında kornişli bir şey olmamasına, BİM'den 5 liralık araba camı sileceği almanın kısa vadede kurtarıcı ama uzun vadede iyi bir yatırım olmayacağına kaymış olsa da yeni bilgi, yeni bilgidir diyor ve severek kabul ediyorum hepsini.

8. Sekizinci madde, yaşım ilerledikçe kendisini şekillendirilmesi gereken pasta olarak görmeye başlayan kendimi sinirlendirecek bir şey: Bazen çok savunucu biriyim. Hem de neden, ne için yaptığımı anlayamayacağım kadar. Kendime uzaktan baktığım zaman hemen azaltılması gereken bir şey olarak gördüğüm, bu giderse daha da rahat bir insan olacağımı bildiğim bir şey. Bu maddeyi çabuk geçebilir miyiz, çabuk çabuk...

9. Sanırım 10 maddede bırakacağım bu olayı ve ceketimi alıp çıkacağım bu blogdan. Zaman ilerledikçe bütün yazdıklarımı sorgulamaya başlama ve büyük bir silme dürtüsü oluştuğu için, şöyle demek istiyorum: Kendimi iyi tanıyorsam, bir şeyleri pek çok şekilde yapmaya devam edecek olan biriyim. Bir insan ne yaparsa yapsın, ne kadar kötü durumda olursa olsun, yapmaya devam ettikçe o konuda iyileşeceğine ve başarılı olacağına inanan biriyim.

Ve bir mola...


Bu devasa yazının sonuna gelmenin gerektiğini fark ettim ve işte, onuncu ve sonuncu maddem,

10. Ben kendisiyle barışık biriyim. Bazen içimden kendimi yerden yere vurarak eleştirsem de, asansörde yalnız kaldığı zaman aynada kendisine göz kırpıp bununla epeyce eğlenen biriyim sonuçta.

Eh, en sonunda yine kendisiyle kalıverir insan.

*

En başa dönecek olursam, lisans hayatımın artık sonuna gelmiş ve pek çok gitgeller içerisindeyken kendim hakkında düşünmenin iyi olabileceğini hissetmiştim bir süre önce. Nasıl bir insan olduğunu unutur bazen insan; nelerden hoşlandığını, zaaflarını, güçlü yönlerini, sinirliliklerini, huysuzluklarını, zevklerini, başarılarını hatırlaması gerekir yeni bir şeylere başlarken. Kendisinin farkında olup öyle koşması gerekir istediklerinin peşinden.

İşte bu yazı, benim kendime kim olduğumu düşündüğüme dair yazımdı.

Umarım yaşlandığım zaman tüm bu aşamalardan geçtikten sonra oluşan ben, gerçekten tam anlamıyla tamamlanmış ve güzel olur...


Küçük bir dipnot. Bu yazıdaki fotoğraflar Minon Cakes'te bir süre önce Sony A7 ve Zeiss/55mm lens kullanılarak çekildi. Zeynep'e ve Minon Cakes'e sonsuz teşekkürler.

GİTTİM VE GÖRDÜM: SIMPLE NO: 12

11:17


Ankara'da üçüncü dalga kahvecilerin yavaş yavaş şehrin bütün çehresine yayılmasından hiç şikayetçi değilim. Şehir içi gidilecek yerler listemin kabarık olması kadar beni mutlu eden bir şey de yok. Bu hafta da, bir süredir listenin en tepesinde duran ve sınavlardan başımızı kaldırıp ancak gidebildiğimiz bir yer var: Simple No: 12. 

Yerimiz Tunalı'da, son zamanlarda kahvecileriyle iyice kalabalıklaşan Bülten Sokak'ta.


Bu yazıda direkt mekanı göstermekten ziyade fotoğrafları daha çok size eşlik etmesi için koyuyorum, daha çok sohbet etmek niyetindeyim çünkü. Ben bu blogu tutmaya henüz başlamışken, aslında o zamanlar Tumblr'daydık, Ankara'da kahve kültürünün eksikliğini derinden hissediyordum. Çok değil, iki sene öncesine kadar bile o kadar çok yeni yer açıldı ki eskiden bir haftada gezip bitirdiğimiz şehirde şimdi çoğu yere uğrayamaz hale geldik. Kendi adıma, eskiden gidip artık üstünü çizdiğim de çok fazla yer oldu. Alışkanlıklar değişti, mekanlar değişti, şehir hayatı da çok değişti. En azından benim için. 


Bu konuyla alakalı bazen bazı şeylerin değişim hızına hayret ediyorum: 1.5 sene kadar önce Ankara'da Chemex bulamıyorduk. Hatta Zeynep ile beraber fotoğrafını çekmeyi en çok sevdiğimiz şeylerden biriydi ve ilk kez Grano'da görmüş ve çok sevinmiştik. Ardından Arabica Hario demliklerini getirmişti, o zaman için bu da çok büyük bir olaydı hatta. Bu hafta ise Simple'a girdiğim zaman, sanırım sonsuza dek fotoğraflarını çekmeyi seveceğim bir sürü kahve demleme gerecini bir arada görünce değişimi görüp tekrar hayret ettim. Kahvecilerde değişik demleme yöntemlerinin çok fazla tercih edilmediğini biliyorum, hatta çoğu gereç öylece alınıyor ve duruyormuş bazı mekan sahiplerine göre, ama bunları görmek beni yine de mutlu ediyor.


Ama itiraf etmeliyim, ki bu blogun okuyucusu tarafından hayli garipsenebilir bir durum bu, kafelere gitmeyi ortada bir fotoğraf çekme amacı yoksa hiç sevmiyorum ve yeni kahveleri denemek konusunda da çok iyi değilim; bu konuda bir babaanne sıkıcılığında da olabilirim hatta: Bütün kış chai tea latte, havalar biraz düzeldikten sonra da düz, dümdüz, hatta çok düz bir latte içme sevdası alıp götürür beni. Eskiden beri söylediğim, bir mekanın iyi kahve yapıp yapmadığını latte'sinden anlama teorisi de bu yüzden benim için geçerliliğini her zaman koruyor.


Karmakarışık gidiyorum ama (blog yazısı yazmayı epey özlemişim, her şeyi anlatmak istiyorum galiba :), bu kadar uzun zaman iç mekan fotoğrafı çektikten sonra üçüncü dalga kahvecilere analog renklerin her zaman daha çok yakıştığını düşünüyorum. Sanırım biraz o salaş havayı hissettirdiği için. Örneğin burada hem Sony ile hem de Fujifilm ile fotoğraf çekmiştim. Giderken de Sony'nin bütün ayarlarını değiştirmiş, en analog renkleri sağlaması için kontrastından beyaz dengesine kadar her şeyiyle oynamıştım ama yine, bu gönderide -tabii ki- tek bir Sony fotoğrafı bile yok! Olmayınca olmuyor galiba, Sony ile tertemiz netlikte fotoğraflar çekerken kahvecilerin şu hafif sarımsı, olabildiğince sıcak havasını verebilmek mümkün değil. En azından ben yapamıyorum sanırım, tam da bu yüzden ileride Fujifilm makinenizi satacak olursanız bana satmalısınız. Evet evet, kesinlikle bana.


İşte böyle, bir oradan bir buradan blog yazısının daha sonuna geldik, gelmeye çalıştık. Hızımı alamayıp bir on tane daha yazacak gibiyim, gevezeliğim çok olmadık bir anda yakaladı beni ama sizleri daha fazla sıkmadan son bir ayrıntının ayrıntısı fotoğrafı daha koyup gideceğim bu diyarlardan. Simple'daki masaların ve sandalyelerin açık ahşap rengini çok sevdim, içerisi o kadar güzel bir günışığı alıyordu ki resmen hiç gölge yoktu, yağmur yağmasına rağmen aşırı ferahtı içerisi ve bu durumu çok sevdim. Biraz daha geniş olsa ders çalışılabilir bir ortam bile sayılabilirdi benim için. Burası ile alakalı en sevmediğim şey ise kesinlikle içerideki müziğin ses düzeyinin çok yüksek olması oldu. Bu açıdan hızlı bir kahve içme yeri olabilir, içip hemen çıkmak şeklinde. 


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşçakalın!

Adres:

Remzi Oğuz Arık Mahallesi, Bülten Sokak, No: 12
Tunalı
İnternet sitesi için TIK.

GİTTİM VE GÖRDÜM: 95.8 MAX FM

13:45


Uzun zamandır atmak istediğim bir başlıktı bu, "Gittim ve Gördüm: Max FM". Nereden başlasam bilemediğim, toplamda 390 fotoğraf/video arasından 20 tanesini zar zor seçebildiğim ama daha başında çok uzun olacağı belli olan bu yazıya hoşgeldiniz. Bugün, sizi Ankara'nın gözbebeği olan bir radyo ve stüdyosuna götürüyorum. Hadi başlayalım.


Bilmeyenler için Max FM stüdyoları, Ankara, Tunalı'da yer alıyor. Tam olarak Havuzlu Sokak'ta. Pek çok erteleme nedeninden sonra (patlayan bombalar, bomba alarmları, sağlık problemleri derken) bir cumartesi günü son anda haberleşip radyonun en sakin olduğu zamanı da yakalamış olup gittik. Girişin tam olarak nerede olduğunu çözmeye çalışırken herkesin en bir sevdiği Nur Şentürk tarafından içeri alındık ve işte, her şey bu şekilde başlamış oldu. Sanki evimizdeymiş gibi hissettirilip radyo mutfağına alındık ve dekorasyonun her bir ayrıntısını keşfetmemiz de böyle başladı. Buraya gelmeden önce radyo direktörü Melisa (Kalafatoğlu) hanım ile ufak bir konuşmamız olmuştu ve bana radyoyu muhtemelen beklediğimden çok daha güzel bulacağımı söylemişti ama bu kadar olacağını da tahmin etmemiştim. Radyo deyince aklıma basık, dar stüdyolar ve karanlık bir ortam geldiği için böyle bir iç tasarım karşısında epey şaşırdım.


Radyonun içerisinde sürekli radyo yayının olduğunu zaten tahmin edersiniz ama sürekli radyodan dinlediğimiz sesi canlı canlı dinlemek kadar hoş bir duygu yoktur sanırım. Arada radyodaki Nur'un konuşması ile yanımızdaki Nur'un konuşması birbirine karışıyor, galiba en sevdiğim anlardan biri. Bu sırada radyonun nefis kütüphanesini kurcalamaya çoktan başlamışız. Yukarıda mutfağı görüyorsunuz, altta da hemen radyonun girişinde solda kalan oturma salonunu.


Çok uzun zamandır merak ettiğim ve kimisi çocukça bile olabilecek sorularımın hepsini Nur Şentürk tek tek sabırla cevapladı. Röportaj gibi olmadığı ve kaydetmediğim için direkt cevaplarını ne yazık ki veremeyeceğim ama cidden, geceleri radyoda neler olduğunu hiç merak etmemiş miydiniz mesela? Akşam bir saatten sonra otomasyon sistemi devreye giriyormuş. Tamam, peki ya gece yayında bir sorun olursa ne olacak? Radyo yayınında herhangi bir aksaklık olması durumunda e-mail alert sistemi devreye giriyormuş, 7 gün 24 saat aktif bir durummuş bu. O an ofiste kimse yok ise uzaktan müdahale sistemi ile yaşanan sorun çözülmeye başlanıyormuş, buna benzer pek çok donanım da kullanıyorlarmış aynı zamanda. Peki hiç böyle bir sorun olmuş mu? Bir keresinde sık sık elektrik kesintisi olduğu için ana stüdyonun jenaratörü bozulmuş ve kablolar yanmış, ardından hemen yedek stüdyoya (production room) geçmişler, birkaç gün içerisinde de sorun giderilmiş. Peki ya şarkı keşfetme süreci? Melisa hanım bu süreci şu şekilde açıklıyor:

Bu bizim tutkuyla yaptığımız bir şey. Max Fm’in en önemli özelliklerinden bir tanesi, son 50 yılın en güzel şarkılarını bir araya getirmekle kalmayıp bugün piyasaya sürülmüş bir şarkıyı da anında radyoda duyabilmeniz. Hit müziğin peşinde değildir, Max Fm belirlediği tarzın, kalitenin ve insanın ruhunun iliklerini müzikle canlandırmanın peşindedir. 
60lar, 70ler, 80ler, 90lar, 00ler, 10lar dan ve alternatif, country, pop, rock, singer/songwriter, folk, indie, etc. ve bunların alt kategorilerinden şarkıları bir araya getirmek için çok özel sıralamalar geliştirmiştir bu radyo, bu kadar çeşidi birbirine uydurmak hiç kolay değildi. Ama bu bizim vizyonumuz ve bunu tutkuyla gerçekleştiririz.  
Dünyanın her yerinde cuma günü yeni müzik piyasaya sürülür. Bu yazdan beri bu böyle, bundan önce salı günleriydi, new music (single/album) release date. Cuma yeni müzikler gelir gelmez uygun kategoriler dinlenir ve özenle seçim yapılır. Seçilen şarkılar yayına alınmak üzere sıraya girer, yayına yeni giren ve yayında olan şarkılar içinde çok özel bir akış belirlenmiştir ve bu şekilde uygulanır. 


Hazır yakalamışken yerel bir radyo olmalarını düşünerek aylık dinlenme sayılarını soruyorum. Türkiye'deki reyting ölçer cihazların güvenilir bir sonuç verdiğine inanmayıp bilinçli bir tercihte bulunuyorlar ve erişimlerinden, kitle düzeyleri ve kitle genişliğinden hiçbir şüpheleri yok. Bunu da gerek sosyal platformlar, gerek uygulamalar ve internet sitelerindeki dinleyici geri dönüşünden net bir şekilde anlayabiliyorlar. Radyodaki bu bilinçlilik, işin gerçekten sevilerek yapıldığını size fazlasıyla hissettiriyor (ki dinleyici kitlesi için bunu hissetmek hiç de zor değildir diye düşünüyorum). Bunları kahvemizi içerken konuştuğumuz yer ise hemen aşağıda, mutfakta gördüğünüz masalar. Her bir köşesini sonsuz kere çekip en sonunda zorla çıktığım bir yer.


Bu kadar oturmak yeter diyerek sizi biraz yerinizden kaldırayım ve yukarıda bahsettiğim prodüksiyon odasının (ama acil durumlarda yedek stüdyo olarak da hizmet verebilen bir yer burası) içerisine şöyle bir göz atalım şimdi. Radyo gezisi henüz başlıyor aslında.


Bu odada reklam spotu, jingle, sweeper, promo, aklımıza ne gelirse onun prodüksiyonu yapılıyormuş.

İçeriye biraz daha bakalım...


Biraz daha...


Buranın girişinde şöyle çok güzel bir "RECORD" tabelası var, ki ben bunu çekene kadar on farklı ışık/perde kombinasyonu oluşturan djimize ne kadar teşekkür etsem az. 


Bir de şöyle güzel bir ayrıntı var:


Prodüksiyon odası karşıdan şu şekilde görünüyor, burada kapısı kapalı olan yerin içerisini gördünüz az önce:


Burada ışıkları yanan odada pek çok televizyon var ve haber takipleri genelde buradan yapılıyor. O odayı da ayrıntılı olarak bu yazının altına koyacağım video ile görebilirsiniz. 

Bu odanın hemen sağ tarafında ise, tam anlamıyla radyonun "beyni" var. İçerisi özel olarak soğutulmuş ve kapıları tabii ki kuvvetlice kilitli. Müziklerin büyük kısmı burada saklanıyor, otomasyon sistemi de burada, her şey burada.


Sizi daha fazla gizli saklı yerlerde dolaştırmayıp ana stüdyoya getireyim, ki Nur Şentürk burayı açarken "işte burası da bizim mabedimiz" demişti. Kendisini mabedinde gizlice yakaladığım bu fotoğrafı ise ben çok sevdim:


İçerisi ise tam olarak şu şekilde:


Hava durumu bilgisine dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama biraz daha yakından bakalım:


Buradan tam karşıya baktığınız zaman ise bu yazının en başındaki ON AIR yazısı yansımalarını görüyorsunuz.

Bir de ayrıntının ayrıntısı...


(Bu arada ben bu yazıyı yazarken Max FM'de My Heart Will Go On çalmaya başlaması da işitsel bir güzellik olarak kalsın burada.)

Sanırım bir radyo gezisini en güzel ve farklı yapan şey, aslında sizin hissiyatınızı da kontrol eden bir yere gelmiş olmanız. Arabada giderken radyonun etkisine kendinizi kaptırıp uzaklara gitme isteği duymanızı sağlayan yere gelmek insanda tarifsiz hisler uyandırıyor. Benim bütün bu fotoğraflar arasında en favorim ise Nur Şentürk'ün, en sevdiğimiz dj'in kendisine has, ait olduğu yerdeki fotoğrafı oldu: 


Pek çok eksikliklerin, unutulmuşlukların olduğunu biliyorum ama Max FM, şimdiye kadar en sevdiğim Gittim ve Gördüm oldu. Şimdi kısacık fotoğraflardan da konuşmak istiyorum. Kahvelerinizi yudumlamaya devam edin.


Bu yazıdaki fotoğrafların sanırım en önemli özelliği, kontrastın yüksek olması oldu. Makine ayarlarında da, ardından yaptığım kısa editleme işleminde de kontrastın biraz fazla olmasının fotoğraflara yakıştığını düşündüm. Bazı fotoğraflarda ışığın pek çok yerden harsh bir şekilde gelmesi beni zorladı, ama toparlanmayacak bir şey olmadığını düşünüyorum; siz ne düşünüyorsunuz, lütfen yazın. Onun dışında bütün fotoğrafları ve videoları her zamanki gibi Sony A6000, 16-50mm ve 50mm f 1.8 ile, sabit ISO'da (200) çektim. Çok fazla fotoğraf olduğu için minimuma indirebilmek için en geniş açıları almak zorunda kaldım çoğu zaman, umarım sizin için de sorun olmamıştır. 

Video ile bitirmeden önce sağladığı sınırsız rahatlık ve misafirperverlik yüzünden Nur Şentürk'e sonsuz teşekkürler. Ardından Melisa Kalafatoğlu'na da ta yurtdışından bizim için bu buluşmayı ayarladığı ve ardından radyo hakkında daha detaylı bilgiler verdiği için çok teşekkürler. Son olarak bir de yol arkadaşıma teşekkür etmek istiyorum. 


Bir sonraki yazıda görüşünceye dek, hoşçakalın!

06 KAHVE GÜNLERİ: HIZLI NOTLAR

13:42


Bu sene Cermodern'de yapılan 06 Kahve Günleri'ne gittik, hızlıca bir bakındık ve yeterince hayalkırıklığından sonra çok fazla durmadan da çıktık. Ankara'daki çoğu üçüncü dalga kahveciyi içeride göremedim, gelenler de en azından kahve ikram etmek konusunda ketumlardı, yine bir kahve gününde Starbucks Reserve kuyruğunu görmek bende ufak bir bıkkınlık hissi yarattı. Ufacık bir alana o kadar kalabalığı sığdırıp, içerisine neredeyse toplamda 10 kahveciyi sıkıştırmak da organizasyon felaketi gibiydi: İnanır mısınız kahve içemeden çıktık sonunda. Ankara'da kahve günleri yapılmasına benim kadar kimse sevinmemiştir sanırım, ama dışarıda 150 liraya satılan Chemex'in 275 liraya satıldığını gördükten sonra (ki yanlış duyduğumu düşünüp ısrarla 175 mi diye sormuştum) bir dakika daha durmak istemediğim, başta da dediğim gibi kocaman bir hayalkırıklığı oldu bu da.


Blogda her zaman güzel şeyleri mi yazacağım, biraz da bunlardan bahsedeyim diyerek kapatıp kaçayım hemen. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşçakalın!

BÜTÜN EVREN DAHİL DEĞİL

13:46


+ Sevginin mahiyeti nedir?

- Hocam, görkemli supernovalar, tersine beyaz-delikler, bu pulsarlar, aynı zamanda şu korkunç kuasarlar benim içimde oluşuyor, sizce bu nedir?

Bazen insan sanırım kendi kendisinin tek derdi olabiliyor; kafasını kaldıramaz çünkü bazen insan, ağırlaşır ve içine dönüp öylece, bakıverir işte...

İçinde ne bulacağını hem bilerek hem de bilmeyerek bakıverir. Bazen, bütün varlık olduğu yerde sallanıyorken ya da aslında hiçbir şey olmuyorken... Dünya her zaman olduğu gibiyken bir anda korkup arkasına saklanmak isterim ama o beni yanında tutar: İşte böyle böyle yürümeyi yeniden öğrenirim.

İşte böyle böyle, aslında, her şeyi yeniden öğrenirim.

Gördüğüm hiçbir şeyde olmayan bir şeydi bu, oturduğum yerden sonsuza dek kalmak istememeyi içeriyordu. Bir de akşamüzeri Golden Hour'da Yerküre'nin 32E52 ve 39N56 enlemlerinde kalan son güneş ışıklarını bir insanın yüzünün en güzel noktasına dokundurmaya çalışmayı. Bu sıklıkla yaşadığım bir şey değildi ve o ağaçların arasında kalan son gölgeleri düşündükçe, gerçekten yaşanmış olduğunu da sanmıyordum. Bütün geç kalmaların mükellifi olarak ben, kendime kızıyor ama çok da pişman olamıyordum.

Bu güneş bir daha doğduğu zaman ben orada olmayacaktım ve muhtemelen o da zaten aynı güneş olmayacaktı.

Okuduğum kitaplarda olmayan bir şeydi bu, böyle şeylere ancak şarkılar yazabilirdiniz ya da en fazla iyice içlenip Bolu göllerine doğru yola çıkabilirdiniz. Ben yola çıkmamış ve şiir de yazamamıştım, adını koyamadığım her güzel duygu için bir ağacın gövdesine dokunmuştum. İşte böyle böyle, her şeyi olduğu gibi dokunmayı da yeniden öğreniyordum.

Galiba, bir zaman gözlemcisi gibi kenarında durmuş, uzaktan bakıyordum. Burada otururken bütün evrenin dahil olup benim dahil olmadığım tek şeyi bulmuştum. Şöyle bir şey olabilir mi diye düşünüyordum; bu kızmalar yeni, bunları tanımıyorum, -ama o son ışık huzmesini bir tek ben hatırlıyorum. 

04.39 PM

10:25


Şaşkın şaşkın etrafta dolaştığım zamanlardan ilki değildi, elbet sonuncusu da değildi. 

Bütün kuzey yarımkürenin bomboş olduğu bir zamanda ve çok fazla yağmur yağıyorken, nasıl desem, TOBB ikiz kuleleri bile geride kalıyordu ama ben tam olarak nereye gittiğimi bilmiyordum ve nasılsa hiç fark etmiyordu. 

Sanırım yıllar sonra, radyoda en doğru haberi vermesini umduğum FM frekansını el yordamıyla arıyordum.

Şehirden ve şehre dair her şeyden kaçmak isterken, korkuya en çok yakışan şey de budur diyordum kendi kendime. Korku bir insana ait olmaktan çıkıp binaların girişlerindeki arama noktalarında, trafik ışıklarında öteki arabalara yakın bir şekilde beklerken, bir Kızılay-Bakanlıklar otobüsünde, bazen sadece Kızılay'ın isminde ve her türlü kalabalığın içerisinde görünür olmaya başladığı zaman, şöyle uzaklarda bir yerlerde karton bardakta sıcacık bir çay aramak gerekiyordu. Sonrasında zaten bütün gün yağmur durmaksızın yağacaktı: Silecek sesi, sileceklerin bile bir hikayesi var, silecek sesi, silecek sesi...

O gün şemsiyenin altında kütüphaneye sığınabileceğimizi düşünüyordum, içerisi sıcaktı ve bu sessizlik, güvenli bir sessizlikti her zaman. Nasıl hayatta kalacağımızı bilememiştik, hayat kendisine tutunulabilir bir şey gibi de değildi artık. Açıkçası o an hiçbir şey bilmiyordum; elimizde böyle ne olduğu bilinmeyen kapkara, yapış yapış bir gerçeklik kalmıştı ve bizi evlerimizde oturup anlamsız reality-show'lar izlemeye itiyordu. 

Yağmurun hiç kesmeden yağdığı bir gün, annemin ben üniversiteyi kazanmadan hemen önce aldığı ama artık kırılmış olan şemsiyemle metro duraklarının yanından birer birer geçiyordum. Bunu nasıl cevaplayabilirim: Bir şehir bomboşken insan en çok nereye gitmek ister? İnsanları etrafa dağılmış ama kendisi yerli yerinde olan bir şehirde ne yapılır? Umutsuzca kalabalık insan topluluklarından kaçmak isterken, bir yerlerde insan topluluğu görünce içten içe sevinmek, bizi biz yapan... 

Ama bir saat var, bizi içgüdüsel olarak birbirimize bağlayan ve kendimiz gibileri gördüğümüz zaman sevindiğimiz kritik bir saat, bir eşik. Akşama doğru, o gün yağmuru hiç durmamış bir şehirde, kuru temizlemecilerden yanlış katlama yerinden ütülenmiş keten pantolonlarını söylene söylene alacak olan insanların yavaş yavaş evlerinden dışarıya çıkmaya başladıkları bir saat. Marketlerin fırın reyonlarında haftasonu indirimi için ucuzlamış suböreği bekleyen insanların sırasında, ürkek ürkek gülümsemelerin görülmeye başlandığı bir saat. Arkalığı olmayan yüksek sandalyelerde rahatsız rahatsız otururken birilerinin "aç da yeni bir haber var mı, bakalım" demeye başladığı saat...

Zamanla yaşamın normale döndüğü hissini veren ve buna gönüllü olarak inanılmaya çalışıldığı, yolların şehre dönerken daha da kalabalıklaştığı bir saat...

COFFEE TALK #5: İMKÂNSIZ YÜRÜYÜŞ

02:43


İsviçre Alplerindeki Waldhaus Flims otelin 7018'li posta kodu ile beraber adresini ve +41 ile başlayan telefon numarasını yazıp (aslında tam olarak şu şekilde, isterseniz hemen rezervasyon yaptırabilmeniz için: +41 81 928 48 48) ders notlarımın arasına sıkıştırdığım günün üzerinden tam olarak 1 ay geçmiş. Gördüğünüz gibi ben de hala buradayım, hem de hiç gitmeyecekmiş gibi rahat bir şekilde oturuyorum. Oysa geçtiğimiz günlerde biraz bunalmıştım. (Ki bunaldığım zamanlar gecenin bir yarısı kendimi dışarı atıp sokak ışıklarından kaçınarak Montrose Caddesinde tur atmak istemişliğim de çoktur.) Ama burada bunaltılarımı anlatmayacağım elbette, daha zevkli birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

Bazen bazı insanların uzunca bir süre evrenin ücra bir köşesinde zayıf sinyaller vererek bulunmayı bekliyormuş gibi yaşadığını düşünürüm. Sanki kendilerine has uygun bir sıcaklığın içerisine girmişler ve ideal bir hızla yörüngelerinde dönerken öylece yaşamlarına devam ediyorlarmış gibidirler. Şüphesiz Meryem bu insanlardan biri değildi ve akşamleyin telefonum çaldığı zaman en baştan gülerek efendim demiştim, ilk nefesten de Pierre Cardin'in gelinliklerinden nefret ettiğini söyleyerek başlamıştı konuşmaya (oysa ben cüzdanlarını epey severdim). Bir su takımının (şu kuğu boynu gibi olan sürahiler ve onların bardakları) 600 lira olduğunu biliyor muydum örneğin? Hayır bilmiyordum. Sheraton'ın düğün salonu gecelik 30 bin liraydı. İşin en kötüsü bir mikserim bile yoktu. Ama o mikserini almıştı mesela. Mikser önemliydi, mikser bir krem şanti için bile gerekli olan her şeyi sağlayamıyorken çocukluk arkadaşımın hayalindeki mutfakta yerini şimdiden ayırtmıştı.

Bu sırada ben dışarıdan hangi arabaların dizel olduğunu anlamaya çalışıyor ve karşıma çıkan herkese Borges'in Yedi Gece'sinde en sevdiğim kısımları göstermek için fırsat kolluyordum.

Montrose Caddesinde...

Bu hafta geç kaldığım derslerden birine koştura koştura girdikten ve bütün amfinin dikkatini yeterince dağıttıktan sonra tam o anda hocanın "Zorbaların bahanesi kölelerin inancıdır" dediğini işitiyor ve duraksıyordum, insan her derse girdiği zaman böyle etkileyici bir cümle ile karşılaşmıyordu. Bütün gün metrolarda aktarma yaparken aslında kırılma noktalarının da birinden diğerine gidiyordum, akşam eve geldiğim zaman ben daha hiç farkına varmadan beyin kıvrımlarım arasındaki petlere sonsuza dek yerleşmiş gibi duran ayrıntıları hatırlıyor olmama şaşırıyordum. Bir an sonra gülerek ve çoğunlukla beceremeyerek içine kedi maması konulması için IKEA kolisi yapıyordum. Şüphesiz dünyanın en zevkli şeylerinden biriydi, yardım alınca.

Sonra Ay'ın %8 görünür olduğu (363.297,43 km) bir geceden yine Solaris'li baş ağrısı ile uyanıyordum. İşte bir sabah daha, uzun bir süre etrafta dolaşıp nesnesini anlamaya çalıştığım çoğu duyguyu yerine koyuyordum; Pines, bir duygunun ne olduğuna inanmaya başladıktan sonra onu tam anlamıyla yaşamaya başlarsınız diyordu. Ben ise buna, başka hiçbir duygunun o sıcaklıkta canlı kalamayacağı tek bir tanesiyle karşılık vermek istiyordum. Size onu kısaca anlatacağım ve bitireceğim: İsmi "İmkânsız yürüyüş". Bu durum, kendinizi ve vücudunuzu koskoca Milky Way galaksisinde tek bir noktaya göre konumlandırdığınız zaman (ki kritik nokta burasıydı) o konumdan uzaklaşmakta yaşanan son derece tuhaf zorlanmayı ifade ediyordu. Kütleçekiminin bir anda arttığı, bir t süresince karadelik yaklaşıyormuşçasına bütün fizik kurallarının kendisinden şaştığı, sonsuz paralel evren ihtimallerinden geçip sadece birkaç metre öteye gitmek zorunda olmanın nasılsa zorlaştığı bir an... Lugones, 1922'de yazdığı Alma Venturosa'sında "sana her zamanki gibi hoşçakal derken/ayrılığın verdiği belli belirsiz hüzünden/seni sevdiğimi anladım birden" diyordu ama o tamamen başka bir yazının konusuydu...