LİSANS SONRASI: ENDÜSTRİ VE ÖRGÜT PSİKOLOJİSİ -1-

11:40


Blogu Psikoloji bloguna çevirmemek için ne kadar diretirsem direteyim, bölümü okuyanlardan o kadar çok mesaj ve yorum geliyor ki dönüp dolaşıp kendimi yine bir "Lisans Sonrası" yazısında buluyorum. Bu yazıda psikoloji öğrencilerinin pek düşünmediği bir alandan bahsedeceğim: Endüstri ve Örgüt Psikolojisi.

İnsan Kaynaklarında işe girdikten sonra Psikoloji okuyan öğrencilerden sürekli sorular alıyorum: Stajlar, iş imkanları, maaşlar... Öncelikle şunu söyleyeyim. İK'da olmak her gün elinizden (en iyi ihtimalle) yüzlerce CV geçmesi demek. Daha geçtiğimiz günlerde Ankara'da iki tane büyük okuldan mezun olmuş iki tane psikologla görüşme yaptım ve yine malum problemlerle karşılaştım: 

1. Psikoloji mezunu ne yapmak istediğinin farkında değil.
2. Psikoloji mezunu ne bildiğinin farkında değil.

Gördüğüm kadarıyla eğitim hayatımız bizde şöyle bir güdülenmeye sebep oluyor: "En mutlu olduğum yerde olmalıyım". Tatminimiz ortalamanın üstünde bile olsa, en iyi olmadığı sürece aklımızda şüpheler ve kafamızda soru işaretleri oluşuyor (çünkü bize okulda insanın en iyi olduğu ana ulaşması gerekliliği öğretiliyor: Kendini Gerçekleştirme). Bu tabii ki güzel bir şey, ama şöyle bir sorun var: Mezun olduğumuz gibi "en iyi" olabileceğimiz bir sistemde yetişmiyoruz. Kendini Gerçekleştirme ideali bizim için gecikmeli olarak gerçekleşebilecek bir ideal. Bana sorarsanız, dünyanın her yerinde bu şekilde. Ama bir hülyalar balonu içerisinde mezun olduğumuz zaman çok büyük bir hayalkırıklığı da yaşayabiliriz (ki genelde yaşıyoruz). Şu gerçeklerin farkına varmamız gerekiyor:

1.a. Gerçek: Kariyerinizin ilk yıllarını, sonrası için feda etmeniz gerekiyor.
1.b. Gerçek: Öylece durarak hiçbir yere varamazsınız.

Türkiye'de Psikoloji "kariyer"i yapmak kolay bir şey değil. Psikoloji mezunları için kariyer yolu çok da yok. Devlete atandığınız zaman, psikolog olarak devam ediyorsunuz. Çok çok nadiren bakanlıklarda uzman yardımcısı olarak başlayıp belki yavaş yavaş kıdem alarak uzmanlaşabiliyorsunuz ama bu kısım çok küçük. %90 ihtimalle, düz bir psikolog olarak başlayıp aynen o şekilde emekli oluyorsunuz. Yüksek lisans yapsanız dahi bu size çalışma alanında bir getiri vermiyor; "title", hep aynı. Bundan şikayetçi olmayanlar olabilir ama ben, yerinde durabilen insanlardan değilim pek.

Özel eğitimde çalışan büyük kısım için de aynısı geçerli. Tüm hayatınızı aynı isim altında sadece maaşınız biraz değişerek geçirmeyi istiyorsanız bu yazı zaten pek de size göre değil. 

Konuyu çok fazla dağıtmadan devam edeyim.

Devlette çalışmak isteyebilirsiniz ama artık o da eskisi gibi kolay değil. 85 üstü puanlar alan arkadaşlarım, Şubat ayı gelmesine rağmen hala atanamadı. Devlet açmıyor: Açınca da zaten üç dört kişi alıyor. Ceza ve Tevkifevlerinde (Maaşı iyi/İş tatmini kötü) çalışmak istemiyorsanız (bu sene 270 kişi alacaklar sanırım) geri kalan her yer için en az 85 puan almanız gerekiyor. 

Peki yeni mezunlar ne yapıyor? Bekliyor. Çoğunlukla devlet kadro açsın diye. Onun dışında? Özel eğitimlerde çalışılıyor. Ama istisnasız herkeste belirgin bir ne yapacağını bilememezlik durumu var. 

Buna önerim nedir: Farklı bir şeyler yapın. Sizi farklı kılacak bir yanınız olsun ki dikkat çekin. İçinde bulunduğunuz ortamda sizi farklılaştırabilecek her şeyi deneyin (Benim işe alım sürecimde "patronum" benim blogumu görünce şöyle düşünmüş: "Bu kız elindeki imkanları kullanıp farklı bir şeyler yapmak istiyor"). İş hayatı şimdi size uzak olabilir ama işin içine girince göreceksiniz: Hayatınız iş oluyor. İnsanların hayatı hep işte geçiyor. İş için bir şeyler yapın, sadece patolojik rahatsızlıkları olan hastaların size ihtiyacı yok, büyük bir çalışan kesim var ve onların da tahmin edemeyeceğiniz kadar sıkıntıları oluyor. Bu ülkede insanlar çok çalışıp az kazanıyor ve canları bir şeye sıkıldığı zaman paylaşma ihtimalleri yok, buna vakit bile bulamıyorlar. İçinizdeki "yardım" güdüsü sadece ağır psikopatolojiler için geçerli olmamalı. İnsanlar muhakkak kliniğinizde karşınızda oturup size sıkıntılarını anlatmamalı, yer yer siz de onların yanına gidip bir sıkıntıları olup olmadığını sorabilmelisiniz. Bizim hayalimizdeki Psikoloji, 1940'ların başında Viyana'daki Psikoloji. Ama Türkiye'de Psikolojinin durumu o zamanın Viyanası gibi değil. Maaşlar düşük, mezun sayısı her geçen gün artıyor ve istihdam düşüyor.

Biz, özellikle okullarda hocalarımızdan gördüğümüzü istiyoruz: Psikoloji üzerine rahat bir akademik hayat. Ama hocalarımız bizim şartlarımız altında hoca olmadılar, muhtemelen onların zamanında Psikoloji sıradan, mezun olunca karşılığı olmadığı için fazla tercih edilmeyen düşük puanlı bir bölümdü. Her üniversite mezununun yaşadığı mezuniyet krizini bence biz biraz daha ağır atlatıyoruz: Mezun olunca karşılaştığımız hayat bize gösterilenden çok farklı. Herkes yüksek lisans yapmak istiyor ve binlerce mezun var. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, yüksek lisansa girecek olanlar mezuniyet esnasında zaten çoktan belli oluyor. Ortalama/ALES/YDS'si yüksek olanlar ve mezun olduğu okula master için başvuru yapanlar yüzünden o yol kapanıyor. Sonrası nedir? Sonrası şu: "Ortalamam çok düşük ama yüksek lisans yapmak istiyorum, sence okulu uzatmaya değer mi?" soruları.

Ortalamanız yüksekse ama "en iyi" değilse bile okulu uzatmaya değmiyor çünkü yüksek lisans yapamayacaksanız, devlet istemiyorsanız ya da devlete giremiyorsanız, geriye sadece özel sektörde bir yer bulmak kalıyor. Peki özel sektörde akademik hayatın yeri nedir? Elbette var ama sizden daha tecrübeli biri geldiği zaman mezuniyetinizin çok anlamlı bir tarafı kalmıyor. Çünkü gerçekten, tecrübeli lisans mezunu ne yapacağını biliyorken tecrübesiz bir yüksek lisans mezunu bile ne yapacağını tam olarak bilemiyor. Hem yüksek lisans yapmış hem tecrübeli olan adaylar işin içine girince zaten bütün şansınız kayboluyor. Bu durumda hangi yolu tercih edeceğiniz size kalmış. Ama hangi yolu seçerseniz seçin, mezuniyetinizin ilk yıllarını çok çalışarak feda etmeniz gerekiyor. Kimse gökyüzünden size bir kariyer vermeyecek. Mantıken.

O halde çalışın. (Ben artık şakayla karışık şöyle diyorum: En azından sigortanız yatmaya başlar ve biraz daha erken emekli olursunuz. Hayat şartları...)

İkinci konu, psikoloji mezunlarının ne bildiğinin ya da bilgisinin kullanım alanlarının farkında olmaması.

İK için görüşülen yeni mezun psikologlar, "İK'da neler yapabilir, bize neler katabilirsiniz?" sorusuna cevap veremiyor. Gelenlerin tamamı, "klinik olmadığı için" gelenler. Uygulama alanı hakkında okullarda bize verilen eğitim çok kötü. Endüstri ve Örgüt Psikolojisi derslerimiz hiç işlenmiyor bile. 

Yeni mezunları sarsıp şöyle bir kendilerine getirmek istiyorum: İnsanın olduğu her yerde çalışabilirsiniz. Bir işe alım sürecinin her aşamasında bir şeyler yapabilirsiniz: Kişilik testleri yapıp aldığınız niyet mektuplarında kişilerin el yazısından grafolojik analizler yapabilirsiniz, onu geçtim kendi kişilik envanterinizi oluşturabilirsiniz ve bunun geçerlilik güvenilirlik çalışmasını da yapabilirsiniz, bütün çalışanlara çeşitli psikolojik testler uygulayabilir çalışan memnuniyetini arttırabilirsiniz, iş yerinde psikolojik eğitimler verebilir, bireysel terapiler ve grup terapileri yapabilirsiniz; mülakatlara girip psikolojik analizler de yapabilirsiniz. "Psikolojik sermaye ile örgütsel vatandaşlık davranışı"nı arttırmak için çabalayabilirsiniz (bu benim şu sıralar üzerine çalıştığım bir şey ama buyrun, fikri çalabilirsiniz). Elinizde tecrübe kazanmanız için hazır bekleyen bir örneklem var, daha ne olsun.

Sosyal bilimler derya deniz, her sosyal bilimin içinde psikolojiyle çalışabilecek bir ortak alan bulabilirsiniz. Çalışma ekonomisi, İşletme, İktisat, Hukuk... Bu alanlarda psikolog olarak çalışıp yine yüksek lisans yapılabilecek bir sürü altalan söz konusu (Örgütsel Davranış'ta yüksek lisans yapıyor olmak gibi. Başvuru koşullarından ilki, Psikoloji bölümü mezunu olmaktı). Amerika'da klinik psikologlar tüm psikologların sadece %10'unu oluşturuyor. Yine Amerika'da "işyeri psikoloğu" denilen bir kavram var. Bunları bilmiyoruz. Yüksek lisansa gerek kalmadan da psikolog olarak yapabileceğiniz pek çok meslek mevcut. Gerekli eğitimleri aldıktan sonra hiçbir şey sizin psikologluğunuza gölge düşürmüyor, bu konudan emin olabilirsiniz. Etiketlere ve isimlere takılmayın, kendinize en kısa yoldan bir Harvard Business Review alın ve içindeki psikoloji yazılarına şaşırın. 

Hiçbir şey, üzerinde sadece "X üniversitesinden şu sene mezun olmuş psikolog" CV'si kadar kötü görünmüyor, bundan emin olabilirsiniz. Dümdüz bir mezuniyet, hiçbirimize yakışmıyor. 

Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.

Hoşçakalın!

*

Fotoğraf dipnotu: Üstteki fotoğraftaki "güneş sızıntısı"nı çok seviyorum, hatta o fotoğrafı koymaktaki tek amacım o olabilir. Bana annelerimizin analog fotoğraflarına bakınca yaşadığımız belli belirsiz hüzünlü mutluluğu hissettiriyor: Bir yaz akşamında günün son güneşi, evimizin mutfak masasına vuruyor. Umarım size de böyle bir şey hissettirmiştir. Sonuçta Jackie Higgins'in kitabının adında olduğu gibi: "Fotoğraf kusursuz olmak zorunda değildir".

GİTTİM VE GÖRDÜM: VAN

04:38


Geçtiğimiz günlerde iş dolayısıyla Van'a gittim. Ani bir giriş oldu ama önce kısa bir bilgi vereyim.

Kısa bilgi: Özel bir hastane grubunun İnsan Kaynakları biriminde İK ve Psikolog olarak çalışıyorum/Bu grubun Van'da da iki tane hastanesi var/Van'daki hastanelerde çalışan yaklaşık 600 personele eğitim vermek ve Sorumlu seviyesindeki yöneticilere bazı psikolojik testler uygulamak gerekiyor/Bu da benim işim oluyor.

Kısa bilgi bitti.

Bundan 5 ay kadar önce bana iş sebebiyle Van'a gideceğim söylenseydi tabii ki de inanamaz ve epey gülerdim. Gelin görün ki ben Batı'ya gitmek istedikçe kaderimin beni Doğu'ya sürüklediği de bir gerçek. Gitmeden önce bu gerçeği kabullenip (daha önce de başka bir kurum beni Suriye'de görevlendirmek istemişti) internetten Van'ı araştırmaya başladım ve çoğu yerde bu şehir için "Doğu'nun Paris'i" dendiğini okudum. Doğu vardı, Paris vardı, o halde ben de vardım??

Bir günlük bir gezi olacağını tahmin ettiğimiz için (Salı gidip Çarşamba dönmek şeklinde) yanıma tam iki parça kıyafet aldım ve yollara düştük.

Daha önce 4 sene kadar Mardin'de yaşadığımız ve o zamanlar Doğu'yu mütemadiyen gezdiğimiz için bu kültüre yabancı olmadığımı sanırdım. Ama Van, bambaşka bir tecrübeymiş. Hastane içerisinde hayatımın en güzel konaklamasını yaşadığım söylenebilir: Her bankoda çay ya da kahve ikram edildi, girdiğim her odada zorla yemek ısmarlanmaya çalışıldı, gezmeye gidiyorum dediğim zaman harçlığımın olup olmadığı bile soruldu. Herkes böyle sıcakkanlıyken siz de gevşiyor ve rahatlıyorsunuz ama dışarı çıktığınız zaman insanların garip bakışları sizi rahat bırakmıyor. İlk gittiğim gün, bir saat bile geçmemişken yöneticilerimizden biri oralı olmadığım çok belli olduğu için sokakta tek başıma gezmemem konusunda beni uyardı. Soğuk sebebiyle atkıyı burnuma kadar çekmiş halde gezerken rahattım ama dışarıda bir bakkala teşekkür ederken bile konuşmamdan oralı olmadığım anlaşılınca garip bakışlara maruz kaldım. Misafir değil, turist bile değil, tehdit gibi hissettiğim tek yer olabilir ve bu durum beni hayret ettirdi.

Çarşamba günü uçağa giderken yolda hava şartları yüzünden uçağımızın iptal olduğunu öğrenince ve en az bir gün daha kalmamız kesinleşince neden biraz gezmiyoruz ki dedik. Baştan söyleyeyim: Kar yüzünden Edremit'e gidemedik. Onun yerine Van Kalesi, Kedi Evi, Rus Pazarı, İran Çarşısı gibi yerleri dolaştık ama insan iki tane üstüyle beraber yeni bir şehri gezmeye çalışırken fotoğraf çekmek için çok da rahat olamıyormuş (ki ben bu konuda gayet arsız bir insanımdır).

Yukarıda gördüğünüz güzel kolye de direktörümle beraber en sevdiğimiz işlemeydi, Van Kedi Evinin hemen yanındaki antika pazarında satılıyor. Ermeni işçiliği ile yapılıyormuş ve fiyatları 700 liradan başlıyor. Van'da gördüğüm en estetik şey bu olabilir. Muhtemelen taktığınız zaman başınızda bir taç beliriyor ve kraliçeliğinizi ilan ediyorsunuz (hiç şaka sanmayın, böyle şeyler Van'da olabilir şeyler. Duyduğum kadarıyla zamanında bir aşiret ağası, göldeki adacıklardan birini karısına hediye etmiş. Biz de Ankara'da EGO otobüslerinde ezilmeden oradan oraya gitme telaşındayız. Hayaller, hayatlar...)

Kendisine ada hediye edilen biri değilseniz rica ediyorum çok da şeyyapmayın...

Van'da kar yüzünden bir gün daha kalmak bana yaradı ama giyecek kıyafetim kalmayınca akşam 8'de Maraş Caddesinde bir oraya bir buraya koşmak zorunda kaldım. Van'ın merkezi temel olarak Maraş ve Cumhuriyet Caddelerinden oluşuyor. Garip olan, buralarda Van'a özgü bir şey bulmanızın imkansız olması. Ara sokaklarda, gitmeden önce ününü çok duyduğum (ve yukarıda bahsettiğim) Mısır ve İran Çarşılarına gitme fırsatım oldu. İran Çarşısı, İran'dan kaçak gelen makyaj malzemelerinin satıldığı bir yer, dolayısıyla vergi olmayınca fiyatlar da dibe vuruyor. Aralarında çakma olan markalar da var ama kadınlar bilecektir, The Balm'lar Mac'ler hep orijinal bandrollü. Göz makyajı benim için yalnızca bir rimel anlamına geliyorken Ankara'daki arkadaşlarımın siparişiyle kendimi 6 tane maskara, 3 tane eyeliner ve bir sürü de far paleti alırken buldum. Bizi hep bu güzel far renkleriyle kandırıyorlar...

Van'ın merkezinde en güzel olan şeyler havası ve dağları. Havası çok temiz ve kuru, bir nefes alıyorsunuz dağ esintisi ciğerlerinize doluyor (ve kızlar, asla yağlanma olmadığı için makyajınız kesinlikle dağılmıyor). Ankara'dan giderken uçakla gördüğünüz manzaralar ise öyle kolay kolay hiçbir yerde göremeyeceğiniz güzellikte.  Binaların büyük kısmı depremle yıkılmış ve sonra yeniden yapılmış, kimisi de bomba ile patlatılmış. Karakolların etrafındaki büyük duvarları görmek ise insana gerçek bir üzüntü veriyor. Orada yaşayanlardan içerideki şiddet haberlerini dinlemek, psikolog olarak çoğunlukla bana düştü ama bunlar, yine de çok zor olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Onun dışında yazacak pek çok şey var ama kendimi Murat Belge gibi 4 ciltlik gezi kitabı serisi yazıyor bulmama ramak kaldığı için burada bitiriyorum. En yakın zamanda Van'a tekrar, bu sefer tek başıma gitmek ve güzel dağların fotoğrafını doya doya çekmek istiyorum.

Ve otlu peynir, seni çok seviyorum.

COFFEE TALK #7: HAYATIN İÇİNDEN

01:42


İş hayatına girdikten sonra genel olarak Türk insanında olan “salma eğilimi”ne ben de kapıldım ve blogu kendi haline bıraktım gittim. Ama döndüm. Dönmek önemli. Ben de döndüm. Yani umarım dönmüşümdür.

Sizi birkaç ay öncesine götüreyim.

Çalışmaya başlamadan önce kendime ve çevremdeki hemen herkese “ilk maaşımla yapacaklarım” sözü vermiştim. O zaman büyük umutlarım vardı ve muhtemelen ilk maaşın hiç bitmeyeceğini sanmıştım. Ya da ilk maaş o kadar uzak bir ihtimal gibi geliyordu ki ben de rahat rahat konuşabiliyordum. Sınırsız bir çek gibi olmasını hayal ettiğim ilk maaşımı hiç de hayallerimdeki gibi harcayamadım: Oysho’da rafları boşaltıp hemen peşinden Tefal’e uğrayıp son model buhar kazanlı ütü alamadım (ütü meselesi bambaşka bir hikayeydi ve bunun için 3 ay beklemem gerekmişti), MAC’deki paletleri alışveriş arabasıyla alıp bir yandan makyajımı yaptırırken öteki yandan LV çantamı deneyemedim…

Onun yerine izinli günlerimi pijamaların içinden çıkarsam ağlayacakmışım gibi hissederek ve haftaiçinin ütülerini yapmak için saatler harcayarak geçirdim.

İlk zamanlarda akşam saat 21.30’dan sonra salonda bayılma moduna girip direkt uyuyordum ve evdekiler de isyan etme noktasına gelmişti. Onlara göre bu iş bana göre değildi (bütün gün ofiste oturuyordum), çok yoruluyordum ve bünyem zayıflamaya başlamıştı (ilk zamanlarımda 1-2 kilo almıştım) ve hasta olsam bir daha iyileşemezdim (hastanede çalışıyordum?).

Zamanla uyku saatlerimi kendimle savaşarak önce saniye saniye, sonra dakika dakika ileriye çekmeyi başarmıştım ve bununla ciddi ciddi gurur duyuyordum: Artık gece 12’yi bile görebiliyordum??

İlk bir ay bir tane bile kitap bitiremeyince yaşadığım travma unutulmazdı. Bir gün gezerken nereden çıktıysa uzun zamandır Goodreads güncellemesi yapmadığımı fark etmiştim. Bu kabul edilemezdi. Instagram tamamdı, Twitter’ı zaten salmıştım, Facebook kullanmıyordum ama Goodreads…

Karşıma çıkan ilk Pazar günü bir “one-day reading challenge” yapmıştım. Hala okuyabiliyordum ve hala epey hızlıydım.

Goodreads profilim bir süreliğine güvendeydi ama o sırada yeni yıl gelmiş, yılboyu okumak için kitap hedefi koymamız gerekmişti. İnsanlar 50, 60 derken ben korkuyla kenara sinmiş, bekliyordum. İddialı olmak zordu. Bu iş bizden geçmişti...

İnsan uyum sağlayışı kolay bir canlıydı: İşe girdikten sonra bir hafta bile geçmeden insanlara iş teklifleri yapıyor, ikinci günümde mülakatlara giriyor, ikinci haftamda kendi kişilik envanterimin geçerlilik güvenilirlik çalışmalarını yapıyor, okuldayken nefret ettiğim SPSS’te hızla uzmanlaşıyordum. Bütün hastanelerde hızla psikolojik testler yapıyor, “bu insanların kuruma bağlılık seviyeleri niye bölgelere göre düşük çıkıyor ya://” diye analizlerle boğuşuyordum. Lisansta bir senede yazamadığım tezi, haftada iki kere yazıyordum. 

Bütün üniversite hayatımı bir ayda tekrar etmiştim ve durumu garipsemeye başlamıştım. Uygulama bambaşka bir şeydi.

İş hayatı yeni alışkanlıkların oluşmasına sebep olmuştu, bunlar arasında en sevdiğim cumartesi günü öğlen iş çıkışında sütlü kadayıf yemekti. Gerçekten. Dünyanın en güzel alışkanlığı olabilirdi.

Tamam itiraf ediyorum: Sütlü kadayıf için yaşıyordum. 

Bütün maaşım ona kurban olsundu.

Buralara yazmayalı bazı radikal değişiklikler de yaşamıştım: Bir süredir kahvecilerle değil kebapçılarla tanışıyordum. Bir bakıyordum Ekrem Usta'da tanınan biri olmuşum. Çayyolu'ndaki kafelerden Yenimahalle kebapçılarına uzanan bir kendini bulma serüveni yaşarken, 24 yaşıma girmiştim. Bu da başka bir hikaye olmuştu.

Ben 19 Ocakta doğmuşum. Ama nüfus cüzdanımda 20 yazıyor. Normalde doğumgünlerim pek kutlama tadında geçmez, sadece bir pasta alır ve ailecek yeriz. Ama bu sene bu durum bir karmaşaya yol açtı.

18 Ocakta babam ilk doğumgünü pastamı alarak sezonu açmış oldu. İçinden gelmiş ve erken kutlamak istemiş. Çok acayip mutlu oldum. 19'unda iş yerindekiler gerçek bir sürprizle kutlamış oldu ve hayatımda ilk defa bir doğumgünü etkinliğinin içinde buldum kendimi, yani daha önce hiç böyle bir organizasyon yapılmamıştı benim için. Şaşkınlıktan pastadaki mumlara üfleyemedim. Bu arada evet, ikinci pastam bu oldu.

Ayın 20'sine geldiğimiz zaman, bütün resmi yerlerde doğumgünüm o gün olarak geçtiği için, adeta bir mesaj ve mail yağmuruna tutuldum. 20'sinin akşamına doğru doğuımgünü kutlamaktan baygınlık geçirmek üzereydim. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştım ama şunu söyleyebilirdim: 3 gün 3 gece doğumgünü kutlamak bıktırmıştı. Tamam artık 24 olabilirdim, yeter ki ayın 21'i olsun ve bu dram bitsindi.

Ayın 20'sinde yeni yaşım için kendime afiş bile yapmıştım. Olay Milli Bayram boyutuna doğru gidiyordu.


*

Bu arada işte 4. ayım olmadan Van'a gitmiştim ama bu, bambaşka bir gönderi için sakladığım bambaşka bir olay. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar (sanki çok az konuşmuşum gibi).

Görüşmek üzere!

TEK YÖN, AKTARMASIZ

07:00

 
Sıcak ülkeler, soğuk ülkeler...

Bu aralar biraz yolumu şaşırmış gibi olduğum için beni alıp yerime koyacak bir şeyler aramaktansa direkt kaçma planları yapıyorum. Yapıyoruz.

Her öğle arası. Yeni bir ülke. Yeni bir rota. Sri Lanka. Çay tarlaları. Viyana. Budapeşte. Belgrad. Vizesiz. Kimlikle girilebilir mi? Schengen olsa? Romanya mı? Sigorta yaptırmak gerekir mi? Mevsim? Şu an soğuk. Ama ucuz. Soğuk ama ucuz! Sence? Sabiha Gökçen'de bir gece sabahlamak gerekir. Uyunur. Aktarmasız uçaklar, rotalar, kalacak yerler... Airbnb, hostel? İlk defa çıkarken biraz masraflı olur. Kaç yıllık pasaport? 10 mu? 10! Ne kadar harcarız? Öğrenci usulü takılırız.

+"Öğrenci miyiz hala?"
-"Öğrenciyiz!"
 +"Saat 13.30 oluyor, hadi aşağıya inelim artık."

Sanırım iş hayatının insanda şöyle bir etkisi oluyor: Neden duruyorum hissi. "Neden, hala, burada, duruyorum?"

Gitsem ya!

Sıcak ülkeler, soğuk ülkeler...

Biz Aralık ayında gün henüz açmadan evlerimizden çıkıp yollara düşmüştük; Ankara'nın soğuğunda ellerimizi ovuşturup ısınmaya çalışırken sizin caddelerinizde yürüyeceğimiz zamanları hayal ediyorduk.

"Wallet diye bir program varmış, en çok neye harcama yaptığını gösteriyor..."
"Her ay en fazla ne kadar kenara koyabiliriz sence?"
"Mesaileri biriktiririz, sonra biraz da ücretsiz izin alırız."

Biz bu patlayan bombalar patlamadan önce yakalanan bombalar şehit haberleri şehit haberleri şehit haberleri ölen canlar yakılan canlar ve ihbarlar arasında güvenli bir şehrin sokaklarında boynumuza fotoğraf makinemizi asmış bir halde acele etmeksizin gezeceğimiz zamanları düşlüyorduk.

GİTTİM VE GÖRDÜM: FİKA

11:16


İşte yine yapacağımı yaptım: Aylarca ortadan kaybolduktan sonra "hop" diye bir anda ortaya çıkıvermek benim işim. Her zaman olduğu gibi, yine bir "Gittim ve Gördüm" yazısı ile.

Bugünkü yerimizin adı Fika. Uzunca bir süredir gitmek isteyip vakitsizlikten ancak yolumuzun düştüğü, Ankara'nın en çiçeği burnunda kahvecilerinden biri. Tam olarak J.F. Kennedy Caddesinde bulunuyor. Yanlış anlamadıysam Kennedy ile Büklüm Sokak'ın kesiştiği yerde, dışarıdan çok fazla dikkat çekmeyen, girişin hafif altında kalan bir yer.

Bir süredir blog yazısı yazmamaktan olsa gerek, ne denir nasıl denir hepten unutmuşum. Tekrar acemi adımlar atmaya başlayarak buranın neden bu kadar ilgimizi çektiğini anlatmaya çalışayım size.

Fika, İsveç'te kahve molalarına verilen isim. "İsveççe'de hem isim hem de fiil olarak kullanılabilen ve temel anlamı 'kahve içmek' olan bir konsept". Bilhassa işteyken öğleden sonra kısa bir mola verip arkadaşlarınızla sohbet ederken kahve-çörek atıştırması yapmaya deniyor.

Ankara'da bir Kuzey esintisi bulduk, hemen gitmeliyiz diyeli haftalar geçmiş olsa da, nihayet cumartesi günü Coffee Carnaval'a gitmeye niyetlenip yer bulamayınca Tunalı trafiğini de göze alarak yollara düştük. Alternatif bir Coffee Carnaval oluşturup, (sonrasında tabii ki gerçekleşemeyen) gidebileceğimiz kadar farklı yere gitme iddiamız vardı. Biz de başlangıç için burayı seçmiştik.

Dekorasyona ayrıntılı olarak geçmeden önce, ne yeyip ne içtiğimizi söylesem daha iyi olur.

İçeride seçebileceğimiz birkaç farklı ithal, birkaç farklı da yerli kahve vardı. Biz Big Mr. Sunshine adındaki bu içimi çok yumuşak ve keyifli olan kahveyi aldık, Chemex demlemesi istedik (ve tabii her zamanki Chemex pişmanlığını yaşamak yine farz olmuştu: Çook lezzetli olmasına rağmen biz içene kadar soğudu gitti). Yanına da Brownie istedik.

İnsan arada bir böyle Brownieler yemeli.


Bir süredir yazmayınca çoktan ölüp gittiğini sanmıştım ama içimdeki dekorasyon canavarı her zaman oralardaymış. Nitekim kapıdan girdiğim gibi gördüğüm iki Lightbox da çok hoşuma gitti (üstteki ve alttaki fotoğrafta ikisi de var). Ama kafede genel olarak bir İskandinav esintisi almakta biraz zorlandım desem kızmazsınız diye umuyorum. Neden, çünkü minimalist ve net çizgiler, geometrik desenler beklerken bar kısmının karışıklığı; terek diyebileceğim dolabın dağınık görüntüsü ve ahşap seçimi beni biraz şaşırttı. Tek bir konsept beklerken iç içe geçmiş farklı tarzlar gördüğümü sandım.

Bir diğer nokta, kış günü gittiğimiz için fazlasıyla dikkatimizi çeken kafe sıcaklığıydı. Tam anlamıyla ısınamadık. 

Aydınlatmalar da güzeldi ama benim en çok beğendiğim şeylerden biri, kartvizitlerin çok özenli ve güzel tasarlanmış olmasaydı. İnternet sitesinden de görülebileceği gibi, bu konuya epey önem verdikleri hemen anlaşılıyor. Üçüncü dalga kahvecilerin şehre hızla yayıldığı bugünlerde, kahve ile beraber farklı bir kültür de kazandırmaya çalışan insanlara teşekkür ediyorum her zaman. 

Yine de ne şekilde olursa olsun, kahvelerin pahalılaşmasına karşıyım (çalışan insanlar için bile olsa, bir kişilik chemex demlemesi 10 lira olmamalı. Filtresi için deseniz, 100'lü filtre en son 50 liraya satılıyordu). Bu aynı zamanda bambaşka bir yazının konusu...



Sona doğru gelirken...

Karmakarışık yazmış olsam da yeniden burada olmak çok güzel bir duygu. Uzun bir zaman sonra evime dönmüş gibiyim: Çantamda ise yeni fikirler var. Bu yazının fotoğraflarından memnun değilim, kış güneşinin güvenilmezliği sebebiyle an be an farklı beyaz dengesi ayarı kullanmak gerekmiş. Ama değişime başlamak için iyi bir yol diye düşündüm. Doğrusu şu: Genel olarak blogdaki görsel konsepti tamamen değiştirmek istiyorum. Bunun için Photoshop'un karanlık ve rutubetli derinliklerinde uzun, çok uzun zamanlar geçirmem lazım ve bu da ne zaman olur bilemiyorum. 

Yine de işte; gittim, gördüm ve her şeyi anlatmak için geri döndüm. 

 

BAZI İLKLER HAKKINDA

12:24


Bazı ilkler hakkında ufak tefek şeyler anlatmak istiyorum.

Birinci ilk: İşe girdim. Cidden.

İlginç bir olaylar silsilesi yaşandı: Ben kariyernet'te en az 2 yıl tecrübe isteyen o malum işlerin hepsine yeni mezun-sıfır deneyim halimle çılgınlar gibi başvuruyordum ve açıkçası en azından yılbaşına kadar geçerli olmak üzere iş bulmaktan tamamen umudumu da kesmiştim. Linkedin profilimi güncelliyor, Facebook'taki özel eğitim ilanlarına bakıyordum, kamuda zaten ilan çıkan kurum bulabilene aşk olsundu. Yurtdışında iş arayanların "Pain Letter"ını da yeni keşfettiğim zaman oluyordu tam olarak (iş arayanlar bir İK'yı gözlerine kestirip sıkı bir şekilde takip ediyor, ardından "şöyle bir sorununuz olduğunu gördüm, biz eski şirketimizde şöyle bir çözüm üretmiştik, ayrıntıları konuşmak isterseniz iletişim adresim şu" diye kısa bir not bırakıyorlardı; bu durum da insan kaynaklarının dikkatini çekiyordu. Bu yüzden adına Pain Letter diyorlardı, "çektiğiniz acıyı anlıyorum". Ya da aslen, "işsizlikten acılar içinde kıvranıyorum" da olabilir.). Ama tecrübesizlikten bir Pain Letter bile yazamıyordum..

Böyle düşünceler içerisinde sürüklendiğim bir gün, bir iş görüşmesine çağrıldım ve görüşmeyi yapan İK direktörü, kimler başvurmuş diye bakmak için kariyernet'e girdiği zaman karşısına ilk benim CV'imin çıktığını söyledi. O an dikkatini çekmiştim. Başvuru koşullarında en az 2 yıl tecrübe istedikleri için ve ben tecrübesiz olduğum için direkt elenmem an meselesiymiş. Bu bana çok komik gelmişti. Lafı uzatmayayım (ki hiç uzatmam normalde, bilirsiniz), kaderin garip cilveleri sonucunda bir şekilde gelip o koltuğa oturmayı başarabilmişim. Dahası, Direktör blogdaki son yazımı okumuş, benim neden İK istediğimi de zaten oradan biliyormuş.

Bu blogda yazdıklarımı bir gün müstakbel işverenlerimin okuyacağını hiç düşünmemiştim. Bu kesinlikle dikkatimi çeken bir ilk'ti.

Ardından bu aralar hayatımda "ilk" kez şöyle bir telefon aldım: "Size iş teklifi yapmak istiyoruz, şu gün şu saatte şuraya gelebilir misiniz?" Gelirdim.

Bu sırada trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gitmeye devam ediyordu ve ben bir gün kendimi Ikea'da gezinirken şöyle düşünüyor halde buldum: Bunların hepsini yeterince çalışırsam alabilir miyim yani? Şimdiye kadar yüzlerce kez kendi evimi bu eşyalarla donatmıştım ama bir saniye, yani gerçekten yapabiliyordum.

Bu, takdire şayan bir şaşkınlıktı ve kesinlikle güzel bir "ilk"ti. Üniversite hayatım boyunca kredimi öyle küçük küçük kullanmıştım ki kendi evimi dayayıp döşeme düşüncesi bende uzun uğraşlar sonucu Anadolu'nun kapılarını açan Türklerin savaş sonrası hissini yarattı: Tuhaf bir yayılma ve genişleme hissi. Ancak tabii ki bu durum bende böyle masum bir şekilde devam etmedi, her şeyin olduğu gibi bunun da cıvığını çıkardım: Bir saniye sonra Yargıcı'dan alacağım gömlekleri ve pantolonları hesaplıyor, hayalimde kıpkırmızı Toyota Yaris'ime biniyor ve uzaklardaki evime doğru hız sınırları içerisinde seyrederek uzaklaşıyordum...

Üniversite hayatım boyunca hiç kredi kartı kullanmadığım için, bu teknolojinin varlığına ilk kez şahit olmuşum gibi etrafta dolaşıyor ve kendime kurallar koymaya çalışıyordum. Bu, dikkate değer bir "ilk"ti: Bir yanım Mango'daki yeni sezon için "korumalarıma söyleyin, hepsini alsınlar" diyerek dolaşıyordu. Hermés Birkin çantamın içerisinden Prada cüzdanımı çıkartmakla uğraşmayacaktım bile... Diğer yanım ise yeni bir telefon alsam, onun taksidi ne kadar olur şimdi diye hesap kitap içerisinde kalıyordu. Hayat bu noktada bir çıkmaz halini almıştı: Anlaşılan ayak uydurmam gereken çok fazla değişiklik vardı. Maaş kartımla beraber gelen kredi kartımı cüzdanıma yerleştiriyor, sarı rengini yavaş yavaş sevmeye başlıyordum.

Ailede çocuklar arasında "ilk" kez işe giren ben olduğum için evde tuhaf bir şaşkınlık havası da hakim olmuştu: Arkadaşlar ben artık resmen "baba" olmuştum. Dikkatinizi çektiyse konuşmam bile değişmişti, artık bu evde tutumlu olmanın vakti gelmişti... Yok yok, o kadar da değildi.

Ama bir an bir havaya girmiştim.

Mis gibi bir "ilk" de böyle geçmişti.

Velhasılıkelam, 23 yaşına gelip şimdiye kadar hiç çalışmamış olmanın ezikliği, olanların şaşkınlığı derken ben de böylece buraya dönmüş oldum.

Burası, güzel bir bozkır manzarası olan şimdilik sakin bir yoldu ve bitene kadar anlatacak daha çok şey vardı...

LİSANS SONRASI, 2. BÖLÜM: İŞ HAYATI

07:57


Psikolojiden mezun olduktan sonra neler yapılabileceğiyle alakalı yazmaya başladığım dizinin ikinci kısmı bu: İş hayatı. Zorlu, geçen her seneyle beraber daha da zorlu olacağını düşünmeye başladığım bir süreç bu. Fazla uzatmadan direkt konuya geçeceğim ki, ana kısımı istediğim kadar anlatabileyim. Bu yazı zamanla kendini güncelleyecektir muhtemelen, o yüzden her bilginin geçerlilik süresinin çok uzun olmadığını hatırlatmak isterim. Bu sırada ilk bölümü de tekrar hatırlatmakta fayda var: Mezun Olduktan Sonra Psikolojide Yüksek Lisans.

Şimdi başlayabiliriz.

"Mezun olduktan sonra nerede, nasıl çalışabilirim?" sorusunu ben 3 ana bölüme ayırıp tek tek inceleyeceğim: Devlette nasıl, özelde nasıl, bireysel nasıl?

1. Devlette Çalışmak

Üniversiteye devam ederken benim ve çoğu arkadaşımın en az düşündüğü seçeneklerden biri buydu. Stajımı bir devlet hastanesinde yaptıktan sonra da bundan fazlasıyla emin olmuştum: Çalıştığım yerdeki psikiyatristlerin psikologlara olan tavrı çok çirkin olduğu için ben de bunu çekecek durumda değildim. Yani değil gibiydim. Gelin görün ki, mezun olduktan sonra devlette çalışmak bir "imkan" haline geliyor; bütün mesleklerde olduğu gibi, özellikle maaşları sebebiyle.  

Peki nerelerde çalışabiliyoruz?

Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı (hastaneler), ASPB, Halk Sağlığı, EGM, üniversiteler, Milli Eğitim (psikoloji öğretmeni ya da formasyon alıp rehber öğretmen olarak), ceza ve tevkifevleri, TSK vs vs...

Geçtiğimiz sene Sağlık Bakanlığında en düşük olarak 75,911 ile Rize'de üniversiteye atanılmış. Sıralama da alaniçinde 400'lerde. Adalet Bakanlığının bu seneki alım için açtığı kontenjan sayısı 20, Ankara için ise bir kişi alınacak sadece. Şuradaki linkten 2014'te kaç puanla nerelere atanıldığı konusunda bir fikir sahibi olabilirsiniz. 2014 atamalarında 75 puan alan öğrencilerin alaniçi sıralamaları 500'lerden itibaren iken bu sene 1500'lere kadar gerilemiş durumda. Her sene 6000'den fazla mezun veren bir bölüme göre iki senede bir tekil sayılarla yapılan alımların sonuçlarından biri bu. KPSS'den 89 puan alıp, sıralaması 60'larda olan bir tanıdığımın büyük şehirlerdeki hastanelerde çalışmasının artık çok zor olması bana ürpertici geliyor. 2014 sınavında 84 puan alıp 1.5 sene bekledikten sonra üçüncü bölge olarak Kastamonu'ya yerleşebilen bir arkadaşım var. İki sene önce bile çok zorken, bu sene neler olacağını beraber göreceğiz. Yine aynı şekilde 2 sene önce 75 puanla ASPB ile Niğde'ye atanmış bir tanıdığım var, huzurevinde psikolog olarak çalışıyor. Yığılma puanların 70-80 arasında olduğunu düşünürsek atanabilme ihtimali git gide daha da zorlaşacak. Tüm bunlardan geriye kalan kitle ise şansını mülakatlı alımlarda denemeye devam ediyor. Devlette çalışanlar için alınan maaşlar ise 2300-3.500 lira (Bakanlıklarda uzman olanlar için) arasında değişiyor. Staj yaptığım yerde 18 senelik uzman psikologun maaşı, döner sermaye ile beraber 2800 liraydı (ek bir not: Hastanede çalışanlar için uzman olup olmamak arasında hiçbir fark olmuyor, maaşınıza bir katkısı yok bu durumun).

Burada bir mola verip devlette de özelde de çalışmayı kapsayabilecek, bütün psikoloji öğrencilerinin er geç kavuşmak istediği işe yer vermek istiyorum:

1.a. Araştırma Görevlisi Olmak

Bu bölümde kişisel olarak yorum yapmadan önce harika bir kaynağı paylaşmak yapmak istiyorum. Şuradan günümüz öğretim görevlisi ilanlarına ve geçmişteki ilanlara ulaşabilirsiniz. Uzun uzun incelemiş olmama rağmen fazla yorum yapmayacağım ama benim düşüncem kısaca şu şekilde: İlan sonuçlarının çok büyük oranda belli olduğuna inanıyorum ve geri kalan umutlu gençlerin de boşu boşuna uğraşıp durduklarına. Burada hem olumlu hem olumsuz bir taraf var. Birincisi, üniversitelerdeki hocalar tabii ki tanıdıkları, bildikleri insanları araştırma görevlisi olarak almak isteyeceklerdir çünkü basitçe kendileri için de çalıştırıyorlar. Akademi referanslarla ilerlediği için bu normal olarak karşılanabilir. Olumsuz taraf ise şu: Yüksek lisans mülakatlarında mülakata gelmeyen öğrencilerin bile yerleştiklerini gördükten sonra bu kadrolar hakkındaki genel tepkim maalesef "bunu bize bırakırlar mı?"ya evriliyor. Araştırma görevlisi kadroları çok çok azken (her sene 15 okul araştırma görevlisi alacak olsa bile okul başına 1'den fazla araştırma görevlisi kadrosu çıktığını henüz hiç görmedim ben) istenilen şartların bazen fazlasıyla abes olması (bu konuda yukarıda verdiğim linki inceleyebilirsiniz) beni umutsuzluğa düşürüyor.  

1.b. Formasyon - PDR

Psikoloji mezunları üniversitelerin eğitim fakültesinde formasyon alarak devlette ve özelde rehber ve psikolojik danışman olarak da çalışabiliyor, gördüğüm kadarıyla bu git gide artan bir talep görüyor. Bu yazıyı yazarken PDR mezunu bir arkadaşımla şans eseri görüşme imkanı da buldum ve ona tam anlamıyla "sizde işler nasıl?" diye sordum. Haliyle, zor. Onlar da zamanında 50'li puanlarla atanırken şimdi en düşük 75'lerle atanıyorlar. Psikolojide olduğu gibi onların da 75-78 puanlar arasında büyük bir yığılma var ve bu sene Adalet Bakanlığı toplamda 15 kadro vermiş. Milli Eğitim'e de mülakat sistemi getirildiği için biraz daha tedirginler. Ama güzel tarafı, kadro sayısının çokluğu. Yanlış hatırlamıyorsam 5 bin kişi alacaklarmış bu sene. Bu, ne olursa olsun güzel bir haber. Formasyon aldıktan sonra çalışma alanınız da hayli genişliyor: Özel okullarda, Kuran kurslarında ve kreşlerde pedagog olarak çalışabilmeye başlıyorsunuz. Düşünülesi bir seçenek.

2. Özelde Çalışmak

2. a. Özel eğitim kurumları ve rehabilitasyonlar: 

Özelde çalışmak deyince aklımıza ilk gelen yerler özel eğitim kurumları ve rehabilitasyon merkezleri oluyor. Bu kurumlar yeni mezun psikoloji öğrencilerinin ilk tecrübe yuvası gibi, hemen herkesin bir özel eğitim geçmişi oluyor alanda. Bunun sebebi, özel eğitimlerin işe alımda çok fazla tecrübe istemiyor olması. Psikolog alma amaçları bazen kurumda psikolog bulundurma zorunluluğundan kaynaklanıyor, bir nevi diploma kiralanması gibi. Burada yapılan işler özel eğitim gören çocuklarla ve aileleriyle görüşme yapmayı içeriyor, görece rahat çalışma koşulları var. Küçük bir yerdeyseniz, haftaiçi her gün bile çalışmıyorsunuz: Bütün görüşmelerinizi haftada iki ya da üç güne sığdırabilirsiniz. Buna göre maaşınız da değişiyor, örneğin haftada iki gün çalışmaya aylık 1000 lira alıyorsunuz. Büyük şehirlerde özel eğitimlere girmek tabii ki zor, küçük şehirlerde maaşları da daha yüksek oluyor. Şehirdeki üniversitelerde psikoloji bölümü olup olmaması burada arz-talep eğrisini ciddi bir şekilde etkiliyor, örneğin Trabzon'da tam zamanlı olarak 1800 liraya işe başlayabilirken Ankara'da size asgari ücret (1300 lira) teklif ediliyor. Burada sizin çok tecrübeli olmanız yüzünden yüksek bir maaş talep etmeniz önemli değil, mezun sayısı çok olduğu ve çok da uzman aramadıkları için sizi gönderip yerinize daha düşük ücretle çalışabilecek birilerini bulmak kolay. Bizzat gittiğim bir özel eğitim görüşmesinde kurum müdürü bana eskiden psikolog bulamadıkları için diploma kiraladıklarını, şimdi bu kadar başvuru olmasına şaşırdıklarını söylemişti. 1300 lira maaş için şehirlerarası yerlerden arayanlara yanımda "açıkçası bu maaş size Ankara'da yaşamak için yetmez" diyordu. Özel eğitimde aranan özellikler nedir diye sorduğum zaman genelde şu cevabı alıyorum: Yeni mezun, özel eğitime yakın oturan, mümkünse evli ya da ailesiyle yaşayan ve KPSS ile atanmayı düşünmeyen/puanı bile olmayan adaylar öncelikli. (Meraklısı için: Ben de tabii ki bu işe giremedim.)

Özel hastaneler ise klinik psikoloji yüksek lisansı ve tecrübe ikilisi ile bu yarışa dahil oluyor.

2.b. İnsan kaynakları uzmanı olmak

İtiraf etmek gerekirse benim bütün bu yazdıklarım arasında en çok içime sinen kısım, bu bölüm. Bu alanda diğer psikoloji mezunlardan ziyade İktisadi/İdari Bilimler mezunları ile yarışıyorsunuz. Haliyle herkes IK'da olmak istiyor: Kim uzun bir süre iş aradıktan sonra işe alımlarda görevli olmak istemez ki? Üniversiteye yerleştikten sonra öğrendiğim bir şey var, herhangi bir yerde iibf mezunlarına bir şekilde kadro açılmışsa o mezunlar o kadroyu yeyip bitirir (alan sınavları ve mülakatlar yüzünden bu mezunların Türkiye'de hayatta kalma becerileri oldukça gelişmiş, her türlü zorluğa karşı yılmadan ilerleyebilmeyi öğrenmişler). Gelin görün ki büyük şirketler artık verdikleri IK ilanlarına kocaman kocaman "Psikoloji Mezunları" da yazıyorlar da bizim de bir umudumuz oluyor. Olumsuz tarafları, Ankara'da özel sektör diye bir şey olmadığı için İstanbul'a gitmenin bir kere farz olması. Olumlu tarafları da, meslek doyumu ve maaşın daha yüksek olması. Ya da, daha yüksek olmasının umut edilmesi diyelim. 

3. Bireysel/Diğer Alanlar

Bu alanlar sizin kendinizi nasıl geliştirdiğinize ve yüksek lisansınızı nerede yaptığınıza göre değişebilen seçenekler sunuyor. Mezun olduktan sonra spor bilimlerinde yüksek lisans yaparak Spor Psikologluğu yapabilirsiniz. Örneğin bir arkadaşım mezun olduktan sonra Radyo, Televizyon ve Sinema'da yüksek lisans yaptı ve şu anda TV kanallarına psikolojik danışmanlık yapmakta, editöryal işlerde çalışıyor. Ya da İlahiyatta yüksek lisans yaparak ileride çok revaçta olacağını düşündüğüm din psikologluğu yapabilirsiniz. İki sene kadar önce Aile Danışmanlığı mezunları için büyük bir atama haberi çıkmıştı ve bir anda bu bölüm de hayli popüler oldu. Belki düşünülebilir. Bunlar, tamamen sizin becerilerinize kalmış seçenekler. Şu an kanun durumunu bilmediğim için emin değilim ama bir süre önce klinik psikoloji mezunları tek başlarına ya da bir psikiyatristle beraber klinik açabiliyorlardı. Muhtemelen şu an da bu şekildedir ama ilerlemek için testlere ve belirli bir tanınma oranına ihtiyacınız olacaktır. 
*
Psikoloji bölümü ile alakalı en sevdiğim şey, biraz da UPOK'ların sayesinde adeta bir aile gibi oluşumuz. Meslek yasamızın olmaması sebebiyle görüyorum ki biz birbirimizi kollamadığımız sürece işverenler bizi daha fazla kullanıyor. Bildiklerimi paylaşmaya çalışarak biraz da olsa bu çabaya katkıda bulunmaya çalışıyorum, bu yüzden tüm bu yazdıklarımla alakalı eklemek istedikleriniz ya da yanlış olduğunu düşündüğünüz şeyler varsa lütfen yazın.

Şimdilik hoşçakalın!