28 YAŞ İÇİN 28 ŞÜKRAN
09:45
, By: radyodepartmaniARTİSAN, ARTİSAN
12:02
, By: radyodepartmaniEski bir evi ziyaret ettik rüyamda, Cumhuriyet döneminden kalma, hatta ilk Başkent bölgesinden... hayaletler, içerideki hayaletlerden korkup 5 kat iniyorum, gözlerim kapalı tam 5 kat, uçar gibi bir iniş bu, her katta son 2-3 basamağı birlikte atlayarak, öyle bir kaçış... Aynı anda aslında o kapının aralık olduğunu ve içerinin tamamen boş olduğunu da biliyorum. Terk edilmiş bir ev orası artık, benim hayaletlerle doldurduğum aslında boş bir ev, hiçbir değeri olmayan bir ev. Oysa, böyle olmadığı zamanlar da vardı...
Sabah olduğunda her günkü sıkıcı kahvaltımı yapacağımı bildiğim için oyalandıkça oyalanıyorum. Ne de olsa beni bekleyen eski bir teflon tavada kızartılmış iki dilim atalık ekmeği, labne peynir, şekersiz şeftali marmeladı ve bir de az pişmiş yumurta var. Evde her şey bitiyor ama sanırım bunlar hiç bitmiyor ve hafta içi veya hafta sonu fark etmeksizin her gün uzak yoldan gelmişim gibi beni özlemle karşılıyorlar. Biraz daha sıkılıp öteki tarafıma dönüyorum. O günün yapılacaklar listesinde kıştan kalan lazanyayı hazırlayıp dondurucuya atmak var. Şimdiden üşeniyorum. Ansızın aklıma çok alakasız bir şey geliyor ya da beynimin çocuk kandırması bu: Küçükken 55 ekran tüplü televizyonda atari oynamak için saatlerimiz vardı, sanki dile getirilmeyen kurallardan oluşan saatler. Sabah kahvaltı vakti oynanmaz, ders vakti oynanmaz, babam işten geldikten sonra oynanmaz, yemek vakitleri oynanmaz... Acaba atari oynamaktan hevesimizi gerçekten almış mıydık? Atarimize sahi ne olmuştu, televizyonu kapma savaşından yorulmuş muyduk yoksa bozulmuş muydu, ördek vurmak için olan tüfek hep bozuktu ama kasetlere de mi bir şey olmuştu?
Anneme sormam gerek, o her şeyi hatırlar. Belki de kalkmalıyım.
Tam kalkayım derken aklıma o günler biraz daha düşüyor: Samsundaydık ve tabii mevsimler o zaman daha soğuktu, babamın işten gelmesi an meselesiyken TRT’de Vikingler çizgi filmi olurdu. Ne heves. Televizyonun evdeki çapraz köşesi, eski koltuklarımız, annemin salona serdiği pembe göbekli gelinlik halısı... Bazen babam eve geldiğinde bir süre daha seyretmemize izin verirdi ve çizgi filmin bitmesini bekleyebilirdik, o zaman isimsiz Viking çocuk ile babasını bize bile benzetirdim. Babam çocukluğum boyunca pek çok baba figürüne benzemişti ama benim için Sylvester Stallone’ydi. Sahi babam gerçekten de Sylvester Stallone’ye dublöründen bile çok benzerdi.
Kalkmalıyım.
Birazdan çay koymaya gidiyorum, çaydanlığın altını su doldurup ocağa koyma ve önceki günden kalan posayı temizleme ile başlayan kahvaltıyı hazırlama süreci... Bunu o kadar çok yapıyorum ki, hayatımı izleyeceğimiz filmde elimde demlik olan epey bir sahne var. Sıkıcı bir durum filmi bu: İlerlemiyor ama nedense seyrettikçe biraz da bağlıyor, insan sonunda ne olacak beklentisine kapılıyor ister istemez. Böyle bir filmin sonunda esas kızın dünyasının afilli bir şekilde değiştiğini görmeyi beklersiniz. Ya fantastikleşmiş ve sivri kulaklarıyla altın renkli bir saç buklesinin içinde yaşamaya karar vermiştir ya da hızlı arabalar kullanan Güney Amerika kökenli bol dövmeli karizmatik bir suçlu ekibinin arasına rastgele dahil olup kısa sürede vazgeçilemeyen bir parçası olmuştur.
Bu suçlu ekibinde hangi becerilerimle var olabilirdim? Geçtiğimiz günlerde tanıştığım birisi Japonya’dan 80’li yıllarda üretimi durdurulan motor parçalarının ithalatını yapıyordu. Böyle özel bir şeye ihtiyacım olacaktı. Bunu biraz düşünecektim.
Öğlen yer ısınmaya başladığında 7 santigrat derece. İnsanın üzerine çöken çiğ gibi ağırlık...
Caddedeki lüks mağazaların camekanlarının içindeki sıcak pirinç ışıkların büyüsü... Fotoğrafı karşıma çıkınca hemen hazırlanıp gitmek istiyorum, tam o an gitmek istiyorum. Yol boyunca pek çok insanın üzerinde iyi terzilik örneklerini görebileceğiniz, her şehirde olan o meşum cadde. Kayın ağacı masaların üzerindeki titrek mumlarıyla 19:17 kafesi. İçinde insanın zamanın içinde akıyor gibi hissettiği kalabalık, ışıltı...
Miele’de elektrikli süpürge bakabiliriz.
Solomon’da kışlık bot.
Artisan çikolatalar.
Bir an sonra dönüp baktığımda bu tatil sabahı üşengeçliğimi, bu sersemlemişliğimi de özleyeceğimi biliyorum, her şey yaşanıyor ve birbirimize hatırlattıklarımızla birlikte küçülüyor. Bir haftasonu sabahı polar battaniyeyi üzerimize sararak salonda Modern Family izlemeye gidiyoruz. Canla başla çalıştığımız onca şey hep bunun için: Yumoş battaniye, Netflix aboneliği, kendi evinde sessiz bir sabaha uyanma konforu, sıcak çoraplar... Akşam yiyeceğimiz zeytinyağlı bezelye ve o gün internetten sipariş edilecek mısır ekmeği...
İnsanı korkutmayan ama içine de dokunmayan pek çok satırdan geçiyoruz sırayla: İnsana bir günde yürüyerek dolaşabileceği rüzgarlı bir adada olduğunu unutturan satırlardan geçiyoruz. Tempolu bir ritmle insanlardan da geçiyoruz. Kalabalık bir meydanda koşarken çarptığımız insanlardan çaldıklarımızla birlikte geçiyoruz. Bir üstünlük yarışı bu, çarpabildiğimiz kadar güçlü çarpıp, devrilenlerin üzerinden atlayıp koşmaya devam ettiğimiz ürkütücü bir hikaye...
Artisan korkuların içerisinden geçiyoruz; üzerinde nesillerce çalışılmış güvensizliklerimizle karşılaştığımız yer tam olarak burası... Bir anda Cumhuriyet döneminden kalma bir evde, elim pirinç tokmağın üzerinde öylece duruyorum.
Şimdi bakıyorum, peki ya ben kimin hayaletiyim?
PAZAR, 11:18
08:32
, By: radyodepartmaniFırtına geldiğinde bu evde, artık barınağımız olan bu evde, oturma odasının tıkırtılarını dinleyerek bir süre güvende olabiliriz…
Fırtına geldiğinde bu evde, artık barınağımız olan bu evde, oturma odasının tıkırtılarını dinleyerek bir süre güvende olabiliriz…
Karşılıklı oturuyoruz, dışarıda heybetli bir rüzgar var. Bakışlarımızla fırtına geliyor’laşıyor, başlarımızla birbirimizi onaylıyoruz. Fırtına geliyor.
LİSANS SONRASI: ALTERNATİF YOLLAR -1-
09:02
, By: radyodepartmaniCAFE WESTEND: KÖTÜ BİR KAHVALTIYA DAİR
10:32
, By: radyodepartmani
TIPKI ESKİSİ GİBİ / EKŞİ MAYA ANKARA
08:45
, By: radyodepartmaniTıpkı eskisi gibi.
Geride bıraktığımız masaya bakıyorum, tabaktaki kırıntı peçetedeki iz çay bardağındaki soğuduğu için içilmemiş son yudum, yerinden oynamış sandalye... Hepsi birer birer, keyifli bir sohbetin şahitleri haline gelmiş biz oturduktan sonra. Ne kadar oldu, 1 sene mi, daha fazlası mı, epeydir görüşmüyoruz. Şimdi burada, tıpkı eskisi gibi dingin bir beraberliğin, birbirimizi uzun zamandır tanımamızın ve birbirimizin burnu dahi akarken silmemizin getirdiği, o bildiğimiz dinginliğin tadını çıkartıyoruz. Burası bana şöyle bir his veriyor, öncelikle Türkiye’de bir yerde değiliz; daha çok nasıl desem, bir Orta Avrupa şehrindeyiz mesela, hatta soğuğundan ötürü Viyana ya da Stutgard’dayız ve pazar sabahı buluşup tote çantalarımıza haftaiçi kahvaltıları için zeytinyağında kızartmalık birer baget ekmek atmadan önce güzel bir kahvaltı yapmaya karar vermişiz. Soğuk Orta Avrupa şehirlerinin ortak noktası olan o tenha ama yokuşsuz sokaklardan buraya gelmişiz (oysa Tunalı Hilmi bunun ne de tam zıttıdır!). Yine de kruvasanlar için yeterince geç kalmış durumdayız, badem ezmeli kruvasan alabileceğimiz söyleniyor ancak ben marzipan sevmediğimi söylüyorum, B. gülüyor. B.’nin tanıdık gülüşü, tanıdık ses tonu, uzaktan tanıdık insanlara dair yeni hikayeler... Artık farklı hayatlar yaşıyoruz bu bir gerçek, aslında artık o eski üniversite arkadaşlarımın tamamıyla çok farklı hayatlar yaşıyoruz. B., mesela, en son beni robot-insan etkileşimi deneyine katılmam için Bilkent’e götürmüştü, ardından Hollanda’ya gitmişti, büyük pandemi patlamadan hemen önce de mucizevi bir şekilde dönüvermişti. Artık bu şehir bizim buluşma noktamız, ona şu anda bulunduğu yere ilk giderken söylediklerimi hatırlıyorum. Sonrasında ben, ben biraz değişmişim mesela onun beni en son görüşünden sonra tam 10 kilo vermişim bu ilginç bir şey. Eskisi gibi yürüyorum ve bu bana iyi geldi diyorum, iyi geldiği kesin diyip gülüyor. Trüflü parmesanlı omlet söylüyoruz yanında da ekşi mayalı ekmekten tostlar...
Sanırım hayatın durgunlaştığı, olumsuz anlamda değil, daha öngörülebilir olduğu bir yaşa geldiğimi bu şekilde anlıyorum. Bir şey olabilmek, bir yere gelebilmek için kimsenin ona sağlam bir dal uzatmadığı; karşısına çıkan her şeye “atılma” tarzıyla var olmaya çalışan insanlar haline geliyoruz vakit geçtikçe. Uzaktan masamıza baktığımda gördüğüm şey bu: Her duyguyu yaşayarak, her duyguyu anlamlandırmaya çalışarak ve tüm bu süreci birbirimize anlatarak ulaştığımız “şeyler”iz biz. Zaman geçtikçe de böyle insanlar toplanıyor etrafımızda, bir yandan da ne kadar az olduğumuza hayret ediyorum. Hayata atılma dediğim zaman ailemden ilk kez ayrıldığım zaman koskoca bir IKEA masası tablasını otobüsle eve götürmeye çalıştığım zamanı hatırlıyorum her defasında. Sökülü bacaklarını mavi IKEA çantasıyla omzuma asmış, 180’e 100 santim masanın tablasını bildiğiniz kucaklama usulü ile taşıyarak 30 km ötedeki evime otobüslere in bin yaparak kendim götürmüştüm. O gün o otobüste kendime şunu dediğimi hatırlıyorum, bak bunu bile yaptın. Fiziken değil belki ama, ruhen bu kadar güçsüz olduğun zamanda bunu bile yaptın. Ne kadar basit değil mi?
Sanırım
hepimizin ihtiyacı olan şey bu, yani hayata atılırken ve tabii ki bazen yere
çakılırken, hafifçe koluna girecek, belki ellerini tutacak, belki parmak
uçlarına hafifçe dokunacak, “hadi birazcık daha” diyebilecek bir ses, bazen
kendimiz bazen bir başkası... Sıcacık yatağında, güvenli ve sessizlik içinde
yatarken kendini kaldırıp hazırlayabilecek, giyip dışarıya çıkartabilecek bir
“kaynak”, bir başlama noktası...
Ne diyorduk, tıpkı eskisi gibi...
Ekşi
mayalı tostlar bizi erkenden doyuruyor, trüflü omletin kokusu ise bizi epey
güldürüyor, yiyemiyoruz. B., “bence bu omleti blogunda yaz” diyor, “hatta
yazının başlığı bile hazır ‘the day with the truffee omlet’”. İşte ben o trüflü
günü yazıyorum.
Havanın soğuk olduğu, hatta gerçekten düpedüz soğuk olduğu bugün bir bakeryde, buna fırın ya da kafe demek istemiyorum bildiğiniz bakery’de, birlikte yapılmış bir kahvaltıya uzaktan baktığımız zaman gördüğümüz şeyler... Kullanılmamış çay kaşıklarının kenara atılmışlığında oluşan bir şey, düşünülmemiş bir hareketsizlik. Farkına varılmamış bir unutuş...
Bir
Pazar sabahı mutfaktan gelen kızarmış ekmek kokusu, çatal bıçağı bırakıp
alırken oluşan tıkırtılar, insanların mırıltıları ve hafif çiseleyen yağmur...
KIŞA VE GETİRDİKLERİNE DAİR
10:00
, By: radyodepartmaniBir anda durup hikayemde nerede olduğumu düşünüyorum, hayli
pahalı bir kahvaltının ortasındayız ve “yediklerimize dikkat etme” gerekçesi
altında sipariş edilen keyifsiz bir omletin üzerindeki soğuk brokoliyi
didikliyorum. Şu anda bu hikayenin neresindeyim diye düşünüyorum, şu anda
temponun yükseldiği yerde olmalıydık; kamera açısı hızla değişirken benim
olimpik atletler gibi engellerin üzerinden coşkulu bir şekilde atlamam
gerekiyordu, oysa bu Pazar günü oturmuş “elit” bir restoranda...
Hayır hayır, sizi biraz öncesine götüreceğim.
Kış günlerine.
Hava, yazının burasında bir anda soğuyor. Günler birbirinin
aynısı haline gelirken bir yandan erken kararmaya da başlıyor. Burada artık 1
haftayı x8 hızda görüyoruz: İnsanlar sözde “sabah” kalkıp işe gidiyor,
metrolar, tramvaylar ve pis otobüsler, evden çalışanlar üst pijamalarını
çıkartıp kahve makinesinin suyunu tazeliyor, 08:00’de 2 saatlik hastane vardiya
değişimleri, çalışma çalışma çalışma, akşam ne yemek yapacağım, ne yiyeceğiz
düşünceleri ve yine karanlık...
Tüm bu x8’lik kaydın içerisinde duraksadığım bir an var.
Bir an, bir an’lar dizisi.
Akşam koşusu yapanların arasında denize karşı duruyorum.
Rüzgar artık sert esiyor ama buradayım işte, buradayım, tam bu anda dururken beni
görebilirsiniz.
Rüzgar trençkotumu şiddetle savuruyor, “Geç oluyor” diyor, “eve
gitme zamanı.” Üzerimi düzeltip biraz daha vakit istiyorum: Fırtına gelirken,
evde ne yapacağız? Gerçekten, evde ne yapacağız? Daha fazla kitap mı, yumuşak
içimli kahveler mi, peluş kilimler üzerinde yayılarak dizi seyretmek ya da
yumuşatıcı kokan çamaşırların arasında kaybolmak mı? Hayır hayır diyorum, bu
kış evde olmayacağım. Bu kış, evde durdukça durduğum, oturdukça oturduğum ve
günlerin birbirine katıp karıştığı, bilincimi kaybetmişçesine tekrar tekrar
yaşadığım aynı eylemler dizisinden farklı bir şey olacak, farklı bir hikaye
yazacağım...
Farklı bir hikaye, farklı bir hikaye...
İşte şimdi pahalı bir restoranda, haftasonu
kahvaltısındayız... Etraftaki mırıltıların içerisinde hevesli hevesli konuşanlar
var, keyifsiz bir omleti didikliyorum. Buradan çıktıktan sonra tahminen kaç
kilometre yürümem gerekecek hesabı yapıyorum, artık burada değilim çok
uzaktayım artık. Kendi yanıma 5 yaşımdaki ben’i, 15 yaşımdaki ben’i, belki 25
yaşımdaki ben’i alıyor anlatıyorum. Beni buraya getiren her kendim’e
anlatıyorum: Artık neredeyse 28 yaşındayım çok şey değişti. Kendilik ülkemin
sınırları genişledi, genişledi, ne kadar yayılabileceğimi görmek için bambaşka
bir şeye dönüştüm artık. Kendi içimde bir yerlerde özgürce dolaşıyor ve bu his
hakkında yazmak istiyorum. Burada
kimsenin dokunmadığı bir yerde, çayırların üzerinde vücudum genişliyor,
genişliyor... Bir şeyleri çözmüş gibiyim sonunda, bir şeyleri değiştirmiş gibiyim
bunu aynaya baktığımda iyiden iyiye sivrilen yüzümde bile görebiliyorum. Bir şeyleri anlamış gibiyim, sanki o her köşesini bildiğim şehre dönmüş gibiyim.
Farklı bir hikaye, farklı bir hikaye...
Farklı bir hikaye, insanlar kendi rüzgarıyla içimden esip
gittiğinde öğleden sonra 16:30 güneşine karşı oturmuş Kasım serinliğinin keyfini
çıkarttığımda bulduğum bir şeydi. Çok sevdiğim şeyleri doğru şekilde
sevemediğim için onlara asla doyamayacağımı anladığım zaman yaşadığım bir
şeydi. Bir türlü bırakmak istemediğim, ayrılmak istemediğim şeyleri onların bir
gün biteceğini kabul ettiğim zaman yaşadığım bir şey. Her an aynı coşkulu
halimi özleyeceğimi anladığımda bundan sonra hep öyle olmaya karar verdiğim
zaman yaşadığım bir şeydi. O soğuk ülkelerin soğuk meydanlarında elimde sıcak
elma şirasıyla dolaşırken kendimde bulduğum ve adını sonunda burada koyduğum
bir şeydi. Her şeye rağmen akan yaşamın içinde olacaktım. Oradan oraya, şuradan
şuraya... Üşenmeyecek, sızlanmayacak, hep etrafta bir yerde olacaktım...
Yazın, kışın, geri kalan olası her mevsimde...















