28 YAŞ İÇİN 28 ŞÜKRAN

09:45

Doğumgünümü unutulmaz yapan S.'ye, seninle her şey x10 daha keyifli... ve komik!
Ailemin "çil çil" hediyelerine! :)
Gençtürk'ün inanılmaz sürprizli Belçika çikolatasına,
Ve tabii ki salonumdaki devasa çiçeğe...

ARTİSAN, ARTİSAN

12:02


Eski bir evi ziyaret ettik rüyamda, Cumhuriyet döneminden kalma, hatta ilk Başkent bölgesinden... hayaletler, içerideki hayaletlerden korkup 5 kat iniyorum, gözlerim kapalı tam 5 kat, uçar gibi bir iniş bu, her katta son 2-3 basamağı birlikte atlayarak, öyle bir kaçış... Aynı anda aslında o kapının aralık olduğunu ve içerinin tamamen boş olduğunu da biliyorum. Terk edilmiş bir ev orası artık, benim hayaletlerle doldurduğum aslında boş bir ev, hiçbir değeri olmayan bir ev. Oysa, böyle olmadığı zamanlar da vardı...


Sabah olduğunda her günkü sıkıcı kahvaltımı yapacağımı bildiğim için oyalandıkça oyalanıyorum. Ne de olsa beni bekleyen eski bir teflon tavada kızartılmış iki dilim atalık ekmeği, labne peynir, şekersiz şeftali marmeladı ve bir de az pişmiş yumurta var. Evde her şey bitiyor ama sanırım bunlar hiç bitmiyor ve hafta içi veya hafta sonu fark etmeksizin her gün uzak yoldan gelmişim gibi beni özlemle karşılıyorlar. Biraz daha sıkılıp öteki tarafıma dönüyorum. O günün yapılacaklar listesinde kıştan kalan lazanyayı hazırlayıp dondurucuya atmak var. Şimdiden üşeniyorum. Ansızın aklıma çok alakasız bir şey geliyor ya da beynimin çocuk kandırması bu: Küçükken 55 ekran tüplü televizyonda atari oynamak için saatlerimiz vardı, sanki dile getirilmeyen kurallardan oluşan saatler. Sabah kahvaltı vakti oynanmaz, ders vakti oynanmaz, babam işten geldikten sonra oynanmaz, yemek vakitleri oynanmaz... Acaba atari oynamaktan hevesimizi gerçekten almış mıydık? Atarimize sahi ne olmuştu, televizyonu kapma savaşından yorulmuş muyduk yoksa bozulmuş muydu, ördek vurmak için olan tüfek hep bozuktu ama kasetlere de mi bir şey olmuştu? 


Anneme sormam gerek, o her şeyi hatırlar. Belki de kalkmalıyım. 


Tam kalkayım derken aklıma o günler biraz daha düşüyor: Samsundaydık ve tabii mevsimler o zaman daha soğuktu, babamın işten gelmesi an meselesiyken TRT’de Vikingler çizgi filmi olurdu. Ne heves. Televizyonun evdeki çapraz köşesi, eski koltuklarımız, annemin salona serdiği pembe göbekli gelinlik halısı...  Bazen babam eve geldiğinde bir süre daha seyretmemize izin verirdi ve çizgi filmin bitmesini bekleyebilirdik, o zaman isimsiz Viking çocuk ile babasını bize bile benzetirdim. Babam çocukluğum boyunca pek çok baba figürüne benzemişti ama benim için Sylvester Stallone’ydi. Sahi babam gerçekten de Sylvester Stallone’ye dublöründen bile çok benzerdi. 


Kalkmalıyım.


Birazdan çay koymaya gidiyorum, çaydanlığın altını su doldurup ocağa koyma ve önceki günden kalan posayı temizleme ile başlayan kahvaltıyı hazırlama süreci... Bunu o kadar çok yapıyorum ki, hayatımı izleyeceğimiz filmde elimde demlik olan epey bir sahne var. Sıkıcı bir durum filmi bu: İlerlemiyor ama nedense seyrettikçe biraz da bağlıyor, insan sonunda ne olacak beklentisine kapılıyor ister istemez. Böyle bir filmin sonunda esas kızın dünyasının afilli bir şekilde değiştiğini görmeyi beklersiniz. Ya fantastikleşmiş ve sivri kulaklarıyla altın renkli bir saç buklesinin içinde yaşamaya karar vermiştir ya da hızlı arabalar kullanan Güney Amerika kökenli bol dövmeli karizmatik bir suçlu ekibinin arasına rastgele dahil olup kısa sürede vazgeçilemeyen bir parçası olmuştur.


Bu suçlu ekibinde hangi becerilerimle var olabilirdim? Geçtiğimiz günlerde tanıştığım birisi Japonya’dan 80’li yıllarda üretimi durdurulan motor parçalarının ithalatını yapıyordu. Böyle özel bir şeye ihtiyacım olacaktı. Bunu biraz düşünecektim.


Öğlen yer ısınmaya başladığında 7 santigrat derece. İnsanın üzerine çöken çiğ gibi ağırlık...


Caddedeki lüks mağazaların camekanlarının içindeki sıcak pirinç ışıkların büyüsü... Fotoğrafı karşıma çıkınca hemen hazırlanıp gitmek istiyorum, tam o an gitmek istiyorum. Yol boyunca pek çok insanın üzerinde iyi terzilik örneklerini görebileceğiniz, her şehirde olan o meşum cadde. Kayın ağacı masaların üzerindeki titrek mumlarıyla 19:17 kafesi. İçinde insanın zamanın içinde akıyor gibi hissettiği kalabalık, ışıltı... 


Miele’de elektrikli süpürge bakabiliriz. 

Solomon’da kışlık bot.

Artisan çikolatalar.


Bir an sonra dönüp baktığımda bu tatil sabahı üşengeçliğimi, bu sersemlemişliğimi de özleyeceğimi biliyorum, her şey yaşanıyor ve birbirimize hatırlattıklarımızla birlikte küçülüyor. Bir haftasonu sabahı polar battaniyeyi üzerimize sararak salonda Modern Family izlemeye gidiyoruz. Canla başla çalıştığımız onca şey hep bunun için: Yumoş battaniye, Netflix aboneliği, kendi evinde sessiz bir sabaha uyanma konforu, sıcak çoraplar... Akşam yiyeceğimiz zeytinyağlı bezelye ve o gün internetten sipariş edilecek mısır ekmeği... 


İnsanı korkutmayan ama içine de dokunmayan pek çok satırdan geçiyoruz sırayla: İnsana bir günde yürüyerek dolaşabileceği rüzgarlı bir adada olduğunu unutturan satırlardan geçiyoruz. Tempolu bir ritmle insanlardan da geçiyoruz. Kalabalık bir meydanda koşarken çarptığımız insanlardan çaldıklarımızla birlikte geçiyoruz. Bir üstünlük yarışı bu, çarpabildiğimiz kadar güçlü çarpıp, devrilenlerin üzerinden atlayıp koşmaya devam ettiğimiz ürkütücü bir hikaye...


Artisan korkuların içerisinden geçiyoruz; üzerinde nesillerce çalışılmış güvensizliklerimizle karşılaştığımız yer tam olarak burası... Bir anda Cumhuriyet döneminden kalma bir evde, elim pirinç tokmağın üzerinde öylece duruyorum. 


Şimdi bakıyorum, peki ya ben kimin hayaletiyim?

PAZAR, 11:18

08:32



Fırtına geldiğinde bu evde, artık barınağımız olan bu evde, oturma odasının tıkırtılarını dinleyerek bir süre güvende olabiliriz… 


Mutfak tezgâhına yaslanarak konuştuğumuz şeyler, bulaşık makinesi tabletleri, yulaf lapaları, çocukluk aşklarımız... 

Yeni bir kahve demlemek için cam hazneyi temizlerken aklımızdan geçen şeyler, rutinler, rutinlerimiz... Kalan posayı dökmeden önce çöp kutusunun organik geri dönüşüm tarafını el yordamıyla bulmak, üzerinde artık düşünmediğimiz davranışlar, Aralık ayı soğuğu, rüzgâr, daha çok rüzgâr...

Mırıl mırıl konuşmalar, kahve yanına tezgâh altından çıkan kuru meyveler ve birkaç ceviz... O an zihnim ikiye bölünmüş gibi, bir tarafım ne kadar sıradan diyor ne kadar sıradan ve ne kadar güzel. Tüm partiküllerimizle birlikte bu anı dolduruyoruz, bu mutfağı, üzerimizde pofuduk kazaklar, temizlik sonrası yakılmış salondan gelen vanilyalı mum kokusu ve titrek ışık, o gün evden çıkılmayacağı o kadar belli ki...
 

Fırtına geldiğinde bu evde, artık barınağımız olan bu evde, oturma odasının tıkırtılarını dinleyerek bir süre güvende olabiliriz… 


Hatırladığımız her şeyin içinde, coşkuyla yaşadıklarımız, oradan oraya koştuklarımız, kahkahalarımız, mutluluktan yemek yemeyi unuttuklarımız ya da yemeye doyamadıklarımız, o yukarıda, çok yukarıda ruh hali... İşte hepsi buraya kadar; hepsini bugünün, bulaşık makinesi tabletlerinden, yulaf lapalarından ve aşklarımızdan konuştuğumuz bugünün dinginliğine bırakıyoruz, usulca bir bırakış bu...

Usulca bir bırakış, zarar vermeden, ürkütmeden...


Kusurlu, kalitesiz, doğal...

Arkadaşça...

Karşılıklı oturuyoruz, dışarıda heybetli bir rüzgar var. Bakışlarımızla fırtına geliyor’laşıyor, başlarımızla birbirimizi onaylıyoruz. Fırtına geliyor. 


İçimizden gelen çocuksu bir "burası güvenli" hissi, burası sıcak, burası temiz, burası aradığımız her şey, burası bir kucak, bir annenin dizinde yatıp saçlarını okşaması, bir kardeş boğuşması, pati dokundurması... 

LİSANS SONRASI: ALTERNATİF YOLLAR -1-

09:02

2020'nin sonuna doğru yaklaşırken ve artık iş hayatında 5. seneme doğru giderken alan ne durumda, sahada işler nasıl, biraz değerlendirmek ve 5 senelik tecrübemin bakış açısıyla son durumu irdelemek istedim. Ne yalan söyleyeyim, artık bu blogda Psikoloji ile alakalı çok fazla yazı yazmak istemiyorum. Ben daha kişisel şeyler yazmak istedikçe inadına en popüler yazılarım Psikoloji ile ilgili olanlar oluyor, en çok Psikoloji ile ilgili soru alıyorum. Mezunlar ya da mezuniyet sürecinde olanlar o kadar sıkıntılı ki, bu yazıları yazmanın bir şekilde sosyal sorumluluğum olduğunu düşünmeye başladım. Beni 4 sene üniversitede okutmuş, ardından yüksek lisanslara göndermiş ve en sonunda iş sahibi yapmış güzel ülkemin güzel gençliğine belki yardımı dokunur diyerek bir yerden başlayayım.

Geçmişte pek çok yere Psikoloji bölümünden mezuniyetten sonra neler yapıldığını ve neler yapılabileceğini konuştum, ben Endüstri ve Örgüt tarafına yöneldim ancak HR'da çalışmak uçtan uca mezunların hangi alanlara yöneldiğini kuşbakışı görmemi de sağladı ve sağlıyor. Örgütte çalışma hakkında çok detaylı yazılar var ve gördüğüm kadarıyla gün geçtikçe daha çok Psikoloji mezunu bu alana yöneliyor. Bu, doğal bir sirkülasyon: Çünkü Klinik doydu, her sene daha kötüye gittiği şekilde bu sene bir de Pandemi geldi ve Devlet alım yapmıyor, aldığında da ücretler düşük. Ben de artık i/o'nun da (Endüstri ve Örgüt'ün kısaltması olarak kullanacağım bundan sonra) doyduğunu düşünmeye başlıyorum, şu anki mezunlar için değil ancak henüz üniversite okuyanlar için uzun vadede talep olduğu kadar arz olmayacaktır. Arz olduğunda da muhtemelen bu arzı, ülkenin en yüksek ÖSYM puanıyla öğrenci alan okullarının mezunları kapatacaktır. Bu sebeple mevcut öğrenci, vizyoner davranmak ve şansını olabilecek her anlamda zorlamak zorunda. Her zaman dediğimiz gibi, farklılaşmak ve kendi yolunu çizebilecek becerilere sahip olmak çok önemli. Türkiye'de Psikoloji lisans eğitimi Klinik/Sosyal zincirinde sıkışıp kalmış vaziyette ve Freudyen, içine kapanık, asosyal, apolitik, dünyadan uzak ve bir o kadar otoriteryen bir disiplin haline geldi. Bunun sonucu olarak öğrenci ve işsiz mezunlar hem vakit kaybediyor hem de gelecekte sahip olacakları maddi gelirden kaybediyor. Bu uzun konuya sonda tekrar geleceğim, şimdi madde madde Psikoloji'de ilerisi için alternatif yollar neler olabilir, bu sene yeni bir trend var mı, buna bakalım:

1. Conversational UX/UI Designer

Bu aralar bir proje için Dialog Tasarım ve Dialog Kalite Uzmanları ile görüşüyorum. Başlığı çevirirsek yaklaşık olarak böyle bir şeye denk geliyor: Kullanıcı Deneyimi Dialog Uzmanı. Gibi bir şey. Türkiye'de neredeyse hiç bulunmayan ancak yavaş yavaş robotik süreçlerin gelişiyle ihtiyaç duyulan, gelecekte ise çok daha ihtiyaç duyulacak bir alan. UX/UI Designer olarak Psikolog ne yapabilir: 

- Chatbot teknolojileri içinde görev alabilir. Herhangi bir marka, hizmet veya servisin Chatbot tasarımında Psikoloji açısından kullanıcı deneyimi nasıl geliştirilebilir, hangi soruya karşılık ne tarz bir dialog tasarımı yapılırsa iç ve dış müşteri bağlılığı oluşur, danışmanlık verebilir. 
- Çağrı merkezleri dünya var oldukça devam edecek bir hizmet olabilir: Çağrı merkezlerinde yetkililerin arama yaptıklarında kullandıkları dili ve script'i tasarlayabilir, bunun müşteri üzerindeki etkisini analiz edebilir. Tamamen davranışsal olarak "nasıl yaparsak kurum/şirket kazanırken müşteriyi de mutlu ederiz"i kurgulayabilir. 

Online alışveriş ve marketplace projelerinin bu kadar büyük bir ivmeyle büyüdüğü zamanda gerçek bir kariyer fırsatı. Psikoloji okuyan ve kreatif tarafı güçlü olan, metin yazarlığı yapmış ya da yapabilecek, ama aynı zamanda veri yorumlama ve analitik kabiliyetlerine de güvenen mezunlar yönelmeli...

2. UX/UI Designer

Kullanıcı deneyimi, kullanıcı etkileşimi tasarımı nasıl oldu da bu kadar alakasız bölümlerden bu kadar alakasız insanların eline kaldı bilmemekle birlikte, yurtdışında psikologların en çok sevdiği alanlardan birisi bu. Aklınıza gelebilecek her alanla ilgili kullanıcı deneyimi tasarlayabilir ve aklınıza gelecek her alana sızabilirsiniz. Bir bankanın mobil aplikasyonunda kullanılan arayüzlerin müşteri davranışına olan etkisini analiz ederek daha da mükemmelleştirebilirsiniz mesela. Ya da bir e-ticaret sitesinin Pazarlama reklam kampanyasının müşteri davranışına olan katkısını analiz edebilirsiniz. Renklerin, seslerin, görünen ve görünmeyen her şeyin bir kullanıcı deneyimi ve etkileşimi unsuru olduğunu ve bu deneyimin davranışsal olarak ölçümlenmesi gerektiğini düşünürsek alanın ne kadar devasa bir hale geldiğini anlamak zor olmayacaktır.

3. CRM - Customer Relationship Management

İnsanlarla birebir görüşmekten hoşlanmayan ancak insan davranışını manipüle etmekten veya büyük veriler üzerinden davranışı analiz edip onu istediği şekilde yönlendirmek için stratejiler geliştirmek isteyenler için alternatif bir kariyer yolu.

Burada Psikoloji'ye olan bakış açımızı komple değiştirmemiz gerek. Bu disiplinin aslında davranış bilimi olduğunu unutuyoruz, daha doğrusu üniversitelerimizde verilen eğitim bize bu vurguyu hiçbir şekilde yapmıyor. İnsanın olduğu, insan davranışının olduğu her yerde var olması gereken bir alanken hastane koridorlarında Psikiyatristlerin yan odasındaki test yapıcılar haline gelmemeliyiz. Psikoloji öğrencisi hala lisansta tez yazarken topladığı anketleri analiz edebilmek için İstatistik dersi aldığını ve SPSS öğrendiğini sanıyor. Oysa kök yetkinliklerine baktığımızda insan davranışını ölçümlemek ve yeri geldiğinde manipüle edebilmek için analitik kabiliyetlerimizi daha da güçlendirmemiz gerek. 

4. Copywriter

İlk madde ile yakın ve değil: Genelde ajanslarda ya da freelance olarak çalışan ve farklı metin yazarlığı projelerinde Psikoloji eğitiminin katkısını görebilecek ve gösterebilecek bir alan. 

Peki ya işin vicdani tarafı ne olacak diye soran öğrencileri duyar gibi oluyorum. Bir şekilde insanlara yardım etme isteğiyle bu bölüme gelmiş, bu kadar eğitim aldıktan sonra bu bilgiyi insanlara yardım etmek için değil, insan davranışlarını analiz ederek büyük kurum veya şirketlere daha fazla kazanç sağlamak için kullanmanın getirdiği yük?

Bu kişinin kendi muhasebesini yapacağı bir şey, ama seneler geçtikçe büyük şirketlerin MT programına daha çok psikolog başvuruyor, daha çok öğrenci okula devam ederken kurumsalların departmanlarında uzun dönem staj yapıyor, daha çok öğrenci alanın lisansta anlatıldığı gibi olmadığını, yüksek lisans yapmayan yeni mezunun dışlandığını ve hiçbir yere giremediğini görüyor. 

Peki ya ne yapacağız, bu kadar sayıyorsun ve çok güzel ama nasıl yöneleceğiz diye soran diğerlerini de görür gibi oluyorum. Yolu kendimiz çizmektense gösterilsin istiyoruz. Şunları şunları yaparsan şu maaşla şu yerde çalışabilirsin garantisi verilsin istiyoruz. Belki de niş bir alanda özel bir iş yapalım istiyoruz ancak birisi bize yine de göstersin... Hayat böyle bir şey değil: Evet iş hayatındaki 5. senemde artık gönül rahatlığı ile bunu söyleyebilirim. Hayatta risk alanlar, hayattaki her şeyi "atılırcasına" yaşayanlar ve farklı alanlara ilgi duyanlar kazanıyor. Sevdiğiniz alanları birleştirmeli, melezleştirmeli, en sonuna kadar sahip olduğunuz bilgiyi kullanarak onu daha değerli hale getirmelisiniz. Bugün akşam haberlerinde spikerin okuyacağı metni yazan editörün de psikoloji bilmeye ihtiyacı var, siyasetçilerin mitinglerde yaptığı konuşmayı yazanların da psikoloji bilmeye ihtiyacı var, büyük markaların sosyal medya hesaplarının yönetiminde de psikoloji gerekir, satış pazarlama tekniklerinde de vesaire vesaire... 

Her yerde size ihtiyaç duyulduğunu kanıtlamak ise sizin elinizde. İşvereninize, işveren her kimse, o daha ihtiyacı olduğunu bile bilmiyorken aslında size ihtiyacı olduğunu fark ettirmek, sizin elinizde.

Sanıyorum şimdilik bu kadar, tekrar görüşmek üzere!

Ps: Fotoğraflar, Viyana'daki Freud Museum'dan, 2019'da çekildi. 

CAFE WESTEND: KÖTÜ BİR KAHVALTIYA DAİR

10:32


Kötü bir kahvaltıya dair pek çok şey anlatılabilir, ben burada sadece küçük bir kısmından bahsedeceğim. Keyifli bir anı olarak. 

Bu bir kahvaltıyı kutsama yazısı değil, siz değerli kahvaltı severler ve kahvaltısız güne başlayamayanlar tarafından bu şekilde yanlış anlaşılmayı kesinlikle istemem. Bir gün siz değerli okuyucularımla kahvaltıya dair neler düşündüğümü de uzun uzun paylaşmak isterim (bu blog neler neler gördü!) ancak bu yazı o yazı da değil. Bu, bildiğiniz kötü bir kahvaltı yazısı. Ve bu aralar sıklıkla eleştirildiğim şekilde uzun da olmayacak, kötü kahvaltının bir özelliğinin de kısa sürmesi olduğu gibi, bu yazıyı da kısacık tutacağım. Eh işte başlıyoruz.

Yer: Viyana. 
Zaman: 2019. 

Viyana'daki son günümüzde kendimize bir iyilik yapasımız gelmiştir ve Viyana'da en ama en çok önerilen tarihi brasserie'lerden birinde kendimize kahvaltı ısmarlamaya karar vermişizdir. O halde güncelleyelim:

Yer: Cafe West End, Viyana.
Zaman: Christmas, 2019.

Öncelikle burada bir menü yok, en azından o anda bize verilen bir menü yoktu ve genel olarak birkaç tip kahvaltı olduğu söylenmişti. Bu arada esas konumuz olan kahvaltıya geçmeden önce, mekan Christmas etkisiyle inanılmaz güzel süslenmişti ve Orta Avrupa'daki her tarihi ve "fancy" cafede olduğu gibi inanılmaz şık giyimli, yoğun Almanca aksanlı İngilizcesiyle ortama İkinci Dünya Savaşı'ndaymışız hissiyatı veren garsonlar etrafımızda dört dönmekteydi ve takdir edersiniz ki içeri girdiğimiz gibi bu durumdan etkilenmiştik. Biz bu garsonlardan birisine (bilmiyorum ki garson diyerek kabalık mı ediyoruz, eminim çok özel ve giyimleri kadar havalı ayrı bir isimleri de vardır, mesela Le Garsonneire filandır) kahvaltı olarak ne alabileceğimizi sorduğumuzda bize ilk etapta anlamadığımız birkaç şey sıralamıştı...

Ve her İkinci Dünya Savaşı zamanı cafe'sinde takılan gençler gibi kısa bir "wow" anı yaşamıştık. Gerçekten adam karmakarışık bir İngilizce ile konuşmakta ve bizleri sene 80'lere geldiğinde Adolf Eichmann savunmasını siyah beyaz televizyonlardan seyredecek çocuklarımıza bu anı anlatacakmışız gibi hissettirmekteydi. "Viyanadaydık..." diyecektik, "bir Christmas zamanı, etrafta Alman askerleri füme hindi eti yerken, dışarıda ayaz..."

Kendimizi toparlayıp Le Garsonneire'imizden menüyü tekrar söylemesini istedik, o anda yabancı olduğumuzu anlamıştı ve artık uzmanlaştığı o ihtişamlı ortama yakışmayacak derecede minimalist küçümser bakışını bize atarak klasik Viyana kahvaltısını alabileceğimizi söyledi. Klasik Viyana kahvaltısı deyince gözlerimiz ışıldamıştı, klasik'ler güvenliydi, belki milyonlarca kişi tarafından denenmişti ve tarihçenin getirdiği bir sırtını dayama hissi vermekteydi. Biz de coşkulu bir şekilde Klasik Viyana kahvaltısına tamam dedik, vakit öğlene yaklaşmakta, Flughafen Wien treninin kalkmasına git gide daha az kalmaktaydı...
Çok geçmeden, Le Garsonneire'miz masamızın üzerinde sunum şovunu yapmaya başlamıştı, son derece zarif peçetelerimizi koymuştu ve etrafı toparlamıştı; bir an Türkiye'de en son yaptığım kahvaltıyı düşünmüştüm, Beykoz'da denize sıfır bir yerdeydi ve soba yanıyordu, masanın ortasına hiçbir gösterişi olmadan demliği koyup gitmişlerdi. O zaman da mutluydum ama hayatı uçlarda yaşadığımı hissetmemiştim, ne bileyim Beykoz'daki o kahvaltı buraya yazılacak bir kahvaltı değildi mesela, o daha çok arkadaşın bir kahvaltı mekanı önermeni istediğinde sıralayacağın listedeki sıradan maddelerden biriydi. Yüzümü buruşturup Beykoz'u kenara bırakmış ve Viyana'da olduğumu kendime hatırlatmıştım, arkada Christmas'a özgü Jazz şarkıları çalmakta ve büyülü an, Garsonneire'mizin uzaklardan getirdiği sunum tepsisi ile iyice ışıldamaktaydı...

-tabağı masaya bırakma sesi-

..

-bakışmalar-

..

-devamı gelmeyecek herhalde anlamında sorgulayıcı bakış-

..

Evet.

Bu an, Klasik Viyana kahvaltısının bir soğuk kruvasan, bir yemek kaşığı ucu kadar ucuzluk marketlerde satılan tereyağı ve bir yemek kaşığı ucu kadar çok şekerli reçelden ibaret olduğunu anladığımız an. Bu an'da bir süreliğine durabilir miyiz?

**

Kötü kruvasanı (bundan sonra senin adın kötü kruvasan) servis ettikleri yemek tabağı o kadar boştu ki çatal bıçağı tabağın içerisinde servis etmişlerdi. Gerçekten yer kaplasın diye servis ettiklerinden o kadar emindik ki; o an hayata, evrene ve varlığa dair emin olduğumuz tek şey buydu. Bütün beyin kıvrıklarımıza kadar bunu biliyorduk. Girus ve silcuslarımız homurdanmıştı, beynimiz bu gerçekliği inkar etmekte ve bilişsel olarak çarpıtmaktaydı. Peş peşe görüntüler görmeye başlamıştım, Beykoz, serpme kahvaltı, -2 derecede Westend'in dışında bekleyenler...  

**

Tabii ki doymamıştık.
Ve bütün büyüsü bozulmuş, Matrix filmlerinde bir anda halüsinatif ilacın etkisinden çıkıp gerçekliğe dönmüş Neo gibi kalakalmıştık. Flughaven Wien treni saati gelmekteydi ve Christmas ruhu 2019 senesini terk etmişti, bir kötü-kruvasan kahvaltısına 39 Euro verdikten sonra dünyanın tüm renkleri solmuştu ve bizim artık kalkmamız gerekiyordu...

Westbhanhauf metro altındaki Ströck'ten doymayan karınlarımız için tazecik 3 euroluk sıcak sandviçlerimizi almış ve havalimanına doğru hızlı hızlı yürümeye başlamıştık. Bu konu, bir sessizlik yemini altında bir süre konuşulmayacaktı, hiç konuşmadan bu kararı vermiştik bile... 

TIPKI ESKİSİ GİBİ / EKŞİ MAYA ANKARA

08:45


Tıpkı eskisi gibi.


Geride bıraktığımız masaya bakıyorum, tabaktaki kırıntı peçetedeki iz çay bardağındaki soğuduğu için içilmemiş son yudum, yerinden oynamış sandalye... Hepsi birer birer, keyifli bir sohbetin şahitleri haline gelmiş biz oturduktan sonra. Ne kadar oldu, 1 sene mi, daha fazlası mı, epeydir görüşmüyoruz. Şimdi burada, tıpkı eskisi gibi dingin bir beraberliğin, birbirimizi uzun zamandır tanımamızın ve birbirimizin burnu dahi akarken silmemizin getirdiği, o bildiğimiz dinginliğin tadını çıkartıyoruz. Burası bana şöyle bir his veriyor, öncelikle Türkiye’de bir yerde değiliz; daha çok nasıl desem, bir Orta Avrupa şehrindeyiz mesela, hatta soğuğundan ötürü Viyana ya da Stutgard’dayız ve pazar sabahı buluşup tote çantalarımıza haftaiçi kahvaltıları için zeytinyağında kızartmalık birer baget ekmek atmadan önce güzel bir kahvaltı yapmaya karar vermişiz. Soğuk Orta Avrupa şehirlerinin ortak noktası olan o tenha ama yokuşsuz sokaklardan buraya gelmişiz (oysa Tunalı Hilmi bunun ne de tam zıttıdır!). Yine de kruvasanlar için yeterince geç kalmış durumdayız, badem ezmeli kruvasan alabileceğimiz söyleniyor ancak ben marzipan sevmediğimi söylüyorum, B. gülüyor. B.’nin tanıdık gülüşü, tanıdık ses tonu, uzaktan tanıdık insanlara dair yeni hikayeler... Artık farklı hayatlar yaşıyoruz bu bir gerçek, aslında artık o eski üniversite arkadaşlarımın tamamıyla çok farklı hayatlar yaşıyoruz. B., mesela, en son beni robot-insan etkileşimi deneyine katılmam için Bilkent’e götürmüştü, ardından Hollanda’ya gitmişti, büyük pandemi patlamadan hemen önce de mucizevi bir şekilde dönüvermişti. Artık bu şehir bizim buluşma noktamız, ona şu anda bulunduğu yere ilk giderken söylediklerimi hatırlıyorum. Sonrasında ben, ben biraz değişmişim mesela onun beni en son görüşünden sonra tam 10 kilo vermişim bu ilginç bir şey. Eskisi gibi yürüyorum ve bu bana iyi geldi diyorum, iyi geldiği kesin diyip gülüyor. Trüflü parmesanlı omlet söylüyoruz yanında da ekşi mayalı ekmekten tostlar...



Sanırım hayatın durgunlaştığı, olumsuz anlamda değil, daha öngörülebilir olduğu bir yaşa geldiğimi bu şekilde anlıyorum. Bir şey olabilmek, bir yere gelebilmek için kimsenin ona sağlam bir dal uzatmadığı; karşısına çıkan her şeye “atılma” tarzıyla var olmaya çalışan insanlar haline geliyoruz vakit geçtikçe. Uzaktan masamıza baktığımda gördüğüm şey bu: Her duyguyu yaşayarak, her duyguyu anlamlandırmaya çalışarak ve tüm bu süreci birbirimize anlatarak ulaştığımız “şeyler”iz biz. Zaman geçtikçe de böyle insanlar toplanıyor etrafımızda, bir yandan da ne kadar az olduğumuza hayret ediyorum. Hayata atılma dediğim zaman ailemden ilk kez ayrıldığım zaman koskoca bir IKEA masası tablasını otobüsle eve götürmeye çalıştığım zamanı hatırlıyorum her defasında. Sökülü bacaklarını mavi IKEA çantasıyla omzuma asmış, 180’e 100 santim masanın tablasını bildiğiniz kucaklama usulü ile taşıyarak 30 km ötedeki evime otobüslere in bin yaparak kendim götürmüştüm. O gün o otobüste kendime şunu dediğimi hatırlıyorum, bak bunu bile yaptın. Fiziken değil belki ama, ruhen bu kadar güçsüz olduğun zamanda bunu bile yaptın. Ne kadar basit değil mi?


Sanırım hepimizin ihtiyacı olan şey bu, yani hayata atılırken ve tabii ki bazen yere çakılırken, hafifçe koluna girecek, belki ellerini tutacak, belki parmak uçlarına hafifçe dokunacak, “hadi birazcık daha” diyebilecek bir ses, bazen kendimiz bazen bir başkası... Sıcacık yatağında, güvenli ve sessizlik içinde yatarken kendini kaldırıp hazırlayabilecek, giyip dışarıya çıkartabilecek bir “kaynak”, bir başlama noktası... 

Ne diyorduk, tıpkı eskisi gibi... 


Ekşi mayalı tostlar bizi erkenden doyuruyor, trüflü omletin kokusu ise bizi epey güldürüyor, yiyemiyoruz. B., “bence bu omleti blogunda yaz” diyor, “hatta yazının başlığı bile hazır ‘the day with the truffee omlet’”. İşte ben o trüflü günü yazıyorum.



Havanın soğuk olduğu, hatta gerçekten düpedüz soğuk olduğu bugün bir bakeryde, buna fırın ya da kafe demek istemiyorum bildiğiniz bakery’de, birlikte yapılmış bir kahvaltıya uzaktan baktığımız zaman gördüğümüz şeyler... Kullanılmamış çay kaşıklarının kenara atılmışlığında oluşan bir şey, düşünülmemiş bir hareketsizlik. Farkına varılmamış bir unutuş...


Bir Pazar sabahı mutfaktan gelen kızarmış ekmek kokusu, çatal bıçağı bırakıp alırken oluşan tıkırtılar, insanların mırıltıları ve hafif çiseleyen yağmur... 






KIŞA VE GETİRDİKLERİNE DAİR

10:00


Bir anda durup hikayemde nerede olduğumu düşünüyorum, hayli pahalı bir kahvaltının ortasındayız ve “yediklerimize dikkat etme” gerekçesi altında sipariş edilen keyifsiz bir omletin üzerindeki soğuk brokoliyi didikliyorum. Şu anda bu hikayenin neresindeyim diye düşünüyorum, şu anda temponun yükseldiği yerde olmalıydık; kamera açısı hızla değişirken benim olimpik atletler gibi engellerin üzerinden coşkulu bir şekilde atlamam gerekiyordu, oysa bu Pazar günü oturmuş “elit” bir restoranda...

 

Hayır hayır, sizi biraz öncesine götüreceğim. 

 

Kış günlerine. 

 

Hava, yazının burasında bir anda soğuyor. Günler birbirinin aynısı haline gelirken bir yandan erken kararmaya da başlıyor. Burada artık 1 haftayı x8 hızda görüyoruz: İnsanlar sözde “sabah” kalkıp işe gidiyor, metrolar, tramvaylar ve pis otobüsler, evden çalışanlar üst pijamalarını çıkartıp kahve makinesinin suyunu tazeliyor, 08:00’de 2 saatlik hastane vardiya değişimleri, çalışma çalışma çalışma, akşam ne yemek yapacağım, ne yiyeceğiz düşünceleri ve yine karanlık...

 

Tüm bu x8’lik kaydın içerisinde duraksadığım bir an var. Bir an, bir an’lar dizisi.

 

Akşam koşusu yapanların arasında denize karşı duruyorum. Rüzgar artık sert esiyor ama buradayım işte, buradayım, tam bu anda dururken beni görebilirsiniz. 

 

Rüzgar trençkotumu şiddetle savuruyor, “Geç oluyor” diyor, “eve gitme zamanı.” Üzerimi düzeltip biraz daha vakit istiyorum: Fırtına gelirken, evde ne yapacağız? Gerçekten, evde ne yapacağız? Daha fazla kitap mı, yumuşak içimli kahveler mi, peluş kilimler üzerinde yayılarak dizi seyretmek ya da yumuşatıcı kokan çamaşırların arasında kaybolmak mı? Hayır hayır diyorum, bu kış evde olmayacağım. Bu kış, evde durdukça durduğum, oturdukça oturduğum ve günlerin birbirine katıp karıştığı, bilincimi kaybetmişçesine tekrar tekrar yaşadığım aynı eylemler dizisinden farklı bir şey olacak, farklı bir hikaye yazacağım... 

 

Farklı bir hikaye, farklı bir hikaye... 

 

İşte şimdi pahalı bir restoranda, haftasonu kahvaltısındayız... Etraftaki mırıltıların içerisinde hevesli hevesli konuşanlar var, keyifsiz bir omleti didikliyorum. Buradan çıktıktan sonra tahminen kaç kilometre yürümem gerekecek hesabı yapıyorum, artık burada değilim çok uzaktayım artık. Kendi yanıma 5 yaşımdaki ben’i, 15 yaşımdaki ben’i, belki 25 yaşımdaki ben’i alıyor anlatıyorum. Beni buraya getiren her kendim’e anlatıyorum: Artık neredeyse 28 yaşındayım çok şey değişti. Kendilik ülkemin sınırları genişledi, genişledi, ne kadar yayılabileceğimi görmek için bambaşka bir şeye dönüştüm artık. Kendi içimde bir yerlerde özgürce dolaşıyor ve bu his hakkında yazmak istiyorum. Burada kimsenin dokunmadığı bir yerde, çayırların üzerinde vücudum genişliyor, genişliyor... Bir şeyleri çözmüş gibiyim sonunda, bir şeyleri değiştirmiş gibiyim bunu aynaya baktığımda iyiden iyiye sivrilen yüzümde bile görebiliyorum. Bir şeyleri anlamış gibiyim, sanki o her köşesini bildiğim şehre dönmüş gibiyim.

 

Farklı bir hikaye, farklı bir hikaye...

 

Farklı bir hikaye, insanlar kendi rüzgarıyla içimden esip gittiğinde öğleden sonra 16:30 güneşine karşı oturmuş Kasım serinliğinin keyfini çıkarttığımda bulduğum bir şeydi. Çok sevdiğim şeyleri doğru şekilde sevemediğim için onlara asla doyamayacağımı anladığım zaman yaşadığım bir şeydi. Bir türlü bırakmak istemediğim, ayrılmak istemediğim şeyleri onların bir gün biteceğini kabul ettiğim zaman yaşadığım bir şey. Her an aynı coşkulu halimi özleyeceğimi anladığımda bundan sonra hep öyle olmaya karar verdiğim zaman yaşadığım bir şeydi. O soğuk ülkelerin soğuk meydanlarında elimde sıcak elma şirasıyla dolaşırken kendimde bulduğum ve adını sonunda burada koyduğum bir şeydi. Her şeye rağmen akan yaşamın içinde olacaktım. Oradan oraya, şuradan şuraya... Üşenmeyecek, sızlanmayacak, hep etrafta bir yerde olacaktım... 

 

Yazın, kışın, geri kalan olası her mevsimde...