Gittim ve Gördüm: Cafemiz

14:40

Bu seferki gittim-döndüm yazısı bir Ankara kafesine ait. Hatta iddia ettiklerine göre Ankara'nın en eski kafesi onlarınkiymiş. 1993 yılında açılmış ama 56'dan beri var olan iki katlı hoş bir evin altına yerleşmişler. Tunalı yollarında serserilik yapamayacağımı anlayınca ben de Cafemiz'i ziyaret ettim.
image
Burası hakkında bir arkadaş tavsiyesi aldım, bilirsiniz, bu tarz modern beyaz dekorasyonu çok severim. Buranın dekorasyonu ise bütünüyle bir New-British tarzında olmuş, her köşesi ayrı bir İngiliz modasına ayak uydurmaya çalışıyor gibi. Sonradan öğrendiğim kadarıyla Cafemiz franchising vermeye bile başlamış çoktan. Bence çok da iyi olmuş. Umarım memleketin her tarafına şöyle naif yerler açılır ve arada gidip içimizi ferahlatırcasına birer kahvelerini içeriz.
image
Benim oturduğum yer tam olarak burasıydı, yani bu masanın yanında oturdum, bahçenin hemen eşiğinde. Siz yemeğinizi yerken ya da egzotik (ben onlara kozmolojik diyorum, bunu sonra açıklayacağım eheh) içeceğinizi içerken kediler yanınızdan yürüyüp gidiyor. Ne yazık ki burası Buckingham değil.
image
Gelelim menüye.
Menüde her şey var ama beni en çok üzen kahve adına neredeyse hiçbir çeşit olmamasıydı. Burası Hayal Salatası ve Hayal Makarnası ile meşhurmuş ama ben tadına bakmadım henüz. Tatlı olarak sufle, cheesecake, waffle, brownie ve tiramisu tarzı şeyler var. Çay çeşitleri fena değil, ama çay konusunda nedense Aylak Madam'ın üzerine tanımıyorum. (Sanırım bu, istediğim çaylar olmasa bile bara gidip kendi çayımı demleyebilme rahatlığından kaynaklanıyor.) 
Fiyatlar cep yakan cinsten. Onu söylemesem hiç olmaz. Öğrenciyseniz, kredinizi ya da bursunuzu aldığınız zamanlarda şöööyle bir gidip döneceğiniz cinsten. Ankara'nın Bebek'i diyebileceğimiz Tunalı'nın şartlarına göre bile biraz pahalı. Örneğin en ucuz kahve 10 liralardayken, herhangi bir yemeği 20 liradan ucuza bulma ihtimaliniz yok gibi bir şey. Bir çeşit içecek ve bir çeşit yiyeceğe 30 liradan az verme ihtimalini unutun. Sonuçta duyduğum dedikodulara göre Mert Fırat ve tayfası buralarda takılıyormuş, bu da benden söylemesi.
image
Yediğim yemeğin fotoğrafını çekmeyi pek sevmem ama içecekler konusunda hiç öyle bir şeyim yok. Burada gördüğünüz de benim kozmolojik içecek dediğim türden bir şey. Adı Cafemiz Punch. Özel bir şey. İçinde ne yok ki. Taze meyvelerden sıkıyorlar ve kendisi gibi garip bir sürü içecek daha var menüde. Bunun içinde siyah üzüm, böğürtlen ve mango varmış. Bir başkasının adı Bahama Freezer. Onun da içinde mango, kavun, muz ve ananas var. Başka çeşitler de var, en sona koyacağım linkten inceleyebilirsiniz.
Gelelim ayrıntının ayrıntısına... Bunu yapmasam olmaz.
image
Burası da kafenin hemen girişindeki ufacık pencerenin görüntüsü. Dışarıdan çok sade gibi görünse de içerisi bambaşka bir dünya.
Şimdi adresler:
Cafemiz Ankara
Arjantin Cad. No:19 G.O.P Ankara
Tel: +90 312 467 7921
Ve internet sitesi için TIK.

Konsept: Mona Rosa, Siyah Güller

14:38

Şu sıralar fazlasıyla yorgun olduğumdan sanırım, ki aslında fiziksel bir yorgunluk değil bu, normalde hiç yapmadığım tarzda bir şey yaptım ve siyah-beyaz fotoğraf çekmek konusunda bir şeylerle uğraşmaya başladım.
image
Aslında ara formlar, veya benim bağlamımda ara tonlar hakkında düşünmeye başlamam, bilmem kaçıncı kez İbni Arabi okumaya kendimi vermemle oldu. Tam bu sıralar her sabah kalkıp gevrek yiye yiye Brian Cox belgesellerini seyrediyordum, günün geri kalanı korkunç bir şekilde yazı yazmaya çalışmak, her satırının altını çizmek zorunda kaldığım kitaplarla mücadele etmek ve geceleri gazoz içerek camdan dışarıyı izlemeyi içeriyordu, arada Pocket Planets'tan dünyanın tam o anki durumuna bakıyor, doğu yarımkürenin kararmaya başlamış olmasına hayıflanıyordum, anlayacağınız her şey birbirine girmeye başlamıştı ki ben de kaçışı gördüğünüz şekilde yaptım.
image
En iyisi her şeyi komple sıfıra indirgemek dedim, kontrastları, esposure'ları, mextures'ları sıfırlayıp monochrome bir şekilde gül fotoğrafları çekmeye başladım, ki işe yaradığı söylenebilir, en azından kendi baca temizliğim konusunda bana yardımcı oldu, laf aramızda Freud'dan da hiç hazzetmem.
image
Onun dışında gerisi hep bildiğiniz gibi.
Geçen uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım mesaj attı ve kendimi bir anda bana gerçek dışı gelecek kadar hareketli bir hayat hikayesi içerisinde buldum. Sanki ben yerimde duraklıyormuşum gibi ama gerisi sürekli ilerliyormuş gibi, sonra oradan tekrar Arabi'nin zaman algılamasını düşünmeye başladım.
Tüm görelilikler bir yana, sadece o an ama sadece o an öylece kalsın istedim ama Milky Way benimle eğlenmek konusunda çok cüretkardır.
image
Ve kapatırken...
Şunu her yere yazsak:
"Evren bizim zindanımızdır. Ona hükmettiğimizi sanarız ama onun kayıtsızlığından faydalanarak varoluruz."
İbni Arabi.

Konsept: Oduncu (#lumberjackseries) Bölüm I: Eşyalar

14:36

Birinci Gün:
image
Bir süredir evden uzaktayım, aslında sevdiğim pek çok şeyle ilgilenemiyorum ama bir yandan da kendime yeni, ufacık bir uğraş edindim. Zonguldaktayım, tam olarak Radar Tepesi denilen yerde. Dedem eskiden madenciydi, sonrasında ise çiftçilik ve odunculuk yapmaya başladı. Ben de bir şekilde oduncu yaşam tarzını fotoğraflamaya başladım gün gün. Ne yenilir, ne içilir’den ne giyilir’e kadar ince ince gözlemledim. Sonra bunları tek tek çekmeye başladım.
İkinci Gün:
image
Burada çok fazla internete girme şansım yok. Ben de çektiğim fotoğrafları Instagram üzerinden paylaşmaya başladım. Sonra kendi kendime, bir arada bulunmaları için bunlara bir tag verdim: #lumberjackseries
Üçüncü Gün:

image
Yazı boyunca, Lumberjack serisinin ilk kısmını gördünüz, yani gömlekler ve eşyalar. Bir süre blogda bu serinin devamını göreceksiniz. Her zaman gördüğüm sıradan eşyalara farklı bir şekilde bakmaya çalışırken, örneğin bir sonraki blog yazısı muhtemelen, Lumberjack için "yiyecekler" olacak. Umarım hoşunuza gider, yorum bırakmayı unutmayın.
Görüşmek üzere!

Gittim ve Gördüm: Jaja

14:34

image
Samsun'da bu yaz gitme fırsatı bulduğum yerlerden biri. Tam olarak Atakum sahilinin en güzel yerinde bulunuyor. Türkiş kavşağı dediğimiz yerde iniyorsunuz hemen sağda, sanırım Karadeniz'in de tam ortasında kalıyor bu yer. Ben en son Samsun'a gittiğim zaman yerinde Afilli denilen bir yer vardı fakat değişip Jaja olmuş.
Samsun'da olduğum müddetçe iki kere gitme fırsatı buldum, ikisi de geceydi o yüzden net bir şekilde fotoğraf çekemedim maalesef. Ama ben yine de bahsetmek istiyorum.
Sanırım Samsun'da, özellikle sahilde gidilebilecek en "elit" mekanlardan biri, bu sizi cezbeder mi bilmiyorum ama ben fazlasıyla önyargılıydım ve dahi çok pahalı olduğu izlenimi de vermişti. Fakat Ankara'dan gitmiş bir misafirseniz ve Ankara'nın en lüks yerlerinde bir bardak çayın 15-20 lira olduğunu görmüşseniz burası size çok çok ucuz gelebiliyor. (En azından çay lira eheh.)
Oturduğunuz zaman menü tablet bilgisayar şeklinde geliyor, evet gerçekten. Sizi bilmiyorum ama ben bunu pek hoş karşılamadım, içeride sıcak bir ortam sağlanmaya çalışılsa da bu biraz zorlama olmuş gibi geldi, özellikle garsonların biraz fazla fazla fazla ilgili olduğunu görünce. Bu durumu arkadaşlarım kibarlık olarak algıladıysa da ben hoşlanmadım, karar sizin.
Fazla uzun sürmeyecek, ben burada çilekli kremalı bir tatlı yedim ve tam anlamıyla enfesti. Fotoğrafını çekmediğime hala inanamıyorum ama tarifini aldım, tam olarak pasta içerisine konulan vanilyalı krema ile çilek parçacıkları ve biraz da petibör bisküvinin karışımından oluşuyor, hoş bir lezzet.
image
Son olarak, Jaja ile alakalı en sevdiğim iki şey: Tabii ki iç mekan tasarımı ve şu enfes Spacecat yastıklar. Spacecat'leri daha çok sevmeliyiz, görünce hemen içim ısındı. İlk fotoğrafta duvarda gördüğünüz yuvarlak şeylerin plak olduğunu söylememe gerek yok sanırım. New Yorker tarzı iç mekan tasarımıyla ülkeden biraz olsun uzaklaşabilirsiniz de. Bence gayet şık. Sahile birkaç metre uzaklıktaki bu naif yeri ben en azından bir kerelik gitmek için tavsiye ettim, gitti.

Gittim ve Gördüm: Melbo

14:33

image
Aslında gideli bir süre olsa da yeni yazma fırsatı buldum Melbo için. Bütünüyle abi tavsiyesi ile gitmiştim, kendisi bu yerin limonatasını çok övmüştü ama ben her köşesini her ayrıntısını didik didik ettim diyebilirim.
Melbo, Kızılay'dan Demirtepe tarafında giderken, GMK Bulvarının hemen sol tarafında kalıyor, tam olarak Şato Burger dediğimiz yerin karşısı aslında. Uzaktan biraz ara kat gibi görünse de içerisi inanılmaz büyük, hatta şaşırtıcı derecede büyük diyebilirim. Sıcak bir dekorasyonu var, çok işlevsel düşünülmüş. Ciddi bir yemek de yiyebilirsiniz, arkadaşlarınızla da takılabilirsiniz, burayı internet kafe olarak bile kullanabilirsiniz.
Hemen girişte şöyle güzel bir köşeye sahip:
image
Arada yemeklerinden bahsetmeyi de unutmayayım.
Biz gittiğimizde yanlış hatırlamıyorsam tavuk steak yemiştik ve fiyatları da gayet uygundu. Bana sorarsanız burası her okul çıkışı gidilebilecek yerlerden biri değil, nihayetinde biraz cebimizi de düşünmeliyiz. Limonatası çok övüldüğü halde ben henüz hiç içmedim. (Limonata deyince Ankara içinde akla her zaman Aylak Madam gelir nihayetinde. Yolunuzu sırf bunun için oraya düşürün, ki bulamama ihtimaliniz de çoktur söyleyeyim. Uzun bir aşamalar zincirinden sonra özel bir limonata yapılır ve her gün için sınırlıdır bu. Bu kadar spoiler yeter!)
Buradan birkaç adım atmaya kalmadan sola dönüyorsunuz ve şöyle bir manzarayla karşılaşıyorsunuz, bu sıcak ve haliyle şık ortamı ben gayet sevdim:
image
Ortadaki masanın üzerindeki bilgisayarları görmüşsünüzdür umarım. Ya da klavyeleri, her neyse.
Sizi bilmiyorum ama ben özellikle kafe dekorasyonlarında sadeliğe biraz fazla önem veriyorum, tam olarak İskandinav stili olmasa da özellikle ahşap işçilikle detaylandırılmış bölümleri çok severim. Melbo'da biraz daha ilerleyince...
image
Bu görüntü gayet güzel olmasına rağmen benim için çok fazla geldi diyebilirim. Fazla rengarenkliği maalesef sevmiyorum, küçük ağaçlar detay gibi dursa da hiç olmasa da olurmuş, neticede duvarlar desenli, deri koltuklar, abartılı avize, yeterince dikkat çekici her şey. Bu görüntüsüyle Melbo benim için bir tık sınıfta kaldı.
image
Melbo'nun en güzel tarafı ise çalışanları sanırım.
Fotoğraf çekmek istediğinizde barı komple boşaltıp, Melbo sanki kendi evinizmiş gibi sizi rahat ettirip, şurayı da çekin, burayı da çekin diye tavsiyeler veren, hatta sonra iyice samimi olup onlarla da fotoğraf çektirdiğiniz insanlar. Buradaki barista güzel Ebru. Kendisi neredeyse hemşehrim bile çıktı. Giderseniz benim için de selam vermeyi unutmayın.
Olur da şurası da ilgini çeker, şurayı da bir gör istersen dediğiniz yerler olursa lütfen söyleyin. Ankara'da çok uzun zamandır çok gezdim ama bunları yazma fikri maalesef çok yeni. Olsun. Bir gün sizlerle de karşılaşmak dileğiyle.

Gittim ve Gördüm: The Coffee Home Kitchen

14:31

image
The Coffee Home Kitchen, Samsun'un Atakum sahilinde açılmış, benim yeni görmüş, gezmiş bulunduğum bir yer. İç mekan tasarımıyla her köşesini ayrı ayrı fotoğraflama isteği oluşturuyor. İnsanların kendilerini evlerindeki gibi rahat hissetmeleri için her ayrıntı hoş bir şekilde düşünülmüş, bana sorarsanız ahşap malzeme kullanımıyla da bu güzel his tam anlamıyla sağlanmış.
Samsun'da bulunduğum süre boyunca iki kere gitme fırsatı buldum, biri akşam, biri de öğleden sonra olmak üzere. Bu yüzden ışığın her halinin yansımasını yakalayabildim. Örneğin şu yukarıda görmüş olduğunuz masanın akşam nasıl göründüğüne birlikte bakalım:
image
Alternatif bakış:
image
Mekanın üst katı da, en az alt katı kadar rahat bir yaşam alanı sağlıyor. Denize sadece birkaç metre uzakta olan bu yerde güzel bir akşamüstü geçirebilir, etrafı uzun uzun inceleyebilirsiniz.
Üst kattan birkaç enstantane ise şu şekilde:
image
Bunu çektiğim yerden aşağıya baktığım zaman gördüğüm manzara ise aynen şu şekilde:
image
Ve tabii ki...
image
Bu kafeyi sevmemin en önemli sebebi, hemen girişte sizi karşılayan çok güzel bir kitaplık olması. Hemen yanında duran kanepeye oturup saatlerinizi orada geçirebilirsiniz izlenimi veriyor, ama biz sadece fotoğrafını çekebilecek vakit bulabildik:
image
Ayrıntının ayrıntısı fotoğrafı ise şu şekilde:
image
Tüm bunlardan sonra birkaç bir şey:
Bu fotoğrafları çekmeme izin veren, hatta bilhassa yardımcı olan kafe işletme ekibine ve burada çok güzel vakitler geçirmemi sağlayan arkadaşlarıma defalarca teşekkürler.
Eğer zaman yolculuğu paradokslarından ve bilim felsefesinden konuşabilecek esnek bir mekan arıyorsanız, ben tavsiye ettim gitti.

INSTAGRAM DOSYASI PT. VI

10:23

Instagram, gayet de fotoğrafçılığın ete kemiğe bürünmüş hali olabilecek bir yerdir. Hatta şöyle net bir şekilde söyleyeyim: Instagram, "kariyerdir". Instagram üzerinden bizzat iletişimde olduğum nice büyük markalar böyle söylüyor. Komik ama maillerinin sonunu bile "Instagram kariyerinizde başarılar" diyerek bitiriyorlar.

Böyle açık bir platforma hiçbir zaman sadece Türkiye gözünden bakmayın. Mazeret uydurmayı bırakın, biraz çalışın. "Dünyaca ünlü fotoğrafçılar bile kullanmak zorunda kalıyor" doğru bir argüman değil. Hatta bildiğiniz çoğu dünyaca ünlü fotoğrafçı bu işe öyle başlıyor. Bir kısmı zaten kullanmaya gerek duymuyor. Size çok basit bir örnek vereyim.

Sene 2009. Chris isminde bir jazz piyanisti, bir adet Iphone alıyor. Fotoğraf çekmeye başlıyor amatör bir şekilde. Sonra Instagram yüklüyor ve çektiği fotoğrafları oraya yüklemeye başlıyor. Ardından piyano kariyerini bırakıyor ve bütün enerjisini bu işe veriyor. Chris Ozer, görüp görebileceğiniz en iyi fotoğrafçılardan biri, kendini bu şekilde buluyor. şu an Instagram'da neredeyse 700 bin takipçisi var, Tumblr'ında 60 bin, Twitter'ında ise 50 bin.

Şimdiye kadar çalıştığı bazı markalar şunlar: Apple, Burger King, Mercedes-Benz, Estee Lauder, Toms, Toyota, Tumblr, Paypal, Nike, The New York Times, Mastercard, Facebook vs vs vs.

Muhtemelen reklam fotoğraflarını her yerde gördüğünüz fotoğrafçıyla ilk kez tanışıyorsunuz. o ise bu işe Instagram ile başladı.

Instagram bu tarz hikayelerle dolup taşıyor. Yeter ki kimi takip etmeniz gerektiğini iyi bilin. Daha önce defalarca yazdık bunları ama hadi bir örnek daha vereyim.

Hiroaki Fukuda, Tokyo'da yaşayan ve amatör olarak fotoğrafçılıkla ilgilenen biriydi ama geçtiğimiz günlerde CNN'e haber oldu. buyrun röportajı. Instagram'a fotoğraf yüklemeye başladıktan sonra bu durum hoşuna gittikçe daha fazla vakit harcamaya başladı, hobisi profesyonel bir işe dönüştü, o da en son Chris gibi işini gücünü bırakıp makinesiyle Tokyo sokaklarında gece gündüz gezmeye başladı, şu an neredeyse 500 bin takipçisi var. sayfası burası. şu an Fransa'da. ondan biraz önce de Türk Hava Yolları'nın davetiyle Türkiye'ye gelmiş, bütün ülkeyi gezip fotoğraf çekmişti. Bunun üzerine en az 5-6 ülke daha değiştirdi. Sadece Instagram'a fotoğraf yüklediği için senin ülkenin senin havayolların bu adamı çağırıyor.

Chris Ozer, Mercedes'in yaptığı bir yarışmada "en çok like"ı alan kullanıcı olduğu için Mercedes'ten araba kazandı. evet biz burada likeme'lerle dalga geçerken o takipçilerine "likelarsanız araba kazanabilirim" dedi ve kazandı. Buyrun kazandığı yarışma.

Demem o ki, biz Türklerdeki bu sığ, ama gerçekten sığ bakış açısı bu mecrada var olamıyor. Burada biraz global düşünmeniz gerekiyor, yoksa sadece kendi küçük çevrenizde kendi küçük dünyanızın fotoğraflarını koyar, bu programın da sadece bacak ya da tatil fotoğrafı paylaşmak için var olduğunu iddia etmeye devam edersiniz.

Instagram bu tarz "kariyer" hikayeleriyle dolup taşıyor. Ufak bir örnek daha vereceğim. Bir de kadınlardan gelsin.

Emilie Ristevski, kendi halinde, Avustralya'daki çiftliğinde fotoğraflar çekerken bunları Instagram'a yüklemeye başlıyor ve bu aralar Yeni Zelanda, kendisini özel olarak davet etti. Fotoğraf çekmesi için. Yeni Zelanda'da fotoğrafçı mı yok? Hayır var. Ama o kızın fotoğraflarını "özel" yapan bir şey olduğu için bizzat "onun" gelmesi gerekiyor. Adresi burası.

Bütün büyük şirketler sosyal medya pazarlamacılığının farkına varmış ve bunu çoktan kullanmaya başlamışken (Litvanya'daki açılalı birkaç ay olmuş butik bile ürettiği çantalardan birini Türkiye'ye gönderiyor kendilerini tanıtması için), bizim memleketteki sözüm ona fotoğrafçılar hala mızmızlanıyor. Fotoğrafın görüntü kalitesi eleştirisi getirilmiş, nasıl gülsem bilemedim.

Hadi size bir örnek de buradan. Devasa uzunlukta bir entry oldu ama yazmasam olmayacak herhalde.

Daha önce de söyledim, Alice Gao. neredeyse 1 milyon takipçiye ulaşan bu kız her şeyi Instagram üzerinden yaptı ve şu an bu kadının çalıştığı şirketleri söylemek bile istemiyorum. nitekim Cartier'den tutun Mercedes'e kadar el atmadığı hiçbir iş, gitmediği, çağrılmadığı hiçbir ülke/garip isimleri olan tropik ada kalmadı (Türkiye dahil). Geçtiğimiz aylarda Türkiye'de St. Regis Hotel'in fotoğraflarını çekmek için çağrıldı bu kadın.

Bu yukarıda bahsettiğim ve bahsetmek isteyip kendimi durdurmak zorunda olduğum nicelerinin, Instagram'dan ayrı olarak blog hesapları ve açık portfolyo'ları var. Ama bu iş artık bloglardan ya da Facebook'tan, internet sitelerinden yürümüyor. "Etkileşim" gerekiyor çünkü markalara. daha aktif bir alan gerekiyor.

O halde soru şu: Neden hep ticari düşünüyoruz, neden piyasa insanı olmalıyız, ben sanatıma bakarım fotoğrafı çekip giderim?

Cevapları vereyim.

Öncelikle neden ticari düşünmeyelim? Bu insanların hepsinin kendine özgü bir tarzı var, hepsi aynı şehirlerden hatta aynı sokaklardan tamamen farklı bir şeyler yakalamayı becerebiliyor. Bu insanların kendi "sanatları" olmadığını söyleyebilir miyiz? Kesinlikle hayır. Chris'in ışığı kullanmaktaki olağanüstü becerisi, bu beceriyi reklam amaçlı bir fotoğraf çekerken kullandığı zaman değersiz mi kılar? Yine kesinlikle hayır.

Sanatıma bakarım, koyup giderim. Fotoğrafçılık günümüzde öyle bir alan değil. en azından bazı fotoğrafçılık altdalları öyle değil. Kimisi hobi olarak yapabilir, ama yapmayanlar için oluşan önyargılar doğru değil.

Yavaş yavaş kapatırken başa dönüp birkaç bir şey söylemek istiyorum: Bu insanların kullandığı fotoğraf makinesi %90 Iphone'dan oluşuyor. Chris, Mercedes'in yarışmasında çektiği fotoğrafları Iphone 4 ile çekmişti. O yüzden teknik yetersizlik bile "güzel fotoğraf" için engel değil. görüntü kalitesi, kesinlikle değil. Artık çoğu popüler kullanıcı Squaready sanırım, bunu kullanarak fotoğrafları istedikleri boyutta koymaya başladı. Dikdörtgense dikdörtgen. eğer büyük ve yüksek çözünürlüklü halini görmek istiyorsanız bloglarına girip ayrıca bakabilirsiniz, serbest.

Yeter ki geniş düşünelim biraz, burası için çoktan geç kaldık da, bundan sonraları için daha gözü açık olabilelim. Yoksa Alice Gao, yanlış hatırlamıyorsam Brown Üniversitesinde Finansal Psikoloji alanında yüksek lisans yaptıktan sonra gayet kalbur üstü bir yerde "düzgün" şekilde işe başlayabilirken neden şu an bulunduğu yerde? Bunu düşünmeliyiz çünkü yüzyıl, bunun yüzyılı; gün, bunun günü.