DURUN, BEN HO’DAYIM!

06:09


Gerçek bir “home office’te neler yapıyorum” yazısı. Çünkü neden olmasın?


Uzun, çok uzun zamandır home office’teyim, bir süredir de İstanbul’dayım. Evdeyim, kendi evimde. 24 saatim nasıl geçiyor, size biraz anlatayım:


Sabahları 6:55-7:00 gibi kalkıyorum, bazen tembellik yapacaksam ve biraz uykusuz kalmışsam 7:30. Mesaimin resmi olarak başladığı saat 7:30, genelde bu saate uymakla beraber bazen 8’e kadar esnetiyorum (güne 8’deki bir toplantı ile başlayacaksam). Her sabah istisnasız, işe gider gibi hazırlanıyorum: Giyiminden, makyajına kadar (hoş, makyaj anlayışım kaşlarımı taramak ve yüz ve dudak nemlendiricisi sürmek olduğu için çok büyük bir olay olmuyor). Bu sene Massimo Dutti’den iki tane loafer almıştım, bej ve kahverengi. Bej olanı dışarıda çokça giydim ancak kahverengi olan kendi kendisine ev ayakkabısı oldu. Bilgisayarı ve balkon kapılarını açtıktan sonra epey bir su içiyorum ve ardından kahve için su koymaya gidiyorum. İsveç’ten getirdiğim kahveler çok şükür ki hala bitmedi, kahvenin yanında bayram tatilinde Ankara’da kuruttuğumuz armut kurularından 1-2 dilim yiyorum. Öğlene kadar tüm yiyip içme bundan ibaret oluyor: 1 litreye yaklaşık, günümdeysem 1.5 litre su, 2 bardak kahve, 2 dilim armut kurusu. Açsam, salatalık yiyorum. Çok açsam, 2-3 salatalık yiyorum. Ardından tabii ki bilgisayarın başına geçip bire bir görüşmeler, toplantılar, bitmeyen telefon konuşmaları, Cisco’lar...


Genelde yoğun çalıştığım için öğle arası çok hızlı geliyor. O gün ortalık biraz sakinse bazen televizyonu açıp haberleri epey kısık seste dinliyorum. Sabahları genelde “kafam almıyor”. Arkada mırıl mırıl seslerin olmasını bazen seviyorum, bazen ona bile tahammül edemiyorum. Ardından öğle arası adını verdiğim bölüm başlıyor.


Öğle arası benim için telefonu yakınımda tutarak kahvaltı hazırlamak (çünkü telefonum hiç susmuyor!). Kahvaltı yapmayı çok sevdiğim ve gün içinde birden çok kere yemek hazırlamak istemediğim için öğle arasını kahvaltıya ayırıyorum. Kahvaltılarım çok güzel, gerçekten eminim ki siz de çok seversiniz: Bu aralar zeytinli ve kekikli ekşi mayalı ekmeği zeytinyağında hafifçe kızartıyorum, yanına biraz tatlı biber ve domates kesiyorum, üzerine labne ve bazen kahvaltılık sos sürerek yiyorum. Bazen ise tamamen semizotu ve dereotundan oluşan bir salatanın yanında haşlanmış yumurta yiyorum. Kahvaltıda tatlı şeyleri bir tek haftasonu yiyorum, ama haftaiçi kahvaltısından sonra nektarin yemeyi garip bir alışkanlık haline getirdim bir süredir. Kahvaltı yaparken dizi seyrediyorum biraz, bazen erken bitirip biraz uzanıyorum. Keyifli bir dinlence...


Öğleden sonrası o kadar hızlı geçiyor ki, o kadar olur. Bir bakmışım 16:30 olmuş aslında mesai bitmiş. Genelde mesaim bu saatte hiçbir zaman bitmiyor, en iyi ihtimalle 17:30’da biraz bırakmış oluyorum. Ardından ev kıyafetlerine geçiyor iyice rahatlıyorum. Ardından akşam yemeği. Akşam yemeği için her şeyi yapabilirim, bu çok değişiyor. Gerekiyorsa akşam yemeği bulaşığı sonrası biraz daha mesai. Sonrasında ise üşenmeme ve yemeğin ağırlığının üzerime çökmesine asla izin vermeden giyinip kendimi dışarı atıyorum. Geçen sene böyle değildim, bu sene enerjim gün içinde çok yüksek oluyor, bunu atmak istiyorum.


Biliyorsunuz, Küçükyalı’da oturuyorum. Sahile 5 dakika mesafe gibi bir yakınlıktayım. İyi günümdeysem, iyi günümüzdeysek S. ile, Erenköy’e kadar yürüyoruz. Biraz daha üşeniyorsam ya da üşeniyorsak, Suadiye’ye kadar... 


Erenköy’e kadar yürüdüysem muhtemelen Klar’a gitmişimdir, dönüşte ihtiyacım varsa İtimat’a uğrayıp tulum peyniri ve ev yoğurdu yapmak için süt alacağımdır. Suadiye’ye kadar gitmişsem, %95 Comfy’deyimdir, %5 Grandma’da. Buraları seviyorum, sanıyorum biraz da seviliyorum. Buralar Bakery kültürünün olduğu yerler: Sıcacık çörekler yiyebileceğiniz, taze ekmeğinizi alabileceğiniz, kahvenizin her zaman sizi mutlu edeceğinden emin olduğunuz yerler... En azından benim için. 


Akşam eve bir yürüyüşle dönüyorum, bu bazen her gün, bazen iki günde bir yaklaşık 10 km yol demek oluyor. Bu yolda müzik dinlemek beni bazen sıkıyor, duruma göre podcast dinliyorum, Ankara radyosu Maxfm’i dinliyorum veya Kur’an dinliyorum. Değişiyor.


Sanırım son aylarda kendime soda içme alışkanlığı da kazandırdım. Sodayı da sayarsak günlük 3 litrenin üzerinde su tüketiyorum (kahve vs hariç). Akşam eve geldiğimde o soğuk sodayı içmek güzel bir ritüel. Bazen karanlıkta oturup, bazen kitap okuyup, bazen televizyon seyredip, bazen ev işlerini hallederken o soğuk sodayı içmek ne kadar sıradan ama ne kadar iyi hissettiren bir davranış...


Yapmayı en çok sevdiğim şeylerden birisi yemek tarifi okumak, yemek fotoğraflarına bakmak, videolarını seyretmek, kitaplarını araştırmak, - yemekle alakalı her şey! Yemeğe karşı bu ilgime şaşırmıyorum: Anne genlerimden gelen ekmekçilik, Avrupa’nın bakery kültürüne duyduğum ilgi ile harmanlandı ve ortaya ileride ne zaman kendi bakery’sini açacağını merak eden klasik beyaz yakalı genç kadını ortaya çıkardı... 


Genelde en geç 12 gibi yatıyorum. Gece birkaç kere uyanıyorum, hatta bazen gece kalkıp salondaki Poang’ımda oturup ya da uzanıp dışarıyı seyrediyor ve geceyi dinliyorum. Kendi evimde olmak, 2020’de benim için en büyük şükür sebebi sanırım. Bazen buna o kadar şükrediyorum ki, nazar değdireceğimden bile korkuyorum. Rahat rahat banyo yapabilmek, yemek yapabilmek, istediğini istediğin saatte istediğin şekilde yapabilmek, istediğini eve alabilmek istediğini alıp satabilmek, evine misafirlerin gelmesi, onlar için hazırlık yapmak...


Bunun dışında standart bir home office günümü hareketlendiren şeyler, S.’nin eve gelip tatlı getirmesi veya fotoğraf çekmek için evin bir kısmını kullanması, komşularla sohbet etmek, akşam arkadaşlarla buluşmak yeni bir yer keşfetmek, Çevre kulübüyle ekip toplantısı yapmak, arabayla bir yerlere kaçmak gibi şeylerden oluşuyor. Bazen de öğle arası dışarı çıkıp farklı bir yerde çalışıyorum.


Bu sene, garip bir şekilde kendimi çok iyi hissediyorum. Garip bir şekilde değil gerçi, üzerine çalışılmış, işlenmiş ve elde etmek için çaba sarf edilmiş bir iyilik hali bu... Sahip olduklarım bana daha güzel geliyor, kendim de kendime daha güzel geliyor. Uzun bir süre evde olmak beni dalgalandırdıktan sonra dingin bir yaz akşamı denizine çevirdi. Çoğu zaman çok yoğun çalışsam ve bazen bundan bunalsam da kendi evimde olmanın güvenli rahatlığı içerisindeyim. Sevdiğim insanlar etrafımda, yakınımda, ailemin bir kısmına uzağım ancak 3 saatte yanlarına gidebilirim, hepimiz güvendeyiz. Günü arkada bırakıp akşam sahile kaçmak ve uzun yürüyüşler yapıp sevdiğim bir kafede kahve içmek, sahipleriyle Ekler’in içindeki Şu hamuru üzerine sohbet etmek bana öyle yetiyor ki, iyilik hali ile dolup yaşıyorum. 


Haftasonları ya da olası tüm tatillerde bambaşka bir yaşam modeline geçiyorum, o ise başka bir yazının konusu. Şimdilik benden bu kadar, artık latte’min parasını da ödeyip Klar’dan kalkabilirim... 

SICAK SULARA!

00:57

Büyük, çok büyük bir kulaç atar gibi sarılıyorum.


Son büyük kuşların kanatlarını esneterek gittikleri yerdeyim, büyük dağların güvenli gölgesinde. Güneşin doğmasına tam olarak 27 dakika var ve hava hafif üşütüyor. Yer yer arabalar geçiyor, bu saatte madenlerdeki vardiya değişim işçileri, kargo şirketi nöbetçileri, en yakın hastanedeki gece hemşiresi ve sen ve ben hariç herkes uykuda. Bu serin anı hep birlikte, güzellikle paylaşıyoruz. 


Sabaha kadar yürüdüğümüz ve mırıl mırıl konuştuğumuz şeyleri düşündüğünde işte buradayız: Ferah çayırlardan sıcak sulara koşup büyük, çok büyük bir kulaç atar gibi sarılıyorum. Biraz zahmetli bir yoldu, bazen bıkmıştım dönüp gidesim gelmişti, bazen kaçmasın diye garlarda kendimi beklemiştim, bazen ise hareket bile edememiştim... Dikkatsizleşmiş, sessizleşmiştim; bazen çok yemiştim bazen bir damla su içecek canım yoktu, bazen ağırlaşmış çoğu zaman daracık koltukta yayılmıştım...


O atalet hali, o hatırasızlık... 


Dağılarak ve yeniden birleşerek oluşan her şey gibi ben de kendimden beklenmeyecek bir güzelliğe kavuşmuştum: Kusurlu olanın güzelliği... Güneşin doğmasına 23 dakika kala oluşan, ufacık bir esse uçup gideceğim herhalde güzelliği... 


Yepyeni bir duyuydu bu, görmek veya işitmek gibi değildi bu içten gelen, insanı yukarıya çıkartan çıkartan çıkartan... Ayak parmaklarımı iyileştiren ve günün her saati, uyuduğum veya uyanık olduğum veya ikisi de olmadığım her saati içime yerleşip canlılık veren... Büyüyen ve genişleyen, bazen sığmayan, bazen durulmayan, bazen anlaşılmayan, bazen bazen...


İyi hissetmenin en güvenli hali değil mi bu, iyi hissetmenin en doğal hali değil mi?


İyi hissetmenin en yalın, en tek başına da var olabilen hali değil mi? 


Ferah çayırlardan, sıcak denizlere koşuyorum ama az bir koşmak değil bu, içimi açarak, sarılarak, kucaklayarak bir koşmak... Güneşin doğmasına 17 dakika kala beni hala ayakta tutan, hatta bütün gece heyecanla ertesi gün gidilecek semt pazarını, yapılacak erik marmeladını ve belki binbir daha basit şeyi düşünerek heyecanlandıran... İyi hissetmenin en sevilen hali değil mi?


İyi hissetmenin en yorulmuş hali bu değil mi: Comfy’de Nick Mulvey dinliyor güzel bir Cappucino içiyoruz, Cuma mesaisi bitmiş, çantalar etrafa serilmiş ve dışarıda bir hayat olduğunu iki günlüğüne tekrar keşfetmişiz; ışıkları iyice kısıyorlar, vaktin artık üşenme şansımız olmadığı saate kadar ilerlemesini bekliyoruz... 


Adımlayarak buraya kadar gelmiştik gerçekten de, günde 15 kilometre yürüdüğümüz zamanlar vardı ve hiç az değildi, bazen duracak gibi olduğumda içeriden gelen “hadi, hadi!”leri çok sevmiştim, denizin, güneşin, varlığın, başıboşluğun, aylaklığın, her şeyin içinden geçmiş... Bir noktada sersemlemiştim, iyi olmanın en dingin hali olmuştuk birlikte. İyi olmanın en dingin haline varabilmek için o kadar çok yol katetmiştik ki... O kadar çok, o kadar çok hareket etmiştik ki... İmkansız gibiydi. 


İmkansız olan her şeyin akıp gittiği, imkansız olan her şeyin Portland’ın sisli ormanlarına çöken ve Ford sileceklerinin asla yetişmediği yağmurları gibi yaşamlarımızdan akıp gittiği çok şey geçmişti. Bir süre sürer ve geçer diye beklediğimiz ancak uzun süre peşimizi bırakmayan tüm o imkansızlar... İmkansız gülüşler, imkansız Batı’ya sürüşler, imkansız pazar sabahı pancake’i... 


İyi hissetmenin en imkansız hali bu değil miydi: Kendini en sonunda sıcak sulara attığında ve arkana bakmadığında aniden artık korkmadığını farkettiğin, artık uğraşmadığını fark ettiğin, artık savaşmadığını fark ettiğin, artık artık artık... Güneşin doğmasından sonra yaşadığın bir sevinç hali bu, bir yeniden birleşme, genleşme hali, bir yeniden gerçekleşme hali... 


İyi hissetmenin, yemek kitaplarına konu olan hali...


Nesilden nesile, anlatılan hali... 

GROOVE

11:38


TrackLab’in groove’unun içerisinde, yine, trendeyim. 

Amatör bilimkurgu filmlerinin ucuz kurgusunu tekrar tekrar yaşıyormuş gibi, camlardan şimşek gibi vurup kaçan tünel ışıklarıyla gecenin içinden geçiyorum. Bistro’daki yırtık bar koltuklarında oturup kötü sandviçlerimizi yerken yemek programı kayıtlarını seyredip birbirimizle ilgilenmiyormuş gibi yapıyoruz. 

Sanki herkesi yerinde yavaş yavaş sallıyor gibi... 

13C’de oturan muhtemel akademisyen emeklisi, Turing makineleri hakkında bir makale okuyor. Güzel diyorum, Turing makinelerini severiz. Makine olduklarını bildikleri sürece. Acaba şu an sene kaçtır...

Kendi kendime gezegenin bir köşesinden diğerine kayarak gittiğimi hatırlatıyorum. İndiğim zaman arabanın anahtarlarını alıp kapıları açtığımın, bagaja sarı çantamı fırlatıp attığımın ve ardından koltuğumu ayarlayıp eve sürdüğümün hayalini kuruyorum. TrackLab’in groove’u... Sanki herkes aynı şarkıyı dinleyerek olduğu yerde sallanıyor... 

Hep belirli bir yükseklikte yaşıyorum bu hayatı diyorum kendime içimden, televizyondaki sunucu gelecek planların neler diyor…
Biraz uçarı, biraz kaçarı, biraz da huysuzum diyorum, ödül beklentin nedir diyor…
Bazen manikliğim gelir, bakın ben yerimde duramam diyorum, çalışma saatleri böyledir diyor…

*

Trenin bistrosunda tanımadığım bir “eve geç döneceğim, erkenden tost yiyeyim” adamıyla kayıttan çok eski bir yemek programını seyrediyoruz. Meksikalı aşçılardan birisi taco’nun tortilla’sı sebebiyle eleniyor. Kendime, senin ne işin var burada kızım diyorum. Hakikaten, senin burada ne işin var? Kendimi limonlu soda içerek Meksikalı aşçı Angel için üzülebilecek bir noktada görmem beni şaşırtıyor. Hayır, hayır, Angel denedi ama olmadı. Jürinin dediği gibi, “(tortilla’sını) bu kadar basit tutacaksan, kusursuzlaştıracaksın”. 

Evet diyorum, basit tutacaksam, kusursuzlaştırmalıyım. 

Kusursuzlaştırmalıyım.

TrackLab’in groove’u…. Etrafta şöyle bir salınıyorum. 

Biraz yorulmuşum. 

*

Güzel bir günışığı.

*

Bu şehirleri geçmiştim, şimdi geriye doğru bir tur daha geçiyorum. Flashback’ler, ani hatıralar, Roma rakamlarından oluşan dövmeli barmenleriyle gece treni bistrosu... Yapış yapış bar masaları, sırtçantamı dayadığım tekli boş koltuk, eve geç döneceğim erkeği’nin evdeki mutsuz karısını arama isteğinin hala gelmeyişi, iyice ısınıp tadı kaçan limonlu soda ile birlikte ucuzlaşan, homurdanarak sallanan eski trenin içindeki gece sessizliği...  Hep birlikte geriye doğru tekrar yaşıyoruz ve tekrar, tekrar... Asla bitmeyecek bir döngü bu diye düşünüyorum bıkkınlıkla; şehirlerin arasında, ülkelerin arasında, gezegenlerin arasında sonsuza kadar bitmeyecek bir yolculuk. İçimden kendime, acaba bu yemek programı kaç senelik diye soruyorum, 80’lerin aşırı abartılı tepkiler veren stüdyo kalabalığı, bu da minimum 30 senedir buradayım demek mi olur... 

Roma’lı barmen eski sevgilisini düşünüyor, oysa bir Temmuz akşamı ılık bir duş almak...

Şimdi bir sigara yakmayı ne isterdi, yatmadan önce alınan ılık duş...

Gözlerinin içine bakarak hangi Timbaland’e Nelly Furtado’luk yapmıştır, ayaklara değen soğuk su ve tatlı ürperme...

*

Groove.

Olduğum yerde hafifçe sallanıyorum. Biraz yorulmuşum.

Geçtiğimiz her kasabada biraz daha boşveriyorum, her istasyonda biraz daha, her tren düdüğünde biraz daha... 

Yerime geçerken kırık kapısını zorladığım her vagonda biraz daha...

Çarptığım her bavulda biraz daha...

Öylece boşveriyorum.

GÜNE DÜŞÜLEN NOTLAR

10:56

Hayatı biraz, biraz, yavaşlatmak istediğim, kendimde özlediğim her şeye kavuşmak istediğim bir dönem... Malum, bir de eski kafalı bir blog yazarı olduğum için son zamanlarda bana en çok keyif veren şeylerden biraz bahsetmek istedim.

2018 yılında en çok dinlediğim şarkı Olafur Arnalds ve Nils Frahms'ın Trance Frendz albümündeki, gece 03:06'da çalmalarına binaen adı da 03:06 olan şarkıydı; bu aralar yine çok dinliyorum. Ruha dokunan, arkadaşlığın sıcaklığı ile sarıp sarmalandığımı hissettiğim pür-ü pak bir Ada şarkısı. Akşam güneşine karşı yürüdüğünüzde burnunuzun üzerini hafifçe pembeleştirerek sizi mutlu edecek bir şarkı...

Bu şarkı bana Olafur Arnalds'ı ne kadar sevdiğimi de tekrar anımsattı. Olie... Ardından geceleri balkonda ayaklarımı uzatarak KEXP performanslarını yeniden dinlemeye başladım. Keyifli bir dinlence... Austin'e gittiğimde dinlemek üzere bir konseri denk gelse efsane olmaz mıydı, Mellow Johnny'nin bisiklet mağazasında hem de... Yere oturur ortada bisikletlerin asılı olduğu kolonlardan birine yaslanır, ayaklarımı da uzatırdım. İşte diye düşünürdüm sanırım, dünya bu kadardı, bitti...

Silmarillion'a tekrar başladım, nereden nasıl esti bilmiyorum... En son ne zaman okuduğumu da hatırlayamıyorum, çok şey unutmuşum ve bunun mükafatı olarak çok heyecanlanıyorum okurken. Şu anda Beren ve Luthien'deyim, ilk okuduğumda en abartıldığını düşündüğüm hikayede bile aldığım zevk bambaşka... Kralın Dönüşü'nün sonunda Aragorn ve Arwen'in nasıl tanıştığını anlatan bir ek bölümü vardı, orada Aragorn, Arwen'i ilk gördüğünde ona "Tinuviel! Tinuviel!" şeklinde sesleniyordu. Çocuk halimle okurken o sahneyi gözümde nasıl canlandırdıysam, Beren efsanesini okurken aklıma hep o an geliyor. Sanki yaşamışım da, bir anımı hatırlıyormuşum gibi. Güzellikler...

Yeni makinemi kurcalıyorum, yıllarca Sony diye "fangirlling" yapıp (bunu Türkçe'ye nasıl çevirmek gerekir?) gidip Fujifilm almak tam bana göre bir karar alma davranışı... Makine, eski analog makinelere benziyor, hatta Zenit'ime benziyor. Güzel fotoğraflar çekiyorum ancak henüz paylaşma isteğim hiç yok, fotoğraf çekmeyi de yeniden keşfediyor gibiyim. 35mm, diyaframı 1.4 olan bir lens var üzerinde. Bokeh'lere yeniden aşık oluyorum. Yaz akşamları trafikte çektiğim fotoğrafları hayal edebiliyor musunuz... Tam benim fotoğrafım olmaz mıydı?

Bu aralar pek çok el işine giriyorum, girmeye çalışıyorum. Geçtiğimiz günlerde kendime yeni bir fotoğraf arka planı yapmıştım, ardından armut kurutma işine girdim, komik ama gerçek. Armutları öğlen sıcağında oturup soymak, tek tek dilimlemek, ardından ipe geçirmek, asmak... Ve tabii ki yemek. Tüm bunları yaparken ilk yayınlandığı sırada üniversite hazırlıkta, yurtta kalırkenki zamanlarımı hatırlatan How I Met Your Mother'ı seyretmek... Ki bunu diziyi seviyor da değildim ancak armut soyarken yanınızda arkadaşlarınızın olması gibi bir şey bu. 

Ahh, resmen yaşlanıyorum.

Anlatacak çok şey var, sizleri ise çok sıkmak istemem... Burada yeni bir yer keşfettim, daha doğrusu yeni açılmış bir cafe var. O kadar sevimli ki. Sahipleri ile tanışma şansım oldu, beni iPad'de çizim yaparken görmüşler ve kendi çizim gruplarına davet ettiler. Çizim yapmakta o kadar kötüyüm ki, inanamazsınız, o kadar kötüyüm! Belki bu çizim grubu (Urban Sketchers) bana en azından birkaç doodle yapmayı öğretir. Kendimden çok büyük beklentilerim yok, ama bir gün burayı yiyecek illüstrasyonlarıyla dolu bir bakery bloguna çevirirsem de alınma, gücenme olmasın...


Şimdilik, durumlar böyle.

Bu yazı böyle biraz benden haberler verip sizden de yeni haberler duyma yazısı olsun istedim. Bir sonrakinde görüşünceye dek...

GÜNAYDIN!

09:49

Gündüzden geceye, geceden gündüze Haziran oluşuyor. 

Eski Haziran'lar gibiyiz: Bunu yazarken mutfaktan paskalya çöreği kokusu geliyor (belli ki mahlepsiz ancak şekeri o kadar kıvamlı ayarlanmış ki tatlı kokuyor) ve birbirimize yaslanmış Brooklyn Nine-Nine seyrediyoruz. Bu benim, sonrasında hatırlamak için kaydetmek isteyeceğim, özlediğimde tekrar geri çekilmek isteyeceğim “basitlik”. Pek çok güzel basitlikten birisi, sabah uyandığımda “günaydın!” deyip karşılık bulduğum zamanki gibi keyifli bir basitlik, dizime kadar ıslanmış halime bakarak kahkahalarla güldüğümüz zamanki gibi bir basitlik.

Biliyor musunuz biz bu basitliği hep beraber oluşturduk: Hep beraber olduğumuz için her şey daha da güzelleşti. Şafak sökerken yaşadığımız bir zaman vardı, ellerimizde sodalarla (evet, gerçekten!) mükemmel bir manzaraya karşı oturmuş ayaklarımızı sallayarak inanılmaz bir sessizliği sindirmeye çalışıyorduk. Bir süre sonra ayaklarımız yavaşlamış ve robotlar için yazılmış bir aşk şarkısı dinliyormuşçasına selvilerin hışırtısını dinlemeye başlamıştık. Ellerimizde sodalarla Sheraton'ın terasında gündoğumunu özümserken... 

Haziran pek çok anlamda basitti ve kolaydı, sürdürülebilirdi; Haziran bana çocukluğumun Haziranlarını anımsatırdı, gittikçe artan hava sıcaklıkları ve gündüzleri eve kapanmalar, polisiye diziler, nemlendirici kremler ve bembeyaz kıyafetler... 

Haziran incelenmesi gereken egzotik, hevesle tadılmayı beklenen ilginç bir meyve değildi, Haziran sadeydi; bildiğimiz, tanıdığımız bir yerdi. Haziran'da içinde tek tük yolcular olan gri-turuncu döşemeli metrolara binerdiniz; şehirdeki en uzak yerlere gider, üst katlara çıkar, çatı partilerinde dans ederdiniz.

Haziran'da eski spor ayakkabılarınızla yürüdüğünüz dar patikaların sizi yeni bir yere çıkarmasını beklemezdiniz: Siz değişirdiniz, yüzünüzde güneş yanıkları belirirdi, günlük işlerde çalışırdınız ve belki her gün yüzlerce kahve yapmanız gerekirdi ama eve döndüğünüz yol hiçbir zaman değişmezdi.

Evrenin bu kısmında her şey gevşer, salınır ve varlığını hep bildiği şekilde devam ettirirdi, gündüzden geceye...

VE HİÇ DURMAKSIZIN

14:27

Ne kadar iyi gidebilecekse o kadar iyi gitse bile... 

İşte yaz ortasına gelmiş birbirimizin gözlerinin içine bakıyoruz. Mekan bükülüyor, bükülüyor, bir önceki bulunduğumuz yerde değiliz artık. Artık pek çok yaşantının içerisinden geçerek geldiğimiz yerdeyiz. Sanki hep beraber burada değilmişiz gibi, sanki hep beraber evde oturmamışız gibi kendimizi dışarıya attığımızda kollarımız açık bir şekilde sadece koşuyorduk koşuyorduk ve koşuyorduk. Biraz rüzgara bırakıyor ve biraz daha koşuyorduk; biraz daha anlaşılıyor biraz daha bakışıyor biraz daha yarışıyorduk...

Biraz daha koşuyorduk.

Bakmamayı öğrenmiştim uzun bir süre sadece bakmamayı, yazdığıma nasıl yazdığıma neyi yazdığıma neyle yazdığıma bakmamayı, bunlar küçük detaylardı bunlara takılarak ilerleyemeyecektim. Benim anlatmaya ihtiyacım vardı anlatmaya sanki bentlerinden aşan sular gibi atlayarak sıçrayarak ve kendisini aşarak anlatmaya...

Biraz daha koşuyorduk biraz daha koşuyorduk ve biraz daha...

Her defasında biraz daha yukarıya sıçrayarak ve tutturduğu ritmi bozmadan, bazen durup kendi etrafımda dönüp, biraz dans edip koşmaya devam edecektim, ben de bu hayatı böyle dizayn edecektim. Özlediğim her şeyi kendimi yargılamadan özleyecektim, severek ve düşünmeden yiyecek,
ve istediğim kadar su içecektim, doya doya, doya doya, doya doya. İşte burada birlikte oluşturduğumuz şey buydu, burada birlikte var oluşumuzu başlatmaya çalışıyorduk, biraz daha koşacaktık biraz daha biraz daha...

Tekli uzaya dair tüm sırları bilerek burada duruyorken bir baktım artık duramıyorum, burası derin bir evren değil, buraya sığamıyorum artık, burası bizim daha yakın durmamız gereken bir evren değil, burası bizim birbirimizi atlatmamız birbirimizin üzerinden atlamamız gereken bir evren. Bendlerinden aşan sular gibi coşkuyla ve karbeyazı pırıltılarını yüzümüzde taşıyarak atlatmamız gereken bir evren, işte bu yüzden biraz daha koşacaktık, biraz daha...

Her defasında biraz daha yükseğe sıçrayacak ve istifimizi hiç bozmadan devam edecektik, burası senin ve benim anlaşmamız veya savaşmamız gereken bir evren bile değil bunu anlayacaktık, burası dar, burası sıkışık, burası kollarımı sıkıca tutup üzerime yürüyen insanların evreni...

Biraz daha koşacaktık biraz daha, ta ki yeni bir şey olana yepyeni bir şeye dönüşene kadar, artık olduğumuz kişiler olmayana kadar, koşacaktık ve atlayacaktık ıslak taşların üzerinden; birbirimize karışacak karmaşıklaşacak bambaşkalaşacaktık.

İşte yaz ortası gelmiş birbirimizin gözlerinin içine bakıyoruz; içten gelen bir gülme hissini bastırarak ve birbirimizin etrafında dönerek; her şeyin en iyi gitme ihtimalinde bile burada birbirimize böylece bakarak geçirdiğimiz bir zaman vardı, tüm evrenlerde bu an vardı ve tüm ihtimallerde yaşanacaktı...

Ancak gözünün ucuyla yakalayabileceğin kadar hızlı, ancak pırıltılı bir yaz ortası güneşi kadar ılık, ancak senenin ilk karpuzunu ısırdığın zamanki kadar keyifli ve yerinde hissettiren bir an vardı ve evet, tüm ihtimallerde yaşanacaktı...

FAVIKEN'A ÖVGÜ

12:55

Faviken’da rüzgara karşı otururken, kalın montlar üzerimizde… 

Ne işimiz var bu köyde? Ne işimiz var?

Gece ışıkları oynuyor, buraya gelirken arabanın içerisinde klimayı en sıcak şekilde açmış ve birkaç kat üstümüzü çıkartmıştık, araba yuva gibiydi. Faviken…

Burada ne işimiz var?

Burası bizim kendimizi keşfetmek için çıktığımız yolun sonu: Evet evet, bizim yolumuzun sonu burası. Evrenin, evrenimizin sonundaki restoran… 

Bir akşam apar topar yola çıkmıştık, uyuyordun, ben birkaç cookie pişirmiştim. Levain cookie’ler. Tarifini Magnus’tan almıştım, sanırım. Telefon sürekli çalıyordu, sonsuz bir bildirim yağmuruna tutulmuştun bu yüzden ben de sesini kısmıştım. Kendi telefonumun da. Evde fırının uğultusunun arka planında kalan çok keyifli bir dinginlik oluşmuştu. Karanlıkta oturmuş tek başıma tadını çıkartıyordum ve keyifli bir sessizliğin uçtan uca her köşesini keşfediyordum… Bir an sonra bir film şeridi gibi pek çok şey yaşanacaktı: Sen uyanacaktın, telefonuna bakacaktın, bana seslenecektin, cookie’lerin altını hafifçe yakacaktım fırına koşmuştum, bir seslenme daha, “tamam kapattım”, fırın kapağının açılma sesi, seslenme, “aaah yanmışlar”, mutfak kapı ağzında bir siluet ve ardından “gidiyoruz, hazırlan”. Şehirden çıkabilecek miyiz demiştim, “ben seni geçireceğim”. Bir kağıt poşete (ki bu poşetle zeytinli ekşi mayalı ekmek almıştık ve tam 7 euro vermiştik, değmişti ama poşeti atamamıştım) cookie’lerin tamamını ve birkaç tane de köfte atmıştım. 

Burada ne işimiz var?

Burası bizim bir delilik yolunda geçen onca vaktimizin sonunda ulaştığımız yer. Faviken’a kadar gelmişiz. Yola çıktığımız zaman kıştı, artık bahara yaklaşıyoruz ancak hala akşamları sis çöküyor. Derin bir uğultu duyuyoruz yol boyunca. İlk başlarda camı açıp dinlediğim bir uğultu bu, sisin sesi… Ardından üşüyünce kolunun altındaki düğmelerden camımı kapatmaya başlıyorsun. Bu kadarı yeterli. Köfteler çabuk bitiyor, bir süreliğine yiyebileceğimiz en güzel ev yemeği. Bir noktada ormanlardan geçiyoruz, bir noktada McDonalds reklamlı üst geçitlerden, bazen ise yer değiştiriyoruz ve arabayı ben alıyorum. Her zaman bu yolun sonunun bizi nereye götüreceğinin endişesini yaşıyorum ancak bu üzerine konuşamayacağımız bir şey, köy gibi yollardan, maden ocaklarından, tundralardan geçiyoruz. Soğuk tundralarında geyiklerin koştuğu ülkeler… 

Faviken’a vardığımız zaman bir bahar günü, hava 2 derece, üzerimizde kalın montlar… Gülerek evrenin sonundaki restoran burası diyorum, burası bizim evrenimizin sonundaki restoran. Bir köşede, bir çite yaslanıp buraya gelişimin tam 27 sene alışını düşünüyorum. Tam 27 sene. Evdeyken, kendi evimdeyken akşamları oturduğum yerde boğazımı yakan tuzlu ılık deniz kokusunu anımsıyorum. Kuşların cıvıltısı, asla ses çıkmayan sokağımız, karşı binamdaki tarçın rengi kedi, kitaplarımın arasında bulduğum flixbus biletleri… Ondan önceki evimde, dünyanın en güzel süzme yoğurduna her akşam aynı mesafede olabilmek… Akşamları elimde bir ayva ile eve geldiğimde hissettiğim muzır mutluluk… Sonra taşınmalar, seri evler, seri kilim sermeler, seri limonlu kek kokusu, arkadaşlara her defasında ayrı bir evi gösterme… Hızlı bir şekilde 27 yılı düşünüyordum, her gün çok ama çok su içmelerim, neden bu kadar susuyorum, neye bu kadar susuyorum, an’lar, gece yolculukları, Levain cookie’leri ilk yaptığım akşam, Magnus’la ne zaman tanışmıştık hatırlayamıyor oluşum, arabaya oturup kemerin tıkırtısını duyunca oluşan şimdi ne olacak hissi, an’lar…

Faviken, bizim buluşma yerimiz. O sabah rüzgara karşı, kuzey gökyüzünün altında yeni bir hikaye yazmak ne kadar zor olmalı diye düşünürken rüzgar kapüşonumu atıyor. Sakinleşiyorum, burası artık teslim olduğum ve rüzgarla savaşmayı bıraktığım yer. Savaşmayıp ne yapabilirim ki diyorum, o kadar çıplağım ki, zihnim o kadar çıplak ki. Bomboşum artık, kollarımı açtığımda varlığım titreşiyor adeta, burada durmaya, burada kalmaya ne kadar çok çalışıyorum. Bıraksam uçuşacağım, kaybolup gideceğim. Bıraksam hiç var olmamışımcasına usulca silineceğim. Nasıl olacağını düşünürdüm bilmiyorum, birkaç kere rüyamda boğulduğumu görmüştüm. Boğulma rüyaları gibiydi, tüm bilincim koyu mavi bir derinliğe doğru gidiyordu. Süzülüyordum, bilincimin her bir noktasına kadar hafiflemiştim.

Burada ne işimiz var diye düşünüyordum, neden buraya kadar geldik? Seni ne için aramışlardı?

Fävikens Egendom, 830 05
Jarpen, Sweden.