Konsept: Fellas

14:42

image
Aslında bunu yapıyor olmamın tek sebebi hevesimi almak ama şunları düzenlerken fark ettiğim üzere bu kolay kolay olacak bir şey değil.
Beni eskiden, yani epey eskiden beri takip edenler bilir, düzenli olarak aldığım ya da o sıralar okuduğum kitapları bloga koyar, (ki o blog konusu da bambaşka bir hikaye), bir nevi görsel günlük tutardım. Sonraları nedense bu bana bir şekilde kitapları metalaştırmak gibi gelmişti (gereksizce ayrıntılandırılmış bir düşünceydi, çoğunlukla bir sıkıntının ürünüydü) ve gönderilerin neredeyse tamamını silerek kendime olan öfkemi dindirmeye çalışmıştım, ta ki bu haftaya kadar.
image
Uzun uzun yazmaya gerek yok, kendime bir itiraf borcum var: Kitapları seviyorum, okumasını, fotoğrafını çekmesini, not almasını, satın almasını, ve artık daha ne yapılabiliyorsa. Kahveyi de seviyorum ve haritaları da ve işte, seviyorum bunları, ben suçsuzum hakim bey.
image
Benim için işin üzücü yanı şununla başlıyor: Uzun amandır fantastik bir kitap ya da seriyle ilgilenemiyorum, hatta Tolkien kitaplarımın bir kısmını dolabın içine kaldıralı çok zaman oluyor (ki bunun benim için anlamı konusu çok derin), daha kötüsü kitaplıktakileri de yavaş yavaş kaldırıyorum. Epeydir bir kısmını satmayı bile düşünüyordum ki, bu bana gerek artık çok bunalmış olduğum iki şey konusunda da rahatlatıcı etki yapacaktı: Yer sorunu ve para sorunu.
image
Ama geçtiğimiz hafta radyoda program yaparken, yayın kayıtlarını saklamamın tek nedeninin "ileride torunlarıma dinletmek" olduğunu fark ettim. Komik ama gerçek. Zahmeti, vakit kaybı çok. Yine de her hafta ısrarla aynı şeye hevesli koşullanmış olmak beni gayet mutlu ediyor. Belki de diyorum, bu kitaplar için de böyledir.
Hani doğmamış çocuğu için kitap koleksiyonu yapmaya başlayan o gelecekteki-anne-tipi'nin daha bir üst versiyonu, konu torunlarım çünkü. Canım torunlarım eheh.
image
Bu konseptin adı Fellas oldu, yani arkadaşlar. Neden sadece arkadaşlar değil, çünkü kulağa daha hoş geliyor. Sanki o lirik folk esintisini verebilmeyi sadece o kelime başarabiliyormuş gibi.
İşte böyle. Tüm bunlarla alakalı hoşunuza giden ya da eleştirmek istediğiniz bir şey olursa lütfen yazın.
Görüşmek üzere.

Gittim ve Gördüm: Cafemiz

14:40

Bu seferki gittim-döndüm yazısı bir Ankara kafesine ait. Hatta iddia ettiklerine göre Ankara'nın en eski kafesi onlarınkiymiş. 1993 yılında açılmış ama 56'dan beri var olan iki katlı hoş bir evin altına yerleşmişler. Tunalı yollarında serserilik yapamayacağımı anlayınca ben de Cafemiz'i ziyaret ettim.
image
Burası hakkında bir arkadaş tavsiyesi aldım, bilirsiniz, bu tarz modern beyaz dekorasyonu çok severim. Buranın dekorasyonu ise bütünüyle bir New-British tarzında olmuş, her köşesi ayrı bir İngiliz modasına ayak uydurmaya çalışıyor gibi. Sonradan öğrendiğim kadarıyla Cafemiz franchising vermeye bile başlamış çoktan. Bence çok da iyi olmuş. Umarım memleketin her tarafına şöyle naif yerler açılır ve arada gidip içimizi ferahlatırcasına birer kahvelerini içeriz.
image
Benim oturduğum yer tam olarak burasıydı, yani bu masanın yanında oturdum, bahçenin hemen eşiğinde. Siz yemeğinizi yerken ya da egzotik (ben onlara kozmolojik diyorum, bunu sonra açıklayacağım eheh) içeceğinizi içerken kediler yanınızdan yürüyüp gidiyor. Ne yazık ki burası Buckingham değil.
image
Gelelim menüye.
Menüde her şey var ama beni en çok üzen kahve adına neredeyse hiçbir çeşit olmamasıydı. Burası Hayal Salatası ve Hayal Makarnası ile meşhurmuş ama ben tadına bakmadım henüz. Tatlı olarak sufle, cheesecake, waffle, brownie ve tiramisu tarzı şeyler var. Çay çeşitleri fena değil, ama çay konusunda nedense Aylak Madam'ın üzerine tanımıyorum. (Sanırım bu, istediğim çaylar olmasa bile bara gidip kendi çayımı demleyebilme rahatlığından kaynaklanıyor.) 
Fiyatlar cep yakan cinsten. Onu söylemesem hiç olmaz. Öğrenciyseniz, kredinizi ya da bursunuzu aldığınız zamanlarda şöööyle bir gidip döneceğiniz cinsten. Ankara'nın Bebek'i diyebileceğimiz Tunalı'nın şartlarına göre bile biraz pahalı. Örneğin en ucuz kahve 10 liralardayken, herhangi bir yemeği 20 liradan ucuza bulma ihtimaliniz yok gibi bir şey. Bir çeşit içecek ve bir çeşit yiyeceğe 30 liradan az verme ihtimalini unutun. Sonuçta duyduğum dedikodulara göre Mert Fırat ve tayfası buralarda takılıyormuş, bu da benden söylemesi.
image
Yediğim yemeğin fotoğrafını çekmeyi pek sevmem ama içecekler konusunda hiç öyle bir şeyim yok. Burada gördüğünüz de benim kozmolojik içecek dediğim türden bir şey. Adı Cafemiz Punch. Özel bir şey. İçinde ne yok ki. Taze meyvelerden sıkıyorlar ve kendisi gibi garip bir sürü içecek daha var menüde. Bunun içinde siyah üzüm, böğürtlen ve mango varmış. Bir başkasının adı Bahama Freezer. Onun da içinde mango, kavun, muz ve ananas var. Başka çeşitler de var, en sona koyacağım linkten inceleyebilirsiniz.
Gelelim ayrıntının ayrıntısına... Bunu yapmasam olmaz.
image
Burası da kafenin hemen girişindeki ufacık pencerenin görüntüsü. Dışarıdan çok sade gibi görünse de içerisi bambaşka bir dünya.
Şimdi adresler:
Cafemiz Ankara
Arjantin Cad. No:19 G.O.P Ankara
Tel: +90 312 467 7921
Ve internet sitesi için TIK.

Konsept: Mona Rosa, Siyah Güller

14:38

Şu sıralar fazlasıyla yorgun olduğumdan sanırım, ki aslında fiziksel bir yorgunluk değil bu, normalde hiç yapmadığım tarzda bir şey yaptım ve siyah-beyaz fotoğraf çekmek konusunda bir şeylerle uğraşmaya başladım.
image
Aslında ara formlar, veya benim bağlamımda ara tonlar hakkında düşünmeye başlamam, bilmem kaçıncı kez İbni Arabi okumaya kendimi vermemle oldu. Tam bu sıralar her sabah kalkıp gevrek yiye yiye Brian Cox belgesellerini seyrediyordum, günün geri kalanı korkunç bir şekilde yazı yazmaya çalışmak, her satırının altını çizmek zorunda kaldığım kitaplarla mücadele etmek ve geceleri gazoz içerek camdan dışarıyı izlemeyi içeriyordu, arada Pocket Planets'tan dünyanın tam o anki durumuna bakıyor, doğu yarımkürenin kararmaya başlamış olmasına hayıflanıyordum, anlayacağınız her şey birbirine girmeye başlamıştı ki ben de kaçışı gördüğünüz şekilde yaptım.
image
En iyisi her şeyi komple sıfıra indirgemek dedim, kontrastları, esposure'ları, mextures'ları sıfırlayıp monochrome bir şekilde gül fotoğrafları çekmeye başladım, ki işe yaradığı söylenebilir, en azından kendi baca temizliğim konusunda bana yardımcı oldu, laf aramızda Freud'dan da hiç hazzetmem.
image
Onun dışında gerisi hep bildiğiniz gibi.
Geçen uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım mesaj attı ve kendimi bir anda bana gerçek dışı gelecek kadar hareketli bir hayat hikayesi içerisinde buldum. Sanki ben yerimde duraklıyormuşum gibi ama gerisi sürekli ilerliyormuş gibi, sonra oradan tekrar Arabi'nin zaman algılamasını düşünmeye başladım.
Tüm görelilikler bir yana, sadece o an ama sadece o an öylece kalsın istedim ama Milky Way benimle eğlenmek konusunda çok cüretkardır.
image
Ve kapatırken...
Şunu her yere yazsak:
"Evren bizim zindanımızdır. Ona hükmettiğimizi sanarız ama onun kayıtsızlığından faydalanarak varoluruz."
İbni Arabi.

Konsept: Oduncu (#lumberjackseries) Bölüm I: Eşyalar

14:36

Birinci Gün:
image
Bir süredir evden uzaktayım, aslında sevdiğim pek çok şeyle ilgilenemiyorum ama bir yandan da kendime yeni, ufacık bir uğraş edindim. Zonguldaktayım, tam olarak Radar Tepesi denilen yerde. Dedem eskiden madenciydi, sonrasında ise çiftçilik ve odunculuk yapmaya başladı. Ben de bir şekilde oduncu yaşam tarzını fotoğraflamaya başladım gün gün. Ne yenilir, ne içilir’den ne giyilir’e kadar ince ince gözlemledim. Sonra bunları tek tek çekmeye başladım.
İkinci Gün:
image
Burada çok fazla internete girme şansım yok. Ben de çektiğim fotoğrafları Instagram üzerinden paylaşmaya başladım. Sonra kendi kendime, bir arada bulunmaları için bunlara bir tag verdim: #lumberjackseries
Üçüncü Gün:

image
Yazı boyunca, Lumberjack serisinin ilk kısmını gördünüz, yani gömlekler ve eşyalar. Bir süre blogda bu serinin devamını göreceksiniz. Her zaman gördüğüm sıradan eşyalara farklı bir şekilde bakmaya çalışırken, örneğin bir sonraki blog yazısı muhtemelen, Lumberjack için "yiyecekler" olacak. Umarım hoşunuza gider, yorum bırakmayı unutmayın.
Görüşmek üzere!

Gittim ve Gördüm: Jaja

14:34

image
Samsun'da bu yaz gitme fırsatı bulduğum yerlerden biri. Tam olarak Atakum sahilinin en güzel yerinde bulunuyor. Türkiş kavşağı dediğimiz yerde iniyorsunuz hemen sağda, sanırım Karadeniz'in de tam ortasında kalıyor bu yer. Ben en son Samsun'a gittiğim zaman yerinde Afilli denilen bir yer vardı fakat değişip Jaja olmuş.
Samsun'da olduğum müddetçe iki kere gitme fırsatı buldum, ikisi de geceydi o yüzden net bir şekilde fotoğraf çekemedim maalesef. Ama ben yine de bahsetmek istiyorum.
Sanırım Samsun'da, özellikle sahilde gidilebilecek en "elit" mekanlardan biri, bu sizi cezbeder mi bilmiyorum ama ben fazlasıyla önyargılıydım ve dahi çok pahalı olduğu izlenimi de vermişti. Fakat Ankara'dan gitmiş bir misafirseniz ve Ankara'nın en lüks yerlerinde bir bardak çayın 15-20 lira olduğunu görmüşseniz burası size çok çok ucuz gelebiliyor. (En azından çay lira eheh.)
Oturduğunuz zaman menü tablet bilgisayar şeklinde geliyor, evet gerçekten. Sizi bilmiyorum ama ben bunu pek hoş karşılamadım, içeride sıcak bir ortam sağlanmaya çalışılsa da bu biraz zorlama olmuş gibi geldi, özellikle garsonların biraz fazla fazla fazla ilgili olduğunu görünce. Bu durumu arkadaşlarım kibarlık olarak algıladıysa da ben hoşlanmadım, karar sizin.
Fazla uzun sürmeyecek, ben burada çilekli kremalı bir tatlı yedim ve tam anlamıyla enfesti. Fotoğrafını çekmediğime hala inanamıyorum ama tarifini aldım, tam olarak pasta içerisine konulan vanilyalı krema ile çilek parçacıkları ve biraz da petibör bisküvinin karışımından oluşuyor, hoş bir lezzet.
image
Son olarak, Jaja ile alakalı en sevdiğim iki şey: Tabii ki iç mekan tasarımı ve şu enfes Spacecat yastıklar. Spacecat'leri daha çok sevmeliyiz, görünce hemen içim ısındı. İlk fotoğrafta duvarda gördüğünüz yuvarlak şeylerin plak olduğunu söylememe gerek yok sanırım. New Yorker tarzı iç mekan tasarımıyla ülkeden biraz olsun uzaklaşabilirsiniz de. Bence gayet şık. Sahile birkaç metre uzaklıktaki bu naif yeri ben en azından bir kerelik gitmek için tavsiye ettim, gitti.

Gittim ve Gördüm: Melbo

14:33

image
Aslında gideli bir süre olsa da yeni yazma fırsatı buldum Melbo için. Bütünüyle abi tavsiyesi ile gitmiştim, kendisi bu yerin limonatasını çok övmüştü ama ben her köşesini her ayrıntısını didik didik ettim diyebilirim.
Melbo, Kızılay'dan Demirtepe tarafında giderken, GMK Bulvarının hemen sol tarafında kalıyor, tam olarak Şato Burger dediğimiz yerin karşısı aslında. Uzaktan biraz ara kat gibi görünse de içerisi inanılmaz büyük, hatta şaşırtıcı derecede büyük diyebilirim. Sıcak bir dekorasyonu var, çok işlevsel düşünülmüş. Ciddi bir yemek de yiyebilirsiniz, arkadaşlarınızla da takılabilirsiniz, burayı internet kafe olarak bile kullanabilirsiniz.
Hemen girişte şöyle güzel bir köşeye sahip:
image
Arada yemeklerinden bahsetmeyi de unutmayayım.
Biz gittiğimizde yanlış hatırlamıyorsam tavuk steak yemiştik ve fiyatları da gayet uygundu. Bana sorarsanız burası her okul çıkışı gidilebilecek yerlerden biri değil, nihayetinde biraz cebimizi de düşünmeliyiz. Limonatası çok övüldüğü halde ben henüz hiç içmedim. (Limonata deyince Ankara içinde akla her zaman Aylak Madam gelir nihayetinde. Yolunuzu sırf bunun için oraya düşürün, ki bulamama ihtimaliniz de çoktur söyleyeyim. Uzun bir aşamalar zincirinden sonra özel bir limonata yapılır ve her gün için sınırlıdır bu. Bu kadar spoiler yeter!)
Buradan birkaç adım atmaya kalmadan sola dönüyorsunuz ve şöyle bir manzarayla karşılaşıyorsunuz, bu sıcak ve haliyle şık ortamı ben gayet sevdim:
image
Ortadaki masanın üzerindeki bilgisayarları görmüşsünüzdür umarım. Ya da klavyeleri, her neyse.
Sizi bilmiyorum ama ben özellikle kafe dekorasyonlarında sadeliğe biraz fazla önem veriyorum, tam olarak İskandinav stili olmasa da özellikle ahşap işçilikle detaylandırılmış bölümleri çok severim. Melbo'da biraz daha ilerleyince...
image
Bu görüntü gayet güzel olmasına rağmen benim için çok fazla geldi diyebilirim. Fazla rengarenkliği maalesef sevmiyorum, küçük ağaçlar detay gibi dursa da hiç olmasa da olurmuş, neticede duvarlar desenli, deri koltuklar, abartılı avize, yeterince dikkat çekici her şey. Bu görüntüsüyle Melbo benim için bir tık sınıfta kaldı.
image
Melbo'nun en güzel tarafı ise çalışanları sanırım.
Fotoğraf çekmek istediğinizde barı komple boşaltıp, Melbo sanki kendi evinizmiş gibi sizi rahat ettirip, şurayı da çekin, burayı da çekin diye tavsiyeler veren, hatta sonra iyice samimi olup onlarla da fotoğraf çektirdiğiniz insanlar. Buradaki barista güzel Ebru. Kendisi neredeyse hemşehrim bile çıktı. Giderseniz benim için de selam vermeyi unutmayın.
Olur da şurası da ilgini çeker, şurayı da bir gör istersen dediğiniz yerler olursa lütfen söyleyin. Ankara'da çok uzun zamandır çok gezdim ama bunları yazma fikri maalesef çok yeni. Olsun. Bir gün sizlerle de karşılaşmak dileğiyle.

Gittim ve Gördüm: The Coffee Home Kitchen

14:31

image
The Coffee Home Kitchen, Samsun'un Atakum sahilinde açılmış, benim yeni görmüş, gezmiş bulunduğum bir yer. İç mekan tasarımıyla her köşesini ayrı ayrı fotoğraflama isteği oluşturuyor. İnsanların kendilerini evlerindeki gibi rahat hissetmeleri için her ayrıntı hoş bir şekilde düşünülmüş, bana sorarsanız ahşap malzeme kullanımıyla da bu güzel his tam anlamıyla sağlanmış.
Samsun'da bulunduğum süre boyunca iki kere gitme fırsatı buldum, biri akşam, biri de öğleden sonra olmak üzere. Bu yüzden ışığın her halinin yansımasını yakalayabildim. Örneğin şu yukarıda görmüş olduğunuz masanın akşam nasıl göründüğüne birlikte bakalım:
image
Alternatif bakış:
image
Mekanın üst katı da, en az alt katı kadar rahat bir yaşam alanı sağlıyor. Denize sadece birkaç metre uzakta olan bu yerde güzel bir akşamüstü geçirebilir, etrafı uzun uzun inceleyebilirsiniz.
Üst kattan birkaç enstantane ise şu şekilde:
image
Bunu çektiğim yerden aşağıya baktığım zaman gördüğüm manzara ise aynen şu şekilde:
image
Ve tabii ki...
image
Bu kafeyi sevmemin en önemli sebebi, hemen girişte sizi karşılayan çok güzel bir kitaplık olması. Hemen yanında duran kanepeye oturup saatlerinizi orada geçirebilirsiniz izlenimi veriyor, ama biz sadece fotoğrafını çekebilecek vakit bulabildik:
image
Ayrıntının ayrıntısı fotoğrafı ise şu şekilde:
image
Tüm bunlardan sonra birkaç bir şey:
Bu fotoğrafları çekmeme izin veren, hatta bilhassa yardımcı olan kafe işletme ekibine ve burada çok güzel vakitler geçirmemi sağlayan arkadaşlarıma defalarca teşekkürler.
Eğer zaman yolculuğu paradokslarından ve bilim felsefesinden konuşabilecek esnek bir mekan arıyorsanız, ben tavsiye ettim gitti.