2018/2

06:16


2018, 2018, 2018. Sizinle biraz 2018 hakkında konuşmak istiyorum. 

Aslında bu yazıyı yazmaktan korkuyordum, daha doğrusu bitmeyeceğini hissettiğim bu yazıyı yazmaya başlamak benim için korkutucuydu. Asla sonu gelmeyeceğinden emindim. Sonrasında ani bir düşünceyle 2018’in tam da bu his olduğuna kanaat getirdim: Asla bitmeyecekmiş gibi yaşanılanlar bütünü. Ve 2018’in bitişi gibi, bu yazının da bitebileceğinden emin, buradayım işte. 

Tam 7 ay önce bloga 2018’in ilk yarısı hakkında bir yazı yazmıştım. Ama sanırım 2018’in benim için başlaması, tam olarak o yazı itibariyle oldu. Gerçekten. O günden, tam olarak o günden itibaren. Uzun uzun anlatsam dinler misiniz, bence şansımı biraz deneyebilirim.

Mayıs ayında istifamı verdikten sonra Haziran’ın başına kadar ihbar süremi çalışmış, tam 5 Haziran itibariyle eski çalıştığım yerden çıkmıştım. Ramazan’dı, iyi hissetmiyordum, İstanbul’a gelmek benim için hala bir soru işaretiydi ve o kadar ama o kadar zor hareket ediyordum ki… Sanırım Haziran ayını en çok bu şekilde tarif edebilirim: Her şey ağır çekimdeydi. Aklınıza gelebilecek her şeyi yavaşlatılmış şekilde yaşıyor ve yapıyordum, kaslarımla beynim birbirlerine sanki meydan okuyordu. Bilincim bu ikisinin savaş alanına dönmüştü: Propriosineptik sistemim ile ayağa kalkmam saniyeler sürüyor, ağır ağır yürüyor, en çok kollarımı kaldırmakta zorlanıyordum. Uyumak istemiyordum ama yataktan çıkmak biraz eziyetti ve bu şekildeyken bir şehirden diğerine taşınmam gerekmişti. Kendimi tam anlamıyla iteliyordum. Hadi diyordum, biraz daha. Adım, adım, adım. 

Haziran ayı, İstanbul’a ilk geldiğimde zihnimde istemdışı “burada başıma bir şey gelirse en yakın kime haber verebilirim” listesini yaptığım aydı. Kalan son enerjimle, dümeninde olduğum gemiyi karaya oturtmuştum ve bir süre bir yere gitme niyetim yoktu.

Temmuz ayı geldiğinde yeni masama çoktan kurulmuş, hem eşyalarımı tamamlamaya hem de İstanbul’u tanımaya çalışıyordum. Bir süre çok istikrarlı bir şekilde haftanın istisnasız her günü dışarıya çıkmıştım. Haziran’daki yavaşlığım kendisini manik bir döneme bırakmıştı, yerimde duramıyordum. Bu süreçte kendimi tanımayı o kadar çok istiyordum ki neredeyse her akşam eve geldiğimde (ya da sadece dışarıda) kendimi nasıl hissettiğimle ilgili videolar çekiyordum. Kendimle ve B. ile o kadar çok konuşuyordum ki, inanamazdınız. Her akşam birbirimize rapor veriyorduk, B. benim kan bağı olmayan kızkardeşlerimden biriydi.  

Ağustos’ta günbatımına karşı Caddebostan’da bisiklet sürüyor,
Güzel bir kahvaltı yapabilmek için bir günde tam 1000 kilometre yol gidiyordum.

Eylül’de artık misafir ağırlıyordum.
S.’nin düğününde tüm eski arkadaşlarımla beraber topukluların üzerinde deliler gibi oynuyor, 
Her nasılsa Kilyos’ta bir düğünün sahipleriyle aynı arabaya düşüyor,
Kurtköy’de bir akşam iş çıkışı keyifli bir sohbet eşliğinde Sinop mantısı yiyor, 
Amerika vize başvurumu tamamlayıp Oregon’da ev bakmaya başlıyordum.

Çok fazla arabanın ön koltuğunda seyahat ediyordum. 
En önce hep benim yerim hazırdı.

Ekim’den sonra o kadar çok şey oldu ki, burası, olanları anlatmayı bırakıp, biraz daha salaş takılmaya başladığım yer olmalı.

*

İşte şimdi, güzeller güzeli Bilecik’e yılın ilk karı yağıyor. 

Tina’nın I Don’t Wanna Lose You’sunu dinlerken Ankara’dan İstanbul’a giden bir trenin içinde olmak, vagonların tıkırtısı… 

1 Ocak, hatta 2019. 

26 yaşıma az kalmış: 19 gün sonra artık indirimli genç bileti alamıyorum. A. ile bunu kutlamak için deli planlar yapmışız. 

8 senedir kullandığım gözlüklerimi daha dün değiştirmişim, bu çok çok iyi hissettiriyor. Her şeye kırık bir gözle bakmaya biraz alışmışım, artık o da gitti. Mis.

Tunalı’da salınırken sokak isimlerini epey unuttuğumu fark ediyorum. Ankara kış akşamları hala çok güzel, en sonunda nereye gidersem gideyim bunu özleyeceğimi kendime yüksek sesle itiraf ediyorum. Büyük bir rahatlama. Maxfm’in Nur’uyla, Bonapple’ın Elvan’ıyla mutlu yıllar’laşıyoruz; sizler de iyi bilirsiniz, bizler eski yol arkadaşlarıyız. 

Balkabaklı Boston Cream Pie yiyor, pirinç ışıkların ritmik yanıp sönüşlerini keyifle out-of-focus videoya alıyorum. Servis yapan çocuk gülümseyerek beklerken videoma girmemeye çalışıyor. Assssla sıkılmayacağım şeyler. 

Hatta, tüm bunlar yaşanırken hafif hafif dans bile edebiliriz. 

Neden biliyor musunuz; 2017’de 2018 için yazdığım Futureme mektubunda kendime şöyle yazmışım: “(2018’de) tek başına dimdik dururken seni görmek, seni o haldeyken yaşamış olmak istiyorum.”

Bunu başarmak, gerçekten de hayatta hep sevinçle dans etmeyi gerektirir.

İşte benim 2018’den öğrendiğim, sadece bu.

TAM DA YERLİ YERİNDE

12:43

2 gün geceli gündüzlü Just Cause 3 oynadıktan sonra, elimde balkabağı ile tren garında...

Yol arkadaşım, balkabağı....


Balkabağı ve Sonsuz Arkadaşlık Günü kutlaması için özel olarak hazırlanmış...


Ankara'yı zihnimde o her zamanki soğuk Aralık görüntüsüyle bırakıyorum: Yün atkımdan gelen temizlik kokusu, Maxfm'de Led Zeppelin ve ardından AaRON, Emek'ten Tandoğan'a sokak sokak keyif turu atarken arabanın sobamsı sıcaklığı ile oluşan sessiz huzur anı...


Anılarımın anıları...

Hikayeler...


*


Uzun zamandır buralarda yoktum. Yine.

Son birkaç haftadır hayat o kadar yoğun geçiyor ki... Haftasonları atölyelerdi, arkadaşlarımın gelmesiydi, bir ara Ankara'ya gidip gelmeydi, fotoğraf çekimleriydi derken vakit hızlıca akıp geçmiş. Size neler yaptığımdan epey bahsetmek isterim ama canınızı da sıkmak istemem. Sadece aklıma gelen birkaç parça görüntü var.

Bunlardan birincisinde Beykoz'dayız, Insignia'nın uçağımsı yan koltuğunda oturmuşum, Ehrling'den Dance with Me çalıyor. Bu şarkı, muhtemelen Frisco sahillerinde dinleyerek dans edeceğim bir şarkıyken, ilginç bir şekilde Çavuşbaşı'nın virajlı yollarında da gayet keyifli gidiyordu. Böyle olduğunda içim içime sığmaz şekilde mutlu olurum. O an şunu düşünüyordum, İstanbul'a taşınma sürecimde yeni iş yerime evraklarımı teslim etmem gereken bir gün vardı. 15 Haziran. O gün, Kartal metrosunun girişinde bir ara ağlıyordum. Bunlar anlatması çok keyifli şeyler değil ama durun, bence önemli olan kısmı şu: Beykoz'un nefis manzaralı caddelerinde salınırken, insanın mutlu olabilme kapasitesine bir anda çok şaşırıyordum. Aynı insan, iki ayrı gün: Nasıl yaşanabilir? Mucize gibi bir şeydi. Bir uçtan, bir uca bu kadar hissedebilmek...

Benzer bir süreci en yakın arkadaşlarım İstanbul'a geldiğinde de yaşamıştım. Sizler bilmiyorsunuz, muhtemelen dünyanın en mutlu insanı olma başarısı iki gün boyunca benim şampiyonluğumda devam etmişti. Tam da üniversite zamanlarımızdaki gibi: Sanki B. yine Erasmus'a gitmiş ve geride kalan biz üçümüz yine takılıyor (sıklıkla onun dedikodusunu yapıyor) ve deliler gibi gezerek fotoğraf çekiyoruz. Bu mutluluk bana hep bir şeyler getiriyor: Aynı gün içerisine çok istediğim bir kulaklığı tam %40 indirimle tamamen tesadüfen görüp alıyorum, Kinfolk'un sayıları 35 liraya düşmüş oluyor, Vitruta'yı keşfediyorum, Çengelköy'de yediğim böreklerle kendimden geçtiğimi düşünürken bir bakıyorum BeyKaraköy'de birine şakacıktan aşık olmuşum. Çok fazla Christmas filmi seyretmekten diye gülüyorum ama o gün her nasılsa herkes bana bunun evrenin bir işareti olduğunu söylüyor. Bence haklılar. Gül sürekli olarak benim tüm dualarımın kabul olduğunu, sadece içtenlikle istemem gerekmesinin yettiğini iddia ediyor. Üniversiteye başlarken iyi arkadaşlar bulma konusunda dua etmiş olduğumu size söylemiş miydim? İşte şimdi size tüm sırrımı söyledim.

Hayat ilginç, kış hızlıca geçiyor ve belki de geçti bile.

İş yerinde son zamanlarda keyifle çalışıyorum (ve çok da yoğun). Size bunu demenin ne kadar büyük bir lüks olduğunu anlatamam. 13 kişilik, tamamen erkeklerden oluşan bir ekipte tek kadın olarak işe başladığımı biliyor muydunuz? Muhtemelen hayır. Bunu ilk öğrendiğimde hayatın bana garip oyunlar oynamakla epey meşgul olduğunun farkındaydım ve anlamlı bir şekilde gülümsemiştim. Bir noktadan sonra ekip içerisindeki Counter turnuvalarına dahil edilmem kararı bile alınmıştı. Bunun ne kadar büyük bir güven göstergesi olduğunun farkındaydım: Çok çalışacak, çok antrenman yapacaktım...

Her zaman için anlatacak o kadar çok hikayem var ki... Bunların bir nedeni olduğuna yürekten inanıyorum: Kötü geçen bir günün akşamında Magic Mouse'da öğrenci indirimi olup olmadığını sormak için aradığım Apple müşteri hizmetleri'ndeki temsilcinin dertli olduğu bir ana denk geliyorum. Her nasılsa bir ara karşımdaki temsilci nedense bana terapi gibi geldiniz diyor. Sonrasında kendi kendime epey gülüyorum. Asansörde tek başına yakaladığında kendisine göz kırparak mutlu olmaya çalışan bir insan olarak, bunların hepsini alıyorum. Yani evren, mesajların yerine ulaşıyor.

Geçtiğimiz günlerde kulüp olarak bir süre kahve toplanması yapmaya karar vermiştik: Bu kışı, birbirimize yakın durarak ve İskandinav tarzı kafelerde Mac'lerin başında filtre kahve içerek geçirecektik... Aslında hikaye tam böyle değil. Her şey benim garip balkabağı hikayemle başlamıştı, daha doğrusu Gaye'nin her sabah erken kalkma motivasyonunu nereden bulduğunu keşfetmeye çalışmamla... Erken kalkmak için yüce (gerçekten yüce) bir amacım olsun diye Ankara'dan getirdiğim balkabağı (haftaiçi bir sabah erkenden kalkıp şekerleyecektim ve bu süreci fotoğraflayacaktım, sonra bloga yazacaktım vs vs), çeşitli badireler atlattıktan sonra kulübün karşısına İmkansız Balkabağı olarak çıkmıştı. Hiç umursamayacaklarını, hatta üzerime güleceklerini düşünürken IT'cilerimizin bile Balkabağı'na aşırı derecede sahip çıkması hepimizi şaşırtmıştı. Gerçekten, bunu ciddi ciddi oturup kutlamıştık ve Balkabağı arkadaşlığı adını verdiğimiz bir şey ortaya çıkartmıştık. En sonunda İkea'da yılbaşı peluşlarıyla oynamak ve fiyatlara söylenmek bizim için fazlasıyla yeterliydi. Neredeyse 15 kişi olmuştuk. Tüm hengameden sonra ben hala sabah son anda uyanıyor, hala neredeyse geç kalıyordum...

Bambaşka bir günde, S. ile beraber Gabfoods'a gitmeye niyetlenmiştik. Gabfoods, bence insanın Boğaz manzarasına karşı yaşadığı hayatı sorgulamaya başlaması için harika bir yer. Pahalı Acaitella'nızı yerken kaliteli bir yaşam sürmeye dair inancınızı sorgulayabiliyorsunuz ve ben böyle fırsatları kaçırmayı hiç sevmem. Güzel bir ışıkta, güzelce sohbet ederken içimde aniden şöyle bir hissiyat belirmişti: Hazır yılsonu da yaklaşıyorken, acaba 2018 yılında öğrendiklerimle alakalı bir şeyler yazsa mıydım? Bebek sahilinde haftasonu sabahı köpeklerini gezdiren insanlara bakarken kafamda birkaç maddeyi çoktan sıralamıştım bile. Bir an sonra hem 2018 yılımı, hem de 25 yaşımı kutsamam gerektiğini hissetmiştim. O kadar çok bir şeyler yapma isteğim vardı ki, kendimi sürekli ileriye ittiğimi fark etmem biraz uzun sürmüştü. İleri, ileri, ileri. Sürekli yeni bir şeyler: Akşam evde Udemy kurslarıyla Adobe uygulamalarını öğren, User Experience Design eğitimi ayarla, öğle aralarında Toefl çalış, Amerika'da yüksek lisans araştır, Zemin İstanbul için Mobil Fotoğrafçılık eğitimi tasarla, günlük 15 dakika audiobook dinle, oku, oku, oku...

İçsel motivasyonumun dibini tahta kaşıkla sıyırıyorken, aslında bu ileri atılmanın bazen beni zorladığını fark etmiştim. Yer yer yorulmuştum. Hayır, Aralık ayında aynı anda hem geyikli hem de kırmızı pötikareli battaniyemin altında kıvrılıp Drop Dead Diva ve olabilecek her türlü anlamsız Netflix dizilerini seyrederek geçirecektim. Puanları 6'yı geçmeyecek romantik komedileri keyifle seyrederken tembellik etmenin hakkını verecektim.

Pirinç ışıklar etrafta yanmaya başlamış ve biz yine bir akşam, B. ile usul usul konuşuyor, onun ren geyiği sayım memuru olma hayalinden bahsediyorduk. Birkaç gün öncesinde YKY'nin her zamanki yılbaşı dekorasyonlarının videosunu çekmek için Kadıköy'e kadar gitmiştim. Yılın bu vaktinde her şey, ben başka bir şeylerle ilgileniyorken bile gerçekte olması gerektiği gibiydi: Tam da yerli yerinde...

KIRILMAZ CAMEKANLARINDA, ELLERİNDE SEVDİKLERİYLE...

11:21


Size bir Ekim gününü nasıl geçirdiğimi anlatmak istiyorum. (Bu noktada Alexi Murdoch’tan Through the Dark açsanız? Bence olur.)

Sabah kalktığımda, havanın ısrarla karanlık olmasından, günü istemsizce bir temizlik günü ilan etmiştim. Önceki gün eve, mahalle arasındaki plastikçiden araba yıkama fırçası gibi bir fırça almıştım: Pembe ve beyaz çizgili olması o an önemli bir detay gibi göründüğü için, pembe ve beyaz çizgili… O günü temizlik günü ilan etmemin, pembe fırçayı kullanma motivasyonuyla bir alakası olup olmadığını şu an düşünmek istemiyorum. Tek düşünmek istediğim her yeri ne kadar köpürterek temizleyebileceğim… Ama her şeyden önce güzel bir kahvaltı yapacaktım: Bu hafta evde yapabileceğim tek kahvaltı. Kendimi hindi fümeyle sarılmış haşlanmış yumurta ve tereyağlı bal arasında gidip gelirken bir noktada kaybedeceğimden emin bir şekilde, çay suyunu koyuvermiştim. Şu hayatta en sevdiğim şeylerden biri buydu, çay suyu koymak. Sonrasında keyifli şeyler olacağının belirtisi bir olay, mutsuz olmanın imkanı yok gibi: Kaynamış suyla çay yapabilir, kahve yapabilir, hiç olmadı ütüye su koyabilir, o an yemek yapıyorsanız orada da kullanabilir, hepsinden vazgeçip bir sıcak su torbasını doldurarak salonun bir köşesine de kıvrılabilirdiniz. En kötü ihtimalle, altını kapatırsınız ve evrende hiçbir şey değişmemiş olur. Eylemsizlik devam eder gider…

Dillere destan olabilecek olan ama benden başka kimsenin görmediği kahvaltımı yaptıktan sonra bir süre salonda kıvrılıp Gossip Girl seyretmiştim. O nokta, benim dizide Alexi Murdoch’ı duyup, günün geri kalanında dinlemeye başladığım noktaydı. Biliyor musunuz, bu sene Gossip Girl’i bomboş gözlerle baştan sona tam 2 kere seyrettim. Sevdiğim bir dizi olduğunu söyleyemem ama kendi kendime takılmayı severim. O benim sonbahar geldiğinde ve kışa ayak uydurmaya çalıştığımda kar tanesi desenli kırmızı battaniyenin altında izleyerek uyukladığım, Manhattan’lı New Yorker aksanını duyup iyi hissettiğim suçluluk nesnem gibi bir şey. Amerika’ya gittiğimde New York’ta kalma niyetim olmasa da, sırf Upper East Sider ruhunu yakalayabilmek için birkaç hafta geçirebilirim şeklinde düşünürüm kendimce. Şükrün Günü civarlarında, Madison’da çılgınlar gibi alışveriş yapan kalabalığa karışıp, her şeyi bir süreliğine unuturum belki. 

Çok uzatıyorum, sizi sıkacağım. 

Temizlik yaptıktan sonra evin aldığı hali çok sevmiş, kendi kendime o anı kutsamak için bir süreliğine sessizce oturmuştum. Etrafı dinleyip, temizliği dinleyip, gerçekten sessizce… İşte size benimle ilgili garip ve gereksiz bir bilgi daha: Bazı anların değerli olmalarından ötürü kutsanmaları gerektiğini düşünüp, onu yaşarken bir an duraksayıp iyice tadını çıkartmaya çalışırım.  Belleğim, böyle kutsamalara ev sahipliği yapan yüzlerce anıyla dolu. Galiba gözlerimle fotoğrafını çekiyorum, daha doğrusu birkaç saniye videoya alıyorum. Yaşayıp geçersem haksızlık olacağını düşündüğüm her an’la, ileride başım bir şekilde belaya giriyor. Geriye dönüp baktığımda “kıymetini bilememişim” dediğim bir yaşanmışlığım yok; ama nasıl desem, zihnim vhs kasetlerden oluşan eski bir anı kutusu gibi. Bazı günlerde, tıpkı bugün gibi, bu kasetleri VCD player’a takıp oynatmamak benim için en iyisi olur. 

Akşama doğru güneş süzülmeye başlayınca, o günü evde tamamlamamam gerektiğini hissedip hızlıca hazırlanmaya karar vermiştim. Toffee rengi boğazlı kazağımı ve aynı renk yeleğimi takım olarak giymek için güzel bir fırsat. Bu takım iş yerindeki arkadaşlarım tarafından çok sevildi, o yüzden ben de sevdim. Bana, kendi Kopenhag’ımda yaşadığımı söyleyip kendi kendilerine gülerler. Oysa bu ikisinin benim için tek keyfi, kumaşlarının çok güzel olması. O yüzden çok rahat ediyorum. Kaşmir, yün, ipek. Bu üçünün olduğu yerde ben de varım. 

Neden bu kadar çok konuştuğumu biliyorum. Buna, babıldama diyoruz. Konudan uzaklaşmak ya da sadece düşünmemek için… 

Evden çıkıp kendimi en yakındaki Starbucks’a attığımda boğazlı kazak giyme vaktinin gelmiş olduğunu görüp sevinmiştim. Mevsimine uygun giyinmek benim için hep zorlu bir şey. Kışın spor ayakkabı, yazın ceket giyerim. Geçtiğimiz günlerde bir yerde okumuştum, kıyafetlerimizi arkadaşlarımız gibi görüp o şekilde sevmeliymişiz. Gerçekten de Ekim’in bu karanlık gününde Max Mara ile arkadaşlık etmeyi çok isterdim. Mümkünse doğum yeri olan Stockholm’de sarı Sandqwist sırtçantalarımızla beraber bisiklet sürebilirdik. Bunlar, bir başka hayata ait, başka gerçeklikler; bense Şeyh Galip’in demiş olduğu gibi, bambaşka bir delilik yoluna düşmüş garip bir yolcuyum.

Yaklaşık 2 haftalık Tiesto maratonunun ardından Alexi Murdoch maratonu, beni biraz sakinleştirdi. Tiesto, sanırım 7 yıldır, aralıksız olarak bir podcast yapıyor, Clublife. Adına yaraşır bir içerikte, club müzikleri çalıyor. İki hafta önce, bu podcastin 600. bölümü vardı. Şimdiye kadar en sevilen şarkıları çaldığı bu 1 saatlik bölümü 8 saatlik yolculukta 8 kere dinlediğim bir dönem oldu, biraz karanlık bir dönem. Yolda bir ara uyuklarken sakin bir şeyler açmak istemiş, ama o kadar hareketli şarkıdan sonra bu mümkün olmamış, podcaste geri dönüp ayaklarımla tempo tutarak uyumaya çalışmıştım. Alexi beni dinginleştirip iyi hissettiriyor. Tek problemi, biraz eskileri hatırlatması. Nedenini bilmiyorum. Sonrası var ama onlardan bahsetmeyeceğim size. Size, bir Ekim gününde, aslında tam olarak 20 Ekim’de kendi kendime yaptığım küçük kutlamadan da bahsetmeyeceğim. Küçük bir Red Velvet Cupcake’in yanında hangi kış içeceğini seçtiğimi de söylemeyeceğim. 

Size geçtiğimiz hafta bir sabah servisle işe giderken aniden zihnimde beliren bir cümleyi söyleyip gideceğim. Şöyle bir şeydi: “Kırılmaz camekanlarında, ellerinde sevdikleriyle, öylece oturacaklardır”. 

Kış hepten geldiğinde, kırılmaz camekanlarınızda, ellerinizde sevdiklerinizle, öylece oturanlardan olacak mısınız? 

Bence oturmalısınız. 

Niye biliyor musunuz, artık akşam olduğunda ve herkes evine çekildiğinde, benim gibi sizlerin de ballı süt ısıtıp ayaklarınızı keyifle uzatmanızı istiyorum. Bu, ayrı yerlerde de olsak, birbirimizi kırıp incitmeden paylaşabileceğimiz en güzel şey. 

NASIL DÜŞÜLÜR?

14:09


Ağustos’un sonlarına doğru bir öğleden sonrası, Love You Zindagi dinleyerek Maltepe sahilinde güneşe karşı yürüdüğüm bir zaman olmuştu...

Güneşin elimin üzerine nasıl düştüğünü merakla inceliyor; etrafta yeni üflenmiş bir karahindiba gibi uçuşarak dönüyor, dönüyordum. Her bir adımda biraz daha hafiflemiş, biraz daha kendime gelmiştim. Güzellik neydi biliyor musunuz, güzellik kendi kirpiklerinizde güneşin asılı kaldığını hissetmek ve gözlerinizi hızla kırpıştırarak ışık damlasının düşmesini sağlamaya çalışmaktı. Tanıdıklık hissi bir yabancılık hissiyle beraberdi: O an, en iyi versiyonum en kötü versiyonumu ağlarken kucağına almış, sanki pışpışlamıştı. 

Şimdi vakit ekinoksu biraz geçiyor. 

Şöyle gözlerimi kapatmamla bir bakıyordum, Ankaradayım. Bir anda sağanak yağmur başlamış, arabadayız, silecekler zor yetişiyor. Maxfm’de Greg Laswell rastlıyor. Evet diyorum, şans eseri bir anda, evrende doğru yerdeyim. Böyle anlar çok sık gelmez...

O an Etlik’te trafikte oturmuş radyonun sesini bastıran silecekleri dinlerken, burası güzel bir yer diye düşünüyordum. Bir süre sonra arabayı sitenin otoparkına çekecek, yağmurun dinmesini beklerken annemle insanların kötülüğü üzerine uzun bir sohbete girişecektik. 

Kant olsa bizimle gurur duyardı. Nietzsche olsa, umutsuzca omuz silkelerdi. Bir süre sonra sessizleşmiş, tavan lambasını söndürüp başımızı koltuklara yaslamıştık. Bazen kendimle uğraşmayı bırakıp yaramazlık yapmak için fırsat kollayan ruhumu kendi haline bıraktığım zamanlar olur; bu, öyle bir andı. İsteyen istediğini istediği şekilde yapsındı, ben burada böylece duracaktım. 

Vakit ekinoksu biraz geçiyordu. Kutlamak için vanilyalı bir mum yakıyordum.

Ekim ayı geldiğinde, ben yine yoldaydım. 

Yine yağmura yakalandığım, başka bir zaman daha vardı: Pendik’te içinde kışlıklarımın olduğu eski bir valizle, kendimi bir an önce metronun içine atmaya çalışırken. Kendi kendimi, seni bir gün İstanbul’da karşılayan olacak mı acaba diye söylenirken bulmuştum. Yarı buruktu. İçimde beni kimler karşılamıyordu ki: Arkadaşlar, kalp kırıklıkları, ailem, 25 senelik hayatımda tanıdığım ve karşıma çıkabilecek herhangi bir yüz... Tam olarak hızlı trenden indikten sonra hemen şu köşede bekleyebilirlerdi. Valizi bir kenara atıp sıkıca sarılmak istediklerim vardı ama çok fazla yağmur da vardı. 

Bir gün çok değer verdiğim birisi bana bir anısını anlatmıştı: Sarıkamış’taydı sanırım, karda kaymayı öğrenirken ne kadar düştüğünü, biraz öğrendikten sonra bu sefer kendisinin düşme çeşitlerini denediğini... canı her düşmede acırken bir o kadar da eğlendiğini... Peşinden şöyle bir şey demişti, ben de onu her defasında öyle düşürüyormuşum. Ve ne yaptığımı anlamam için beni oraya götürmek istiyormuş. Hevesle tamam demiştim ama anlamamıştım.

Nasıl isteyerek düşülür diye düşünmüştüm o an ama geçmişti. Sonrasında kendi düşüşümle anlayıvermiştim. Düşmek böyle bir şeydi: Eve giderken aslında eve gitmediğini anlamak bir düşüştü, varınca 1 haftadır bitiremediğin ekmeğin üzerine fındık ezmesi sürüp mutfak masasına yaslanarak bir dilim yemek düşüştü, eşyalarını yerleştirirken televizyonda yarışma programlarının sesini duyma ihtiyacı hissetmek bir düşüştü...

Bunların hepsi aynı garip hevesle yaşanmış, yaşanıyor ve yaşanacaktı.

METRO MEKTUPLARI - I -

12:08


23:09
Acıbadem. 
İnanın, nereden dönüyorum, benim bile bilmediğim bir an. 
Bütün akşam büyük, yuvarlak bir masanın etrafına oturmuş, Ankara ve Hacettepe Üniversitesinden mezun olan psikolog arkadaşlarımızın kaderinden konuşmuşuz. Sonuç hep söylediğim şeyler; ama ben, şimdilik daha iyi hissediyorum. 
Şimdi eve gidince ütü yapmam gerekir, pazartesi kahvaltısında anlatmak için sunum hazırlamam gerekir, bir de bir konuşma üzerine çalışmam gerekir. Tam bir veda konuşması değil ama, bir nevi veda konuşması. 

Evet ne söylüyordum, eve gidince... 
Dün gece Kurtköy’de güzel bir sitenin içinde, 5. kat 10 numara’da balkonda çay içiyordum. Nasıl bir çay biliyor musunuz, akşam iş çıkışı arkadaşınızın evine gitmişsiniz de size önce mantı ikram etmiş, ardından eve gelirken aldığınız tatlıları yemek için midenizde biraz yer açmanız gerekmiş çayı. 
Keyifli bir çay. 
Hava serinleyip balkon camlarını kapatınca hasır koltukların üzerinde iyice ısınıp gevşediğiniz, güzel bir Eylül akşamı çayı. 
Öyle ki oradan kopup eve gidebilmem gece 1’i bulmuş, eve gittiğimde de yorgunluktan ilk bulduğum köşede sızıp uyumuştum: Kirli saçlarım, şişmiş ayaklarım ve tamamını silememiş olduğum bozuk makyajımla. 

Bir külkedisi masalı gibi, sabah tekrar 6’da uyanmam, tekrar yıkanıp tekrar ütü yapmam, tekrar giyinip bu sırada tekrar bir şeyler atıştırmaya çalışmam gerektiği gerçeği bilincime sızmıştı.  

23:22.
Bostancı. 
Biliyor musunuz eve gidince ne yapmak istiyorum: Vaktim olsa, yani saat şöyle bir 18:00 filan olsa kendime güzel bir tavuk-makarna yapar, Gossip Girl seyrederken keyifle didiklerdim. Bu, son zamanlarda yapması kolay olmayan geniş bir zevk benim için. Sonrasında akşam 8’e doğru hava kararırdı ve ben kendi kendime salondaki köşemden kalkma söylenmeleri yapmaya başlardım. 
Keşke saat gerçekten de 18:00 olsaydı. 

Eve gidince ütü dağlarını eritmek zorundayım ve metro kolay kolay varacak gibi değil: Oysa bu saatlerde insan balkonunda çay içip arkadaşlarıyla uykusu geldiği için kısılmış seslerle sohbet etmeli ve sonrasında uyumalı. Neden orada değil de buradayım?

Bu son metro mu, bu kalabalığın sebebi nedir? 

Eve geç gelirken kendimi hala aynı şekilde sakinleştirebiliyorum ama bu sesin kimin olduğu içimde hala karışabiliyor: “İstanbul Ankara gibi değil, İstanbul Ankara gibi değil, İstanbul Ankara gibi değil...”. 

Evime gittiğimde en sevdiğim şey tüm eşyalarımı hızlıca yerlerine yerleştirmek ve ev düzenini almak: Kirliler sepete, temizler askıya, ben de mutfağa. Evim güzel bir ev. Bu saatte değil, daha erken saatlerde gitmeyi hak eden, sıcak, küçük bir ev. Acaba kaçta evde olabileceğim? Bu kadar özlemem normal mi?

Zaten ayakkabılarım da çamur olmuş. 
Siz benim ayakkabılarımı temiz tutmayı ne kadar sevdiğimi bilmiyorsunuz. Henüz. Her hafta şöyle bir gün ayakkabılarımı alır, onları güzelce ovuştururum. Tertemiz olana dek. Beyazsa bembeyaz, siyahsa simsiyah. Ayakkabılarım kirli olunca kendimi sevmiyorum. Hoş, şu an hiçkimseyi sevmiyorum ve sadece evimi seviyorum. Oysa güne, Moda’da güzel bir kahvaltı yaparak başlamıştım, hatta hayatımda ilk defa süt reçeli yediğim bir kahvaltı. Sahi akşam Kilyos’ta olmamın ne gibi bir amacı vardı?
Bilmem. Kim bilebilir. 

İşte, şimdi bir de uykum geldi. 

Ne güzel. 23:34 ve uykum geliyor ve hala evime gidemedim. Artık durum biraz daha vahim ve beynim kendisini en son Yenibosna’da bir kuaförde hissettiği zamana odaklamış durumda. Damadın hiç tanımadığım annesi, saçı henüz bitmeden kuaförden koşarak uzaklaşıyor. Komik bir görüntü. Bu görüntüden yaklaşık 2 saat kadar sonra iki kayınvalide ve iki kayınbaba ile aynı arabayı paylaşmak durumunda kalacağımı, hatta hepsiyle röportaj yapacağımı bilmiyordum. Ve o kadınlardan birisi de, yarı bağlanmış şalını tutarak koşan. Sonrasında birbirimizi sevmiştik ve bana dua etmişti. Benim de öyle neşeli bir kayınvalidem olabilir miydi; rahat ve işler kötü gidince nazarlık olsun diyerek gülüp geçen. 

Off, hala eve gidemedim. 
Biliyor musunuz bazen bazı insanlar günü kurtarırken bazen bazıları günü batırabiliyor. Ama size bunlardan bahsetmeyeceğim hiç. Sadece eve gittiğimde Olafur Arnalds açıp nasıl uyuyacağımdan bahsedeceğim. 
Ve o an kirli Stan’ler de, 3 saatlik ütüler de umurumda olmayacak. 
Hatta son zamanlarda kilo verdiğim için epey genişleyen pantolonlarım ve hala alamadığım sırtçantası da...

Güzelce uyuyacağım sadece, mutlu mutlu. 

HEP AYNI FERAH ÇAYIRLAR

11:31


İşte, bir sonbahar geldiğinde, ben yine buradayım. Sizi bırakıp gitmedim. Aksine, ellerim kollarım dolu geldim, belki ellerimdekini alıp bir de kocaman sarılırsınız. Oturup soluklanınca, size bir şeyler anlatacağım. 

Sonbaharın ilk yağmuru yağdığında, ki 2018 yılı için bu gün 4 Eylül olarak kutlanmıştı, dışarıdaydım. Hava artık epeyce erken kararmaya, İstanbul’da trafik yavaş yavaş artmaya başlamıştı. 4 Eylül, hava karanlık ve yağmur yağıyor. Otobüse koştururken, bir an gökyüzünde süzüldüğümü hissetmiştim. Ayaklarım yere basıyordu ama damlaların içinden, arasından, tüm yavaşlatılmış düşüncelerimle beraber geçiyordum. Bir an sonra, ne kadar mutlu olduğumu düşünüyordum. Biliyor musunuz, bu sıcacık evine gidince kendisine chai tea yapacağı için heyecanlanan bir kızın mutluluğundan fazla bir şeydi. Bir bütün gibi tok olmuş, sanki bir an için temizlenmiştim. Bu tazelenmek bile değil, sanki pembeleşmekti. Bir an pespembeydim, soğukta koşuşturan kız çocuk yanağı pembesiydim.

Bugünün sonrasında bir gün, bir pazartesi günü, uzun bir aradan sonra kendi bildiğim, sevdiğim kişi olarak uyanıyordum: O kadar keyifli, o kadar coşkuluydum ki, tam göğüs kafesimin içinin fotoğrafını çekebilsem orada yeşil, ferah çayırlar görebileceğime inanıyordum. Alabildiğine uzun, taze, sonsuz çayırlar... 

Bir göz kırpması: Kadıköy'de bir akşam üzeri dilim pizza sırasında Lale Müldür'den alıntı yapıyordum.

Sonbaharın ilk yaprakları düşerken ve ben dans-eder-yürüyüşümle etrafta uçuşurken, kendimi bırakıyordum. Kendi çayırlarımda, istediğim gibi dolaşıyordum. İnsanları da oraya götürmek istiyordum, hepimizi alacak kadar geniş bir alanda bir süre takılmalıydık. Beni en başta ciddiye almamıştınız ama, gerçekten de birbirimize daha çok sarılmalıydık. 

En nihayetinde birbirimize tutunacak dallar değil, iş çıkışı İsveç köftelerimizi paylaşacak insanlar arıyorduk. Onarılma değil, eşlik edilme isteğimiz vardı. Gece olduğunda kimseye ihtiyaç duymayacak, kendi topraklarımızda dilediğimiz gibi at koşturacaktık. Dilediğimiz gibi, susacaktık. Ve tüm büyük sevgimizi, insanlara kocaman ellerimizle paylaştıracaktık: "Hepinizi ayrı ayrı, içtenlikle seviyorum".

Çünkü ne vardı biliyor musunuz, işte, Hario ile taze çekilmiş ve henüz demlenmiş kahvelerimizi içerken (ki bu kahvenin Sözen değirmeninde öğütülmüş olması ilginç derecede büyük bir önem taşıyordu ve hepimiz bunu anlıyor, doğal karşılıyorduk) ve dört kişilik grubumuzun içerisine 3 fotoğrafçı, 1 yazar, 2 kıdemli yönetmen, 2 uzman yardımcısı, 1 blog yazarı, 1 anne ve 1 baba sığdırmayı başarabilmişken keyifle kıkırdayarak kakaolu keklerimizi yiyorduk ve o an tek derdimiz cupcake kalıplarının kaybolmamasıydı. Böylece her şey bir sonbaharın gelişine uygun olarak gelişiyordu: Hepimiz için yeni bir dönem, işte, başlıyordu. 

Heyecanlı değil, sakindik. 

Hatta biraz hygge’lemiştik. 

Akşam olup eve giderken aynı ferah çayırları düşünüyordum. 

Bir göz kırpması: Ankara’da trenden inip arabayı çalıştırdığımda ilk işim radyoda Maxfm’i ayarlamak oluyordu. Bu hayat ben varken olması gerektiği gibi yaşanacaktı. 

Ruhum uzun bir süre Kuzguncuk’ta akşam üzeri bir çikolatacı camekanının fotoğrafını çekme dinginliğindeydi. O an orada olmalıydınız: Hava kararmadan önceki o meşum sessizlik ve havanın griliği... Bir süre bu camekanın dışında durup yansıyan ışıkları izlemiştim. Her şey çok basitti, var olmak genel olarak basitti. Karmaşıklaştırmaya gerek yoktu, zorlaştırmaya gerek yoktu. Bozmaya, hiç gerek yoktu. Bahane üretilmemeliydi, kusur aranmamalıydı, hayat sadece yaşanmalıydı ve an'lar arasından gülümseyerek geçilmeliydi. Artık duramaz, oyalanamazdım. Genelde umut dolu biriydim ve böyle olmaya devam edecektim ama artık vakit kaybetmeyecektim: Bu sonbaharda, bu camekanın önünde kendi kendime söz vermiştim. 

Yapraklarımı dökmüş, köklerimi yeterince sulamıştım. Bakın, ben yeniden tamamlanmıştım!

Bu sonbaharda kendiliğimin en kötü kısmıyla, kurabileceğim en iyi ilişkiyi kurmaya çalışmaya vardım. Çok saftım, fazla saftım, o kadar saftım ki inanamazdınız. Bu bir ateşkes değil, büyük bir savaşın ardından beklenen sınırsız barıştı. 

En azından, serin bir Tuzla akşamında arkadaşlarımla sohbet ederken, ben öyle olmasını ummuştum...

İLERİYE DOĞRU TAM ON BİN ADIM

14:01


Evden ilk çıktığımda, kalan son kendimi yanıma almışım gibi hissediyordum. Kendimi, sevdiğim her şeyden yavaş yavaş geri toplayıp, yeniden bir ben yapmaya çalışıyor gibiydim. İlk kez trene giderken, ilk kez trenden inmişken... 

Sizi kimsenin beklemediği şehirlere gittiğinizde hissettiğiniz garip bir his: Gecenin bu vakti, benim ne işim var burada hissi. Hadi, valizimizi bozmadan, bir an önce işlerimizi halledip gidelim hissi. 

Ama gidemeyeceğimi fark etmekle, minibüs aramaya başlamak arasındaki milisaniyeler... 

Bir süre gittiğim her yerde bulduğum her kendimi topluyordum. Yaşaması, anlamlandırması zor bir süreçti: Ben neleri seviyordum? Bulduğum her sevdiğim şeyi kendime geri veriyordum. Tekrar bir bütün olabilmek için, sürekli geziyordum. Bunun için yorulmuyor, her yola çıktığımda yeniden canlanıyordum. 

Sizi kimsenin beklemediği şehirlere gittiğinizde kendinizle konuşmaya başlıyordunuz. Ben bunu yeni öğrenmiştim. 

Bir noktadan sonra kendime cesaret veriyor; kendi hazırladığım kahvaltılara yorum yapıyor, kendine amma da iyi bakıyorsun diyerek kendime takılıyordum. Hayatım boyunca kendimle en iyi anlaştığım dönem... iyi bir takım arkadaşıydım. Kimseyi yarı yolda bırakmazdım. 

Bu bir süreçti; ne kadar uzun süreceğini bilmediğim, tahmin dahi edemediğim; her akşam arkadaşlarım nasılsın dediklerinde dürüst bir sistem raporu verdiğim, ilginç bir süreç. 

Sistemim, genel olarak iyiydi. Yer yer çökkün, yer yer tam anlamıyla bitiktim. Ama en kötü olduğum zamanlarda bile durmak bilmemiştim: Bu benim tek planımdı. Ne olursa olsun yürümeye devam edecektim. Ne olursa olsun derken ciddiydim: Sadece, biraz daha yürüyecektim. Az az da olsa. Mutsuzluktan hareket etmek bile istemediğim zamanlarda kendimi evden çıkmaya çalışmaya ikna ediyordum: “Hadi, birkaç adım sadece.”

Her şey (ve en başta ben) o kadar temel düzeyde yeniydi ki sistemim, normalde nasıl konuştuğumu bile yeniden keşfetmekteydi: Genelde çok konuşurdum, yüksek sesle konuşurdum, ben içimden çocuk sesi duyarken insanlar tok bir sesim olduğunu söylerdi. Yeni iş yerimde, kendinden emin demişlerdi. Nasıl da emindim...

Evrendeki yerinizi tam olarak kestiremediğinizde, önce her yerde olmak istersiniz. Ben öyleydim.

Bir süre sonra pek çok şey tanıdıktı: Ara sıra ailemin evine gidip geliyor, tüm adımları geriye doğru da atıyordum. Belleğin çalışma prensibini belki de en iyi ben biliyordum: Geçmişi yeniden yapılandır, şimdiyi yaşa, geleceği kurgula. Psikoloji 101 diye düşünüyordum: İnsanlarla tanış, geribildirim al, kendini tanı. 

Sıfırdan. Tertemiz. 

*

Sonrasında bir mola...

*

Uzun tren yolculukları yapar ve hasat zamanında akşam güneşini tam da bozkırların üzerinde görürken... 

Bir gün bir anda iyi oluyordum. 

Aniden iyi oluyordum. 

Burası benim anımdı. 

Bir anda ileriye doğru tam on bin adımdı. Arkada kalan son kişiyken, ayakta kalan son kişi olmaktı. 

Bir süre sonra ben böyle an’lardan oluşuyordum: Geceleri hızlı araba yolculukları yaparken insanın yüzüne esen rüzgar bendim, akşam güneşi yüzüne dokunurken neşeyle gülen insanların kısık gözleri bendim, güzel bir müzik dinlerken yerinde duramayan omuzlar bendim, Bostancı sahilinde Berry içerek bisiklet sürerken denize selam veren bendim

Bir yandan ben hep aynı ben'dim.


Bir kedinin patisinin ağırlığı altında ezilen değil, sivri kulaklarından öpendim.

Evrendeki yerinizi tam olarak bildiğinizde, sadece orada olmak istersiniz. 

Yerleşmek için daha çok yolum vardı, ben de hepsine vardım. 

Akşam eve geldiğimde kalan son 
enerjimle kendimi yatağa atmalara, çamaşır makinesinin bitirmesini beklerken uyuyakalmalara, zorlandığım her şeyden sonra kendime bir şeyler ısmarlamalara, her gün tanışıp hepsinden ilginç bir şeyler öğrendiğim insanlara... Hepsine vardım.


Vaktim çoktu.